p-ISSN: 1306-696x | e-ISSN: 1307-7945
Volume : 27 Supp : 5 Year : 2021

Quick Search




SCImago Journal & Country Rank
Turkish Journal of Trauma and Emergency Surgery - Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 27 (5)
Volume: 27  Issue: 5 - September 2021
RESEARCH ARTICLE
1.The comparison of tracheostomy and translaryngeal intubation regarding free radical formation and pulmonary effects
Figen Türk, Cansel Atınkaya, Gökhan Yüncü, Yasin Ekinci, Barbaros Şahin, Habip Atalay, Hülya Aybek, Ferda Bir
PMID: 34476792  doi: 10.14744/tjtes.2020.70423  Pages 491 - 496
AMAÇ: Translarengeal entübasyon ve trakeostomi uygulandıktan sonra mekanik ventilatörle solunum desteği sağlanan sıçanlarda, oluşan kan gazı değişiklikleri, iskemi/reperfüzyon sonucu ortaya çıkan malondialdehit ve endojen antioksidan glutatyonun kan ve akciğer dokusundaki değerleri ile akciğer dokusunda meydana gelmiş histopatolojik hasarlanmaların karşılaştırılmasını amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Grup1; translarengeal entübasyon, grup 2; trakeostomi uygulandıktan sonra mekanik ventilatör desteği sağlanan, grup 3; ise yalnızca anestezi uygulanmış kontrol grubu sıçanlardan oluşmaktaydı. Meydana gelen kan gazı değişiklikleri, MDA ve GSH düzeyleri ile akciğer dokusunda oluşmuş histopatolojik değişikliklerin gruplararası karşılaştırılmaları yapıldı.
BULGULAR: Grup 2’de, pO2 değerlerindeki artış ve pCO2 değerlerinde ki düşüşün grup 1’e göre daha yüksek olduğu (p<0.05), grup 1’deki serum MDA değerlerinin grup 2’ye göre daha yüksek olduğu saptandı (p<0.05). Doku GSH değerleri ise her iki grupta da kontrol grubuna göre sayısal olarak yüksekti, ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). Histopatolojik incelemeler sonucu yapılan skorlama açısından ise grup 1’deki hasar skorunun grup 2’deki hasar skoruna göre daha fazla olduğu saptandı (p<0.05).
TARTIŞMA: Kan gazı değişiklikleri ve ortaya çıkan iskemi/reperfüzyon hasarlanmasının serbest oksijen radikallere olan etkisi ile akciğer dokusunda oluşturduğu yapısal değişiklikler açısından trakeostominin translarengeal entübasyona göre daha avantajlı olduğu ilk kez bu deneysel çalışmayla ortaya konmuştur.
BACKGROUND: Our aim in this study was to compare the blood gas changes, the malondialdehyde (MDA) and endogenous antioxidant glutathione (GSH) levels in blood and lung tissues after ischemia/reperfusion, the histopathological damage in lung tissue in rats provided respiratory support with mechanical ventilation after translaryngeal intubation and tracheostomy.
METHODS: Group 1 rats were provided mechanical ventilator support after translaryngeal intubation, Group 2 mechanical ventilator support after tracheostomy, and Group 3 was the control group where rats were only anesthetized. Three groups were compared for blood gas changes, MDA, GSH, and histopathological changes.
RESULTS: Blood gas evaluation showed a more marked increase in pO2 values and decline in pCO2 values in Group 2 than Group 1 (p<0.05), and higher serum MDA levels in Group 1 than Group 2 (p<0.05). Tissue GSH levels in Groups 1 and 2 were higher than the control group, but this difference was not statistically significant (p>0.05). In terms of histopathological scoring, the damage score in Group 1 was higher than in Group 2 (p<0.05).
CONCLUSION: This is the first study to show tracheostomy to be more advantageous than translaryngeal intubation in terms of blood gases, ischemia/reperfusion damage, and structural changes in the lung tissue.

2.Effects of short-term hyperoxic ventilation on lung, kidney, heart, and liver in a rat model: A biochemical evaluation*
Uğur Aksu, Halim Ulugöl, Mukadder Orhan Sungur, Evren Şentürk, Kübra Vardar, Mert Şentürk, Fevzi Toraman
PMID: 34476794  doi: 10.14744/tjtes.2020.85529  Pages 497 - 503
AMAÇ: Hiperoksinin olumsuz etkileri üzerine yapılan çalışmalara rağmen, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) hiperoksinin kullanımını önermektedir. Bu çalışmanın amacı sıçan mekanik ventilasyon modelinde hiperoksinin akciğer, böbrek, kalp ve karaciğer üzerindeki olası olumsuz etkilerini test etmektedir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Erkek Wistar sıçanlar dört saat boyunca normoksik (FiO2: 0.3) veya hiperoksik (FiO2: 1.0) ventile edilerek iki gruba (n=6/grup) ayrıldı. Hasar hücre yüzey bütünlüğü, ekstraselüler matriks (sialik asit, sindekan-1), ozmotik stres (serbest hemoglobin) ve redoks homeostazisi-lipit peroksidasyonu (malondialdehit) açısından bronkoalveolar lavaj, kan, akciğer, böbrek, kalp ve karaciğer örneklerinde değerlendirildi. Ayrıca bronkoalveolar lavaj ve ıslak/kuru ağırlık oranı ile hücre geçirgenliği değerlendirildi.
BULGULAR: Dört saatlik hiperoksik ventilasyon sialik asit, sindekan-1, malondialdehit düzeylerinde ve organların ıslak kuru ağırlıklarında anlamlı bir değişikliğe neden olmadı.
TARTIŞMA: Hiperoksik ventilasyonun normoksik ventilasyona benzer bir etki gösterdiği görülmektedir. Ancak, hiperoksinin uzun vadeli etkileri değerlendirilmelidir.
BACKGROUND: Despite studies on the adverse effects of hyperoxia, its use is still recommended by the World Health Organization. The aim of this study was to test the possible harmful effects of hyperoxia on the lung, kidney, heart, and liver in a rat mechanical ventilation model.
METHODS: Male Wistar rats were randomly assigned into two groups (n=6/group): Normoxic (FiO2: 0.3) or hyperoxic (FiO2: 1.0) ventilation for 4 h. The injury was evaluated in bronchoalveolar lavage (BAL), blood, lung, liver, kidney, and heart was evaluated in terms of cell surface integrity, extracellular matrix (sialic acid, syndecan-1), osmotic stress (free hemoglobin), and redox homeostasis-lipid peroxidaation (malondialdehyde). BAL and wet/dry weight ratio were also evaluated for cellular permeability.
RESULTS: Four hours of hyperoxic ventilation did not lead to significant changes in (1) sialic acid, syndecan-1, (2) malondialdehyde levels and wet/dry weight ratio in liver, kidney, heart, and lung compared to normoxic ventilation.
CONCLUSION: Mechanical ventilation with hyperoxia seems to have almost similar effects compared to ventilation with normoxia. However, the long term effect of hyperoxia should be evaluated.

