p-ISSN: 1306-696x  |  e-ISSN: 1307-7945
Ulusal Travma ve Acil Cerrahi Dergisi - Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 24 (5)
Cilt: 24  Sayı: 5 - Eylül 2018
DENEYSEL ÇALIŞMA
1. 
Serbest radikal tutucu Tempol’ün sıçanlarda ven grefti intimal hiperplazisine etkisi
A free radical scavenger (Tempol) and its effect on intimal hyperplasia of vein grafts in rats
Arif Türkmen, Mehmet Doğan, Metin Temel
PMID: 30394488  doi: 10.5505/tjtes.2017.80281  Sayfalar 379 - 386
AMAÇ: Vasküler defektlerin onarımı sonrasında kullanılan ven greftinin iskemi ve reperfüzyon hasarı sonrası reaktif oksijen radikalleri oluşarak endotelyal dokuya, vasküler düz kaslara etki ederek intimal hiperplaziye neden olmaktadır. Tempol serbest radikalleri tutarak biyolojik memeranlarda stabilizasyon sağlamaktadır. Bu çalışmada femoral arter defektlerinin ven grefti ile onarıldığı sıçanlarda Tempol’ün intimal hiperplazi ve serbest oksijen radikallerinin düzeyleri değerlendirildi.
GEREÇ VE YÖNTEM: Sıçanların femoral arterlerinde bir defekt oluşturularak oluşan defekt aynı taraftan ven grefti alınarak onarıldı. Sıçanlar iki gruba ayrıldı. Yirmi sekiz gün boyunca hergün intraperitoneal olarak Tempol verilenler grup T ve serum fizyolojik verilenler grup C olarak adlandırıldı. Deney sonunda kan ve vasküler doku örnekleri alındı.
BULGULAR: Ven greftleri hematoksilen-eozin ve Verhoeff’in elastin boyası ile değerlendirildi. Gruplar intimal hiperplazi ve media tabakasındaki kalınlıkları bakımından karşılaştırıldığında istatistiksel olarak belirgin fark olduğu tespit edildi (p<0.01).
TARTIŞMA: Bu çalışmada serbest radikal tutucu Tempol’ün erken dönemde gelişen intimal hiperplaziyi engellediği gösterildi. Tempol’ün bu etkiyi media tabakası ve ven endoteline zararlı serbest oksijen radikallerinin düzeyini azaltarak ve anti-oksidan ürünlerin seviyesini arttırarak ve muhtemelen bu etkiler sonucu polimorf nükleer lökositlerin infiltrasyonunu engelleyerek gerçekleştirdiği düşünülmektedir.

2. 
Deneysel peritonitte peritoneal sıvının antibakteryel etkisi
The antibacterial effect of peritoneal fluid in experimental peritonitis
Birol Ağca, Ahmet Yalın İşcan, Erdal Polat, Kemal Memişoğlu
PMID: 30394489  doi: 10.5505/tjtes.2018.10452  Sayfalar 387 - 390
AMAÇ: Çalışmamızda deneysel peritonit oluşturulan sıçanlarında, periton sıvısının bazı gram negatif ve Candida albicans üzerine olan etkisi araştırıldı. Çalışmanın temel amacı karın içi enfeksiyonlara neden olan mikroorganizmalar üzerine periton sıvısının etkisini anlamaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmada 250-300 g ağırlığında 20 erkek Spraque-Dawley sıçanı kullanıldı. Sıçanlar rastgele 10 hayvandan oluşan iki gruba ayrıldı. Ameliyat prosedürleri steril koşullar altında yapıldı. Grup I’de kontrol laparotomisi yapıldı. Grup II’de çekumun distal kısmı bağlandı ve çekum perforasyonu yapıldı. Deneklerden 2. ve 4. saatte anestezi altında laparotomi yapılarak peritoneal sıvı örnekleri Pasteur pipet kullanılarak alındı.
BULGULAR: Periton sıvısı, C. freundii, P. Mirabilis ve E. aerogenes’e etkisizdi. Sekiz saat boyunca K. pneumoniae üremesini engelledi, ayrıca 24 saat sonra alınan pasajlarda büyüme önemli ölçüde arttığı görüldü. C. Albicans üremesi ise 4 ve 8 saat sonra alınan pasajlarda azaldı ve 24 saat sonra ise arttı. E. coli ve P. aeroginosa kolonilerinin sayısının 2 saat sonraki alınan pasajlarda artmadığı ve üreme olmadığı saptandı.
TARTIŞMA: E. coli ve P. aeruginosa’nın çoğalan koloni sayıları 2 saat sonra azaldı ve sonraki kültürlerde çoğalma yoktu. Periton sıvısı, uygun koşullar altında bakterisidal bir etki gösterir. Karın içi enfeksiyonlarda ana patojen olan E. coli’ye karşı peritoneal bakterisidial etkinlik göstermektedir.

3. 
Deneysel karaciğer iskemi-reperfüzyon hasarında kalsiyum dobesilatın etkisinin değerlendirilmesi
Assessment of the effect of calcium dobesilate in experimental liver ischemia-reperfusion injury
Yılmaz Ünal, Berkay Küçük, Salih Tuncal, Koray Koşmaz, Nadir Turgut Çavuşoğlu, Kemal Kismet, Mehmet Şeneş, Pınar Celepli, Murat Durak, Sema Hücümenoğlu
PMID: 30394490  doi: 10.5505/tjtes.2018.33238  Sayfalar 391 - 397
AMAÇ: Bu çalışmada, etkili bir antioksidan ve antienflamatuvar ilaç olan kalsiyum dobesilatın (CaDob) deneysel karaciğer iskemi-reperfüzyon hasarı (IRI) modelinde koruyucu etkisi araştırıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Kırk sıçan dört gruba ayrıldı. Grup 1’de (sham), sadece hepatik pedikül mobilize edildi. Grup 2’de (kontrol), hepatik pedikül 60 dk klemplendikten sonra 90 dakika süreyle reperfüze edildi. Grup 1 ve 2’de ek bir tedavi uygulanmadı. Grup 3’te (ameliyat sürecinde CaDob), operasyondan iki saat önce 100 mg/kg CaDob verildi, 60 dakika iskemi sonrası 90 dakika boyunca reperfüze edildi. Grup 4’te (ameliyat öncesi CaDob), operasyondan önceki 10 gün boyunca 100 mg/kg/gün CaDob verildikten sonra, hepatik pedikül 60 dakika boyunca klemplendi ve 90 dakika süreyle reperfüze edildi. İşlemlerin sonunda biyokimyasal ve histopatolojik değerlendirme için kan ve karaciğer dokusu örnekleri alındı.
BULGULAR: Ameliyat öncesi ve ameliyat sürecinde tedavi gruplarında karaciğer fonksiyon testleri ve doku oksidatif stres parametreleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşüktü. Ayrıca, kontrol grubundaki histopatolojik hasarın, hem ameliyat sürecinde hem de ameliyat öncesi tedavi gruplarında anlamlı düzeyde azaldığı saptandı.
TARTIŞMA: Kalsiyum dobesilat, antioksidan ve antienflamatuvar etkileriyle ilişkili olarak önemli bir hepatoprotektif etki göstermiştir.

