p-ISSN: 1306-696x | e-ISSN: 1307-7945
Cilt : 28 Sayı : 10 Yıl : 2026

Hızlı Arama




Scopus CiteScore SCImago Journal & Country Rank

Ulusal Travma ve Acil Cerrahi Dergisi - Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 28 (10)
Cilt: 28  Sayı: 10 - Ekim 2022
DIĞER
1. 
Ön sayfalar
Frontmatters

Sayfalar I - V

DENEYSEL ÇALIŞMA
2. 
Testis torsiyonunda, tunica albuginea insizyonunun testis dokusuna etkisi
Effect of tunica albuginea incision on testicular tissue in testicular torsion
Ahmet Hikmet Şahin, Mehmet Nuri Cevizci, Gülay Turan, Hatice Şahin
PMID: 36169476  PMCID: PMC10277382  doi: 10.14744/tjtes.2022.58228  Sayfalar 1367 - 1372
AMAÇ: Acil servise skrotal ağrı nedeniyle başvuran çocukların %15–20’sinde altta yatan neden testis torsiyonudur. Testisin spermatik kord dü-zeyinde kendi etrafında dönmesi olarak tanımlanan testis torsiyonu dolaşımın bozulması nedeniyle organ kaybına neden olabilir. Organ kaybının önlenmesi için ilk altı saat içinde testisin detorsiyone edilmesi önerilmektedir. Çalışmanın amacı, detorsiyona ek olarak yapılan Tunica Albuginea insizyonunun torsiyone olmuş testisin canlılığına etkisini incelemektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Araştırma deneysel tasarıma sahiptir. Çalışma 3 grup (sham, testis torsiyonu [T-DT] ve tunica albuginea insizyonu [TAI]) sıçan üzerinde uygulanmıştır. On günlük izlem sonrasında gruplardaki testisler patolojik inceleme için alınmıştır. Patolojik incelemede tüm patolojik örneklerde, nekroz, iskemik değişiklikler, Johnsen skoru, ödem, enflamasyon ve bazal membran kalınlaşması değerlendirilmiş ve skorlanmıştır. BULGULAR: TAI ve T-DT grubu değişkenler bakımından karşılaştırıldığında; nekrozun, iskemik değişikliğin, ödemin, enflamasyon ve bazal memb-rane kalınlaşmasının TAI grubunda anlamlı seviyede az olduğu saptanmıştır. Aynı zamanda, ortalama Johnsen Scores T-DT (7.44±0.52) ve TAI (8.60±0.51) grupları arasında anlamlı olarak farklıdır.
TARTIŞMA: Bulgular TAI grubundaki testislerin sadece detorsiyon uygulanan testislere göre daha iyi korunabildiğini göstermiştir. Testis torsiyonunda, detorsiyon işleminin testisi korumak için yeterli olmadığı, TAI’nın işleme eklenmesinin yararlı olacağı ileri sürülebilir.

3. 
Deneysel kolon anastomozu modelinde adipoz kökenli mezenkimal kök hücrelerin ve/veya sildenafil sitratın etkileri
Effects of adipose tissue-derived mesenchymal stem cells and/or sildenafil citrate in experimental colon anastomosis model
Murat Demir, Eyüp Murat Yılmaz, Emrah İpek, Çiğdem Yenisey, Recai Tunca, Mehmet Hakan Çevikel, Ahmet Ender Demirkıran
PMID: 36169464  PMCID: PMC10277368  doi: 10.14744/tjtes.2021.57500  Sayfalar 1373 - 1381
AMAÇ: Bu çalışmada, adipoz kökenli mezenkimal kök hücrelerin (AT-MSC) ve sildenafil sitratın tek başına veya kombine edilerek deneysel kolon anastomozu modeline iyileştirici etkilerinin değerlendirilmesi amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Toplam 40 dişi Wistar cinsi sıçan rastgele dört gruba dağıtıldı: Kontrol grubu (anastomoz esnasında ve sonrasında herhangi bir müdahale olmayan), kök hücre (anastomoz bölgesine AT-MSC enjeksiyonu yapılan), sildenafil sitrat (10 mg/kg sildenafil sitratın oral gavajı uygulanan) ve kök hücre + sildenafil sitrat (AT-MSC enjeksiyonu ve sildenafil sitratın oral uygulaması) grubu. Tüm sıçanlar anastomoz sonrası beşinci gün sakrifiye edildi. Anastomoz iyileşmesini değerlendirmek için, karın içi yapışıklık durumu ve anastomoz patlama basıncı ölçüldü. Doku örneklerinde hidroksiprolin ve TNF-α düzeyi, nötrofil lökosit infiltrasyonu, epitel rejenerasyonu ve nekroz miktarı incelendi.
BULGULAR: Gruplar arasında anastomoz kaçağı ve anastomoz patlama basıncı ölçümlerinde anlamlı fark yoktu. Sildenafil, kök hücre ve kök hücre + sildenafil ile tedavi, kontrol ile karşılaştırıldığında perianastomotik adezyonların derecesini azaltmıştır (p<0.05). Kök hücre ve kök hücre + sildenafil gruplarında hidroksiprolin düzeyinde önemli bir artış kaydedildi (p=0.001). AT-MSC enjeksiyonu tek başına veya sildenafil sitrat ile kombinasyon halinde anastomoz bölgesinde TNF-α konsantrasyonunu düşürmüştür (p=0.001). Histopatolojik inceleme, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında sildenafil ve kök hücre uygulamalarının nekrotik dokuların temizlenmesini arttırdığını, lökosit infiltrasyonunu azalttığını ve anastomoz uçlarının bir-leşimini hızlandırdığını ortaya koydu (p=0.001). Epitel rejenerasyonu, kök hücre grubunda diğer gruplara göre daha belirgindi (p=0.001). Makrofaj yoğunluğu, sildenafil veya kök hücre grupları ile tedavi edilen gruplarda kontrol ve kök hücre + sildenafil gruplarına göre daha düşüktü (p=0.001). TARTIŞMA: Kolon anastomozu yapılan sıçanlarda sildenafil sitrat ve/veya AT-MSC uygulamaları, özellikle kök hücre uygulanan gruplarda daha be-lirgin olacak şekilde anastomoz iyileşmesine katkı sağladı.