3.Effect of boric acid on cartilage formation of osteochondral defects in rabbit knee: An experimental study
Sefa Gök, Fırat Ozan, Ebru Akay, Kamil Yamak, Cemil Kayalı, Taşkın Altay
PMID: 34476784  doi: 10.14744/tjtes.2020.17748  Pages 504 - 509
AMAÇ: Bu çalışmada, tavşan diz eklemi deneysel kıkırdak defekti modelinde eklem kıkırdağının borik asit (BA) enjeksiyonuyla kıkırdak iyileşmesi üzerine etkisi araştırıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Dokuz adet iskelet gelişimi olgun, dişi, Yeni Zelanda beyaz tavşanı kullanıldı. Tavşanların sağ dizleri çalışma grubu olarak atandı ve BA çözeltisi eklem içine enjekte edildi. Tavşanların sol dizleri ise kontrol grubu olarak belirlendi. Tavşanlara anestezi altında, medial femur kondilinin eklem yüzeyinin ön tarafında matkap ucu kullanılarak, silindirik tam kalınlıkta bir osteokondral defekt (4 mm çapında ve 3 mm derinliğinde) oluşturuldu. BA çözeltisi tavşanların sağ dizlerine altı hafta boyunca, her hafta aynı gün ve saatte eklem içi enjeksiyonu (8 mg/kg) şeklinde uygulandı. İkinci ayın sonunda hayvanlara ötenazi uygulandı.
BULGULAR: Makroskopik ve mikroskobik değerlendirmede, BA enjeksiyon grubunda kontrol grubuna göre anlamlı farklılıklar gözlendi (p<0.05). Defekt bölgesinin makroskopik değerlendirmesinde defekt onarım derecesi, sınır bölgesi integrasyonu ve makroskopik görünüm açısından gruplar arasında BA grubu lehine anlamlı farklılıklar tespit edildi (p<0.05). ICRS görsel histolojik değerlendirme skoruna gore değerlendirilen tüm parametrelerin ortalama sonuçları BA grubu için daha iyi olarak tespit edildi.
TARTIŞMA: Kıkırdak yaralanmasının iyileşme süreci BA enjeksiyon uygulaması ile geliştirilebilir. Gelecekte BA, yaygın olarak görülen bir sorun olan kıkırdak yaralanmalarının iyileşme sürecini arttırmak için klinik uygulamalarda ek bir tedavi yöntemi olarak kullanılabilir.
BACKGROUND: The present study aimed to investigate the healing of articular cartilage with boric acid (BA) injection in an experimental cartilage defect model of rabbit knee.
METHODS: Nine skeletally mature female New Zealand White rabbits were used. The right knees of the rabbits were assigned as the study group and injected with the BA solution and the left knees of the rabbits as the control group. Under anesthesia, a cylindrical full-thickness osteochondral defect (4 mm in diameter and 3 mm in depth) was formed using a drill on the anterior side of the articular surface of the medial femur condyle. The BA solution was administered to the right knees of rabbits in the form of an intra-articular injection (8 mg/kg) for 6 weeks, at the same day and hours each week. The animals were euthanized at the end of the 2nd month.
RESULTS: In both macroscopic evaluation and microscopic evaluation, statistically significant differences were observed in the BA injection group compared with the control group (p<0.05). In the macroscopic examination of the defect area, statistically significant differences were observed between the groups in terms of degree of defect repair, integration to border zone, and macroscopic appearance (p<0.05). The averaged results of all evaluated parameters of the International Cartilage Repair Society visual histological assessment score were better for the BA group.
CONCLUSION: The healing process of the cartilage injury could be improved by BA injection administration. In future, BA may safely be used as an additional treatment modality in clinical practice to enhance the healing process of cartilage injuries, which are commonly observed orthopedic problem.

CLINICAL ARTICLE
4.Surgical treatment of peripheral nerve injuries: Better outcomes with intraoperative NAP recordings
Çağlar Temiz, Soner Yaşar, Alparslan Kırık
PMID: 34476797  doi: 10.14744/tjtes.2020.95702  Pages 510 - 515
AMAÇ: Periferik sinir yaralanmaları genellikle öldürücü değildir, ancak uygun şekilde tedavi edilmezse ciddi nörolojik defisitlere neden olabilir. Bu çalışmanın amacı son 10 yılda periferik sinir travması nedeniyle cerrahi tedavi gören hastalarımızı sunmak ve sonuçlarını literatür ışığında tartışmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2010–2019 yılları arasında kliniğimizde cerrahi tedavi uygulanan 182 hastanın klinik ve elektrofizyolojik sonuçları geriye dönük olarak incelendi. Tüm ameliyatlarda intraoperatif sinir aksiyon potansiyelleri kullanıldı. Demografik özellikler, etiyolojiler, cerrahi zamanlama ve cerrahi tedavi sonuçları analiz kaydedildi.
BULGULAR: Periferik sinir travması olan 182 hastaya 10 yıllık bir sürede toplam 199 cerrahi girişim yapıldı. Yüz altmış iki hasta erkek, 20 kadın ve ortalama yaş erkeklerde 29.34 yıl, kadınlarda 30.2 yıl idi. Siyatik sinir travması erkeklerde ve peroneal sinir hasarı kadınlarda en yaygın olanıdır. Travmanın en yaygın nedeni erkeklerde ateşli silah yaralanmaları ve kadınlarda ise künt/kesicitravmalar idi. Eksternal ve internal nöroliz en sık uygulanan cerrahi teknik olup bunu epinöral anastomoz ve sural sinir grefti izlemiştir. Yüz seksen iki hastanın 155’inde ameliyattan sonraki üç ay içinde kısmi nörolojik düzelme görülürken, 27’sinde nörolojik durumlarında değişiklik olmadı.
TARTIŞMA: Erkekler periferik sinir travmasına kadınlardan daha sık maruz kalmaktadır. Şiddetli kısmi sinir lezyonları çoğunlukla cerrahi tedaviden yararlanır ve nöroliz en çok tercih edilen cerrahi tedavi yöntemi haline gelmiştir. İntraoperatif sinir aksiyon potansiyelleri kaydı daha iyi klinik sonuçlar vermektedir. Nörolojik iyileşme her zaman elektrofizyolojik iyileşme ile ilişkili olmayabilir.
BACKGROUND: Peripheral nerve injuries are usually not lethal but may cause serious neurological deficits if not treated properly. The aim of this study is to present our patients who underwent surgical treatment for peripheral nerve trauma in the past 10 years and to discuss their results in light of the literature.
METHODS: The clinical and electrophysiological results of 182 patients who underwent surgical treatment in our department between 2010 and 2019 were retrospectively analyzed. All surgeries were performed using intraoperative nerve action potentials (NAP) recordings. Demographic characteristics, etiologies, surgical timing, and results of surgical treatment were recorded.
RESULTS: A total of 199 surgical interventions were performed in 182 patients with peripheral nerve trauma within 10 years. 162 patients were male, 20 were female and the mean age was 29.34 years for males and 30.2 years for females. The sciatic nerve trauma was the most common in men and peroneal nerve injury women. The most common cause of trauma was gunshot wounds in menand blunt/sharp traumas in women. External and internal neurolysis was the most common surgical technique, followed by epineural anastomosis and sural nerve grafting. 155 of 182 patients showed partial neurological improvement within 3 months after surgery, while 27 had no change in their neurological condition.
CONCLUSION: Men are more frequently exposed to peripheral nerve trauma than women. Severe partial nerve lesions mostly benefit from surgical treatment, and neurolysis has become the most preferred method of surgical treatment. Intraoperative NAP recordings provide better clinical outcomes. Neurological improvement may not always be in correlation with electrophysiological improvement.