4. 
Sıçanlarda bağırsak iskemi-reperfüzyonunun deneysel modelinde iskemi-reperfüzyon hasarının önlenmesinde pentoksifilin ve iloprostun rolü
Role of pentoxifylline and iloprost in the prevention of ischemia-reperfusion injury in an experimental model of intestine ischemia-reperfusion in rats
Ugur Abakay, Sinan Soylu, Sabahattin Göksel, Bülent Saraç, Zeynep Deniz Şahin İnan, Erol Çakmak, Özge Korkmaz, Atilla Kurt, Hüsnü Çağrı Genç
PMID: 30394491  doi: 10.5505/tjtes.2018.22227  Sayfalar 398 - 404
AMAÇ: İntestinal iskemi-reperfüzyon (IIR) hasarı çoklu organ yetersizliği ve ölüme yol açabilir. Bu çalışmanın amacı, intestinal iskemide reperfüzyon öncesi uygulanan pentoksifilin ve iloprostun etkilerini araştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: 25–300 gr agırlığında 25 Wistar-Albino cinsi sıçan, her bir grupta beş sıçan olacak şekilde beş gruba ayrıldı: Kontrol grubu (n=5), sham grubu (n=5 IR yok), IR grubu (n=5, 45 dk iskemi 120 dk reperfüzyon), IR+Ptx grubu (n=5, 45 dk iskemiyi takiben 50 mg/kg intraperitoneal pentoksifilin ve 120 dk reperfüzyon), IR+IL (n=5, 45 dk iskemiyi takiben 2 mcg/kg intraperitoneal iloprost ve 120 dk reperfüzyon). Deney sonunda ileum örnekleri hemotoksilen-eosin ile boyandı ve histopatolojik olarak Chiu skorlamasına göre değerlendirildi. Izometrik kasılma –gevşeme cevapları organ banyosu kullanılarak kaydedildi.
BULGULAR: Pentoksifilin histopatoljik ve kasılma –gevşeme cevapları açısından anlamlı düzelme sağladı. İloprost reperfüzyon hasarını düzeltmesine rağmen bu düzelme istatistiksel olarak anlamlı değildi.
TARTIŞMA: Bulgularımıza göre pentoksifilin incebağırsak iskemi-reperfüzyon hasarından korumada ümit verici olabilir. Öte yandan, iloprost için daha ileri klinik ve deneysel çalışmalara gereksinim duyulmaktadır.

5. 
Kitosan kaplı ipliklerin anastomoz gücü arttırma üzerine etkisi
Effect of chitosan coating on surgical sutures to strengthen the colonic anastomosis
Yuksel Altınel, Soon Soup Chung, Guven Okay, Nesrin Ugras, Ahmet Fatih Isik, Ersin Ozturk, Halil Ozguc
PMID: 30394492  doi: 10.5505/tjtes.2018.59280  Sayfalar 405 - 411
AMAÇ: Yara iyileşmesi etkisiyle, kitosan kaplı ipliklerin bağırsak anastomozu gücü üzerine uygulanabilir olmasını araştırdık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Vikril ve PDS iplikler %2 kitosanla kaplandı. Laparatomi birinci gruba uygulanırken, kitosan ikici grupta periton boşluğuna uygulandı. Takibinde sırasıyla vikril, PDS, kitosan kaplı vikril ve kitosan kaplı PDS iplikler kolon anastomozunda kullanıldı. Yedinci ve 14. günlerde her gruptan sekiz sıçan sakrifiye edilerek incelemesi yapıldı.
BULGULAR: Kitosan ve kontrol grubunun adezyon değeri iplik gruplarına göre anlamlı olarak daha düşük saptandı (p<0.05). Kitosan kaplı vikril grubunun 14. günde vaskülarizasyon değeri, kitosan kaplı PDS iplik grubuna göre anlamlı olarak daha az olduğu belirlendi (p=0.038). Kitosan kaplı vikrilin 14. gücünde, anastomoz vaskülarizasyonu ve fibroblast hücreleri üzerinde vikril ve kitosan kaplı PDS göre etkisi daha düşük bulundu (p<0.05). Kitosan kaplı vikrilin 14. ve yedinci günündeki in vitro mukavemet gücü vikrilden daha yüksek olmasına rağmen (p<0.05), in vivo farklılık görülmedi. The PDS-kitosan’ın mukavemet gücü in vivo yedinci günde, PDS’den daha az olarak saptandı (p<0.05).
TARTIŞMA: Kitosan ile kaplama, anastomoz gücünü ve adezyon etkisini hafif oranda in vitro vikril ve in vivo PDS üzerinde arttırdı.