4. 
Transkutanöz elektriksel sinir stimülasyonunun (TENS) postoperatif ileuslu sıçanlar üzerindeki etkileri
Effects of transcutaneous electrical nerve stimulation on rats with post-operative ileus
Şener Balas, Kerim Bora Yilmaz, Serhat Tokgöz, Mehmet Saydam, Hamdullah Yanık, Evrim Önder, Melih Akıncı, İdil Güneş Tatar, Harun Karabacak, Atilla İşgören
PMID: 36169472  PMCID: PMC10277373  doi: 10.14744/tjtes.2021.87767  Sayfalar 1382 - 1388
AMAÇ: Postoperatif İleus (POI), bağırsak lümeninde gaz ve sıvı birikimine neden olan bir tür bağırsak dismotilitesidir. Transkutanöz elektriksel sinir stimülasyonu (TENS), ağrı tedavisi ve sinir stimülasyonu gibi tıbbi uygulamalarda sıklıkla kullanılmaktadır. Bu deneysel hayvan çalışmasında amacımız, TENS’in POI üzerindeki etkilerini araştırmak ve TENS uygulamasından sonra sıçan bağırsağındaki histopatolojik değişiklikleri göstermektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma, deneysel bir hayvan çalışmasıdır. İki grupta 16 adet Wistar-Albino erkek sıçan kullanıldı ve laparotomi yapıldı. Kolorektum ve ince bağırsak manipüle edildikten sonra, aktif kömür ve Nil kırmızısı oral gavaj ile uygulandı. Sıçanların karın derisine elektrotlar yerleştirildi ve TENS yöntemi kullanıldı. İki gruptaki sıçanlar 24. saatte öldürüldü. Sıçanların özefagusu, midesi ve tüm bağırsakları rezeke edilerek direkt röntgen ve bilgisayarlı tomografi taraması ile “J” görüntüleri alınarak aktif kömürlerin ilerlemesi radyolojik olarak ölçüldü. Histopatolojik ve mikroskobik değerlendirme yapıldı.
BULGULAR: Aktif kömür ilerlemesinin ölçüm ortancası TENS grubunda 429 mm (178–594), kontrol grubunda 203 mm (149–313) olarak bulundu ve bunlar istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0.004963). Histopatolojik nekroz açısından iki grup arasında anlamlı fark vardı (p=0.041). Ek olarak, GI yolundaki Nil Red (550 nm) miktarı, TENS’in ardışık uygulamaları ile sekiz saatlik gavajdan sonra artmıştı.
TARTIŞMA: Bu çalışma, bir deneysel sıçan modelinde TENS’in POI üzerindeki koruyucu ve terapötik etkinliğini radyolojik ve histo-patolojik olarak göstermiştir. Klinik pratikte, TENS POI üzerinde incelenebilir. Bulgularımızı doğrulamak ve genelleştirmek ve ayrıca TENS’in postoperatif ağrı üzerindeki etkisini değerlendirmek için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