5.Evaluation of the thiol disulfide homeostasis in patients with traumatic hemorrhagic shock
Pınar İskender Uysal, Havva Şahin Kavaklı, Salim Neşelioğlu
PMID: 34476788  doi: 10.14744/tjtes.2020.49765  Pages 516 - 525
AMAÇ: Travmatik hemorajik şok, hızlıca tanınıp müdahale edilmediği takdirde yüksek mortalite ile seyreden bir durumdur. Hemorajik şokun evresi ve şiddeti bu hastaların yönetiminde kararları belirleyen temel faktördür. Bu çalışmada, travmatik hemorajik şokta olan hastalarda objektif bir kriter olan tiyol disülfid homeostazisi dengesi ile şokun şiddet ve derecesini daha net ortaya koyarak, hızlı bir şekilde hastaların uygun tedaviyi alabilmesine rehberlik etmek ve böylece morbidite ve mortaliteyi azaltmak amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma, 01.10.2018–30.04.2019 tarihleri arasında, Sağlık Bilimleri Üniversitesi Ankara Numune Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Acil Tıp Kliniği’nde kontrollü, ileriye yönelik, klinik bir çalışma olarak yapıldı. Çalışmada hasta ve sağlıklı gönüllülerden alınan kanda, tiyol disülfid homeostazisinin değerlendirilmesi yapıldı. Çalışmaya acil servise başvuran travmatik hemorajik kanaması olan 18 yaş ve üstü, kadın-erkek 52 gönüllü hasta ve herhangi bir hastalığı olmayan sağlıklı gönüllü kişilerden oluşan 50 kişilik kontrol grubu olmak üzere toplam 102 kişi alındı.
BULGULAR: Hasta ve kontrol grubunda native tiyol, total tiyol, disülfid, disülfid/native tiyol, disülfid/total tiyol düzeyleri arasında anlamlı fark bulundu (sırasıyla, native tiyol, total tiyol, disülfid, disülfid/native tiyol ve disülfid/total tiyol p değerleri; 0.001>, 0.001>, 0.018, 0.002, 0.002). İkili grup karşılaştırmalarına göre; Evre 3 hemorajik şokta native tiyol ve total tiyol, Evre 1 ve 2 hemorajik şoka göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha düşüktür. (Evre 1 ve Evre 3 hemorajik şok karşılaştırması; native tiyol için p değeri=0.001, total tiyol için p değeri=0.002) (Evre 2 ve Evre 3 hemorajik şok karşılaştırması; native tiyol için p değeri=0.009, total tiyol için p değeri=0.006). Total tiyol düzeyi hayatını kaybeden hastalarda yaşayanlara göre daha düşük bulundu (p=0.040).
TARTIŞMA: Bu çalışma ile tiyol disülfid homeostazisi verilerinin şok evresi ve mortalite ile korelasyon gösterdiği bulunmuştur. Tiyol disülfid homeostazisi değerlendirmesinin travmatik hemorajik şok hastalarında; hastalığın şiddeti, evrelemesi, prognozunu değerlendirmek ve tedavi yönetimi konusunda bize rehberlik edebileceği düşünülmektedir.
BACKGROUND: Traumatic hemorrhagic shock is a condition associated with a high mortality rate in the absence of timely diagnose and intervention. The class and severity of hemorrhagic shock are the key factors that guide the decisions in the management of these patients. This study aims to provide guidance for the timely administration of an appropriate treatment to patients with traumatic hemorrhagic shock, and thus, decrease morbidity and mortality, by determining shock severity and class more clearly with the use of the thiol disulfide homeostasis balance, which is an objective criterion.
METHODS: This controlled, prospective, and clinical study was conducted in the Emergency Medicine Clinic at the University of Health Sciences, Ankara Numune Training and Research Hospital between October 1, 2018 and April 30, 2019. Thiol disulfide homeostasis was assessed in blood collected from patients and healthy volunteers. A total of one hundred two patients were included; of whom 52 were female and male volunteer patients aged 18 or older who presented to the emergency department with traumatic hemorrhagic bleeding and fifty were control subjects.
RESULTS: Patient and control groups demonstrated significantly different native thiol, total thiol, disulfide, disulfide/native thiol, and disulfide/total thiol levels (P-values for native thiol, total thiol, disulfide, disulfide/native thiol, and disulfide/total thiol: 0.001>, 0.001>, 0.018, 0.002, and 0.002, respectively). According to pairwise comparisons; Class-3 hemorrhagic shock was associated with significantly lower native thiol and total thiol levels compared to Class-1 and Class-2 hemorrhagic shock (Comparison of Class-1 and Class-3 hemorrhagic shock: p-value for native thiol = 0.001, p-value for total thiol = 0.002) (Comparison of Class-2 and Class-3 hemorrhagic shock: p-value for native thiol = 0.009, p-value for total thiol = 0.006). Total thiol levels were found to be lower in patients who died compared to those who survived (p=0.040).
CONCLUSION: Thiol disulfide homeostasis data were found to be correlated with the shock class and mortality. The assessment of thiol disulfide homeostasis can serve as a guide in the determination of the severity and classification of the disease, evaluation of the prognosis, and management of the treatment in traumatic hemorrhagic shock patients.

6.Comparative analysis of epidemiological and clinical characteristics of appendicitis among children and adults
Hamit Hakan Armağan, Levent Duman, Özkan Cesur, Adnan Karaibrahimoğlu, Emine Bilaloğlu, Ahmet Yunus Hatip, Mustafa Çağrı Savaş
PMID: 34476787  doi: 10.14744/tjtes.2020.47880  Pages 526 - 533
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, apandisitli pediatrik ve yetişkin hastalar arasında bazı farklılıklar olup olmadığını araştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: İki yüz yetmiş dokuz pediatrik ve 275 erişkin hastanın kayıtları demografik özellikler, geçmiş tıbbi öykü, semptomların süresi, laboratuvar ve radyolojik bulgular, ameliyat notları, patolojik raporlar, hastanede kalış süresi ve ameliyat sonrası sonuçlar açısından geriye dönük olarak incelendi.
BULGULAR: Çocuklar ile yetişkinler arasında cinsiyet, perforasyon ve negatif apendektomi oranları, laboratuvar bulguları ve komplikasyonlar açısından anlamlı bir fark bulunmadı. Bununla birlikte, çalışmamız çocuklara tanı koymanın daha zor olduğunu, en çok tercih edilen radyolojik yöntemlerin çocuklarda karın grafisi ve ultrasonografi, erişkinlerde ise bilgisayarlı tomografi olduğunu, hava-sıvı seviyelerinin ve sağ taraflı skolyozun çocuklardaki grafilerde daha çok tespit edildiğini, apendiks perforasyonunun her iki uç yaş grubunda daha sık görüldüğünü, çocuklarda apendiks perforasyonunun daha erken geliştiğini ve hastanede kalış süresinin daha uzun olduğunu, çocuklarda ilk başvuru esnasında tanı konulamamasının ve erişkinlerde ise ileri yaşın komplikasyonlarla ilişkili risk faktörleri olduğunu ortaya koydu.
TARTIŞMA: Bu çalışma erişkinlerde ve çocukluk çağında görülen apandisitler arasında bazı önemli farklılıklar olduğunu gösterdi. Hastalar değerlendirilirken bu farklılıklar göz önüne alınırsa hem klinisyenler hem de hastalar için arzu edilen sonuçlar elde edilebilir.
BACKGROUND: This study aimed to investigate whether there are some differences between pediatric and adult patients with appendicitis.
METHODS: We retrospectively reviewed the records of 279 pediatric and 275 adult patients with respect to demographics, past medical history, duration of symptoms, laboratory and radiological findings, operation notes, pathological reports, length of hospital stay and post-operative outcomes.
RESULTS: No significant differences were found with respect to gender, rates of perforation and negative appendectomy, laboratory findings, and overall outcomes between children and adults. However, our study suggests that the diagnosis is more difficult in children, the most preferred radiologic diagnostic methods are abdominal ultrasound and plain X-ray in children vs. computed tomography in adults, air-fluid levels and right-sided scoliosis are more commonly detected on X-ray in children, appendiceal perforation is more common at both extreme of ages, the appendix is perforated earlier and length of hospital stay is longer in children, and misdiagnosis at first admission in children and advanced age in adults were the risk factors associated with the complications.
CONCLUSION: The present study found some important differences between childhood and adulthood appendicitis. If these differences are considered when evaluating the patients, more desired outcomes can be achieved for both clinicians and patients.