KLINIK ÇALIŞMA
6. 
Akut yanıkların tedavisinde negatif basınçlı yara terapisinin etkinliği
Efficacy of negative pressure wound therapy in the management of acute burns
Metin Kement, Adil Başkıran
PMID: 30394493  doi: 10.5505/tjtes.2017.78958  Sayfalar 412 - 416
AMAÇ: Bu çalışmada, amacımız negatif basınçlı yara terapisinin (NBYT) akut yanıkların tedavisindeki sonuçları ve etkinliğinin araştırılmasıydı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmaya, Ocak 2014 ile Aralık 2015 tarihleri arasında Kartal Dr. Lütfi Kırdar Eğitim ve Araştırma Hastanesi Yanık Merkezi’nde yanık yarası sebebiyle NBYT uygulanan hastalar dâhil edildi. Hasta verileri ileriye yönelik olarak tutulan bir veritabanı kullanılarak geriye dönük olarak toplandı. Olguların; yaş, cinsiyet, yanık etiyolojileri, yara lokalizasyonları, VAC uygulama süreleri, genel tedavi süreleri, yara kapatma teknikleri geriye dönük olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya alınan toplam 35 olgunun 32’si (%91.6) erkek, üçü (%8.4) kadındı. Hastaların genel yaş ortalamaları 49.5±16 (13–79) idi. Etiyolojik faktörler sırasıyla 19 (%54.3) olguda elektrik çarpması, yedi (%20) olguda temas yanığı, altı (%17.2) olguda alev yanığı, üç (%8.6) olguda sıcak su şeklindeydi. Uygulama yapılan yaraların tümünde yanıklar 3. veya 4. derece idi. NBYT uygulama süremiz en az üç, en çok 16 gün olmak üzere ortalama 10.1±3.9 gündü. Hastaların hiçbirinde uygulamaya bağlı komplikasyon gelişmedi. Bir hastamızda standart basınçta uygulama sırasında lokal ağrı gelişmesi üzerine uygulamaya düşük basınç ile (75 mmHg) devam edilerek basınç kademeli olarak artırıldı. Uygulama sonucu tüm hastaların yara alanlarında küçülme, granülasyon dokusunda ve kanlanmada artma, ödem ve yara sekresyonunda azalma gözlemlendi. Hastaların hiçbirinde uygulama bölgesinde bakteriyal üreme tespit edilmedi. Tüm hastaların yaraları cerrahiye uygun olarak değerlendirilerek ortalama 11.2±3.7 günün sonunda greft veya flep yöntemlerinin biri kullanılarak kapatıldı. Hastaların hiçbirinde greft ya da flebe sekonder komplikasyon görülmedi. Hastalar ameliyat sonrası ortalama 6.7±2.1 (5–9 gün) günde taburcu edildi.
TARTIŞMA: Çalışmamızın bulguları ışığında, NBYT’nin iyileşmesi zor, derin, tendon ve kemik ekspoze olmuş yanıklarda yaranın kısa sürede greft ya da flepler ile kapatılmasına olanak vererek, pansuman sayısını ve hastanede yatış süresini azaltabilecek yardımcı bir tedavi seçeneği olabileceği söylenebilir. Ancak, halen daha literatürde NBYT’nin yanıkta kullanımı ile ilgili kanıt düzeyi yüksek ileriye yönelik, randomize, kontrollü çalışma eksikliğinin de mevcut olduğu vurgulanmalıdır.

7. 
Acil abdominal cerrahi geçiren hastalarda yüzeyel cerrahi alan enfeksiyonu ve ameliyat sonrası ağrıya terapötik hipoterminin etkisi
Effect of therapeutic hypothermia on superficial surgical site infection and postoperative pain in urgent abdominal surgery
Erol Kılıç, Mustafa Uğur
PMID: 30394494  doi: 10.5505/tjtes.2018.23345  Sayfalar 417 - 422
AMAÇ: Terapotik hipoterminin, elektif cerrahi uygulanan hastalarda yara yeri enfeksiyonu ve ameliyat sonrası ağrıya etkili olduğu bilinse de, acil laparatomi uygulanan hastalardaki etkisi net bilinmemektedir. Çalışmada hipotezimiz terapotik hipoterminin açık acil abdominal cerrahi uygulanan hastalarda yüzeyel cerrahi alan enfeksiyonu ve ameliyat sonrası ağrıyı azaltacağıdır.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2016–2017 tarihleri arasında acil abdominal cerrahi uygulanan hastalar bilgisayar aracılığıyla randomize edilerek hastaların yarısına ameliyat sonrası birinci saat içinde steril buz kompres ile lokal soğutma, diğer yarısına klasik steril kompres uygulanarak gruplandırıldı. Grupların yaş, cinsiyet, primer tanı, kesi boyutu, yara tipi, boyutu ve cerrahi süre belirlenerek karşılaştırıldı. Ameliyat sonrası 48 saat boyunca her üç saatte bir vizüel ağrı skorları ile bu dönemlerdeki analjezik gereksinimi belirlenerek gruplar karşılaştırıldı. Tüm hastalardan ameliyat öncesi ve sonrası beşinci günde kan alınarak, C-reaktif protein, beyaz küre, albumin, serum total antioksidan status, total oksidan status seviyeleri ölçüldü, oksidatif stres indeksi hesaplanarak gruplar karşılaştırıldı. Gruplarda gelişen yüzeyel cerrahi alan enfeksiyonu karşılaştırıldı.
BULGULAR: Gruplar arasında yaş, cinsiyet, primer tanı, kesi boyutu, yara tipi, boyutu ve cerrahi süre açısından anlamlı fark yoktu (p>0.05). Gruplar arasında vizüel ağrı skorları açısından istatiksel açıdan anlamlı fark olmamakla birlikte (p>0.05) steril buz kompres uygulanan grupta analjezik ihtiyacı daha azdı (p<0.05). Ameliyat öncesi lökosit sayısı, albumin, C-reaktif protein, serum total antioksidan status, total oksidan status ve oksidatif stres indeksi açısından fark yoktu (p>0.05). Ameliyat sonrası beşinci günde gruplar arasında serum total antioksidan status düzeyi steril buz kompres uygulanan grupta belirgin olarak artmıştı ve oksidatif stres indeksi belirgin olarak azalmıştı (p<0.05). Yüzeyel cerrahi alan enfeksiyonu steril buz kompres uygulanan grupta belirgin olarak daha azdı (p<0.05).
TARTIŞMA: Terapotik hipotermi/lokal soğutma, acil açık abdominal cerrahi uygulanan hastalarda ameliyat sonrası dönemde analjezik ihtiyacını azaltmaktadır. Ayrıca yüzeyel cerrahi alan enfeksiyonunun gelişmesini önlemektedir. Bu etkileri serum total antioksidan status seviyesini arttırarak oksidatif stres indeksini azaltarak gerçekleştirmektedir.

