p-ISSN: 1306-696x | e-ISSN: 1307-7945
Volume : 28 Issue : 11 Year : 2022

Quick Search




SCImago Journal & Country Rank
Turkish Journal of Trauma and Emergency Surgery - Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 28 (11)
Volume: 28  Issue: 11 - November 2022
NONE
1.Frontmatters

Pages I - V

RESEARCH ARTICLE
2.Effect of glutamine use on the formation of intestinal neomucosa on peritoneal surface in rats
Ahmet Akbaş, Osman Bilgin Gülcicek, Erkan Yavuz, Hakan Yigitbas, Ali Solmaz, Yigit Ulgen, Nadir Adnan Hacım, Gulcin Ercan, Yuksel Altinel, Aysegul Kırankaya, Atilla Çelik
PMID: 36282159  doi: 10.14744/tjtes.2022.36903  Pages 1541 - 1548
AMAÇ: Kısa bağırsak sendromu (SBS) ince bağırsakların uzunluğunun azalmasına bağlı vücut için gerekli olan sıvı veya besinlerin emilim eksikliğine yol açan mortalitesi ve morbiditesi yüksek klinik durumdur. Glutamin ise bağırsak mukoza hücrelerinin beslenmesini ve proliferasyonunu artıran bir proteindir. Bu çalışmanın temel amacı SBS gelişen ratlarda Glutaminin intestinal neomucosa oluşumu üzerine olan etkisini araştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: On altı wistar-Hannover sıçan üzerinde ileumun mukozal yüzeyi ile parietalperiton yüzeyinin (karın duvarına yapışık) arasında enteroperitoneal anastomoz yapıldıktan sonra rastgele iki eşit gruba bölündü. Grup 1 (kontrol grubu), Salin ile tedavi edilirken grup 2 Glutamin ile tedavi edildi. On dört gün sonra tüm sıçanlara ötenazi uygulandı ve kan alındı. Eş zamanlı olarak anastomoz parçasının en blok rezeksiyonu yapılarak neomukoza oluşumu yönü ile histopatolojik inceleme yapıldı. Glutaminin anastomoz üzerine olan etkileri mikroskobik ve biyokimyasal analizler yapılmak sureti ile belirlendi.
BULGULAR: Biyokimyasal analizler serumda oksidan (MDA ve 8-OHdG), antioksidan (SOD ve GPx) parametrelerin ölçümü ile yapıldı. Kontrol grubu ve Glutamin verilen grubun antioksidan değerlerinin biyokimyasal değerlendirme sonuçlarına göre Glutamin verilen sıçanlarda serum anti-oksidan seviyesi (SOD ve GPx aktivitesi) kontrol grubuna göre anlamlı ölçüde yüksek (p<0.05) iken oksidatif hasarın (MDA ve 8-OHdG) kontrol grubuna göre düşük olduğu (p<0.05) gözlendi. Neomukoza oluşumu yönü ile yapılan histolojik değerlendirme sonucunda ise Glutamin verilen grupta neomukoza oluşumu sayıca fazla olmasına rağmen kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı çıkmamıştır (p=0.315).
TARTIŞMA: Kısa bağırsak sendromu gelişen hastalarda Glutamin kullanımı neomukoza oluşumunu artırarak yüzey emilimini artırabilir. Ancak bunun yeterince güçlü klinik deneylerle belirlenmesi gerekiyor.
BACKGROUND: Short bowel syndrome (SBS) is a clinical condition with high mortality and morbidity, which leads to the lack of absorption of fluids or nutrients necessary for the body due to the decrease in the length of the small bowel (SB). Glutamine is an amino acid essential for the nutrition and proliferation of intestinal mucosa cells. The main aim of the present study was to investigate the effect of glutamine on intestinal neomucosa formation in rats which developed SBS.
METHODS: Sixteen Wistar Hannover rats were randomly divided into two groups of eight rats. Saline was applied to the rats in Group 1 (control) following the enteroperitoneal anastomosis between mucosal surface of the ileum and the parietal peritoneum surface (adherent to abdominal wall) while glutamine was applied to the rats in Group 2 following the same anastomosis. Fourteen days later, the rats were euthanatized and blood samples were taken. Simultaneously, en bloc resection of the anastomosis part was performed and histopathological examination was carried out to observe neomucosa formation. The effects of glutamine on anastomosis were determined by microscopic and biochemical evaluations.
RESULTS: Biochemical analyses were performed by measuring serum oxidant (malondialdehyde [MDA] and 8-hydroxy-2’-deoxyguanosine [8-OHdG]) and antioxidant (superoxide dismutase [SOD] and glutathione peroxidase [GPx]) parameters. Based on the biochemical evaluation results of the antioxidant values of the control and glutamine groups, it was found that while the serum antioxidant level (SOD and GPx activity) was significantly higher (p<0.05) in the glutamine-administered rats compared to the control group, the oxidative damage (MDA and 8-OHdG) was lower (p<0.05). In terms of the histological evaluations made for the neomucosa formation, the number of neomucosa formation was higher in the glutamine group, but the difference was not significant (p=0.315).
CONCLUSION: The use of glutamine in patients with SBS may increase surface absorption by increasing neomucosa formation. However, additional studies of large statistical power are needed.

CLINICAL ARTICLE
3.Management of hepatic artery trauma during hepato-pancreato-biliary procedures: Evolving approaches, clinical outcomes, and literature review
Arif Atay, Feyyaz Gungor, Yunus Sur, Orgun Gunes, Fatma Husniye Dilek, Şebnem Karasu, Osman Nuri Dilek
PMID: 36282163  doi: 10.14744/tjtes.2022.90258  Pages 1549 - 1557
AMAÇ: Hepatopankreatobiliyer cerrahi ile uğraşan cerrahların en korkulan komplikasyonlarından biri hepatik arter (HA) yaralanmalarıdır. Bu çalışmada, ciddi morbidite ve mortalite riski olan HA yaralanmalarının (laserasyon, transseksiyon, ligasyon ve rezeksiyon) yönetiminde son yıllarda gelişen yaklaşımların, klinik deneyimlerimiz ışığında incelenmesi amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Hastanemizde son 10 yılda, hepatopankreatobiliyer patoloji nedeniyle opere edilen 615 hastanın dosyaları geriye dönük olarak incelendi.
BULGULAR: Toplam 13 HA travması tespit edildi, bunlardan sekzinde HA yaralanması vardı ve beşinde HA rezeksiyonu planlandı. Ameliyat sonrası takip döneminde karaciğer apsesi, anastomoz kaçağı ve geç biliyer darlık tespit edildi.
TARTIŞMA: Hepatik arter yaralanması veya ligasyonuna bağlı komplikasyonlar ve ölümler günümüzde daha az yaygındır. Hemodinamik olarak stabil olmayan, sarılık, kolanjit ve sepsisli hastalarda komplikasyon riski artar. Ameliyat öncesi radyolojik değerlendirmedeki varyasyonların ortaya çıkarılması ve uygun yaklaşım planının belirlenmesi riskleri azaltacaktır. HA yaralanması saptanan durumlarda primer anastomoz, arter transpozisyonları veya greftlerle arteriyel akım devamlılığı sağlanmaya çalışılmalıdır.
BACKGROUND: One of the most feared complications of surgeons dealing with hepato-pancreato-biliary (HPB) surgery is hepatic artery (HA) injury. Here, we aimed to evaluate our clinical experience (laceration, transection, ligation, and resection) related to HA traumas, which have serious morbidity and mortality risks, in the light of literature data and the rapidly evolving management methods in recent years.
METHODS: The files of 615 patients who were operated on for HPB pathologies in the last decade, in our hospital, were retrospectively reviewed. Clinical, laboratory, and imaging data obtained from patients’ files were evaluated.
RESULTS: A total of 13 HA traumas were detected, eight of them had HA injury and five had planned HA resection. During the post-operative follow-up period, liver abscess, anastomotic leakage, and late biliary stricture were detected.
CONCLUSION: Complications and deaths due to HA injury or ligation are less common today. The risk of complications increases in patients with hemodynamically unstable, jaundice, cholangitis, and sepsis. Revealing the variations in the pre-operative radiological evaluation and determining the appropriate approach plan will reduce the risks. In cases where HA injury is detected, arterial flow continuity should be tried to be maintained with primary anastomosis, arterial transpositions, or grafts.