7.Percutaneous drainage as an rapid procedure for deep pelvic abscess in the emergency department
Furkan Ertürk Urfalı, Mehmet Korkmaz, Sezgin Zeren, Faik Yaylak, Sermin Tok Umay
PMID: 34476798  doi: 10.14744/tjtes.2020.99478  Pages 534 - 538
AMAÇ: Pelvik apselerin drenajı, organ yakınlığı nedeniyle iyi planlanması gereken girişimsel prosedürlerdir. Literatürde pelvik apse drenajının tedavi yöntemlerini değerlendiren ve başarı oranlarını karşılaştıran yeterli yayın bulunmamaktadır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmaya Haziran 2017 ve Aralık 2019 tarihleri arasında girişimsel radyoloji birimimizde pelvik apse drenajı yapılan 15 hasta geriye dönük olarak alındı. Apse büyüklüğü, apse özellikleri, apse erişim yöntemi (transrektal, transvajinal, transgluteal) ve drenaj tedavi prosedürü (iğne aspirasyonu, kateter tedavisi) tedavinin başarısı üzerindeki etkiler açısından istatistiksel olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 15 hastanın altısı (%40) erkek, dokuzu (%60) kadın olup ortalama yaşları 31.6 yıldı. Sadece iğne aspirasyonu ile tedavi edilen hastaların ikisinde apse koleksiyonu tekrarladı ve ikinci işlem yapıldı. Çalışmamızda teknik başarı %100 ve tam klinik başarı %80 idi. Hiçbir hastaya drenaj tedavisi sonrası apse nedeniyle açık cerrahi uygulanmadı.
TARTIŞMA: Sonuç olarak, pelvik apselerin endokaviter ve perkütan drenaj tedavileri güvenli ve etkili tedavi yöntemleridir. İğne aspirasyon tedavisinin başarısı kateter tedavisinden daha düşüktür ve apse koleksiyonunun tekrarlayabileceği göz önünde bulundurulmalıdır.
BACKGROUND: Drainage of pelvic abscesses is interventional procedures that should be well planned due to organ contiguity. There are not enough publications in the literature evaluating the treatment methods of pelvic abscess drainage and comparing success rates.
METHODS: In this study, 15 patients who underwent pelvic abscess drainage in our interventional radiology unit between June 2017 and December 2019 were retrospectively included. Abscess size, abscess characteristics, the method of access to abscess (transrectal, transvaginal, transgluteal), and drainage treatment procedure (needle aspiration, catheter treatment) were evaluated statistically in terms of effects on the success of treatment.
RESULTS: Of the 15 patients included in the study, 6 (40%) were male and 9 (60%) were female, with a mean age of 31.6 years.In 2 of the patients treated with needle aspiration alone, the abscess collection was repeated and the second procedure was performed. In our study, the technical success was 100% and the complete clinical success was 80%. None of the patients underwent open surgery due to abscess after drainage treatment.
CONCLUSION: In conclusion, endocavitary and percutaneous drainage treatments of pelvic abscesses are safe and effective treatment methods. The success of needle aspiration treatment is lower than catheter treatment and it should be considered that the abscess collection may recur.

8.Evaluation of the fire-related deaths: Autopsy study
Halil Ilhan Aydoğdu, Hüseyin Çetin Ketenci, Mehmet Askay, Halil Boz, Güven Seçkin Kırcı, Erdal Özer
PMID: 34476789  doi: 10.14744/tjtes.2020.64911  Pages 539 - 546
AMAÇ: Yangın birçok nedenden dolayı ortaya çıkabilen, canlıların hayatını tehdit eden ve ekonomik zarara sebep olan önemli bir halk sağlığı sorunudur. Yangın ortamından çıkarılan kişilerde yapılacak ilk tıbbi incelemeler, olay yeri incelemesi ve adli soruşturma önemli deliller ortaya koyabilmektedir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Adli Tıp Kurumu Trabzon Adli Tıp Grup Başkanlığı’nda 2007–2016 yılları arasındaki dönemde, yangın ortamında bulunan ölüm olgularına ait otopsi raporları geriye dönük olarak incelendi.
BULGULAR: On yıllık arşiv taraması neticesinde yangın ortamında bulunan ve adli otopsileri yapılan 158 olgunun 100’ünün (%63.3) erkek, 58’inin (%36.7) kadın olduğu tespit edildi. Orijini tespit edilemeyen grup dışlanarak; cinayet orijinli ölümlerle ile diğer orjinli ölümler (kaza ve intihar) arasında karboksihemoglobin seviyeleri açısından yapılan değerlendirmede iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulundu. Yangın ortamı açık ve kapalı alanlar olarak gruplandırıldığında olgularda tespit edilen karboksihemoglobin düzeylerinin karşılaştırılması Tablo 6’da gösterilmiştir. İki grup arası fark istatistiki olarak anlamlı bulundu (p<0.05).
TARTIŞMA: Yangın ortamından çıkarılan kişilerde olay yeri incelemesinden başlanarak, iyi bir radyolojik, toksikolojik ve patolojik inceleme yapılması esastır. Toksikolojik incelme, karboksihemoglobin, siyanür ve irade ve hareketi etkileyecek alkol, uyutucu, uyuşturucu vb gibi birçok maddeyi kapsamalıdır. Karboksihemoglobin düzeyleri ölümün meydana geldiği mekan, orijin ve kişideki mevcut ek hastalıklarla ilgili bilgi verebileceğini göstermektedir.
BACKGROUND: The fire is a public health problem that occurs because of various reasons, threatens the lives of organisms, and may cause economic losses. The forensic investigation and the crime (event) scene investigation and first medical examination to be performed for the persons in the fire scene might reveal important evidences.
METHODS: The autopsy reports prepared in Trabzon Branch Office, The Ministry of Justice Council of Forensic Medicine, for the death cases found in fire scene between 2007 and 2016 were retrospectively examined.
RESULTS: As a result of analyzing the 10-year archive data, it was determined that 100 (63.3%) of 158 cases, which have been found in the fire scene and undergone forensic autopsy, were male and 58 (36.7%) were female. By excluding the group of cases with undetected origin, it was determined that there was a statistically significant difference between the homicide-caused deaths and the deaths with other causes (accident and suicide) in terms of the carboxyhemoglobin (HbCO) levels. By grouping the fire scene as outdoor and indoor areas, the comparison made between the HbCO levels of cases is presented in table. The difference between the two groups was found to be statistically significant (p<0.05).
CONCLUSION: Starting from the crime scene investigation, a detailed radiological, toxicological, and pathological investigation must be performed for the persons taken out from the fire scenes. It was observed that the HbCO levels can be used in determining the space in which death occurred, the origin, and the comorbidities of the individual.

9.How did restrictions mandated by the COVID-19 pandemic affect the performance of orthopedic trauma surgery in a Level-1 tertiary trauma hospital?
Bülent Kılıç, Deniz Gülabi, Anıl Agar, Halil Büyükdoğan, Adem Şahin, Erdal Eren, Cemil Ertürk
PMID: 34476799  doi: 10.14744/tjtes.2021.15640  Pages 547 - 551
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, birinci düzey üçüncü basamak travma hastanesinde 20 yaş altı, 20–65 yaş ve 65 yaş üstü hasta grupları için kısıtlamaların, COVID-19 pandemisi ve pandemi öncesi dönem arasındaki kırık başvurusu üzerindeki etkisini değerlendirmek amacıyla tasarlanmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Pandemi döneminde 10 Mart–1 Haziran tarihleri arasında ortopedik tedavi için hastaneye kaldırılan ve tedavi edilen hastalar geriye dönük olarak incelendi. Kontrol grubu, 2019 yılında aynı zaman aralığında hastaneye başvuran hastalardan oluşturuldu. Hastalar 20 yaş altı, 20–65 yaş ve 65 yaş üstü olmak üzere üç gruba ayrıldı. Hastaların verileri yaş, cinsiyet, travma mekanizması, kırık tipi, herhangi bir COVID-19 radyolojik veya klinik semptomu içeriyordu.
BULGULAR: Ortopedik travma merkezine başvuran 65 yaş üstü hasta sayısı pandemik aralıkta pre-pandemi zamanına göre yüksekti. Gruplar 20–65 yaş grubu hastalarla karşılaştırıldığında; kırık tipi açısından anlamlı fark vardı (p<0.05). Pandemi öncesi grupta alt ekstremite kırıkları yüksek, pandemik grupta ise çoklu travmalar yüksekti. 20–65 yaş alt gruplarında düşük enerjili travmalar pandemi öncesi grupta daha yüksek, yüksek enerjili travmalar pandemi grubunda daha sıktı.
TARTIŞMA: COVID-19 pandemisi sırasında ortopedik travma merkezlerine kırık başvurusunda 20 yaş altı ve 20–65 yaş alt gruplarında azalma, 65 yaş ve üzeri için önemli bir artış görülürken, çoğu osteoporotik kalça kırıkları ile ilişkilidir. Bu nedenle ileri yaş grubu, osteoporozdan kaçınmak için her gün sınırlı bir süre için evde harekete geçmeye ve yürüme ve fiziksel aktivite yapma iznine sahip olmaya teşvik edilmelidir.
BACKGROUND: This present study was designed to evaluate the effect of restrictions on fracture admission to a Level-1 tertiary trauma hospital between COVID-19 pandemic and pre-pandemic restriction time intervals that included groups of younger than <20-years-old, 20–65-years-old, and older than aged >65-years-old.
METHODS: Patients who were hospitalized and treated for orthopedic treatment between 10 March and 1 June during the pandemic period were retrospectively analyzed. Control group consisted of patients admitted to the hospital in the same time interval in 2019. The patients were divided into three groups, under 20 years of age, between 20 and 65 years of age, and over 65 years of age. The patients’ data included age, gender, trauma mechanism, fracture type, and any COVID-19 radiological or clinical symptoms.
RESULTS: The number of patients >65-years-old admitted to the orthopedic trauma center was high at pandemic intervals compared to pre-pandemic time. When the groups were compared for patients of 20–65-years-old; there was a significant difference for the fracture type (p<0.05). Lower extremity fractures were high at pre-pandemic group, whereas multiple traumas were high at pandemic group. For sub-group 20–65 ages, low-energy traumas were higher at pre-pandemic group, whereas high-energy traumas were more frequent at the pandemic group.
CONCLUSION: We observed a decrease in fracture admission to orthopedic trauma centers during COVID-19 pandemic for subgroups of <20-years-old and 20–65-years-old ages, whereas there was a significant increase for >65-years-old age, most of them related to the osteoporotic hip fractures. So that older age group should be encouraged to mobilize at home and have permission to walk and make physical activity to avoid osteoporosis for a limited time daily.