8. 
Gebelikte hemogramın akut apandisit tanısındaki önemi
Significance of hemogram on diagnosis of acute appendicitis during pregnancy
Hamza Cinar, Ali Aygun, Murat Derebey, Ismail Alper Tarim, Cagri Akalin, Sercan Buyukakincak, Kenan Erzurumlu
PMID: 30394495  doi: 10.5505/tjtes.2018.62753  Sayfalar 423 - 428
AMAÇ: Akut apandisit (AA) gebelik döneminde obstetrik ve jinekolojik patolojilerden sonra en sık acil cerrahi gerektiren durumdur. Gebe hastalarda AA tanısının hızlı ve doğru konulması maternal ve fetal morbite/mortalite oranlarını azaltır. Bu çalışma, hemogramın gebelik döneminde AA tanısı koymadaki önemini irdelemektedir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ordu veya Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde Ocak 2007–Aralık 2017 yılları arasında AA nedeniyle ameliyat edilen 47 gebe hasta ile 47 sağlıklı gebe hastanın hemogram parametrelerinden beyaz kan hücresi (WBC) sayısı, nötrofil sayısı, lenfosit sayısı, platelet sayısı, nötrofil/lenfosit oranı (NLO), platelet/lenfosit oranı (PLO), mean platelet volüm (MPV) ve kırmızı hücre dağıtım genişliği (RDW) değerleri kıyaslandı. Ameliyat edilen hastalar, patoloji sonucu apandisit olanlar Grup A normal olanlar ise Grup B olarak ikiye ayrıldı ve kontrol grubu ile kıyaslandı.
BULGULAR: Grup A hastalarının WBC sayısı, nötrofil sayısı, ortalama NLO ve PLO değerleri Grup B ve kontrol hastalarından anlamlı olarak yüksek tespit edildi (p<0.001). Lenfosit sayısı ortalamasının Grup A hastalarında diğer gruplardan anlamlı olarak düşük olduğu görüldü (p<0.001). MPV, RDW ve ortalama platelet sayısı açısından gruplar arasında anlamlı bir farklılık yoktu (p>0.05). WBC sayısı, nötrofil sayısı, NLO, PLO ve lenfosit sayısı için kestirim değerleri sırasıyla >10300, >7950, >5.50, >155.2 ve ≤1330 olarak alındığında sensivite oranları sırasıyla %72.5, %80, %90, %77.5 ve %85 olarak gözlenirken spesifite oranları ise sırasıyla %72.3, %79.7, %89.4, %74.5 ve %82.5 olarak tespit edildi.
TARTIŞMA: Akut apandisit tanısı olan gebe kadınlarda WBC sayısı, nötrofil sayısı, NLO ve PLO değerleri kontrol grubu ve apandisit şüphesi nedeniyle ameliyat edilen hastalardan istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde yüksek bulunurken lenfosit sayısı ise düşük bulunmuştur. Gebe kadınlarda AA tanısı koymak için anamnez, fizik muayene ve görüntüleme yöntemleri ile birlikte hemogram parametreleride göz önünde bulundurulmalıdır.

9. 
Ameliyat öncesi C-reaktif protein değeri ve nötrofil yüzdesinin laparoskopik apendektomiden açık apendektomiye konversiyonu belirlemedeki yeri
Role of preoperative C-reactive protein value and neutrophil ratio in the determination of conversion from laparoscopic appendectomy to open appendectomy
Hüseyin Onur Aydın, Tevfik Avcı, Tugan Tezcaner, Mahir Kırnap, Sedat Yıldırım, Gökhan Moray
PMID: 30394496  doi: 10.5505/tjtes.2018.68705  Sayfalar 429 - 433
AMAÇ: Çalışmamızda amacımız akut apandisit nedeniyle laparoskopik apendektomi (LA) uygulanan hastalarda açık apendektomiye (AA) konversiyona neden olan faktörleri incelenmektir. Ameliyat öncesi laboratuvar bulgularından C-reaktif protein (CRP) ve nötrofil yüzdelerinin konversiyona etkisini incelemek ve bu değerler için kesim değeri belirlemektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Merkezimizde, Ocak 2011–Ocak 2017 yılları arasında akut apandisit nedeniyle LA uygulanan hastaların dosya bilgileri geriye dönük olarak incelendi. Ameliyat öncesi American Society of Anesthesiology skoru, Alvorado skoru, beyaz küre sayısı, CRP düzeyi ve nötrofil yüzdesi değerlendirildi.
BULGULAR: Akut apandisit ön tanısıyla 394 hastaya LA uygulandı. On yedi (%4.31) hastada AA’ya konversiyon tespit edildi. C-reaktif protein değeri için 108.5 mg/L ve üstü değerler; nötrofil yüzdesi için %81.5 ve üstü değerlerde LA’dan AA’ya konversiyonun istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü.
TARTIŞMA: Akut apandisit nedeniyle LA uygulanan hastalarda erkek cinsiyet, yaş, nötrofil yüzdesi ve CRP değerinin yüksek olması LA’dan AA’ya konversiyonda risk faktörü olduğu görülmüştür.

10. 
Akut komplike apandisit tanısında yeni ve erken bir belirteç: İmmatür granülosit
A new and early marker in the diagnosis of acute complicated appendicitis: immature granulocytes
Yılmaz Ünal
PMID: 30394497  doi: 10.5505/tjtes.2018.91661  Sayfalar 434 - 439
AMAÇ: Çalışmamızın amacı immatür granülosit sayısı (IGS) ve yüzdesinin (IG%) hem akut apandisit tanısında hem de basit apandisit (BA) ile komplike apandisiti (KA) ayırmadaki etkinliğini araştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma apendektomi yapılan 438 erişkin hasta üzerinde yapıldı. Hastaların demografik verileri, beyaz küre (BK) sayımı, nötrofil/lenfosit oranı (NLO), IGS ve IG%’si, ameliyat bulguları ve patoloji sonuçları geriye dönük olarak değerlendirildi. Hastalar patoloji raporlarına göre akut apandisit (AA) ve normal apendiks (NA) olarak, akut apandisitler de ameliyattaki bulgulara göre BA ve KA olarak gruplara ayrıldı.
BULGULAR: Beyaz küre, NLO, IGS, IG% akut apandisit tanısında anlamlı parametrelerdi. Bu parametrelerin arasında IGS’nin AUROC, duyarlılık ve özgüllük değerleri diğerlerinden daha yüksek idi. IGC için AUROC; 0.795, duyarlılık: %55.5, özgüllük: %96.1 idi. Tüm parametreler komplike apandisit tanısında da anlamlı idi ancak IG%’nin komplike apandisit tanısındaki değeri diğer parametrelerden daha güçlü idi (AUROC: 0.979, duyarlılık: %94.4, özgüllük: %97.9 idi.
TARTIŞMA: İmmatür granülosit hem akut apandisit tanısı koymada, hem de basit ve komplike apandisiti ayırmada hızlı, kolay ulaşılabilir ve güvenilir bir parametredir.