4.Early post-operative morbidity and mortality predictors in peptic ulcer perforation
Metin Yalcin, Serdar Oter, Alper Akınoğlu
PMID: 36282169  doi: 10.14744/tjtes.2022.85686  Pages 1558 - 1562
AMAÇ: Peptik ülser perforasyonu (PUP), akut karın nedenlerinden biridir, bu durumun insidansı tüm abdominal acillerin %5’idir. PUP sonrası morbidite ve mortalite için çok sayıda prognostik faktör bildirilmiştir, bu çalışma PUP’lu hastalarda mortalite ve morbiditeyi etkileyen faktörleri analiz etmeye çalışmaktadır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2008–Ocak 2018 tarihleri arasında kliniğimizde PUP nedeniyle opere edilen hastaların tıbbi kayıtları geriye dönük olarak incelendi. Bu çalışmaya toplam 318 hasta dahil edildi. Hastalar geriye dönük olarak yaş, cinsiyet, komorbidite, ASA skoru, biyokimyasal, hematolojik parametreler, komplikasyonlar ve mortalite açısından incelendi. Morbidite ve mortaliteyi etkileyen risk faktörleri de değerlendirildi. BULGULAR: Çalışma popülasyonu 318 hastadan oluşmaktaydı ve hastaların yaş ortalaması 41.30±19.37 (min-maks: 16–89) idi. Çalışmada 271 (%85.22) hasta erkek, 47 (%14.78) kadın ve erkek/kadın oranı 5.76 idi. Morbidite belirteçlerinin analizinde, yaş ≥60, (p<0.001); perforasyon-cerrahi aralığı >24 saat (p<0.001); pürülan intraperitoneal kontaminasyon (p<0.001); ameliyat öncesi böbrek yetersizliği (p<0.001); duodenal perforasyon (p<0.001); ameliyat öncesi şok (p<0.001) ve ASA skoru >III (p<0.0001) istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Cinsiyet istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0.672). Ameliyat sonrası dönemde 318 hastanın 15’inde (%4.71) mortalite gelişti. Çok değişkenli analizde yaş ≥60, (p<0.001); perforasyon-cerrahi aralığı >24 saat (p<0.001); pürülan intraperitoneal kontaminasyon (p<0.001); ameliyat öncesi böbrek yetersizliği (p<0.001); duodenal perforasyon (p<0.001) ve ameliyat öncesi şok (p<0.001) ameliyat sonrası mortalitenin bağımsız öngörücüleri olarak bulundu. TARTIŞMA: Çalışmamızda; yaş ≥60, perforasyon-ameliyat aralığı >24 saat, pürülan intraperitoneal kontaminasyon, ameliyat öncesi böbrek yetersizliği, duodenal perforasyon, ameliyat sonrası dönemde ameliyat öncesi şok ve yoğun bakım ünitesi ameliyat sonrası morbidite ve mortalitenin bağımsız öngördürücüleri olarak bulundu. Kapsamlı bir klinik değerlendirme, yeterli sıvı resüsitasyonu, uygun antibiyotik tedavisinin başlatılması ve cerrahiye erken erişim, PUP’ta morbidite ve mortalite riskini en aza indirebilir.
BACKGROUND: Peptic ulcer perforation (PUP) is one of the cause of acute abdomen, incidence of this entity is 5% of all abdominal emergencies. Numerous prognostic factors have been reported for morbidity and mortality after PUP, this study attempts to analyze the factors affecting mortality and morbidity in patients with PUP.
METHODS: The medical record of patients who were operated for PUP in our clinic was retrospectively evaluated between January 2008 to January 2018. A total of 318 patients were included in this study. Patients were retrospectively analyzed in terms of age, gender, comorbidity, ASA score, biochemical, hematological parameters, complications, and mortality. The risk factors affected to morbidity and mortality were also evaluated.
RESULTS: The study population consisted of 318 patients and the mean age of the patients was 41.30±19.37 (min-max: 16–89). In the study, 271 (85.22%) patients were male and 47 (14.78%) were female and male to female ratio was 5.76. In the analysis of the predictors of morbidity, age ≥60 years, (p<0.001); perforation-surgery interval >24 h (p<0.001); purulent intraperitoneal contamination (p<0.001); pre-operative renal failure (p<0.001); duodenal perforation (p<0.001); pre-operative shock (p<0.001); and ASA score > III (p<0.0001) were found statistically significant. Gender was not found statistically significant (p=0.672). Mortality developed in 15 (4.71%) of 318 patients in the post-operative period. In the multivariate analysis, age ≥60 years, (p<0.001); perforation-surgery interval >24 h (p<0.001); purulent intraperitoneal contamination (p<0.001); pre-operative renal failure (p<0.001); duodenal perforation (p<0.001); and pre-operative shock (p<0.001) were found to be independent predictors of post-operative mortality.
CONCLUSION: In our study, age ≥60 years, perforation-surgery interval >24 h, purulent intraperitoneal contamination, pre-oper-ative renal failure, duodenal perforation, pre-operative shock, and intensive care unit in the post-operative period were found to be independent predictors of post-operative morbidity and mortality. A comprehensive clinical evaluation, adequate fluid resuscitation, initiation of appropriate antibiotic therapy, and early access to surgery can minimize the risk of morbidity and mortality in PUP.

5.Magnesium and dexmedetomidine combination reduces sodium nitroprusside requirement in laparoscopic pheochromocytoma
Nükhet Sivrikoz, Özlem Turhan, Hacer Ayşen Yavru, Demet Altun, Yalın Işcan, Ismail Cem Sormaz, Zerrin Sungur
PMID: 36282168  doi: 10.14744/tjtes.2022.92672  Pages 1563 - 1569
AMAÇ: Feokromasitoma eksizyon cerrahisinin anestezi yönetimi ciddi hemodinamik dalgalanmalarla ilişkilidir. Bu çalışmanın amacı, feokromasitomada magnezyum-deksmedetomidin ile tedavi edilen grup ile geleneksel grup arasında sodyum nitroprussid uygulaması gerektiren hipertansif kriz sayısını karşılaştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu geriye dönük kohort çalışması, 2011–2020 yılları arasında feokromasitoma ameliyatı geçiren hastaları içermektedir. Hastalar iki gruba ayrıldı: 1- Geleneksel grup (GC); 2011–2015 yılları arasında standart anesteziyoloji hazırlığı ile ameliyat edilen ve perioperatif ek ilaç almayan hastaları içeriyordu. 2-Magnezyum-deksmedetomidin tedavi grubu (GMD); 2015–2020 yılları arasında ameliyat edilen ameliyattan bir hafta önce günde oral 300 mg Magnezyum ve intraoperatif olarak magnezyum-deksmedetomidin infüzyonu alan hastalardan oluşuyordu. Ameliyat boyunca kan basıncı, kalp atım hızı ve sodyum nitroprussid gereksinimi, demografik ve operatif veriler kaydedildi. Hipertansif kriz sistolik kan basıncı >180 mmHg, taşikardi ise kalp atım hızı >110 atım olarak tanımlandı.
BULGULAR: Toplam 108 hastanın dökümanlarından 78 hastanın verileri analiz edildi (GC’de 38, GMD’de 40 hasta). Sodyum nitroprussid gereksinimi GC’de (%39.5) GMD’ye (%7.5) göre anlamlı derecede yüksekti (p=0.001). Tümör manipülasyonu dönemindeki sistolik kan basınçları, GC’de 10., 15., 20., 25., 30. ve 35. dakikalarda GMD’ye göre istatistiksel olarak daha yüksekti. Tümör manipülasyon periyodunun 10. ve 15. dakikalarında kalp atım hızı değerleri GC’de GMD’ye göre anlamlı derecede yüksekti (p<0.05).
TARTIŞMA: Magnezyum-deksmedetomidin kombinasyonu, feokromasitomanın perioperatif yönetiminde vazodilatatör gereksinimini azaltmak için alternatif bir tedavi gibi görünmektedir.
BACKGROUND: Anesthesia management of pheochromocytoma excision surgery is associated with severe hemodynamic fluctuations. The objective of this study is to compare the number of hypertensive crisis requiring sodium nitroprusside (SNP) administration between the groups treated with magnesium (Mg)-dexmedetomidine (Dex) and conventional group in pheochromocytoma.
METHODS: This retrospective cohort study included patients who underwent pheochromocytoma surgery between 2011 and 2020. Patients were examined into two groups: 1-Conventional group (GC) included patients who were operated between 2011 and 2015 under standard anesthesia care and who did not receive perioperative additional medication. 2- Mg-Dex therapy group (GMD) comprised the patients who were operated between 2015 and 2020 and who had received 300 mg Mg per oral daily 1 week before the surgery and Mg-Dex infusion intraoperatively. Blood pressure, heart rate (HR), and SNP requirement were recorded throughout surgery as well as demographics and operative data. Hypertensive crisis was defined as systolic blood pressure (SBP) >180 mmHg, and tachycardia was defined as HR >110 bpm.
RESULTS: A total of 78 patients’ data were analyzed from 108 patients’ documentary. (38 in GC, 40 in GMD) SNP requirement was significantly higher in GC (39.5%) comparing GMD (7.5%) (p=0.001). SBPs during tumor manipulation period were statistically higher in GC than in GMD at 10th, 15th, 20th, 25th, 30th, and 35th min. HR values were significantly higher in GC compared to GMD at 10th and 15th min of tumor manipulation period (p<0.05).
CONCLUSION: Combination of Mg-Dex seems to be an alternative therapy for reducing vasodilator requirement in perioperative management of pheochromocytoma.