10.Minimally invasive plate osteosynthesis of clavicular midshaft fractures under insertion guide
Mun sik Ko, Kwang-Il Ri, Tong-Won Mun, Kwang-Il Song, Kwang-il Choe
PMID: 34476796  doi: 10.14744/tjtes.2020.94728  Pages 552 - 557
AMAÇ: Minimal invaziv plak osteosentez (MIPO) cerrahi tekniğini basitleştirmek üzere distal femur ve proksimal lateral tibia için daha az invaziv stabilizasyon sistemleri geliştirilmiştir. Bununla birlikte MIPO, klavikula orta şaft kırıklarında giriş kılavuzunun yardımı olmadan fiksasyonda kullanıma sunulmuştur ve ciddi komplikasyonlar olmaksızın tatmin edici klinik ve radyolojik sonuçlar görülmüştür. Bu çalışmanın amacı, giriş kılavuzunu kullanarak klaviküler orta şaft kırıklarında MIPO sonuçlarını belirlemekti.
GEREÇ VE YÖNTEM: Eylül 2016 ile Eylül 2018 arasında MIPO ile giriş kılavuzu kullanılarak tedavi edilen klaviküler orta şaft kırığı olan 15 hasta dahil edildi. Ortalama 15.4 aylık takipte (aralık: 12–24 ay) kemik kaynaması, Constant skor ile omuz fonksiyonu ve komplikasyonları değerlendirdik.
BULGULAR: Ortalama cerrahi süre 55.9±9.4 dakika (aralık: 50–70 dakika) ve floroskopi süresi 146.5±29.0 saniye (aralık: 110–190 saniye) idi. Tüm hastalarda, gecikmeli kaynama veya kaynamama olmadan 8.8±1.0 haftada (aralık: 8–10 hafta) kemik kaynaması sağlandı. Takipte ortalama Constant skoru 99.1±1.2 (aralık: 96–100) idi. Enfeksiyonlar, vidanın dışarı çıkması, donanım çıkıntısı ve nörovasküler yaralanma gibi ameliyat sonrası komplikasyonlar gözlenmedi, ancak bir hastada hafif plak rahatsızlığı şikayeti görüldü.
TARTIŞMA: Giriş kılavuzu kullanılarak uygulanan MIPO’nun klavikula orta şaft kırıklarının operatif tedavisinde kabul edilebilir ve etkili bir seçenek olduğu düşünülmektedir.
BACKGROUND: The less invasive stabilization systems for the distal femur and proximal lateral tibia have been developed to simplify the surgical technique of minimally invasive plate osteosynthesis (MIPO). MIPO, however, has simply been introduced into clavicular midshaft fixation without the aid of insertion guide though the procedure for midshaft clavicular fractures was found to produce satisfactory clinical and radiologic outcomes without serious complications. The purpose of this study was to determine the outcome of MIPO of clavicular midshaft fractures using an insertion guide.
METHODS: A total of 15 patients with clavicular midshaft fractures treated by MIPO using insertion guide between September 2016 and September 2018 were included. We assessed bony union, shoulder function by the Constant score, and complications at a mean follow-up of 15.4 months (ranged from 12 to 24 months).
RESULTS: The mean surgical time 55.9±9.4 min (ranged from 50 to 70 min) and the fluoroscopic time was 146.5±29.0 s (ranged from 110 to 190 s). In all patients, the bony union was achieved at 8.8±1.0 weeks (ranged from 8 to 10 weeks) with no delayed unions or nonunions. The average Constant score was 99.1±1.2 (ranged from 96 to 100) at follow-up. Postoperative complications including infections, screw pull-out, hardware prominence, and neurovascular injury were not observed, however, one patient complained of mild plate discomfort.
CONCLUSION: MIPO using insertion guide is believed to be an acceptable and effective choice in the operative treatment of clavicular midshaft fractures.