KLINIK ÇALIŞMA
5. 
Sitoredüktif cerrahi ve hipertermik intraperitoneal kemoterapi sonrası acil relaparatomiler
Urgent re-laparotomies in cytoreductive surgery and hyperthermic intraperitoneal chemotherapy
Berke Manoğlu, Selman Sökmen, Tayfun Bişgin, Yasemin Yıldırım, Ali Durubey Çevlik, Hale Aksu Erdost, Funda Obuz
PMID: 36169467  PMCID: PMC10277383  doi: 10.14744/tjtes.2022.62121  Sayfalar 1389 - 1396
AMAÇ: Sitoredüktif cerrahi (SRC) ve hipertermik intraperitoneal kemoterapi (HİPEK) sonrası komplikasyonlara bağlı acil relaparotomi yapılan hastaların immün skorlamalarla tahmin edilip, edilemeyeceğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Kliniğimizde 2007–2020 yılları arasında SRC&HİPEK prosedürü uygulanan 661 hasta analiz edildi. Bu hastaların 28’ine (%4.2) acil relaparotomi (URL) yapılması gerekmiştir. Hastaların 22’si (%78.6) kadın, median yaş 57 (76–24) idi. Hastaların 22’si (%78.6) 65 yaş altındaydı. Tüm standart klinikopatolojik özellikler, ameliyat bulguları ve morbid-mortalite sonuçları analiz edildi. Nötrofil-lenfosit oranı (NLR), nötrofil-trombosit oranı (NTR) ve CRP (C-reaktif protein)-albümin oranı (CAR) gibi iyi bilinen immünoskorlar belirlendi.
BULGULAR: URL için ana endikasyon ince bağırsak anastomoz kaçağıydı (n=13, %46.4). İkinci en sık endikasyon ise karın duvarı defektleriydi (evise-rasyon-evantrasyon) (n=5, %17.9). Hastalarda patoloji en sık ince bağırsak kaynaklıydı. Hastaların %28.6’sına (n=8) erken ameliyat sonrası dönemde (ilk 7 gün), geri kalanına (n=20, %71.4) 7–90 gün aralığında URL yapıldı. URL hastalarının çoğu (n=16, %57.1) birden fazla komorbiditeye sahipti. Genel gruba bakıldığında, 104 (%16.4) hastada Clavien-Dindo (C-D) evre I-II ve 88 (%13.9) hastada C-D evre III-IV komplikasyon görülürken, URL hasta grubunda 22 (%78.6) hastada C-D evre III-IV komplikasyon görüldü. Bu ileriye yönelik kohortta, URL yapılmayan hastalarda genel mortalite oranı %3.2 (n=20) idi. URL hastalarında altı (%21.4) hasta ameliyat sonrası dönemde kaybedildi ve kurtarılamamanın ana nedeni entero-enteral anastomoz kaçağına bağlı sepsisti. Bu hastaların dördünde çok sayıda komorbidite vardı. URL öncesi medyan NLR, NTR ve CAR değerleri sırasıyla 9.12 (1.72–37.5), 0.03 (0.01–0.12) ve 41.4 (4.2–181.3) idi. SRC öncesi tahmin edilen NLR ve CAR değerleri (4.71 ve 28.8), ameliyat sonrası dö-nemde çeşitli komplikasyonlara bağlı URL yapılan hastalarda anlamlı olarak yüksekti (p=.01 ve p<.01). Bu immün skor değerleri, SRC ve URL sonrası kaybedilen hastalar arasında herhangi bir ilişki göstermedi.
TARTIŞMA: SRC sonrası URL gerektiren ciddi komplikasyonlar genellikle artan mortalite oranı, kısa sağkalım, primer tümörün erken rekürrensi, merkezin kaynaklarının tükenmesi ve yüksek maliyetlerle ilişkilidir. URL, SRC&HİPEK prosedürü için önemli bir kalite göstergesi olarak kabul edilebilir. URL ile tedavi edilen hastalarda morbi-mortalite sonuçlarını azaltmak için zamanında cerrahi müdahale ve yoğun yönetim stratejisi son derece önemli konulardır.

6. 
Perforasyona bağlı peritonitte intraperitoneal dren takılmasının rolünü belirlemeye yönelik prospektif, randomize olmayan bir çalışma
A prospective, non-randomized study to determine the role of intraperitoneal drain placement in perforation peritonitis
Sanjam Singh, Cherring Tandup, Harjeet Singh, Hemanth Kumar, Siddhant Khare, swapnesh sahu, Lileswar Kaman, Ajay Savlania, Anil L Naik, Anish Chowdhury
PMID: 36169463  PMCID: PMC10277363  doi: 10.14744/tjtes.2022.45705  Sayfalar 1397 - 1403
AMAÇ: Perforasyona bağlı peritonitte laparotomi sonrası cerrahi alan enfeksiyonu, morbiditeyi ve hastanede kalış süresini arttırdığı ve yaşam kalitesini düşürdüğü için önemli bir sorun olmaya devam etmektedir. Perforasyona bağlı peritonitte karın içi dren yerleştirilmesi rutin bir uygulamadır. Çalışmamızın amacı perforasyona bağlı peritonit nedeniyle ameliyat edilen iki grup hastada cerrahi alan enfeksiyonu insidansını karşılaştırmaktır: Birinci grupta karın içi dren yerleştirilmişken, ikinci gruba dren yerleştirilmedi.
GEREÇ VE YÖNTEM: Mevcut tek merkezli, ileriye yönelik, randomize olmayan çalışma, Hindistan’da Yüksek Lisans Tıp Eğitimi ve Araştırma Ens-titüsü Genel Cerrahi Anabilim Dalı’nda yürütülmüştür. Gastroduodenal ve ince bağırsak perforasyonuna bağlı peritonit için keşif amaçlı laparotomi uygulanan toplam 122 hastadan 100’ü, belirtilen dahil edilme ve hariç tutulma kriterlerine göre bu çalışmaya alındı. Dren grubuna ve drensiz gruba her birinde 50 katılımcı olacak şekilde hasta alındı. Primer kapama veya rezeksiyon-anastomoz yapılan perforasyon peritonitli her alternatif hastaya bir dren yerleştirildi. Diyabet, böbrek yetmezliği ve hemodinamik instabilitesi olan hastalar ve semptom başlangıcından bu yana 72 saatten fazla zaman geçtikten sonra başvuranlar çalışma dışı bırakıldı. Periton sıvılarından kültür alındı. Birincil son nokta, iki grupta cerrahi alan enfeksiyonlarının insidansını belirlemekti. Ayrıca her iki grupta da bağırsak hareketlerinin geri dönüşü için geçen süreyi, nazogastrik sondanın (NGS) takılma süresini, ameliyattan sonraki 30 gün içinde lokal veya genel anestezi altında herhangi bir müdahale yapılıp yapılmadığını, hastanede kalış süresini ve postope-ratif dönemde onarım kaçağı tanısının konulma kolaylığını karşılaştırdık.
BULGULAR: Her iki gruptaki katılımcıların demografik özellikleri eşleştirildi. Cerrahi alan enfeksiyonu insidansı açısından drenli ve drensiz gruplar arasında anlamlı bir fark gözlenmedi (p=0.779). Dren olmayan grupta ameliyat süresi ve hastanede kalış süresi anlamlı olarak daha kısaydı. Peritoneal kültürde üreme açısından iki grup arasında anlamlı fark gözlendi ve dren grubunda bakteri üremesinde artış görüldü. Clavien-Dindo sınıflamasına göre sınıflandırılan iki grup arasında morbidite açısından anlamlı bir fark görülmedi.
TARTIŞMA: Karın içi drenlerin rutin kullanımı cerrahi alan enfeksiyonlarını önlemede etkili bulunmadı, ancak seçim yanlılığı göz ardı edilemez. Dren olmayan hastaların hastanede kalış süreleri önemli oranda daha kısaydı.