6.Impact of the establishment of a trauma center on blunt traumatic spleen injury treatment: Comparison between pre-traumatic center and trauma center periods
Hyunseok Jang, Young-Goun Jo, Yunchul Park, Euisung Jeong, Naa Lee, Jung-Chul Kim
PMID: 36282154  doi: 10.14744/tjtes.2021.03262  Pages 1570 - 1582
AMAÇ: Dalak, künt travma nedeniyle yaygın olarak yaralanan bir batın içi organdır. Künt dalak yaralanması vakalarında sıklıkla acil tedavi gerekir. Bu çalışma, künt dalak yaralanması olan hastaların tedavisinde travma merkezleri kurulmasının prognostik etkisini araştırmayı amaçlamıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2012–2019 yılları arasında dalakta künt yaralanma nedeniyle merkezimizi ziyaret eden 235 hastayı geriye dönük olarak inceledik. Çalışma süresi iki gruba ayrıldı: Ocak 2012–Eylül 2015 arası travma merkezi öncesi dönem (TÖD) ve Eylül 2015–Aralık 2019 arası travma merkezi dönemi (TMD). Her bir dönemde, üç tedavi grubu mevcuttu: Cerrahi grup, embolizasyon grubu ve konservatif tedavi grubu. Birincil sonuç mortalite idi; ikincil sonuçlar ise, yaralanma şiddeti skoru (ISS) ve kısaltılmış yaralanma ölçeği puanı gibi hasta özellikleri, başvurudan müdahaleye kadar geçen süre (hem cerrahi hem de anjiyografi embolizasyonu) ve dalak koruyucu cerrahi oranı idi.
BULGULAR: Konservatif tedavi grubunda TMD’de Hb ve Hct değerleri, TÖD’ye göre nispeten düşüktü (sırasıyla, p=0.007, p=0.008). TMD’de yoğun bakıma yatış oranı nispeten yüksekti (%72.9’a karşı %90.6, p=0.031). TMD’de yaralanma şiddeti skoru (ISS) nispeten düşüktü (18’e karşı 17, p=0.001). Cerrahi grubunda, hasta kabulünden sonra ameliyathaneye transfer için geçen süre TMP’de büyük ölçüde azalmıştır (151 dakikaya karşı 107 dakika, p=0.028). Embolizasyon grubunda hastanın yaşı ve SBP, TÖD’de TMD’ye göre daha düşüktü (sırasıyla p=0.003, p=0.049); TÖD’de üç hastaya CPR ile embolizasyon uygulanmış, TMD’de ise hiçbir hastaya CPR uygulanmamıştı. TÖD’de üç ölüm mevcuttu; TMD’de hiç ölüm gerçekleşmemişti (p=0.05).
TARTIŞMA: Bir travma merkezinin kurulması, künt dalak yaralanması olan ve üç tedaviden birini alan hastaların tedavi kalitesinde ve prognozunda iyileşmelere yol açmıştır.
BACKGROUND: The spleen is a commonly injured intra-abdominal organ from blunt trauma. In cases of traumatic blunt spleen injury, immediate treatment is often required. This study aimed to investigate the prognostic impact of the establishment of a trauma center on the treatment of patients with blunt trauma injury to the spleen.
METHODS: We retrospectively reviewed 235 patients who visited our center from 2012 to 2019 for blunt trauma injury to the spleen. The study period was divided into two groups: January 2012 to September 2015 was the pre-center period (PCP), and September 2015 to December 2019 was the trauma center period (TCP). In each period, there were three treatment groups: Surgical group, embolization group, and conservative treatment group. The primary outcome was mortality, and the secondary outcomes were patient characteristics, such as injury severity score and abbreviated injury scale score, time from admission to intervention (both surgery and angiography embolization), and rate of spleen-preserving surgery.
RESULTS: In the conservative treatment group, the Hb and hct values were relatively low in the TCP than in the PCP (p=0.007, p=0.008, respectively). The intensive care unit admission rate was relatively high in the TCP (72.9% vs. 90.6%, p=0.031). The ISS was relatively low in the TCP (18 vs. 17, p=0.001). In the surgical group, the time taken to transfer patients to the operating room after admission was greatly reduced in the TCP (151 min vs. 107 min, p=0.028). In the embolization group, the patient’s age and SBP were lower in the PCP than in the TCP (p=0.003, p=0.049, respectively); three patients had undergone embolization with CPR in the PCP, and no patient underwent CPR in the TCP. There were three deaths in PCP and none in the TCP (p=0.05).
CONCLUSION: The establishment of a trauma center has led to improvements in the treatment quality and prognosis of patients with blunt trauma injury to the spleen receiving either of the three treatments.

7.Prognostic effect of Nesfatin-1 on the diagnosis and staging of acute cholecystitis
Oğuzhan Tekin, Mert Mahsuni Sevinç, Özhan Albayrak, Oğuzkağan Batıkan, Ufuk Oğuz İdiz
PMID: 36282155  doi: 10.14744/tjtes.2021.05694  Pages 1583 - 1589
AMAÇ: Safra kesesi hastalıkları gelişmiş ülkelerde nüfusun yaklaşık %20’sini etkileyen önemli bir sağlık sorunudur. Akut kolesistit, safra taşı hastalığının en yaygın komplikasyonudur ve tipik olarak semptomatik safra taşı öyküsü olan hastalarda gelişir. Çalışmamızın amacı kolay uygulanabilen, hızlı sonuç veren ve enflamatuvar olaylarla ilişkisi olduğu düşünülen bir belirteç olan nesfatin-1’in; akut kolesistitin tanısında ve evrelendirilmesinde kullanılabilirliğini değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne 01.07.2020 ile 01.12.2020 tarihleri arasında akut kolesistit ile başvuran ve hastaneye yatırılarak tedavi gören hastalar alındı. Hastalar rutin kan incelemeleri ve görüntüleme yöntemleri baz alınarak yapılan Tokyo Guidelines 2018 sınıflamasına göre hafif, orta ve ağır şiddette kolesistit olarak üç ana gruba ayrıldı. Çalışmaya dahil edilen tüm hastalardan yatış sonrası 24 saat içinde kan alınarak kanda lökosit, nötrofil, lenfosit, nötrofil/lenfosit ve nesfatin-1 seviyeleri ölçüldü.
BULGULAR: Her grupta en az 15 kişi olmak üzere sağlıklı gönüllüler, hafif kolesisit, orta kolesistit ve ağır kolesistit olarak toplam 61 gönüllü çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya katılanların ortalama yaşı 58.11±19.76 yıl, kadın oranı yüzde 47.54 ve erkek oranı 52.46 idi. Çalışmada hasta gruplarındaki nesfatin-1 değerleri kontrol grubuna göre düşük saptanmıştır. Alt grup analizlerinde orta hasta grubundaki nesfatin-1 değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur; ancak hastalığın şiddeti ile nesfatin-1 arasında anlamlı istatistiksel bir ilişki görülmemiştir.
TARTIŞMA: Sonuç olarak nesfatin-1 hastalığın tanısı için klinisyeni yönlendirebilir; ancak nesfatin-1 ile hastalığın şiddeti veya evresi arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır. Bulgularımız gelecekteki çalışmalar için umut vericidir.
BACKGROUND: Gallbladder diseases are an important health concern affecting approximately 20% of the population in developed countries. Acute cholecystitis is the most common complication of gallstones. The aim of our study is to determine the use of Nesfatin-1, which is an easily applicable and fast resulting and is thought to have an association with inflammatory events, in the diagnosis and grading of acute cholecystitis.
METHODS: Patients who admitted and were hospitalized and treated with the acute cholecystitis diagnosis in İstanbul Training and Research Hospital between July 1, 2020, and December 1, 2020, were included in the study. The patients were divided in threemain groups as mild, moderate, and severe according to Tokyo Guidelines 2018 based on their routine blood tests and imaging results. All patients who are included in the study were tested for their blood leukocyte, neutrophil, lymphocyte, Nesfatin-1 levels, and neutrophil/lymphocyte ratios within the first 24 h of their hospitalization.
RESULTS: With at least 15 patients in each group, 61 volunteers in total were included in the study as healthy volunteers, mild, moderate, and severe cholecystitis. The average age of the participants were 58.11±19.76 years. About 47.54% of the participants were female and 52.46% weremale. In the study, Nesfatin-1 levels in the patient groups were found to be lower than the control group. In the subgroup analyzes, Nesfatin-1 values in the middle patient group were found to be significantly lower than the control group; however, there was no statistically significant relationship between the severity of the disease and Nesfatin-1.
CONCLUSION: Nesfatin-1 may guide the clinician for the diagnosis of the disease; however, no significant relationship was found between Nesfatin-1 and the severity or stage of the disease.