11.Intramedullary nailing versus minimally invasive plating in the treatment of distal tibial extra-articular fractures: Comparison of cost analysis in Turkey
Alper Köksal, Osman Çimen, Ali Öner, Osman Emre Aycan, Kadir Abul, Hakan Akgün, Ozan Kaya, Furkan Yapıcı
PMID: 34476790  doi: 10.14744/tjtes.2020.65635  Pages 558 - 564
AMAÇ: Minimal invaziv perkütan plak osteosentezi (MIPO) ve kanal içi çivileme (IMN) distal tibia eklem dışı kırıkları için en sık kullanılan iki yöntemdir; ancak ideal tedavi halen tartışmalıdır. Bu çalışmanın amacı, distal tibia eklem dışı kırıklarının tedavisinde MIPO ve IMN’yi Türkiye’deki sağlık sigortası kayıtlarına göre maliyet analizi açısından karşılaştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu geriye dönük çalışmada 2013–2018 yılları arasında distal tibia eklem dışı kırıkları tedavisi için MIPO veya IMN uygulanan hastaların verileri incelendi. Hastaların klinik verileri ve ilk yatıştan işe dönüşe kadar hastaneye yatış dahil toplam masraflar ve tüm ayakta tedavi kontrolleri hastanenin faturalandırma bölümünde gözden geçirildi. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) tarafından işe dönene kadar hastaya aylık ödenen toplam para miktarı da kaydedildi.
BULGULAR: Çalışmaya yaş ortalaması 37.2±13.4 olan 118 ardışık hasta (35 kadın–83 erkek) katıldı. İntramedüller çivileme (IMN) grubu yaş ortalaması 36.7±12.8 yıl olan 57 hastadan, MIPO grubu ise yaş ortalaması 37.8±13.6 yıl olan 61 hastadan oluşmaktaydı. Çalışma grupları arasında hastaların yaşı, cinsiyeti, kırık sınıflamaları (AO/OTA sınıflandırması), yumuşak doku yaralanması (Tscherne sınıflandırması), tip 1 açık kırık varlığı ve eşlik eden fibula kırığı varlığı açısından anlamlı fark gözlenmemiştir. Ameliyat öncesi hastanede kalış süresi açısından iki grup arasında istatistiksel fark yoktu (p=0.713). Ancak ortalama hastanede kalış süresi MIPO grubunda anlamlı olarak daha yüksekti (p=<0.001). MIPO grubunda toplam ayaktan tedavi kontrolü sayısı, kaynama süresi ve işe dönüş süresi de anlamlı olarak daha yüksekti (sırasıyla, p=0.005 p<0.001 ve p<0.001). Taburculuğa kadar ortalama hastane maliyeti ve işe dönüşe kadar ortalama toplam maliyet MIPO grubunda anlamlı olarak daha yüksekti (sırasıyla, p=0.001 ve 0.001). MIPO grubunda ortalama hastanede yatış ve ayaktan tedavi kontrolleri maliyetleri de anlamlı derecede yüksekti (sırasıyla, p=0.001 ve 0.004). Ortalama implant maliyetleri gruplar arasında anlamlı farklılık göstermedi (p=0.179).
TARTIŞMA: Mevcut çalışmadan elde edilen sonuçlara göre IMN, Türkiye’de ulusal sağlık sigortası tarafından ödenen maliyetler açısından eklem dışı distal tibia kırıklarının tedavisinde MIPO ile karşılaştırıldığında daha iyi bir seçenektir.
BACKGROUND: Minimally invasive percutaneous plate osteosynthesis (MIPO) and intramedullary nailing (IMN) are the two most commonly used methods for distal tibial extra-articular fractures; however, the ideal treatment is still on debate. The aim of this study was to compare MIPO and IMN in the treatment of distal tibial extra-articular fractures in terms of cost analysis according to health insurance records in Turkey.
METHODS: The data of patients who underwent either MIPO or IMN for the treatment of distal tibial extra-articular fractures between 2013 and 2018 were analyzed in this retrospective study. Patients’ clinical data, as well as the overall expenses from the first admission until return to work including hospitalization, and all outpatient controls had been reviewed from the hospital’s billing department. The total amount of money paid per month by Turkish National Social Security Institution to the patient until the patient’s returns to work were also recorded.
RESULTS: 118 consecutive patients (35 female-83 male) with the mean age of 37.2±13.4 were participated to the study. IMN group consisted of 57 patients with a mean age of 36.7±12.8 years, and MIPO group consisted of 61 patients with a mean age of 37.8±13.6 years. No significant differences were observed between study groups in terms patients’ age, gender, fracture classification (AO/OTA: Arbeitsgemeinschaft für Osteosynthesefragen/Orthopedic Trauma Association), soft-tissue injury (Tscherne classification), presence of type 1 open fracture, and presence of accompanying fibula fracture. There was no statistical difference between two groups in terms of pre-operative hospital stay (p=0.713). However, the mean length of hospital stay was significantly higher in the MIPO group (p=<0.001). The means of number of total outpatient controls, time to union, and return to work were also significantly higher in the MIPO group (p=0.005, p<0.001 and p<0.001, respectively). The mean hospital cost until discharge and the mean total cost until return to work were significantly higher in the MIPO group (p=0.001 and 0.001, respectively). The mean total costs of hospital stay and outpatient controls were also significantly higher in the MIPO group (p=0.001 and 0.004, respectively). The mean implant costs did not significantly differ between groups (p=0.179).
CONCLUSION: According to the results acquired from the present study, IMN is a better option compared to MIPO for the treatment of extra-articular distal tibial fractures in terms of costs paid by the national health insurance in Turkey.

12.Prediction of clinical outcomes of single- and double- bundle anterior cruciate ligament reconstruction techniques using magnetic resonance imaging
Müjdat Bankaoğlu, Özge Yapıcı Uğurlar, Meriç Uğurlar, Burak Günaydın, Şükrü Mehmet Ertürk, Osman Tuğrul Eren
PMID: 34476783  doi: 10.14744/tjtes.2020.06565  Pages 565 - 570
AMAÇ: Manyetik rezonans görüntüleme kullanarak tel demet ve çift demet ön çapraz bağ tamir yöntemlerinin klinik sonuçlarını değerlendirmek ve karşılaştırmak.
GEREÇ VE YÖNTEM: İki farklı ön çapraz bağ (ÖÇB) rekonstrüksiyon grubuna 38 hasta blok randomizasyon ile randomize edildi: çift demet tekniği (n=19) ve tek demet tekniği (n=19). Ameliyat öncesi ve takip süresinin sonunda onikinci haftada hastaların değerlendirilmesi klinik muayenesi, manyetik rezonans görüntüleme değerlendirmesi, Modifiye Cincinnati Diz Değerlendirme skoru ve Lysholm diz skorları ile yapıldı.
BULGULAR: Ön çapraz bağ açısı, posterior çapraz bağ (PÇB) açısı ve tibial translasyonda çift demet grubu ile tek demet grubu arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Klinik skorlar ile ilgili olarak teknikler arasında anlamlı bir fark yoktu. Tek demetli grupta radyolojik sonuçların klinik skorlarla korelasyonuna göre, ameliyat sonrası ÖÇB açısı değerleri ile Lysholm klinik skoru arasında negatif, güçlü ve anlamlı bir korelasyon vardı (r=-0.66, p=0.002).
TARTIŞMA: Ameliyat sonrası ÖÇB açısı, tek demetli ÖÇB rekonstrüksiyonu yapılan hastalarda klinik iyileşme derecesini öngörebilir.
BACKGROUND: The objective of the study is to compare the clinical results of the single-bundle (SB) and double-bundle (DB) anterior cruciate ligament (ACL) repairing techniques using magnetic resonance imaging (MRI).
METHODS: Thirty-eight patients were randomized by block randomization into two different groups of ACL reconstruction: DB (n=19) and SB techniques (n=19). MRI evaluation and clinical examination with modified Cincinnati Knee Rating Score and Lysholm knee scores were performed pre-operatively and at the end of a follow-up period of 36 months.
RESULTS: No significant differences were found in the ACL angle, posterior cruciate ligament angle, and tibial translation between the DB and the SB groups. Regarding the clinical scores, there were no significant differences between the techniques. As for the correlation of radiologic results with clinical scores in the SB group, there was a strong and significant correlation between the post-operative ACL angle values and the Lysholm clinical score (r=–0.66; p=0.002).
CONCLUSION: The post-operative ACL angle can predict the degree of clinical recovery in patients undergoing SB ACL reconstruction.

13.Mid-term outcomes of arthroscopic suture fixation technique in tibial spine fractures in the pediatric population
Ceyhun Çağlar, Hilal Yağar, Fahri Emre, Mahmut Uğurlu
PMID: 34476785  doi: 10.14744/tjtes.2020.25905  Pages 571 - 576
AMAÇ: Tibial eminensia kırıkları, oluşum mekanizması açısından ACL rüptürüne benzeyen avülsiyon yaralanmalarıdır. İnsidansı çok fazla olmasa da, doğru tedavi edilmediği takdirde bazı komplikasyonlara ve diz ekleminde kalıcı hasarlara neden olabilmektedir. Bu çalışmadaki amacımız kliniğimizde pediatrik popülasyondaki tibial eminensia kırıklarının tedavisinde uyguladığımız artroskopik dikiş tekniğinin orta dönem sonuçlarının değerlendirilmesidir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2013–Aralık 2017 tarihleri arasında bulunan tip 2 (>5 mm deplasman), 3 ve 4 tibial eminensia kırığı nedeniyle kliniğimizde artroskopik dikiş fiksasyon cerrahisi uygulanmış 28 hasta geriye dönük olarak incelendi. Hastalar; demografik özellikleri, yaralanma mekanizması, kırık sınıflaması, ortalama takip süresi, radyografik iyileşme süresi, aktiviteye dönüş süresi, instabilite muayenesi, eklem hareket açıklığı (EHA) ve KOOS parametreleri ile klinik ve fonksiyonel olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Takip edilen hasta grubunun yaş ortalaması 14.2 olup, bu hastaların 17’si (%61) erkek cinsiyette ve 20’si (%71) vücut kitle indeksine göre sağlıklı popülasyondaydı. Modifiye Meyer and McKeever sınıflamasına göre en sık tip 2 tibial eminensia kırığı görüldü. Ortalama takip süresi 4.64 yıl olup, ortalama radyolojik iyileşme süresi 2.17 ay olarak hesaplandı. Yirmi yedi (%96) hasta EHA yönünden tamamen fonksiyoneldi. Bir hastaya artrofibrozis ve kısıtlı EHA nedeniyle ikincil cerrahi uygulandı. Ortalama altıncı ay KOOS 82.3, 12. ay KOOS 91.4 ve 24. ay KOOS 95.7 olarak ölçülmüş olup bu skorlar arasında anlamlı fark saptandı (p=0.024).
TARTIŞMA: Pediatrik popülasyondaki tibial eminensia kırıklarının tedavisinde artroskopik dikiş tekniğinin sonuçları klinik ve fonksiyonel açıdan tatmin edicidir. Anatomik fiksasyon ve erken rehabilitasyon bu kırıkların tedavisindeki başarı oranını arttırmaktadır. Daha uzun süreli takipler bizlere daha fazla bilgi verecektir.
BACKGROUND: Tibial spine fractures are avulsion injuries that are a similar mechanism to anterior cruciate ligament rupture. Although its incidence is not very common, it can cause possible complications and permanent sequelae in the knee joint if not treated correctly. The aim of this study was to evaluate the mid-term results of the arthroscopic suture technique for tibial spine fractures in a pediatric population.
METHODS: Analyzed retrospectively were 28 patients who underwent the arthroscopic suture fixation technique at our clinic, due to type 2 (with >5 mm displacement), 3 and 4 tibial spine fractures, between January 2013 and December 2017. The demographic features, injury mechanism, fracture classification, mean follow-up time, radiographic healing time, return to activity time, instability examination, joint range of motion (ROM), and knee injury and Osteoarthritis Outcome Score (KOOS) parameters of the patients were evaluated both clinically and functionally.
RESULTS: The mean age of the patients was 14.2. In addition, 17 patients were male (61%) and 20 had a healthy body mass index (71%). According to the modified Meyer and McKeever classification, type 2 tibial spine fracture was most common. The mean follow-up period was 4.64 years and the mean radiological healing time was calculated as 2.17 months. Of these patients, 27 were fully functional in terms of ROM (96%). Secondary surgery was performed on 1 patient due to arthrofibrosis and severely limited ROM. The mean 6-month KOOS was 82.3, while the 12-month KOOS was 91.4 and the 24-month KOOS was 95.7. A significant difference was observed between these scores (p=0.024).
CONCLUSION: The outcomes of the arthroscopic suture technique for the treatment of tibial spine fractures in a pediatric population were both clinically and functionally satisfactory. Anatomic reduction and early rehabilitation increased the success rate in the treatment of these fractures. Longer follow-up will provide more information.