7. 
Sınırlı kaynaklarla şiddetli çoklu travmada mortaliteyi tahmin etmek
Predicting mortality in severe polytrauma with limited resources
Daniel Rajko Mijaljica, Pavle Gregoric, Nenad Ivancevic, Vedrana Pavlovic, Bojan Jovanovic, Vladimir Djukic
PMID: 36169468  PMCID: PMC10277369  doi: 10.14744/tjtes.2021.70138  Sayfalar 1404 - 1411
AMAÇ: Yaralı hastaların durumlarının ciddiyetinin objektif olarak değerlendirilmesi, yeterli triyaj, karar verme, operasyon ve yoğun bakım yönetimi, önlem ve koruma, sonuç çalışmaları ve sistem kalite değerlendirmesi açısından çok önemlidir. Bu çalışma, yaygın olarak kullanılan altı travma skorlama sistemini mortalitenin öngörücüleri olarak karşılaştırmayı ve sınırlı kaynaklara sahip ortamlarda aralarında en güçlü olanı belirlemeyi amaçlamıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Haziran 2018–Ağustos 2020 tarihleri arasında Acil Cerrahi Kliniği yoğun bakım ünitesine (Birinci basamak travma merkezi, CSS Belgrad) başvuran yetmiş beş çoklu travmalı hasta çalışmaya dahil edildi. Dahil edilme kriterleri; yaş ≥16, ISS ≥16 ve SOFA ≥5 idi. Puanlar, lojistik regresyon modeli ve alıcı işletim karakteristiği (ROC) eğrisi altındaki alanların (AUC) analizi kullanılarak değerlendirildi.
BULGULAR: Yirmi altı aylık süre boyunca, çoğunlukla künt travma (%97.3), trafik kazası (%68) ve serbest düşme (%25.3) olmak üzere yüksek seviyede seçilmiş vakalar dahil edildi. Toplam mortalite oranı %36 ile, 56 (%74.7) olguda cerrahi ve 19 (%25.3) olguda nonoperatif tedavi indikas-yonu verildi. Lojistik regresyon analizi, altı travma skorunun tamamının (ISS, NISS, APACHE2, SOFA, TRISS, KTS) anlamlı mortalite öngörücüleri olduğunu göstermiştir (p<0.001). Gözlemlenen eşik değerleri olan ISS: 39.5, NISS: 42, APACHE 2: 25, SOFA: 6.5 puanları, hayatta kalamayanlarda mortalite için öngörücü değerlerdir. Çok değişkenli bir analiz, en güçlü mortalite öngörücülerinin TRISS ve APACHE 2 olduğunu ve sırasıyla AUC’le-rin 0.9 ve 0.866 olduğunu göstermiştir.
TARTIŞMA: Çalışmamıza göre, en güçlü mortalite öngörücüleri APACHE 2 ve TRISS’dir; sınırlı kaynaklara sahip hastane ortamlarında bile istatistiksel olarak anlamlı olan KTS, beklendiği gibi performans göstermemiştir. “Altın saat”ten faydalanma aracı olarak KTS’yi, kabul aşamasında ISS veya NISS kullanımını, ve yoğun bakım ünitesine kabulden sonraki ilk 24 saatte kullanım için APACHE 2 veya TRISS’i önermekteyiz.