8.Effectiveness of pre-operative routine blood tests in predicting complicated acute appendicitis
Server Sezgin Uludağ, Ozan Akıncı, Nazim Güreş, Emre Tunç, Ergin Erginöz, Ahmet Necati Şanlı, Abdullah Kağan Zengin, Mehmet Faik Özçelik
PMID: 36282156  doi: 10.14744/tjtes.2021.13472  Pages 1590 - 1596
AMAÇ: Akut apandisitte perforasyonun erken tahmini ve teşhisi cerrahların en uygun tedaviyi seçmesine olanak tanır. Bu çalışmanın amacı, ameliyat öncesi rutin laboratuvar incelemelerinin komplike akut apandisiti öngörmede rolü olup olmadığını değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmada 2014–2019 yılları arasında akut apandisit tanısı ile ameliyat edilen 783 hasta geriye dönük olarak incelendi. Perfore olmayan ve perfore akut apandisiti olan hastalar arasında ameliyat öncesi laboratuvar testleri arasında lökosit (WBC), nötrofil, lenfosit, trombosit (PLT), ortalama trombosit hacmi (MPV), trombosit dağılım genişliği (PDW), C-reaktif protein bulunur. Çalışmada CRP ve nötrofil-lenfosit oranı (NLR) parametreleri karşılaştırılmıştır.
BULGULAR: Toplam 81 olguda histopatolojik olarak apandisit saptanmamıştır. Çalışmada 702 hastanın %89.9’u (n=631) perfore bulunmamıştır, %10.1’i (n=71) perfore akut apandisit tanısı almıştır. Yaşlı hastalarda perforasyon oranı daha yüksek bulunmuştur (p<0.01). Lenfosit sayısının perfore grupta anlamlı olarak daha düşük olduğu, CRP ve NLR’nin anlamlı olarak yüksek olduğu görüldü (sırasıyla p=0.048, p=0.001, p=0028). Perfore akut apandisit tanısında eşik değerleri CRP için 44.0 mg/dL, NLR için 7.65 ve lenfositler için 1.7/mm3 idi. Gruplar arasında WBC, nötrofil, PLT, MPV ve PDW değerleri açısından istatistiksel olarak fark yoktu.
TARTIŞMA: Düşük lenfosit sayısı, yüksek CRP ve yüksek NLR, komplike akut apandisit tanısında güvenilir ve güçlü prediktif parametreler olarak bulunmuştur.
BACKGROUND: Early prediction and diagnosis of perforation in acute appendicitis allow surgeons to choose the most appropriate treatment. The purpose of this study is to evaluate whether pre-operative routine laboratory examinations have a role in predicting complicated acute appendicitis.
METHODS: In the study, 783 patients operated with the diagnosis of acute appendicitis between the years 2014 and 2019 were analyzed retrospectively. Among the patients with non-perforated and perforated acute appendicitis, pre-operative laboratory tests include leukocyte (WBC), neutrophil, lymphocyte, platelet (PLT), mean platelet volume (MPV), platelet distribution width (PDW), C-reactive protein (CRP), and neutrophil-to-lymphocyte rate (NLR) parameters were compared.
RESULTS: Appendicitis was not detected histopathologically in 81 cases. In the study, 89.9% (n=631) of the 702 patients were non-perforated and 10.1% (n=71) were perforated acute appendicitis cases. Perforation rate was higher in elderly patients (p<0.01). It was seen that lymphocyte count was significantly lower in the perforated group, and CRP and NLR were significantly higher (p=0.048, p=0.001, p=0.028, respectively). In the diagnosis of perforated acute appendicitis, cutoff values were 44.0 mg/dL for CRP, 7.65 for NLR and 1.7/mm3 for lymphocytes. There was no statistical difference between the groups in terms of WBC, neutrophil, PLT, MPV, and PDW values.
CONCLUSION: Low lymphocyte count, high CRP, and high NLR were found to be reliable and strong predictive parameters in the diagnosis of complicated acute appendicitis.

9.Erectile dysfunction in patients with major burn injury: The significance of follow-up
Fırat Akdeniz, Cağrı Akın Şekerci, Yılören Tanıdır, Yüksel Yılmaz, Kamil Çam
PMID: 36282167  doi: 10.14744/tjtes.2021.98504  Pages 1597 - 1603
AMAÇ: Yanık hasarı ve erektil disfonksiyon (ED) arasındaki ilişkiyi araştıran ileriye yönelik çalışma sayısı azdır. Bu çalışmanın amacı, majör yanık ile ilgili olarak erektil fonksiyonlardaki değişikliği ileriye yönelik olarak araştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma, majör yanık hasarı olan hastalarda ileriye yönelik bir araştırma olarak yürütüldü. Çalışma grubu, Wallace Dokuz Kuralı’na göre vücut yüzey alanının en az %20’sinin etkilendiği yanık olgularından oluşuyordu. Yanık ünitesindeki hastalara başlangıçta Uluslararası Erektil Disfonksiyon-5 İndeksi (IIEF-5) uygulandı ve üçüncü ve altıncı aylarda tekrarlandı. Yanık tipleri, yanıkların şiddeti, hastaların yaşı ve IIEF-5 skorlarındaki değişiklikler karşılaştırıldı.
BULGULAR: Çalışmaya 63 erkek hasta alındı. Hastaların ortanca yaşı 35 (20–73), ortanca yanma yüzdesi 22 (20–60) idi. ED oranı, başlangıçta 3. ve 6. ay değerlendirmelerinde sırasıyla %8, %39.7 ve %25.4 olarak belirgin şekilde arttı. Hastaların ortanca başlangıç IIEF-5 skoru 23 (5–25) idi. Alt grup analizi, elektrik ve alev yanığı olan hastaların IIEF-5 skorunun, başlangıç değerlerine kıyasla üçüncü ve altıncı aylarda anlamlı derecede azaldığını ortaya koymuştur.
TARTIŞMA: Mevcut çalışma, majör yanık hastalarının IIEF-5 skorlarının uzun vadede önemli bir bozulma gösterebileceğini göstermiştir. Bu, daha uzun bir takip programında yanık hastalarının erektil fonksiyonunu izlemek için IIEF’in kullanılabileceğini gösteren ilk ileriye yönelik çalışmadır.
BACKGROUND: There were few prospective studies investigating the relationship between the burn injury and erectile dysfunction (ED). The aim of this study was to prospectively explore the alteration in erectile functions regarding major burn.
METHODS: This study was conducted as a prospective survey in patients with major burn injury. The study group consisted of burn cases with at least 20% of body surface area affected according to the Wallace Rule of Nines. Initially International Index of ED-5 (IIEF-5) was administered to the patients in the burn unit, and it was repeated in the 2rd and 6th months. Burn types, the severity of burns, age of patients, and alteration in IIEF-5 scores were compared.
RESULTS: The study included 63 male patients. The median age of the patients was 35 (20–73) years, and the median burn percent-age was 22 (20–60). The rate of ED was markedly increased during follow-up as 8%, 39.7%, and 25.4% at baseline, 3rd, and 6th month evaluation, respectively. The median initial IIEF-5 score of the patients was 23 (5–25). Subgroup analysis revealed that IIEF-5 score of patients with electrical and flame burn significantly decreased at 3rd month compared with the baseline values. The median IIEF-5 score of patients with electrical burn increased at 6th month compared with 3rd month (p=0.042). Binary logistic regression analysis showed that age and service period, and IIEF-5 Score at 3rd month and burn grade were all statistically significantly associated with the normal erectile function (IIEF-5>=18), at 3rd month and 6th month, respectively.
CONCLUSION: The current trial demonstrated that IIEF-5 scores of patients with major burn can show significant impairment in long term, and it seems a time-dependent process. This is the first prospective trial showing that IIEF can be utilized to monitor erectile function of burn patients in a longer follow-up program.