14.Does pandemic lockdowns affect the burn patient’s admission?
Merve Akın, Ahmet Çınar Yastı
PMID: 34476800  doi: 10.14744/tjtes.2021.34694  Pages 577 - 582
AMAÇ: 2020 yılı Covid-19 pandemisi ile başladı. Türkiye’de pandemi sırasında devlet tarafından alınan önlemler ve kısıtlamalar uygulamaya koyuldu. Sağlık hizmetlerine erişim konusunda herhangi bir kısıtlama olmasa da halk coronovirüs bulaşından korktuğu için hastaneye gitmekte çekingen kaldı ve buna bağlı olarak tüm hastane başvurularında azalma yaşandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Hastanemiz yanık merkezi polikliniğine pandeminin ilk dönemi olan 16 Mart 2020 ile 1 Haziran 2020 tarihleri arasında başvuran hastaların bir önceki yılın aynı tarihlerinde polikliniğe başvuran hastaların demografik ve yanık spesifik değişkenleri karşılaştırıldı ve analiz edildi.
BULGULAR: Covid döneminde otuz dokuz hasta polikliniğe başvururken 2019 yılında 130 hasta başvurusu mevcuttu. Hasta başvurularında %70 azalma yaşandı. Bu çalışmada pandemi döneminde hastaların başvuru sürelerinin, pansuman sayısının ve toplam iyileşme sürelerinin anlamlı olarak arttığı görülmüştür. Cerrahi ihtiyacı olan hasta sayısı, hastaneye yatış endikasyou ve greft ihtiyacı da pandemi döneminde anlamlı olarak artmıştır. Aynı zamanda pandemi döneminde hastaneye yatış sırasında enfeksiyon varlığına daha fazla rastlanmıştır.
TARTIŞMA: Covid 19- pandemisi hastaların acil durumlarda dahi hastaneye gitmekte çekingen kalmasına neden olmuştur. Ancak bu durum istenmeyen sonuçlara neden olabilir. Spesifik sağlık problemi olan hastaların özellikli sağlık hizmeti veren merkezlere geç başvurusu komplikasyon gelişmesine neden olur. Sonuç olarak özellikli tedavi gereksinimi olan gerçek acil durumlarda, pandemi sırasında dahi tıbbi hizmetin alınmasının gerekliği ve önemli olduğu konusunda toplum bilgilendirilmeli ve sağlık hizmetine erişim teşvik edilmelidir.
BACKGROUND: 2020 has started with Covid-19 pandemic. During the pandemic, govermental stringent precautions and lockdown measures have applied in Turkey. Although there was no limition for health care, people hesitate to go hospitals with the fear of Coronovirus transmission and all addmisions to hospitals decreased.
METHODS: Data of all patients admitted to our burn outpatient clinic during the pandemic period between March16, 2020 and June 1, 2020 compered with the same period in 2019. Demographic information and burn-specific variables of each patient were analysed.
RESULTS: Thirty nine patient admited to our clinic at covid period and 130 patient at 2019. There was a 70% reduction of admissions. In this stduy during pandemic period patients delayed days for admission, number of dressing change and total healing times were significantly longer, higher and longer (p<0.001, p<0.001, p<0.001, respectively). The number of surgery-required patients, hospitalization rates and the number of grafting were significantly high at the pandemic time (p=0.003, p=0.007 and p=0.036, respectively). Burn wound infection at admission has also found more frequent at covid-period (p<0.001).
CONCLUSION: Covid-19 pandemic made people hesitate to go to hospital even for emergencies. Unfortunately this fear caused unexpected consequences. Patients have developed complications due to delayed addmisions to specified medical centers for specific health problems. As a result, patients requiring special treatment, should be encouraged to immediatly seek professional medical advice especially for reel emergencies even during pandemic.

CASE REPORTS
15.Reverse sural flap: Our clinical experience with car tire injuries in the anterolateral aspect of the foot
Abdulkadir Sarı, Ismail Bülent Özçelik
PMID: 34476795  doi: 10.14744/tjtes.2020.92589  Pages 583 - 589
AMAÇ: Ayak anterolateralindeki araba tekeri yaralanmasına bağlı defektlerin örtümü; hem bölgenin özellikleri hemde travma karakteri nedeniyle güçlükler içermektedir. Amacımız lastik yaralanması sonrası ayak dorsolateralindeki cilt defekti gelişen olguların reverse sural arter fasyokütanoz flep ile örtüm sonuçlarını sunmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmada, 2000–2014 yılları arasında, ortalama yaşı 26.9 yıl (dağılım, 5–46 yıl) ve ayağın dorsolateralinde araba tekerine bağlı doku kaybı bulunan 14 hasta geriye dönük olarak değerlendirildi. Ortalama defekt büyüklüğü 27.1 cm2 bulundu. Olgular doku örtümü ve komplikasyonlar açısından ortalama 32.4 ay takip edildi.
BULGULAR: Erken donemde fleplerin ikisinde marjinal nekroz gelişmesine rağmen tüm olgularda ek rekonstrüksiyon gerektirmeden başarıyla doku örtümü sağlandı. Donör saha sorunlarıyla karşılaşılmadan tüm hastalarda donör bölgeler primer olarak örtüldü.
TARTIŞMA: Ayak anterolateral araba tekeri yaralanmalarında, olgu temelli yaklaşımla reverse sural arter fasyokütanoz flepler ile düşük komplikasyon ve yüksek başarı elde edilebilir.
BACKGROUND: Defects due to car wheel injury at the anterolateral aspect of the foot are challenging due to the characteristics of the region and the trauma. The aim of this study was to present the results of the patients whose skin defects on the dorsolateral aspect of the foot due to tire injuries were treated with reverse sural artery fasciocutaneous flaps.
METHODS: Fourteen patients with a mean age of 26.9 years (range: 5–46 years) who experienced loss of tissue at the dorsolateral aspect of the foot due to tire injury between the years 2000 and 2014 were evaluated retrospectively. The mean defect size was 27.1 cm2. The patients were followed up for observing the tissue coverage and complications throughout a mean period of 32.4 months.
RESULTS: Despite the development of marginal necrosis in two flaps in the early period, tissues in all cases were successfully covered without requiring additional reconstruction. Primary donor site coverage was achieved in all patients without any donor site problems.
CONCLUSION: In case of tire injuries at the anterolateral aspect of the foot, low complication and high success rates can be achieved with a case-based approach with reverse sural artery fasciocutaneous flap coverage.