11. 
Doğal afetler gibi mücbir durumlarda hekimin hukuki ve etik sorumluluğu
Legal and ethical responsibilities of physicians in coercive situations, such as natural disasters
Berna Şenel Eraslan, Beytullah Karadayı, İbrahim Eray Çakı, Naciye Aslan, Ende Varlık Tokgözoğlu, Çağlayan Kılıç, Abdi Özaslan, Gürsel Çetin
PMID: 30394498  doi: 10.5505/tjtes.2017.32885  Sayfalar 440 - 444
AMAÇ: Hekim ile hastası arasındaki ilişkinin temeli vekâlet sözleşmesi hükümlerine tabidir. Gerçekleştirdiği riskli bir ameliyat esnasında şiddetli bir doğal afet (deprem) meydana gelmesi gibi mücbir durumlarda, hekimin takınacağı tutum ve bu eylemi sonucunda hukuki ve etik açıdan sorumluluğu tartışmalıdır. Bu çalışmada ilgili meslek gruplarının bu konu hakkında görüşlerinin ortaya konulması ve bu konunun etik ve yasal zeminde tartışılması amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma kapsamında oluşturulan anket formları, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde görevli 121 hekim ve İstanbul Barosu’na kayıtlı 86 avukat olmak üzere toplam 207 gönüllü katılımcı tarafından dolduruldu. Anketlere verilen yanıtlar bilgisayar ortamında SPSS 21.0 programı kullanılarak tanımlayıcı istatistik ve grafik analizi ile değerlendirildi.
BULGULAR: Katılımcıların %76.8’i, hekimin şiddetli bir doğal afet esnasında kendi can güvenliğini düşünerek hastayı terk etmesinin etik açıdan sorun teşkil ettiğini belirtti. Ancak %68.1’i bu davranışından dolayı hekimin herhangi bir cezai yaptırım ile karşılaşmayacağı yönünde görüş bildirdi. Anketi dolduran iki meslek grubunun yanıtları ayrı ayrı değerlendirildiğinde; hekimlerin %26.4’ü, avukatların ise %39.5’i söz konusu fiilin hukuki ve cezai sorumluluğunun bulunduğunu belirtti.
TARTIŞMA: Bu çalışma sonucunda her iki meslek grubunun birbirleri arasında ve kendi içinde bu konu hakkında tam bir görüş birliği içinde bulunmadıkları saptandı. Her iki meslek grubunun birlikte bulunduğu toplantılarda konunun tartışılması ve doğru bir zemine oturtulması gerektiği sonucuna varıldı.

12. 
Yüksekten düşme olgularında mortaliteye neden olan faktörler
Mortality determiners for fall from height cases
Muzaffer Akkoca, Serhat Tokgöz, Kerim Bora Yılmaz, Sümeyra Güler, Melih Akıncı, Şener Balas, Harun Karabacak, Mehmet Saydam
PMID: 30394499  doi: 10.5505/tjtes.2018.50724  Sayfalar 445 - 449
AMAÇ: Bu çalışmada vücut kitle indeksi (VKİ) ve Travma Derecesi Skorlama Sistemi’nin yüksekten düşme nedeniyle ameliyat edilen hastaların mortalite oranları üzerindeki rolü araştırıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu geriye dönük çalışma, Ocak 2008 ile Aralık 2016 tarihleri arasında yüksekten düşme nedeniyle başvuran ve ameliyat edilen, çoklu travmalı 45 ardışık erişkin hastayı içermiştir. Hastalar mortalite ve yaşayan gruplarına ayrılmıştır (n=10, n=35, sırasıyla). Gruplar yaş, cinsiyet, kilo, düşme nedeni, düşme yüksekliği, düşme yeri, VKİ, Travma Skorları (Injury Severity Score [ISS], New Injury Severity Score [NISS], Glasgow Coma Scale [GCS], Abbreviated Injury Score [AIS], Revised Trauma Score [RTS]), hastanede kalış süresi ve ameliyat sonrası komplikasyonlar açısından karşılaştırıldı.
BULGULAR: Her iki grup arasında yaş, cinsiyet, boy veya düşme nedeni açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmazken (p>0.05), kilo ve VKİ değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0.01). Gruplar arasında hastanede kalış süresi ve ameliyat sonrası komplikasyonlar açısından (p<0.01), ISS, NISS, GCS, AIS ve RTS skorları açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0.05).
TARTIŞMA: Bu çalışmada, yüksekten düşme sonucu travma ile başvuran hastaların vücut ağırlığı ve VKİ’nin mortalite üzerine etkisi objektif olarak gösterilmiştir.

13. 
Kulak ve aurikular bölgenin yüksek enerjili patlayıcılar kaynaklı yaralanmalarının geriye dönük analizi: Operasyon saha hastanesi acil servis deneyimleri
Retrospective analyses of high-energy explosive device-related injuries of the ear and auricular region: experiences in an operative field hospital emergency room
Mehmet Burak Aşık, Murat Binar
PMID: 30394500  doi: 10.5505/tjtes.2017.60649  Sayfalar 450 - 455
AMAÇ: Terörizmin koşulları değiştikçe, özellikle kentsel alanlarda, el yapımı patlayıcılar gibi yüksek enerjili patlayıcı maddeler sıklıkla kullanılmaktadır. Bu travmalar özellikle maksillofasiyal bölgeyi etkiler ve genellikle otolojik problemler yaratırlar. Bu çalışma, yüksek enerjili patlamayla ilişkili yaralanmalara maruz kalan hastaların otolojik şikayetlerini, otoskopik ve auriküler muayene ve diyapozon testlerini değerlendirmeyi ve otolojik değerlendirme skorlarına dayanarak el yapımı patlayıcılar (İED) ve rokete (PM) bağlı yaralanan travma hastaları arasında bir karşılaştırma yapmayı amaçlamıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: 27 Temmuz 2015 ile 22 Temmuz 2016 tarihleri arasında el yapımı patlayıcı EYP ve roket PM nedeniyle yaralanan ve operasyonel saha hastanesi acil servisine başvuran 241 hastanın tıbbi verileri gözden geçirildi. Tüm hastalar için işitme bozukluğu, kulak çınlaması şikayetleri, otolojik muayene, aurikuler bölgede muayene ve diyapozon testleri yapıldı ve otolojik problemi olan hastaların (n=86) otolojik değerlendirme skoru kayıtları değerlendirildi. Hastalar yaralanmaya neden olan cihaza göre iki gruba ayrıldı: Grup I’de İED, grup II’de PM’ler.
BULGULAR: İki yüz kırk bir savaşçı, yüksek enerjili patlayıcılarla yaralanmıştı. Tüm hastalar erkekti ve yaş ortalaması 30.2 idi (aralık 20–54). İki yüz kırk birinden 86’sında işitme şikayeti mevcuttu. Bunların 50’sinin İED tarafından yaralanması ve 36’sı PM tarafından yaralanmıştı. Seksen altı hastanın 18’inde travmatik timpanik membran perforasyonu vardı ve altı hasta İED, 12 hasta PM nedeniyle yaralanmıştı. Seksen altı hastanın 68’inde sensorinöral işitme kaybı vardı ve bu hastaların 44’ünde İED yaralanması ve 24’ünde PM yaralanması vardı. Otolojik değerlendirme skoruna göre İED ve PM grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık vardı (p=0.044).
TARTIŞMA: Bu çalışma, roket yaralanmalarının insan kulağında daha büyük bir etkiye neden olabileceğini ve travma hastaları arasında el yapımı patlayıcılara göre daha şiddetli otolojik bulgular yarattığını gösterdi. Operasyonel saha hastanesi gibi acil müdahale alanlarında otolojik yaralanmaya maruz kalan hastaların erken ve doğru değerlendirilmesi ve uygun tedavisi çok önemlidir.