10.Tubal ectopic pregnancy in acute abdominal presentation: A case control analysis
Banuhan Şahin, Andrea Tinelli
PMID: 36282164  doi: 10.14744/tjtes.2021.93903  Pages 1604 - 1608
AMAÇ: Klinik prezentasyonu akut batınla veya akut batın olmadan gerçekleşen tubal gebeliklerin (TG) demografik verileri, klinik bulguları, ektopik gebelik (EG) lokalizasyonunu (sol veya sağ taraflı) ve tedavilerini değerlendirmek.
GEREÇ VE YÖNTEM: Tubal gebelik tanılı gebeler akut batın olsun veya olmasın, EG lokalizasyonu (sağ/sol), yaş, parite, semptomlar (adet gecikmesi, vajinal kanama, kasık ağrısı), başlangıç β-hCG değeri, endometriyal kalınlık, rüptür varlığı ve tedavi tipi (metotreksat, cerrahi) açısından değerlendirilmiş ve karşılaştırılmıştır.
BULGULAR: Toplam 122 TG’li gebenin 32’si akut batın göstermekteydi, 45’inin sağ tüpünde ve 32’sinin sol tüpünde TG mevcuttu. Akut batın grubunda parite, başlangıç β-hCG düzeyi ve endometrial kalınlık akut batın olmayan gruba göre daha fazlaydı. Buna ek olarak, akut batın olmayan gruba göre kanama şikayetlerinin sıklığı, sağ taraflı TG olma, rüptür durumu ve ameliyat gerekliliği daha yüksekti. Sol taraflı TG olanlarda geçirilmiş EG ve metotreksat tedavi sıklığı, sağ taraflı TG olanlara göre daha yüksekti.
TARTIŞMA: Acil servise akut batın semptomları ile başvuran TG’li hastalardaki EG, çoğunlukla sağ tüpte yerleşmiş olup daha fazla sıklıkta açık cerrahi yoluyla salpenjektomiyi gerektirir.
BACKGROUND: The aim of the study was to evaluate the demographic data, clinical findings, ectopic pregnancy (EP) localization (left or right-sided), and treatments versus clinical presentation of tubal pregnancies (TP) with or without acute abdomen.
METHODS: Pregnants with a diagnosis of TP, selected for acute abdomen or not, were evaluated and compared, concerning EP local-ization (right/left), age, parity, symptoms (menstrual delay, vaginal bleeding, and groin pain), initial β-hCG value, endometrial thickness, presence of rupture, and treatment type (methotrexate and surgery).
RESULTS: On a total of 122 pregnants with TP, 32 showed acute abdomen, 45 had a TP located in the right tube and 32 in the left tube. In the acute abdomen group, parity, initial β-hCG level, and endometrial thickness were greater than non-acute abdomen group. In addition to this, the frequency of bleeding complaints, right-sided TP, rupture, and need for surgery were higher, than to the non-acute abdomen group. The frequency of the previous EP and methotrexate treatment was higher in those with the left-sided TP compared to those with the right-sided TP.
CONCLUSION: EP rate, in patients with TP who applied to the emergency department with acute abdominal symptoms, was mostly located in the right tube with greater frequency of salpingectomy in open surgery.

11.Investigating the correlation between severe acute pancreatitis and pancreatic necrosis with some serum parameters
Server Sezgin Uludağ, Nazim Güreş, Sabri Şirolu, Ahmet Aşkar, Ahmet Necati Şanlı, Abdullah Kağan Zengin, Mehmet Faik Özçelik
PMID: 36282166  doi: 10.14744/tjtes.2021.96782  Pages 1609 - 1615
AMAÇ: Akut pankreatit (AP), önemli morbidite ve hatta mortalite ile ilişkili bir hastalıktır. Etiyolojide özellikle safra taşları ve aşırı alkol tüketimi olmak üzere çeşitli faktörler rol oynamaktadır. Çoğu olguda hastalığın seyri genellikle hafif olmakla birlikte, bazı durumlarda hastalık şiddetli olabilir ve pankreas veya peripankreatik nekroza yol açabilir. Radyolojik olarak “Balthazar CT şiddet indeksi” (CTSI), pankreatitte nekrozun şiddetini ve varlığını değerlendirmek için kullanılır. Bu çalışmada, Balthazar CTSI ile AP’nin şiddetini sınıflandırarak bazı serum parametreleri ile AP şiddeti arasında korelasyon olup olmadığını, hangi serum parametrelerinin AP şiddetini ve pankreas nekrozunun (PN) gelişimini tahmin etmek için güvenli bir belirteç olarak kullanılabileceği araştırdık.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2012–2018 yılları arasında genel cerrahi kliniğimizde yatan ve AP tanısı alan 341 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların hematolojik ve biyokimyasal parametreleri kaydedildi. Hastaların abdominal BT’leri Balthazar CTSI’ye göre değerlendirildi. Bu parametreler ile Balthazar CTSI tarafından değerlendirilen AP şiddeti arasındaki ilişki araştırıldı.
BULGULAR: Çalışmaya katılan 341 hastanın %19.4’ünde pankreas nekrozu saptandı. Balthazar CTSI tarafından abdominal BT’lerinde pankreas nekrozu saptanan hastalar; nötrofil sayıları, nötrofil/lenfosit oranı (NLR), trombosit/lenfosit oranı (PLR), nötrofil/monosit oranı (NMR) önemli ölçüde daha yüksekti ve serum albümini, pankreas nekrozu olan hastalara göre önemli ölçüde daha düşüktü.
TARTIŞMA: Nötrofil sayısı, serum albümin seviyeleri, NLR, LR ve NMR, AP şiddetini belirlemek için prediktif belirteçler olarak kullanılabilir.
BACKGROUND: Acute pancreatitis (AP) is a disease related to significant morbidity and even mortality. Various factors are involved in the etiology, especially gallstones and excessive alcohol consumption. Although, the course of the disease in most of the cases is generally mild, in some cases, the disease can be severe and lead to pancreatic or peripancreatic necrosis. Radiologically, “Balthazar computed tomography severity index” (CTSI) is used to assess the severity and presence of necrosis in pancreatitis. In this study, we classified the severity of AP in patients with Balthazar CTSI and investigated whether there is a correlation between some serum parameters and AP severity and which serum parameters can be used as a safe marker to predict the AP severity and the development of pancreatic necrosis (PN).
METHODS: A total of 341 patients diagnosed with AP and hospitalized in our general surgery clinic between the years 2012 and 2018 were included in this study. Hematological and biochemical parameters of the patients were recorded. Abdominal CT’s of the patients were evaluated according to the Balthazar CTSI. The correlation between these parameters and AP severity evaluated by Balthazar CTSI was investigated.
RESULTS: PN was detected in 19.4% of 341 patients who participated in the study. Patients whose PN detected in their abdominal CT’s by Balthazar CTSI; neutrophil counts, neutrophil/lymphocyte ratio (NLR), thrombocyte/lymphocyte ratio, plateletlymphocyte ratio, and neutrophil/monocyte ratio (NMR) were significantly higher and the serum albumin was significantly lower than patients with PN.
CONCLUSION: Neutrophil count, serum albumin levels, NLR, LR, and NMR can be used as predictive markers to determine AP severity.