8. 
Masif transfüzyon protokolünün uygulanması: Güney Kore’den tek bir travma merkezi deneyimi
Implementation of a massive transfusion protocol: A single trauma center experience from South Korea
Min A Lee, HyeMin Park, Byungchul Yu, Kang Kook Choi, Youngeun Park, Gil Jae Lee
PMID: 36169455  PMCID: PMC10277374  doi: 10.14744/tjtes.2022.07824  Sayfalar 1412 - 1418
AMAÇ: Masif transfüzyon (MT), geleneksel olarak, hasta kabülünden sonraki ilk 24 saat içinde 10 üniteden fazla eritrosit (RBC) transfüzyonu olarak tanımlanır. Bu çalışmanın amacı, bölgesel bir travma merkezinde taze donmuş plazma (TDP) ve eritrosit oranı dahil olmak üzere masif transfüzyon (MT) eğilimini analiz etmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Geriye dönük veriler 2014’ten 2016’kadar tarandı. Başvurudan sonraki ilk 24 saat içinde 10 üzeri eritrosit ünitesi alan toplam 185 hasta çalışmaya alındı. Başvurudan sonra her bir 4 saatlik dilimlerde ve 24 saat sonra transfüzyon gereksinimleri analiz edildi. Hayatta kalan ve hayatta kalmayan grup arasında, yüksek TDP: eritrosit grubu (≥1: 2) ve düşük TDP: eritrosit grubu (<1: 2) arasında ve ilk yarı ile ikinci yarı dönem arasındaki transfüzyon özellikleri karşılaştırıldı.
BULGULAR: Masif transfüszyon protokolünü uyguladıktan sonra FFP: eritrosit oranında bir iyileşme eğilimi vardı. FFP: eritrosit oranı, bavurudan sonraki 24 saat içinde 1: 1.7’den 1: 1.4’e yükselmişti. İlk transfüzyona kadar geçen süre kısalmıştı (137 dakikadan 106 dakikaya). Mortalite, yüksek TDP: eritrosit grubunda, düşük TDP: eritrosit grubuna göre daha düşüktü.
TARTIŞMA: Çalışmamızda, MT protokolü FFP: eritrosit oranını iyileştirmiştir. Daha yüksek bir TDP: eritrosit oranı da MT hastalarında ölüm oranında bir iyileşmeye yol açmıştır.

9. 
Elli yaş üstü hastalarda akut apandisit: Klinik değişkenlerin ameliyat ve ameliyat sonrası sonuçlara etkisinin değerlendirilmesi
Acute appendicitis over the age of 50: The evaluation of the impact of clinical variables on operative and post-operative outcomes
Oğuz Hançerlioğulları, Mehmet Zeki Buldanlı, Burak Uçaner, Mehmet Sabri Çiftçi, Sacit Altuğ Kesikli
PMID: 36169477  PMCID: PMC10277362  doi: 10.14744/tjtes.2022.86229  Sayfalar 1419 - 1427
AMAÇ: Elli yaş üzerindeki akut apandisit hastalarında yapılan çalışmalarda daha yüksek mortalite, daha yüksek perforasyon oranları, semptom başlangıcından hastaneye yatışa kadar daha fazla gecikme, daha yüksek komplikasyon oranları ve histopatolojik incelemelerde daha yüksek malignite sonuçları bildirilmiştir. Bu çalışmada, akut apandisit tanısı alan ve bu tanı nedeniyle ameliyat edilen 50 yaş ve üzeri bir hasta popülasyonunda ameliyat ve ameliyat sonrası bulguları etkileyebilecek klinik, laboratuvar ve görüntüleme bulgularının aydınlatılması amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu geriye dönük çalışmaya, Ocak 2017 ile Ocak 2020 arasında akut apandisit nedeniyle tek bir üçüncü basamak hastanede ameliyat edilen 50 yaş ve üzerindeki tüm hastalar alındı. Hastaların demografik verileri, komorbiditeleri, laboratuvar ve görüntüleme bulguları, ame-liyat ve ameliyat sonrası sonuçları, hastalarda gelişen cerrahi komplikasyonlar ve alınan örneklerin histopatolojik değerlendirmeleri detaylı olarak incelendi.
BULGULAR: Ortanca yaşı 59 olan, acil apendektomi yapılan 50 yaş ve üzerinde toplam 152 hasta çalışmaya alındı. Ameliyat öncesi iki ya da daha fazla konorbidite varlığının ve ameliyat sonrası yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) yatış süresinin cerrahi komplikasyonların gelişimiyle anlamlı derecede ilişkili olduğu gösterildi (sırasıyla, p=0.002 ve p=0.006). Cerrahi komplikasyon gelişen hastalarda toplam yatış süresinin daha uzun (p<0.001), ameliyat öncesi albümin düzeylerinin daha düşük (p=0.017) ve takipte YBÜ’de yatış süresinin daha yüksek (p=0.006) olduğu görüldü. Açık apendektomi yapılan hastalarda ameliyat öncesi lökosit düzeylerinin daha yüksek olduğu görüldü (p=0.047). Ameliyat öncesi karın ağrısı süresinin hastanede yatış süresi ile güçlü bir şekilde ilişkili olduğu gözlendi (p<0.001). Ayrıca hastaların hastanede yatış süreleri ile ameliyat öncesi C-reaktif protein düzeyleri arasında güçlü bir korelasyon saptandı (p<0.001).
TARTIŞMA: Akut apandisitin geç erişkinlerde yönetiminin tanı ve ameliyat sonrası süreçler açısından zorlu olduğu öne sürülmüştür. Bu nedenle, bu hastalara ait ameliyat öncesi klinik, laboratuvar ve görüntüleme verileri dikkatli ve titizlikle değerlendirilmelidir.