14. 
Negatif başınçlı yara tedavisinin elektrik yanıklarında klinik olarak değerlendirilmesi
Clinical evaluation of negative-pressure wound therapy in the management of electrical burns
Kemal Eyvaz, Metin Kement, Salim Balin, Hakan Acar, Fikri Kündeş, Alev Karaoz, Osman Civil, Mehmet Eser, Levent Kaptanoglu, Selahattin Vural, Nejdet Bildik
PMID: 30394501  doi: 10.5505/tjtes.2018.80439  Sayfalar 456 - 461
AMAÇ: Bu çalışmada, elektrik yanıklarında kullandığımız negatif basınçlı yara tedavisinin (NBYT) klinik etkinliğini ve güvenilirliğini değerlendirmeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma, hastanemizin yanık merkezinde ileriye yönelik olarak tutulan veri tabanı kullanılarak geriye dönük olarak yapıldı. Ağustos 2008 ile Aralık 2012 tarihleri arasında merkezimizde NBYT uygulanan elektrik yanıklı hastalar ardışık olarak çalışmaya dahil edildi. Çalışmamızdaki tedavi sonuçları, tedavi endikasyonları ve hedefleri dikkate alınarak başarılı veya başarısız olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmamızda toplam 39 hasta analiz edildi. Otuz altısı erkekti (%92.3). Ortalama yaş 34.9±9.8 (dağılım 17–63) idi. Çalışmamızdaki hastaların çoğunluğu (%92.3) yüksek voltaja maruz kalmıştı. Ortalama TBSA 19.3±9.8 (dağılım 4–44) idi, altı hastada (%15.4) TBSA %30’un üzerindeydi. Otuz bir hastada (%79.5) 3. derece yanık, sekiz hastada (% 20.5) 4. derece yanık vardı. Çalışmamızda, NBYT endikasyonları; 27 hastada (%69.2) granülasyonun standart pansumanlar ile elde edilemeyeceği kemik ve/veya tendon içeren erken greftleme ve flap uygulamaları için yeterli destek dokusu olmayan derin yaralanmalar, sekiz hastada (%20.5) greft fiksasyonu, dört hastada (%10.3) ise primer greft kaybını takiben sekonder grefti desteklemek şeklindeydi. Çalışmamızda NBYT’nin endikasyon ve tedavi hedeflerine göre genel başarı oranı %90.7 olarak tespit edildi.
TARTIŞMA: Sonuçlarımız, NBYT uygulamasının ciddi elektrik yanıklarında kullanılan geleneksel konvansiyonel tedavilere katkıda bulunabileceğini göstermektedir.

15. 
Parmak ucu amputasyonlarında repoziyon flebi kullanımı ve replantasyonların uzun dönem sonuçlarının karşılaştırılması
Comparisons between long-term outcomes of the use of reposition flaps and replantations in fingertip amputations
Emin Sir, Alper Aksoy, Meliha Kasapoglu Aksoy
PMID: 30394502  doi: 10.5505/tjtes.2018.67217  Sayfalar 462 - 467
AMAÇ: Parmak ucu amputasyonlarında replantasyon altın standarttır. Repozisyon flebi, replantasyonun uygulanamadığı durumlarda parmak uzunluğunu, tırnak kompleksini ve parmak ucu duyusunu korumak amacıyla yapılan, tırnak-kemik kompleksinin serbest greft olarak kullanılması ve flep ile örtülmesi esasına dayanan bir yöntemdir. Bu çalışmada parmak ucu amputasyonlarında yapılan replantasyonlar ile repozisyon flebi uygulanan hastalarının uzun dönem sonuçlarının değerlendirilmesini karşılaştırılması amaçlanmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya 2., 3. ve 4. parmakta Foucher sınıflamasına göre zone 2 ve zone 3 parmak ucu ampütasyonu nedeniyle başvuran ve replantasyon yapılmış 35 hasta, repozisyon flebi uygulanmış 28 hasta dahil edildi. Bütün hastalar ortalama 13 ay (9–23 ay) takip edildi. Bütün hastalar statik ve dinamik iki nokta testi, Semmes-Weinstein monofilaman testi, soğuk intoleransı ve verici saha nöroma gelişimi açısından değerlendirildi.
BULGULAR: Replantasyon yapılan beş hastada işlem başarısız oldu. Bu hastaların hepsinde nekrotik dokular uzaklaştırıldıktan sonra lokal flep ile onarım yapıldı. Repozisyon flebi uygulanan iki hastanın flep kenarlarında ayrılma oldu ve pansuman ile takip sonrası sekonder iyileşme gözlendi.
TARTIŞMA: Repozisyon flebi mikrocerrahi uygulanamayan durumlarda ve uygun seçilmiş hastalarda, parmak ucu uzunluğunu ve duyusunu koruyan, hastanın gündelik yaşamına bir an önce dönmesini sağlayan bir yöntemdir ve parmak ucu onarımlarında diğer yöntemlere iyi bir alternatif olabilir.