12.Comparison of analgesic consumption of hemophilic and non-hemophilic patients in knee arthroplasty
Nur Canbolat, Tuğçe Dinç, Kemalettin Koltka, Bulent Zulfikar, Başak Koç, Önder İsmet Kılıçoğlu, Mehmet I. Buget
PMID: 36282160  doi: 10.14744/tjtes.2021.47482  Pages 1616 - 1621
AMAÇ: Hemofili, faktör VIII ya da IX eksikliği sonucu gelişen, nadir, herediter bir kanama bozukluğudur. Artropati, sinovit ve artrit gibi hemofilinin uzun dönem komplikasyonları tekrarlayıcı kronik ağrı gelişimine yol açabilir. Bu nedenle ağrı, hemofilinin kritik bir yönüdür. Son dönem hemofilik diz artropatisi için altın standart tedavi total diz artroplastisidir. Bu çalışmanın hipotezi; diz replasman cerrahisi sonrası, kronik analjezik tüketimi olan hemofilik hastaların hemofilik olmayan hastalara göre daha yüksek ağrı düzeyleri deneyimleyeceğidir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu geriye dönük çalışmaya, genel anestezi altında ameliyat edilmiş hemofilik ve hemofilik olmayan total diz artroplastisi hastası 82 hasta alındı. Yetmiş üç hasta değerlendirmeye alındı ve hastalar hemofili tanısı olup olmamasına göre 2 gruba ayrıldı: 36 hasta hemofili grubunda ve 37 hasta hemofilik olmayan grupta incelendi.
BULGULAR: Ameliyat sonrası tramadol (p=0.002) ve petidin tüketimi (p=0.003) de hemofilik grupta anlamlı olarak daha yüksekti. Hastane yatış süresi hemofilik grupta anlamlı olarak daha uzundu (p=0.0001).
TARTIŞMA: Bu bilgiler ışığında, hemofili hastalarının akut ameliyat sonrası ağrı yönetiminin, kişiye özel, multimodal ve önleyici bir analjezi olarak planlanması gerektiğini düşünmekteyiz.
BACKGROUND: Hemophilia is a rare hereditary bleeding disorder that develops as a result of factor VIII or IX deficiency. Long-term complications of hemophilia such as arthropathy, synovitis, and arthritis can lead to the development of recurrent chronic pain. Pain is therefore a critical aspect of hemophilia. The gold standard treatment for end-stage hemophilic knee arthropathy is total knee arthroplasty (TKA). The hypothesis of this study was that after knee replacement surgeries that cause severe post-operative pain, hemophilia patients with chronic analgesic consumption may experience higher levels of pain than non-hemophilic patients, and use more opioid and non-opioid drugs.
METHODS: This retrospective study included 82 patients who were hemophilic and non-hemophilic TKA patients operated under general anesthesia. Seventy-three patients were evaluated and divided into two groups according to the diagnosis of hemophilia: 36 patients were investigated in the hemophilic group and 37 patients in the non-hemophilic group.
RESULTS: Post-operative tramadol consumption (p=0.002) and pethidine consumption (p=0.003) were significantly higher in the group hemophilia. The length of stay in the hospital was also significantly longer in the hemophilic group (p=0.0001).
CONCLUSION: In the light of these informations, we think that acute post-operative pain management of hemophilia patients should be planned as personalized, multimodal preventive, and pre-emptive analgesia.

13.Prevalence of household meat grinder-induced severe hand injuries: A retrospective clinical study
İbrahim Gökhan Duman
PMID: 36282161  doi: 10.14744/tjtes.2021.55866  Pages 1622 - 1626
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, 2009–2020 yılları arasında hastanemize başvuran ev tipi kıyma makinesine bağlı el yaralanması bulunan hastaları değerlendirmek, nedenlerini araştırmak ve korunma yollarını tartışmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Kıyma makinesi sebebiyle yaralanan 64 hasta geçmişe yönelik olarak tarandı. Hastalardan 1–18 yaş aralığında olanlar çocuk grubuna alınırken, 18 yaş üstü hastalar erişkin grupta değerlendirildi. Hastaların yaşları, cinsiyetleri, sağ el, sol el, el bileği, hangi parmak, parmakların yaralanma seviyeleri arasındaki ilişkiler analiz edildi.
BULGULAR: Hastaların 22’si çocuk, bunların da 13’ü erkek 9’u kadın ve yaş ortalamaları 11 (dağılım 1–18 yaş) idi. Hastaların 42’si erişkin, bunların da 15’i erkek 27’si kadın ve yaş ortalamaları 42 (dağılım19–74 yaş) idi. Çocuk grupta 2. parmak metakarpofalangeal (MP) eklemde anlamlı fark bulundu (p=0.016). Çocuk grupta 3. parmak MP eklemde ileri derecede anlamlı fark bulundu (p=0.005). Çocuk grupta 4. parmak MP eklemde anlamlı fark bulundu (p=0.042). Çocuk grupta el bilek seviyesinde anlamlı fark bulundu (p=0.012). Erişkin grupta sadece 3. parmak distal interfalangeal (DIP) eklemde ileri derecede anlamlı fark bulundu (p=0.007). Birinci ve 5. parmaklarda çocuk ve erişkin yaş grupları arasında anlamlı fark saptanmadı. TARTIŞMA: Bu tip yaralanmaları önlemek için gerekli çalışmaların yapılmadığı ve ulusal bir sorun olduğu görülmüştür. Ayrıca bu tip yaralanmaları önlemek için iş güvenliği sadece iş yerlerinde değil evler içinde düşünülmeli ve aynı zamanda toplumu bilinçlendirme amacıyla eğitim çalışmaları yapılmalıdır.
BACKGROUND: The aim of the study was to evaluate patients with household meat grinder-related hand injuries who presented to our hospital between 2009 and 2020, investigate the causes of these injuries, and discuss prevention methods.
METHODS: Sixty-four patients injured by a meat grinder were retrospectively screened. The patients aged one to 18 years were evaluated in the pediatric group and those over 18 years were evaluated in the adult group. The relationships between age, gender, location of injury (right hand, left hand, wrist, and fingers), and amputation level were analyzed.
RESULTS: Twenty-two of the patients were children, of whom 13 were boys and nine were girls, with a mean age of 11 (range 1–18) years. There were 42 adult patients comprising 15 males and 27 females, and their mean age was 42 (range 19–74) years. In the pediatric group, the rate of amputations at the metacarpophalangeal (MP) and wrist joint levels were significantly higher compared to the adults (p<0.005). In the adult group, the rate of amputations at the third finger distal interphalangeal (DIP) joint was significantly higher compared to the pediatric group (p=0.007). There was no statistically significant difference between the pediatric and adult groups regarding the rate of amputations at the thumb and little finger levels.
CONCLUSION: There seems to be a lack of research to guide the development of strategies to prevent household meat grinder-related injuries, and this type of injury remains a national health problem. To prevent such injuries, occupational safety should be considered not only in workplaces but also at home, and information should be provided to raise the awareness of the society.

14.A single dose of tranexamic acid infusion is safe and effective to reduce total blood loss during proximal femoral nailing for intertrochanteric fractures: A prospective randomized study
Mehmet Ekinci, Mesut Ok, Mehmet Ersin, Erol Günen, Emre Kocazeybek, Serkan Önder Sırma, Murat Yılmaz
PMID: 36282170  doi: 10.14744/tjtes.2022.67137  Pages 1627 - 1633
AMAÇ: Traneksamik asidin (TXA) ameliyat esnasındaki kanamayı ve ameliyat sonrası dönemde allojenik kan transfüzyonu ihtiyacını azalttığı gösterilmiştir. Randomize kontrollü çalışmamızda intertrokanterik femur kırığı (ITFF) olan ve proksimal femoral çivileme (PFN) ile tedavi edilen ileri yaş hasta grubunda ameliyat öncesi 15 mg/kg intravenöz TXA’nın total kan kaybı (TBL), gizli kan kaybı (HBL) ve transfüzyon gereksinimi üzerine etkisini değerlendirmeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamızda intertrokanterik femur kırığı tanısıyla (AO tip 31-A1 ve 31-A2) kapalı redüksiyon ve PFN ile tedavi edilen hastalar iki gruba ayrıldı. Grup 1 (TXA grubu) kesi yapılmadan 15 dakika önce, anestezi verildikten sonra, 100 cc salin içinde IV infüzyon şeklinde 15 mg/kg TXA uygulandı. Grup 2’ye (kontrol grubu) sadece 100 cc izotonik salin verildi. Çalışmada öncelikli değerlendirilen sonuç parametresi TBL idi. İkincil olarak değerlendirilen sonuç parametreleri ise, transfüzyon sayısı, cerrahi (intraoperatif) sırasındaki kan kaybı, HBL ve ameliyat sonrası komplikasyonlar idi. Sonuç parametreleri iki grup arasında karşılaştırıldı.
BULGULAR: Çalışmamıza 102 hasta (her grupta 51 hasta) alındı. Demografik özellikler ve ameliyat öncesi hemoglobin ve hematokrit değerleri açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamaktaydı. Ameliyat sırasında ortalama toplam kan kaybı, TXA grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak daha düşüktü (sırasıyla 684.6±370.1 ml ve 971.2±505.3 ml; p=0.002). Her iki grubun da ameliyat sırasındaki kan kaybı miktarı istatistiksel olarak farklı değildi (TXA grubunda 102.4±59.3 ml ve kontrol grubunda 112.7±90.1 ml, p=0.67). Bununla birlikte, ortalama tahmini HBL, TXA grubunda kontrol grubuna göre önemli ölçüde daha düşüktü (sırasıyla 582.3±341.2 ml vs. 857.8±493.1 ml; p=0.002). Ameliyat sonrası kan transfüzyon oranı ve kan transfüzyon miktarı, TXA grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük bulundu (sırasıyla, %8 ve %23.5 [p=0.033], 6 ünite ve 15 ünite [p=0.04] ]). Tıbbi ve cerrahi komplikasyonlar açısından her iki grup arasında anlamlı fark bulunamadı. TARTIŞMA: Ameliyat öncesi uygulanan tek doz TXA in, ITFF tanısıyla PFN ile tedavi edilen hastalarda TBL, HBL ve kan transfüzyonu ihtiyacını önemli ölçüde azaltırken, derin ven trombozu veya tromboembolik olay riskini artırmaz.
BACKGROUND: Tranexamic acid (TXA) has been shown to reduce intraoperative bleeding and the need for post-operative allogenic blood transfusion requirement in surgery. In our randomized controlled study, we aimed to evaluate the effect of pre-operative 15 mg/kg intravenous TXA on total blood loss (TBL), hidden blood loss (HBL), and transfusion requirement in elderly patient group with intertrochanteric femoral fracture (ITFF) and treated with proximal femoral nailing (PFN).
METHODS: Patients diagnosed with ITFFs (AO types 31-A1 and 31-A2) and treated using closed reduction and PFN was divided into two groups in our prospective randomized study. Group 1 (TXA group) was administered 15 mg/kg of TXA 15 min before the incision was made, after anesthesia was given, in the form of an IV infusion in 100 cc of saline. Group 2 (control group) was given only 100 cc of isotonic saline. The primary outcome of the study was TBL. The secondary outcomes were the number of transfusions, HBL, and the surgical (intraoperative) blood loss during the operative procedure and post-operative complications. The outcome values were compared between two groups.
RESULTS: One hundred and two patients (51 patients in each group) were included in our study. There were no statistically significant differences between the two groups in terms of their demographic characteristics and their pre-operative hemoglobin and hematocrit values. The mean TBL was statistically lower in the TXA group than in the control group (684.6±370.1 ml vs. 971.2±505.3 ml, respectively; p=0.002). The amount of intraoperative blood loss was not significantly different between two groups (102.4±59.3 ml in the TXA group vs. 112.7±90.1 ml in the control group, p=0.67). However, the mean estimated HBL was significantly lower in the TXA group than in the control group (582.3±341.2 ml vs. 857.8±493.1 ml, respectively; p=0.002). The post-operative blood transfusion rate and transfusion unit were found to be significantly lower in the TXA group than in the control group (8% vs. 23.5%, respectively [p=0.033], and 6 U vs. 15 U, respectively [p=0.04]). Both medical and surgical post-operative complications were found to be similar for two groups.
CONCLUSION: Single dose of TXA significantly reduces TBL, HBL, and the need for blood transfusions following PFN in elderly patients with ITFFs, while it does not increase the risk of DVT or thromboembolic events.