10. 
Künt dalak travma: Nonoperatif başarısızlık oranını etkileyen prediktör ve risk faktörlerin analizi
Blunt splenic trauma: Analysis of predictors and risk factors affecting the non-operative management failure rate
Abdullah Yıldız, Adnan Özpek, Ahmet Topçu, Metin Yücel, Fikret Ezberci
PMID: 36169475  PMCID: PMC10277379  doi: 10.14744/tjtes.2022.95476  Sayfalar 1428 - 1436
AMAÇ: Non-operative management (NOM), künt dalak travması olan hemodinamik olarak stabil hastalarda standart bir tedavi haline gelmiştir. Çalışmalarda, NOM için çok sayıda prediktör ve risk faktörü tanımlanmaktadır. Ancak, bu faktörlerin NOM başarısızlığındaki rolleri tartışılmaya devam etmektedir. Bu çalışma, NOM uygulanan hastalardan elde edilen verilerin geriye dönük analiziyle, bu faktörlerin NOM başarısızlığındaki rolünü sunmayı amaçladı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Mart 2009–Haziran 2021 tarihleri arasında künt karın travması ile getirilen ve künt dalak travması tanısı alan 189 hastanın ilk değerlendirmesi yapıldı. Hemodinamik instabilite nedeniyle acil ameliyata (immediate splenektomi) alınan 13 ve hayatını kaybeden 18 hasta çalışmaya alınmadı. Geri kalan 158 hastaya (stabil veya stabilleşen) NOM planlandı. NOM planlanan hastalar başarılı (s-NOM; n=139) veya başarısız (f-NOM; n=19) olarak gruplandırılarak, sonuçlar geriye dönük olarak analiz edildi.
BULGULAR: NOM için planlanan 158 hastanın 115’i erkekti. Ortalama yaş; s-NOM 32.2±14.5 ve f-NOM’da 36.1±16.1) idi. Ortalama hastanede kalış süresi 8 (4–21) gün, takip süresi ise 12 (6–18) aydı. Planlanan NOM grubunda 60 (%43.2) hastaya USG ve 137 (%98.6) hastaya BT yapıldı. NOM planlanan hastalarda (n=158) grade I-V sırasıyla 20 (%12.6), 54 (34.1) 56 (%35.4), 26 (%16.4) ve 2 (%1.3) idi. Grade I-V başarı oranları sırasıyla 20 (%100), 52 (%96.3), 52 (%92.8), 15 (%57.7), 0 (%0.0) idi. s-NOM grubundaki 41 hastaya 102 ünite eritrosit transfüzyonu (ortalama 2.46 ünite) uygulanırken, f-NOM grubundaki 19 hastaya 81 ünite (ortalama 4.26 ünite) uygulandı (p<0.001). ISS skoru >15 hastalar %57.5 (ortalama skor, 22.8) ve f-NOM grubunda %78.9 (ortalama skor, 34.8) idi (p<0.001). Bu çalışmada genel NOM başarısı %88.0, toplam komplikasyon %10.1 ve mortalite %1.2 idi.
TARTIŞMA: Bu çalışmada grade I-III künt dalak travmalı hastalara NOM protokolü uygulanarak başarıyla tedavi edildi. Ancak, grade IV dalak yaralanmalarının sadece %57.7’si NOM ile başarılı bir şekilde yönetildi. Standart bir plan dahilinde prediktör ve risk faktörleri belirlenmesi ve bu plan dahilinde takip ve tedavilerinin yapılması NOM başarısını artıracağını öngörüyoruz.