16. 
Nondeplase skafoid kırıkların alçı tedavisinde bilgisayarlı tomografi immobilizasyon süresini kısaltmaya yardımcı olur mu?
Does computerized tomography help to shorten the immobilization period in the plaster treatment of nondisplaced scaphoid fractures?
Hüseyin Çümen, Altuğ Duramaz, Cemal Kural
PMID: 30394503  doi: 10.5505/tjtes.2018.32069  Sayfalar 468 - 473
AMAÇ: Nondeplase skafoid kırıkların tedavisinde alçı süresi ile ilgili çelişkili sonuçlar bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı, nondeplase skafoid kırıkların tedavisinde iyileşme sürecini değerlendirmek ve bilgisayarlı tomografinin (BT) alçı süresinin kısaltılmasındaki rolünü belirlemekti.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2012 ile Ocak 2014 arasında nondisplase skafoid kırığı tanısı alan 42 hasta değerlendirildi. Kırıklar anatomik yerleşim yerleri ve yer değiştirme derecelerine göre sınıflandırıldı. Kırıklar, nondeplase oldukları BT ile doğrulandıktan sonra başparmağı içeren kısa kol alçıya alındı. Radyolojik değerlendirme iki hafta aralıklar ile iki planlı grafiler kullanılarak yapıldı. Yaralanmanın dördüncü haftasında BT taramasında kemik iyileşmesine göre kaynama ve kaynamama gruplarına ayrıldılar. Kaynama grubundaki hastaların alçıları çıkarıldı.
BULGULAR: Anatomik yerleşim açısından sekiz hasta distal, 30’u bel bölgesi, dördü proksimal kırık olarak sınıflandırıldı. Ortalama yaşı 31.95±13.11 olan 42 hastanın 41’inde kırık iyileşmesi tespit edildi ve dördüncü hafta sonunda alçı çıkarıldı. Hastalar dördüncü haftanın sonunda kırık iyileşmesi bakımından kaynama ve kaynamama olmak üzere iki gruba ayrıldı. Translasyon derecesi, kontakt yüzey oranı ve yer değiştirme durumu açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar vardı (sırasıyla, p=0.001, p=0.001 ve p=0.001).
TARTIŞMA: Nondeplase skafoid kırıklarının alçıyla takibinde BT ile yüksek kaynama oranlarının saptanması uzun süreli alçı tedavisinin gerekli olmadığını göstermiştir.

17. 
Çocuk önkol orta 1/3 kırıklarının konservatif tedavisi sırasında redüksiyon kaybının saptanmasında “Three Point Index”in kullanılabilirliği
Utility of the Three-Point Index in the determination of reduction loss during the conservative treatment of pediatric forearm mid-third fractures
Zeki Taşdemir, Güven Bulut, Bilğehan Çevik, Engin Eceviz, Hüseyin Günay
PMID: 30394504  doi: 10.5505/tjtes.2018.84553  Sayfalar 474 - 480
AMAÇ: Önkol kırıkları çocuk kırıklarının yaklaşık %40’ını oluşturur. Genel olarak dirsek 90˚ fleksiyonda alçılama yapılarak konservatif olarak tedavi edilir. Tedavinin başarısı redüksiyonun doğru pozisyonda korunmasına ve alçılamayı zamanında sonlandırmaya bağlıdır. Başarısızlık, yani alçı içerisinde açılanma oluşma riski, alçı içindeki harekete bağlıdır. Bu çalışmanın amacı, redüksiyon kaybını işaret eden “Cast Index” (CI) ve “Three Point Index” (TPI) ölçümünün çocukların önkol orta 1/3 kırıklarında uygulanabilirliğinin araştırılmasıdır. Hipotezimiz kırık redüksiyonu sonrası ödemin azalması ve alçının deforme olması nedeniyle, alçı içerisinde harekete bağlı kaymayı işaret eden TPI ve CI’inin takipler sırasında bakılması gereken parametreler olduğudur.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma geriye dönük olarak planlandı. 2014 yılı Mart–Eylül ayları arasında acil polikliniğimizde 1/3 orta önkol diyafiz kırığı kapalı redüksiyon ve uzun kol alçı tespiti ile tedavi edilen 48 olgu çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaşları beş ile 14 (8.15±3.19) arasında değişmekte idi. Sadece radiusu veya sadece ulnası kırık olanlar, açık kırıklar, ek kırığı ya da sistemik hastalığı (kemik metabolizma hastalığı, vb) olanlar, geliş grafisinde ulna ve radiusta 10°’den az kırık açılanması olanlar ve uygun takibi yapılamayan hastalar çalışmadan çıkarıldı. “Picture Archiving Communication Systems” (PACS) üzerinde anteroposterior (AP) ve lateral grafilerde TPI ve CI hesaplandı.
BULGULAR: Anteroposterior planda redüksiyon sonrası yapılan TPI ölçümlerine göre, redüksiyondan 10 gün sonra yapılan TPI ölçümlerinde saptanan artışlar istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0.01). Ancak AP planda redüksiyon kaybı olanlar ile olmayanların redüksiyon sonrası TPI ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı (p>0.05). Redüksiyon kaybı olanlar ile olmayanların AP planda CI ölçümleri arasında da istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu (p>0.05).
TARTIŞMA: Redüksiyondan 15. günde ölçülen TPI değerlerinde redüksiyon sonrası TPI değerlerine göre anlamlı artış olmasına rağmen, redüksiyon kaybı olanlar ile olmayanlar arasında anlamlı fark sadece lateral TPI’de gösterildi.