15.Relationship between admission neutrophil/lymphocyte, thrombocyte/lymphocyte, and monocyte/lymphocyte ratios and 1-year mortality in geriatric hip fractures: Triple comparison
Sezgin Bahadır Tekin, Bahri Bozgeyik, Ahmet Mert
PMID: 36282165  doi: 10.14744/tjtes.2021.94799  Pages 1634 - 1640
AMAÇ: Kalça kırığı olan yaşlı hastalarda ameliyat sonrası bir yıllık mortalite oranı yüksektir. Bu çalışmanın amacı nötrofil lenfosit oranı (NLR), trombosit lenfosit oranı (TLR) ve monosit lenfosit oranı (MLR) ile mortalite arasındaki ilişkiyi araştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2015–Ocak 2020 tarihleri arasında femoral intertrokanterik kırık nedeniyle başvuran 350 hastanın verileri incelendi ve çalışma kriterlerini karşılayan 124 hastanın demografik verileri değerlendirildi. Bir yıllık takipte hayatına devam eden 92 hasta (%74) ile ölen 32 (%26) hasta, grup 1 ve grup 2 (%25) olarak ayrıldı. NLR, TLR, MLR ve yandaş hastalıklar, yaş, cinsiyet, ASA, hastanede kalış süresi, kırık tipi ve kırık paterni değerleri bu iki grup arasında istatistiksel olarak karşılaştırıldı.
BULGULAR: Çalışma kapsamında değerlendirilen laboratuvar parametreleri olan biyokimyasal parametrelerin ortalaması şöyle idi: NLR 6.59 (1.61–26.29), TLR 197.94 (86–516) ve MLR 0.73 (0.19–15.68). Bu çalışmada NLR, TLR, MLR değerleri ile ameliyat sonrası bir yıllık mortalite oluşumu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulundu (p=0.01) Ayrıca bu parametreler arasındaki korelasyon ilişkisinde sonuç anlamlıydı. ROC (Alıcı operatör karakteristik eğrisi) analizinde kestirim değerleri NLR için 7.53, TLR için 192 ve MLR için 0.54 olarak bulundu (p<0.01).
TARTIŞMA: NLR, TLR, PLR değerleri 60 yaş üstü kalça kırığı olan hastalarda bir yıllık mortalite göstermede anlamlıdır.
BACKGROUND: Elderly patients with hip fractures have a high post-operative 1-year mortality rate. The aim of this study was to investigate the relationship of the neutrophil/lymphocyte ratio (NLR), thrombocyte/lymphocyte ratio (TLR), and monocyte/lymphocyte ratio (MLR) with mortality.
METHODS: The data of 350 patients who suffered femoral intertrochanteric fractures between January 2015 and January 2020 were examined, and the demographic data of 124 patients who met the study criteria were evaluated. During the 1-year follow-up, 92 patients (74%) who continued their lives and 32 patients (25%) who died were divided into two groups: Group 1 (survivors) and Group 2 (non-survivors). NLR, TLO, MLO, presence of comorbidities, age, sex, American Society of Anesthesiologists Physical Status Classification, length of hospital stay, fracture type, and fracture pattern values were statistically compared between the two groups.
RESULTS: NLR, TLR, and MLR are the laboratory parameters assessed within the scope of the study. Preoperatively, the mean NLR was 6.59 (1.61–26.29), mean TLR was 197.94 (86–516), and mean MLR was 0.73 (0.19–15.68). In this study, a significant relationship was found between NLR, TLR, and MLR values and the occurrence of post-operative 1-year mortality (p=0.01). In addition, the result was significant in the correlation between these parameters. Cutoff values were found to be 7.53 for NLR, 192 for TLR, and 0.54 for MLR in receiver operator characteristic curve analysis (p<0.01).
CONCLUSION: NLR, TLR, and PLR are significant predictors of 1-year mortality in patients aged over 60 years with hip fractures.

CASE REPORTS
16.Air gun injury to the pericardium in a 9-year-old boy
Robert Polak, Josef Vodicka, Vladislav Treska, Jiri Siroky, Jan Benes
PMID: 36282157  doi: 10.14744/tjtes.2021.17260  Pages 1641 - 1644
Bu yazıda, hava tabancası ile perikarda kurşun isabet eden dokuz yaşındaki bir erkek çocuğu olgusu sunuldu. Perikarddaki penetran yaralanmanın, ameliyat öncesi uygulanan tanı yöntemlerine göre, başlangıçta sol plevral boşluğun kardiyofrenik açısına nüfuz eden bir yaralanma olduğuna inanılıyordu. Stabilize edilen hastada, sol anterior minitorakotomi yoluyla mermi bulunarak perikarddan başarıyla çıkarılmıştır. Burada, göğüs ve kalpte ateşli silah yaralanması olan pediatrik hastalarda ameliyat öncesi değerlendirmenin sınırları, optimal tedavi prosedürleri ve cerrahi yaklaşımlar tartışılmıştır.
The authors present the case of a 9-year-old boy who sustained a gunshot injury to the pericardium by an air gun. The penetrative wound to the pericardium was, according to the performed pre-operative diagnostic methods, initially believed to be a penetrative wound into the cardiophrenic angle of the left pleural cavity. The stabilized patient was indicated for an extraction of the projectile through a left anterior minithoracotomy, during which the projectile was found and successfully removed from the pericardium. The limits of pre-operative assessment, optimal treatment procedures, and surgical approaches in pediatric patients with gunshot injuries to the chest and heart are discussed.