11. 
Peptik ulkus perforasyonunda laparoskopik ve açık tekniğin karşılaştırılması, skor sistemleri ne kadar etkin? Tek merkez deneyimi ve literatür derlemesi
Open versus laparoscopic technique in peptic ulcus perforation, how effective are score systems?Single-center experience and literature review
Emrah Akin, Fatih Altintoprak, Yesim Akdeniz, Baris Mantoglu, Kayhan Ozdemir, Necattin Firat, Recayi Çapoğlu
PMID: 36169470  PMCID: PMC10277371  doi: 10.14744/tjtes.2022.78938  Sayfalar 1437 - 1441
AMAÇ: En sık görülen peptik ülser komplikayonlarından birisi perforasyondur (PÜP) ve önemli bir morbidite-mortalite nedeni olmaya devam etmektedir. Bu çalışmada benzer ameliyat öncesi skorlama indeksi sonuçlarına (Boey, Charlson co-morbidite indeksi ve Mannheim peritonit indeksi) sahip olup laparoskopik ve açık cerrahi uygulanmış olan hastaların sonuçlarının karşılaştırılması amaçlanmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: PÜP tanısı ile acil şartlarda ameliyata alınmış olan hastaların dosyaları geriye dönük olarak incelenerek ameliyat öncesi Boey, CCI ve MPI skorları hesaplandı. Belirtilen skorlama indekslerinin skorları ‘düşük’ olarak belirlenen hastalar laparoskopik ve açık cerrahi yapılanlar olmak üzere iki gruba ayrıldı (laparoskopik cerrahi uygulananlar/Grup-1 ve açık cerrahi uygulananlar/Grup 2). Grupların peroperatif ve erken ameliyat sonrası sonuçları karşılaştırıldı.
BULGULAR: Gruplar arasında demografik veriler, hastaneye başvuru süresi ve hastanede yatış süresi açılarından istatistiksel fark saptanmadı. Operasyon zamanı Grup 1’de (110.2 dk, std ±20.6 / 75–150 dk) Grup 2’ye göre (54.2 dk, std±15.7 / 30–120 dk) uzun bulundu (p<0.001). Morbidite Grup 1’de daha az bulundu (%4’e %14.6) (p<0.001).
TARTIŞMA: Peptik ülser perforasyonunda laparoskopik yöntem seçilmiş olgularda ameliyat sonrası komplikasyon oranlarının daha az olması ve minimal invaziv cerrahinin bilinen avantajları nedeniyle güvenle uygulanabileceğini düşünüyoruz.

12. 
Glukoz/potasyum oranı ve şok indeksi’nin izole künt torakoabdominal travmalı hastalarda mortalite tahmin etmedeki rolü
Role of glucose/potassium ratio and shock index in predicting mortality in patients with isolated thoracoabdominal blunt trauma
Ersin Turan, Alpaslan Şahin
PMID: 36169479  PMCID: PMC10277384  doi: 10.14744/tjtes.2022.15245  Sayfalar 1442 - 1448
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, uzun süredir kabul gören şok indeksi ve verileri sınırlı olan glukoz/potasyum oranının izole künt torakoabdominal travmalı hastalarda prognostik değerini araştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu geriye dönük gözlemsel çalışma üçüncü basamak bir referans hastanede yürütüldü. Ağustos 2020 ile Şubat 2022 arasında acil serviste künt torakoabdominal travma nedeniyle tedavi edilen 18 yaş ve üstü ardışık hastalar alındı. Girişte arteriyel kan gazlarından elde edilen glukoz/potasyum oranları ve şok indeksi düzeylerinin mortalite ve cerrahi endikasyonu öngörme yeteneği, ROC eğrileri altında kalan alanlar hesaplanarak değerlendirildi.
BULGULAR: Sağ kalan grubunda 91 ve mortalite grubunda 11 olmak üzere toplam 102 hasta analiz edildi. Glikoz/potasyum oranı ve şok indeksi ile mortaliteyi tahmin etmek için ROC eğrileri altında kalan alanlar sırasıyla 0.854 (%95 GA, 0.742–0.967) ve 0.809 (%95, 0.666–0.952) idi. Ameliyat endikasyonunu tahmin etmek için glukoz/potasyum oranı ve şok indeksinin ROC eğrileri altında kalan alanları sırasıyla 0.761 (%95 GA, 0.657–0.864) ve 0.582 (%95 GA, 0.416–0.747) idi.
TARTIŞMA: Bu çalışma, izole künt torakoabdominal travmalı hastalarda cerrahi endikasyonu ve mortalityi öngörmede şok indeksi ve glikoz/potasyum oranının etkinliğini ve glikoz/potasyum oranının şok indeksine göre daha üstün olduğunu bildirmiştir.