18. 
Sıçanlarda deneysel olarak oluşturulan siyatik sinir hasarında gabapentinin primer cerrahi tedaviye etkisi
Effect of gabapentin on primary surgical treatment of experimental sciatic nerve injury in rats
Özgür Kardeş, Soner Çivi, Erkut Baha Bulduk, Fazilet Kaya Selçuk, Halil İbrahim Süner, Emre Durdağ, Kadir Tufan
PMID: 30394505  doi: 10.5505/tjtes.2018.66712  Sayfalar 481 - 487
AMAÇ: Çalışmamızın amacı; sıçanlarda deneysel olarak oluşturulan siyatik sinir yaralanması ve uç-uca anastomoz yapılması modelinde gabapentinin koruyucu etkilerini belirleyerek sinir yaralanmasına bağlı morbiditeyi en aza indirmek ve bu konudaki klinik çalışmalara yön vermektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamızda 40 adet yetişkin, erkek, Sprague-Dawley cinsi sıçanlar; rastgele I: Sadece cerrahiye maruz kalan, II: siyatik sinirleri düzgün bir şekilde kesilip tekrar uç-uca anastomoz yapılan ve ek herhangi bir işlem yapılmayan, III: anastomoz yapılıp tek doz 30 mg/kg gabapentin verilen, IV: anastomoz yapılıp üç gün 30 mg/kg gabapentin verilen, V: anastomoz yapılıp yedi gün 30 mg/kg gabapentin verilen olmak üzere beş gruba ayrıldı. Cerrahi işlemden 60 gün sonra yüksek doz tiyopental (50 mg/kg) ile deney sonlandırıldı. Tüm hayvanların sağ siyatik sinirleri alındı ve elde edilen kesitler immünohistopatolojik olarak incelendi.
BULGULAR: İmmünohistokimyasal özellikler ve Schwann hücre proliferasyonu kontrol grubunda, diğer gruplara kıyasla istatistiksel olarak anlamlı daha az oranda saptandı. İkili gruplar arasında ise Grup 3’de 5’e oranla daha fazla hücre proliferasyonu görüldü. Grup 4’deki immünohistokimyasal değişiklikler Grup 3’e göre anlamlı oranda az saptandı. Ayrıca axonal dejenerasyon da Grup 4’de Grup 3’e oranla daha fazla bulundu.
TARTIŞMA: Gabapentin, histopatolojik olarak periferik sinir yaralanmasında nöroprotektif özelliği ile nörolojik düzelmeyi teşvik eder. Çalışmamızın sonuçlarında, gabapentinin, periferik sinir hasarı sonrasında primer cerrahi tedaviye ek tamamlayıcı bir tedavi olarak kullanılabilirliğini göstermektedir.

19. 
Walled-off pankreatik nekrozda morbiditiye etki eden risk faktörleri ve sürekli postoperatif lavajın etkinliği: Tek merkez deneyimi
Risk factors for morbidity in walled-off pancreatic necrosis and performance of the continuous postoperative lavage: a single center experience
Mehmet Aziret, Metin Ercan, Bilal Toka, Erkan Parlak, Kerem Karaman
PMID: 30394487  doi: 10.5505/tjtes.2018.84589  Sayfalar 488 - 496
Amaç: Walled-off pankreatik nekrozda (WOPN) morbiditeye eden risk faktörlerini değerlendirmek ve endoskopik nekrozektomiye dirençli hastalarda sürekli postoperatif lavajın etkilerini ortaya koymayı planladık.
Materyal ve Metot: Bu çalışmaya hastanemizde cerrahi tedavi veya endoskopik nekrozektomi yapılan 28 WOPN’ lu hastanın 19’u kabul edildi ve hastalar iki gruba ayrıldı; ilk akut pankreatit (AP) tanısı konulduğu zaman (grup 1, n= 19), operasyon veya endoskopik nekrozektomi yapılan zamana kadar (grup 2, n= 19). Hastalar demografik özellikleri, operasyon bulguları ve komplikasyonları açısından karşılaştırıldı.
Sonuçlar: Hastalar hastanede kalış süresi ve komplikasyon arasında, yaş, VKİ (Vücut kitle indeksi), WOPN çapı, ASA skoru (American Society of Anesthesiologists), Ranson kriteri, operasyon zamanı, ilk başvuradan operasyon veya endoskopik nekrozektomi yapılan zamana kadar değerlendirildiğinde istatistiksel farklılık yoktu (P>0.05). Endoskopik nekrozektomi yapıldıkça komplikasyon sayısı azalmaktaydı (B=-0.626, 95% CI: -0.956 - -0.296 ve P<0.001), ayrıca ilk başvurudaki nötrofil lenfosit oranı (NLR) düzeyi arttıkça komplikasyon sayısı artmaktaydı (B=0.032, 95% CI: 0.009 - 0.055 ve P=0.01). Kültürde üreme (B=0.669, 95% CI: 0.365 - 0.973 ve P<0.001) ve erkek cinsiyet (B=0.484, 95% CI: 0.190 - 0.778 veP=0.003) hastanede kalış süresini arttıran risk faktörüydü.
Sonuç: Sürekli postoperatif lavaj WOPN’ da etkili ve güvenli bir cerrahi tedavi yöntemidir. Ayrıca, kültürde üreme, erkek cinsiyet, yüksek NLR düzeyi, yetersiz veya ulaşılamayan endoskopik nekrozektomi kötü prognoza etki eden risk faktörleridir.

OLGU SUNUMU
20. 
Travmaya bağlı ciddi akciğer kontüzyonu ve hipovolemik şoku olan bir hastaya heparin verilmeden uygulanan veno-venöz ECMO
Heparin-free veno-venous ECMO applied to a patient with severe lung contusion and hypovolemic shock due to trauma
Seong Ho Moon, Ki Nyun Kim, Jae Jun Jung, Jae Hong Park, Joung Hun Byun
PMID: 30394486  doi: 10.5505/tjtes.2018.33802  Sayfalar 497 - 500
Akciğer aşırı derecede hasarlandığında ve konvansiyonel tedavi başarısız olduğunda venovenöz ekstrakorporeal membran oksijenizasyonu (VV-ECMO) kritik rol oynar. ECMO dokunun yeterince oksijenlenmesine ve akciğerin toparlanmasına olanak sağlar. Tedavi sırasında sistemik antikoagülasyon uygulandığından kanama riski olan hastalarda ECMO kontrendike olmayı sürdürmektedir. Yirmi altı yaşında kadın hasta gelmeden bir saat önce trafik kazası nedeniyle politravma geçirmiş. Basit torasik radyografi ve bilgisayarlı tomografi sağ akciğer atelektazisiyle birlikte geniş bir sağ hemopnömotoraks ve sağ akciğerde ciddi kontüzyonun varlığını gösterdi. ECMO desteği altında başarıyla sağ alt lob çıkartıldı. Hemorajik şoklu politravma hastalarında kontrendike olmasına rağmen kanama iyice kontrol altına alınmışsa ECMO uygulaması mümkün olabilir. Hasta önemli bir komplikasyon olmaksızın taburcu edilmiştir.

LookUs & Online Makale