17.Is it safe to harvest a proximally fractured fibula as an osseocutaneous anterograde pedicled flap for proximal tibial reconstruction in subacute period? A case report and literature review
Emrah Kağan Yaşar, Can İlker Demir, Çavgın Yıldırım, Murat Şahin Alagöz, Kaya Memişoğlu
PMID: 36282158  doi: 10.14744/tjtes.2021.26794  Pages 1645 - 1649
Osteoseptokutanöz fibula flebi, kemik rekonstrüksiyonu için en değerli ve en yaygın kullanılan fleptir. Ancak daha önce kırılmış fibulanın kemik rekonstrüksiyonu için serbest veya pediküllü flep olarak kullanımı literatürde sınırlı bilgiye sahiptir. Literatürde, yüksek enerjili yaralanma sonrası kompozit tibial rekonstrüksiyon için anterograd pediküllü osteokutanöz fibula flebi olarak kullanılan proksimal düzeyli kırıklı fibula kemiği olan bir olgu hakkında veri bulunmamaktadır. Ateşli silah yaralanması sonrası proksimal tibial bölgenin kompozit defektinin osteokutanöz fibula flebi ile rekonstrükte edildiği bir hastada, proksimal seviyede kırığı olan fibulanın subakut dönemde anterograd akım ile pediküllü bir şekilde kullanılabileceği gösterilmiştir ve bu flebin kullanımının akılda tutulması gerektiği düşünülmektedir. Travma geçirmiş fibula kemiği içerikli fibula flebi için, ameliyat öncesi BT anjiyografinin değerlendirilmesi ve perioperatif peroneal arterin açıklığının ve akım yönünün teyit edilmesi sayesinde, bu flep subakut dönemde dahi kullanılabilir. Subakut dönemde yaralanma bölgesine giren peroneal pedikül etrafında mevcut olabilecek enflamatuar alanlarının total diseksiyonu ile işlemin başarısı artırılabilir.
Osteoseptocutaneous fibula flap is commonly used as the workhorse flap for bone reconstruction. However, the use of previously fractured fibula as a free or pedicled flap for bone reconstruction has a limited knowledge in the literature. There is not any data in the literature about a case with proximal level of fibula fracture which was used as an anterograde pedicled osteocutaneous fibula flap for composite tibial reconstruction after high-energy injury. Based on a patient in whom the composite defect of the proximal tibial region was reconstructed with osteocutaneous fibula flap after a gunshot injury, it was tried to show that the fibula with a proximal level fracture could be used with anterograde flow in the subacute period and it is thought that the usability of this flap should be kept in mind. It is possible to harvest the pedicled fibula flap even in the subacute period with the evaluation of CT angiography preoperatively and with the checking the patency and flow direction of peroneal artery perioperatively. The success of the procedure may be increased through total dissection of inflammatory areas of pedicle which would extend into the injury zone during the subacute period.

18.Burned-out germ cell tumor presenting with acute abdomen
Sanem Guler Cimen, Görkem Özenç, Ahmet Emin Doğan, Efe Yetişgin, Sertaç Çimen, Ünsal Han
PMID: 36282162  doi: 10.14744/tjtes.2021.68792  Pages 1650 - 1654
Akut karın, acil serviste sıklıkla karşılaşılan ciddi bir durumdur. Akut karına neden olan çeşitli etiyolojiler vardır, en sık görülen akut apandisittir, ancak nadir akut karın nedenleri de vardır ve olağandışı klinik özelliklere sahip bir hastayla ilgilenirken bunları akılda tutmak gerekir. Bu yazıda, akut karın ağrısı ve distansiyon ile acil servise başvuran, 26 yaşında bir erkek hastayı sunuyoruz. Bilgisayarlı tomografide duodenumu invaze ederek perfore etmis ve akut karina neden olan büyük bir vasküler retroperitoneal kitlesi olduğu bulundu. Cerrahi tedavi olarak, duodenal perforasyon onarımı ve kitle örneklenmesi uygulandı. Patoloji sonucu testis kaynaklı embriyonal karsinom bileşenli yolk sac tümörü olarak raporlandı. Orijinal tümör testiste tamamen gerilemiş olmasına rağmen, retroperitoneal bölgedeki metastazı klinik duruma neden olmuştu. Bu antite, regrese olmuş bir testis tümörünün retrope-ritoneal metastazı olarak tanımlanır. Retroperitoneal metastaz invazyonuna sekonder gastrointestinal kanama ile başvuran az sayıda olgu bildirilmiştir. Bildirdigimiz olgu literatürde duodenal perforasyon ve akut karın ile prezente olan ilk olgudur. Acil cerrahi müdahale sırasında histopatolojik tanı için retroperitoneal tümörün örneklenmesi, bu olgularda tanıyı kolaylaştırır. Testis tümörü belirteçleri ile kombine skrotal muayene hasta yönetimi için gerekli olmasına rağmen, normal skrotal muayene mevcudiyetinde testis tümörünun tam regrese olma olasılığı akılda tutulmalıdır.
Acute abdomen is a serious condition frequently encountered in the emergency departments (ED). There are various etiologies causing acute abdomen, most common being acute appendicitis; however, there are rare causes of acute abdomen as well and one should keep them in mind while handling a patient with unusual clinical features. We herein present a 26-year-old male, with no past medical or surgical history, presenting with acute abdominal pain and distension to the ED. He was found to have a large vascular retroperitoneal mass on computed tomography which had invaded and perforated the duodenum thus causing the acute presentation. Repair of the duodenal perforation and sampling of the mass were performed in terms of surgical management. Pathology results revealed the mass originating from a burned out testis yolk sac tumor with embryonal carcinoma component. Although the original tumor had regressed at the testis, its metastasis at the retroperitoneal area had caused the clinical condition. This entity is described as the retroperitoneal metastasis of a burned-out testicular tumor. Few cases presenting with gastrointestinal bleeding secondary to invasion of the retroperitoneal metastasis have been reported. However, this is the first case in the literature presenting with duodenal perforation and acute abdomen. Sampling of the retroperitoneal tumor for histopathological diagnosis during the immediate surgical intervention facilitates the diagnostic management in these cases. Although scrotal examination combined with testis tumor marker assessments is essential for optimal patient management, the possibility of a burned-out testicular tumor with normal scrotal examination should always be kept in mind.

19.Spontaneous rectus sheath hematoma in three patients with COVID-19: Computed tomography findings
Serap Baş, Metin Bektaş
PMID: 36282153  doi: 10.14744/tjtes.2021.02065  Pages 1655 - 1658
Koronavirüs (Covid-19) enfeksiyonlarında şiddetli akut solunum sendromuna sekonder pulmoner semptomlar, hastalığın en sık görülen prezentasyonu olmakla birlikte, hastaların küçük bir kısmında ciddi hemorajik komplikasyonların da görülebildiği artık bilinmektedir. Bu yazıda, antikoagülan tedavi sırasında spontan rektus kılıf hematomu (RSH) gelişen, Covid-19 enfeksiyonu olduğu bilinen üç yaşlı kadın olgusu sunuldu. Bu olgular, yoğun bakım ünitelerinde Covid-19 hastalarında ani hemodinamik bozulma ve hemoglobin sayısında azalma sonrasında bilgisayarlı tomografi (BT) incelemesi yapılması gerektiğini vurgulamaktadır. Bu klinik bozulma ve hemoglobin düşüşü spontan RSH’den kaynaklanabileceğinden muayene sırasında dikkate alınmalıdır. Bu RSH’ler karın boşluğuna açılırsa, iki olgumuzda gösterildiği gibi sonuç birkaç saat içinde ölümcül olabilir. Covid-19 hastalarında majör spontan kanama oldukça nadirdir, bu nedenle nadiren dikkate alındığı için ciddi komplikasyonlara neden olabilir. Böyle bir riskin gözardı edilmesi, özellikle acil servislerde ve yoğun bakım ünitelerinde hastaların prognozunu önemli ölçüde kötüleştirebilir.
The pulmonary symptoms secondary to severe acute respiratory syndrome in coronavirus (COVID-19) infections are the most common presentation for the disease; however, it is now known that in a small portion of patients, severe hemorrhagic complications can also be seen. In this report, three cases of elderly women with known COVID-19 infection, developing spontaneous rectus sheath hematoma on anticoagulation therapy, are presented. Three cases presented above emphasize the need to perform a computed tomography examination after a sudden hemodynamic deterioration and a decrease in hemoglobin count in COVID-19 patients in intensive care units (ICUs). Since this clinical deterioration can be caused by spontaneous rectus sheath hematomas (RSH), it must be taken into consideration while examination. If these RSHs rupture into the abdominal cavity, the outcome may be fatal in few hours as represented in two of our cases. Major spontaneous hemorrhage in COVID-19 patients is quite uncommon; therefore, it may cause serious complications as it is rarely taken into consideration. Failure to acknowledge such a risk could significantly worsen the prognosis of the patients especially in ERs and ICUs.