16.Embolization for gastrointestinal bleeding in patients with pancreatitis: Report of two cases and literature review
Milan Dragoslav Radojkovic, MIrjana Radisavljevic, Danijela Radojkovic, Sasha Tasic, Milica Nestorovic, Goran Stevanovic
PMID: 34476793  doi: 10.14744/tjtes.2020.84333  Pages 590 - 594
Gastrointestinal kanama, pankreatitin nadir fakat potansiyel olarak ölümcül bir komplikasyonudur. Erken tanı ve zamanında radyolojik müdahale, tedavi edilmediğinde bu hastaların mortalitesi yüksek olduğundan sağkalım için çok önemlidir. Her ikisi de şiddetli üst gastrointestinal sistem kanaması ile komplike olan biri kronik pankreatitli, diğeri akut pankreatitli iki hastayı sunuyoruz. İlk endoskopik hemostaz başarısız olduktan sonra hastalar transkateter embolizasyon ile başarılı bir şekilde tedavi edildi. Endovasküler cihazlardaki ve embolizasyon malzemelerindeki gelişmeler ve deneyimli girişimsel radyologların sayısındaki artış, düşük komplikasyon insidansı ile ilişkili başarılı hemostaz elde etmek için güvenli bir minimal invaziv terapötik yöntem olarak anjiyografik embolizasyon prosedürlerinin önemini artırmıştır. Cerrahiye göre avantajları nedeniyle endoskopiye dirençli üst gastrointestinal kanaması olan hastalarda tedavi seçeneği olarak düşünülmelidir.
Gastrointestinal (GI) bleeding is rare but potentially fatal complication of pancreatitis. Early diagnosis and timely radiologic intervention are crucial for survival as when untreated the mortality of these patients is high. We present two patients, one with chronic pancreatitis and one with acute pancreatitis, both complicated with severe upper GI tract bleeding. Patients were successfully treated with transcatheter embolization after initial endoscopic hemostasis failed. The advances in endovascular devices and embolization materials and increased number of experienced interventional radiologists have increased the importance of angiographic embolization procedures as a safe minimally invasive therapeutic method of achieving successful hemostasis associated with the low incidence of complications. Due to its advantages over surgery, it should be considered treatment of choice in patients with upper GI bleeding refractory to endoscopy.

17.Continuous veno-venous hemodiafiltration in metformin-associated lactic acidosis caused by a suicide attempt: A report of two cases
Bahattin Tuncali, Ayşe Gül Temizkan Kırkayak, Pınar Zeyneloğlu
PMID: 34476786  doi: 10.14744/tjtes.2020.27367  Pages 595 - 599
Tip 2 diyabetes mellitus tedavisinde yaygın şekilde kullanılan metforminin en önemli ve hayatı tehdit eden yan etkisi laktik asidozdur. Bu olgu sunumu ile intihar amaçlı yüksek doz metformin alımına bağlı laktik asidoz nedeniyle yoğun bakımımızda tedavi edilen iki olgu sunulmuştur. Olgulardan biri sürekli venö-venöz hemodiyafiltrasyon (CVVHDF) ve destek tedavisi ile başarılı bir şekilde tedavi edilebilmiştir. Diğer olguda gecikmiş tedavi nedeniyle CVVHDF ve destek tedavi yanında endotrakeal entübasyon ve mekanik ventilasyon gereksinimi olmuştur.
Lactic acidosis is the most important and life-threatening side effect of metformin that is widely used in the treatment of type 2 diabetes mellitus. In this case report, two cases who were treated in our intensive care unit for lactic acidosis due to high-dose metformin intake for suicidal purposes are presented. The first patient could be successfully treated with continuous venous-venous hemodiafiltration (CVVHDF) and supportive therapy. The second case required endotracheal intubation and mechanical ventilation in addition to CVVHDF and supportive therapy due to delay in treatment.

18.Dissociation of bipolar components following bipolar hemiarthroplasty: A report of two different cases and review of the literature
Hüseyin Fatih Sevinç
PMID: 34476791  doi: 10.14744/tjtes.2020.66821  Pages 600 - 603
Yaşlı hastalarda femur boyun kırığının tedavisi çoğunlukla bipolar kalça hemiartroplastidir. Bipolar kalça hemiartroplastinin sık görülen komplikasyonları arasında kalça dislokasyonu gelmektedir. Birçok yayında hemiartroplasti dislokasyon sıklıkları %1.2 ile %8.4 arasında değişmektedir. Ancak bipolar hemiartroplastide femur başı ile femur komponentleri arasında disosiyasyon oldukça nadir görülen bir komplikasyondur. 1985 yılından itibaren kullanılan Bateman bipolar hemiartroplasti sonrası polietilen kırılması sonrası komponent ayrışmaları bildirildi. Femur başının bipolar kap içerisinde varus pozisyonu önlemek için self-centering sistemler geliştirilmiştir. Self-centering bir sistemde, asetabulum ile femoral baş arasındaki eklem yüzeyindeki normal kuvvet, femoral başı valgus pozisyonuna döndürmelidir. Bununla birlikte, asetabuler bileşenlerin disosiyasyonu self-centering sistemiyle de bildirilmiştir. Literatürde bipolar hemiartroplasti sonrası komponentler arasında disosiyasyonu bildiren olgu raporları içinde en fazla hasta sayısı içeren 2004 yılında yayınlanan Hasegawa ve ark. bildirdiği yedi hasta içeren çalışmadır. Diğer hasta sayısı fazla olan yayınlar 2017 yılında Uruç ve ark. bildirdiği beş hasta içeren çalışma ve 2006 yılında yayınlanan Georgiou ve ark. bildirdiği beş hasta içeren çalışmadır. Bu çalışmada bipolar hemiartroplasti sonrası komponentler arası disosiyasyon olan iki farklı olgu raporlanmıştır. Sonuç olarak, bipolar hemiartroplasti sonrası komponentler arası disosiyasyon nadir görülen bir komplikasyondur, ancak hemen her zaman revizyon cerrahisi ile sonuçlanmaktadır. Spontan veya travma sonrası oluşabilen disosiyasyon kalça çıkığı sonrası kapalı redüksiyon manevraların ardından da oluşabileceği için kapalı redüksiyon sırasında oldukça dikkatli olunmalıdır.
In elder patients, the treatment for femoral neck fracture generally involves bipolar hip hemiarthroplasty. Hip dislocation is one of the most common complications of bipolar hip hemiarthroplasty. In many studies, hemiarthroplasty dislocation frequency ranged from 1.2% to 8.4%. However, dissociation between femoral head and femoral components is an extremely rare complication in bipolar hemiarthroplasty. Component dissociation was reported following polyethylene break after Bateman bipolar hemiarthroplasty which has been used since 1985. Self-centering systems have been developed to varus positioning of femoral head within in bipolar plate. In a self-centering system, normal forces on articular surface between acetabulum and femoral head should rotate femoral head into valgus position. However, dissociation of acetabular components was also reported with self-centering systems. In the literature, the largest case series reporting dissociation between components after bipolar hemiarthroplasty was reported in 2014 by Hasegawa et al., which included seven cases. Other larger studies were reported by Uruç et al. in 2017 (5 cases) and by Georgiou et al. in 2016 (5 cases). In this study, two different cases are reported dissociation between components after bipolar hemiarthroplasty. In conclusion, dissociation between components is a rare complication following bipolar hemiarthroplasty; however, it results in revision surgery in almost all cases. As spontaneous or traumatic dissociation can occur during maneuvers of closed reduction after hip dislocation, one should be careful during closed reduction of hip dislocation.