13. 
Çocuk hastalarda laparoskopik apendektomide gastroözofageal reflünün değerlendirilmesi
Evaluation of gastroesophageal reflux in pediatric laparoscopic appendectomy procedures
Gökhan Berktuğ Bahadır, Caner İsbir, Aslınur Sagun, Hakan Taşkınlar, Handan Birbicer, Ali Naycı
PMID: 36169454  PMCID: PMC10277380  doi: 10.14744/tjtes.2021.06588  Sayfalar 1449 - 1454
AMAÇ: Laparoskopik cerrahi işlemler sırasında artan karın içi basıncının gastroözofageal reflü gelişiminde bir faktör olduğu bildirilmiştir. Bu çalışma, laparoskopik apendektomi geçiren çocuklarda gastroözofageal reflü varlığını ve ilişkili faktörleri 24 saatlik pH monitörizasyonu kullanarak değerlendirilmesi amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Haziran 2017–Haziran 2018 tarihleri arasında akut apandisit düşünülerek laparoskopik cerrahi uygulanan çocuklar çalışmaya dahil edildi. Ameliyat öncesi endotrakeal entübasyondan sonra, 24 saatlik pH monitörizasyonu için kateter yerleştirildi. Gastroözofageal reflü ile işlem süresi, ameliyat öncesi açlık süresi, yaş, kilo ve vücut kitle indeksi arasındaki ilişkiler değerlendirildi.
BULGULAR: Toplam 60 çocuk hasta çalışmaya alındı. Ortalama (SD) yaşları 11.82 (3.71) yıl (4–17 yaş arası) idi. Ortalama (SD) vücut ağırlığı 41.27 (16.72) kg (aralık, 15–90 kg) ve ortalama (SD) vücut kitle indeksi 17.96 (4.37) idi. Ameliyat öncesi ortalama açlık süresi 15.52 (12.1) saat, ortalama ameliyat süresi 38.42 (17.96) dakika idi. Daha düşük yaş ve ağırlık, ameliyat sonrası gastroözofageal reflü varlığı ile anlamlı olarak ilişkiliydi (p<0.05). Ortalama işlem süresi, ameliyat öncesi ortalama açlık süresi ve vücut kitle indeksi, intra veya ameliyat sonrası gastroözofageal reflü ile anlamlı olarak ilişki saptanmadı (p>0.05).
TARTIŞMA: Ortalama işlem süresi ile gastroözofageal reflü arasında anlamlı bir ilişkinin olmaması, bu çalışmada yapılan laparoskopik işlemlerin ortalama süresinin gastroözofageal reflü açısından güvenli olduğunu düşündürmektedir. Sonuçlar ayrıca laparoskopik apendektomi yapılan çocuk hastalarda genç yaş ve düşük kilonun gastroözofageal reflü için risk faktörleri olarak düşünülmesi gerektiğini göstermektedir.

14. 
Acil servis konsültasyonlarının acil genel cerrahi ameliyatlarına etkisi
The effect of emergency room consultations on emergency general surgery operations
Salih Celepli, Baki Türkoğlu, Serap Ulusoy, Salih Tuncal, Nezih Akkapulu, Mehmet Eryılmaz
PMID: 36169466  PMCID: PMC10277358  doi: 10.14744/tjtes.2022.60264  Sayfalar 1455 - 1461
AMAÇ: Amerika Birleşik Devletleri’nde Acil Genel Cerrahi (AGC) olgularında hastaneye yatışlar 2001 yılından bu yana %28 artmış olup, bu olguların maliyetlerinin 2060 yılına kadar yıllık %45 artarak 41.20 milyar dolara çıkacağı tahmin edilmektedir. Literatüre göre genel cerrahi kliniği ekibi günde ortalama 5.5 saatini acil servis konsültasyonları için ayırmaktadır. Bu çalışmadaki amaç, bölge hastanelerinden elde edilen verilerle, ülkemizde acil servisten yapılan konsültasyonların AGC yaklaşımına etkilerini belirlemek ve uygun çözüm önerileri oluşturmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamızdaki verilerin kaynağı 2017–2020 yılları arasındaki üç yıllık süreçte Ulusal Travma ve Acil Cerrahi Derneği İç Anadolu Bölgesi Travma ve Acil Cerrahi toplantılarında 10 bölge hastanesi tarafından sunulan AGC olgu sayılarıdır. Verilerin analizi ve grafiklerin oluşturulmasında MATLAB R2021b (The MathWorks, Inc., Natick, Massachusetts, ABD) ve SPSS (IBM SPSS Statistics for Windows, version 22.0, IBM Corp., Armonk, NY, ABD) programları kullanıldı.
BULGULAR: Yatış/konsültasyon oranı acil serviste çalışan doktorların AGC olgularını tanıma başarısı olarak değerlendirilmiş olup, tüm hastaneler genelinde ortalama değer %20.15’tir. Acil servisten yatırılan hastaların ne kadarının ameliyat edildiğini gösteren ameliyat/acil yatış oranı tüm merkezler göz önüne alındığında %59.17’dir. Akut kolesistit olgularında ameliyat/yatış oranı tüm merkezler için %31.49’dur. Hastane iş yükünün artışı ile birlikte yatış/konsültasyon oranının azaldığı görülmektedir. Laparoskopik/toplam appendektomi oranı tüm merkezler genelinde %22.78’dir. TARTIŞMA: Akut apandisit olguları ile AGC konsültasyon sayıları arasında bir korelasyon bulunmakta, fakat laparoskopik appendektomiyle konsültasyon sayıları arasında bir korelasyon bulunmamaktadır. Ayrıca konsültasyon yükünün arttığı merkezlerde akut kolesistit olgularında tıbbi takip, konsültasyon yükünün daha az olduğu merkezlerde ise daha yüksek oranda kolesistektominin tercih edildiği görülmektedir. Dünya genelinde AGC hastalarına yaklaşım ve sonuçları iyileştirmek için Ulusal AGC sistemlerine ihtiyaç duyulmakta ve bu sistemler geliştirilmeye çalışılmaktadır. Ülke kaynaklarını koordine ve sonuçları optimize eden ulusal bir AGC bakım sistemi kurmanın zorunlu olduğu düşünülmektedir.

15. 
Ateşli silah yaralanmalarının ikinci basamak bir sağlık kuruluşunda travma skorlama sistemleri ile değerlendirilmesi
Evaluation of firearm injuries by trauma scoring systems in a secondary health care institution
Resul Nusretoğlu, Yunus Dönder, İsmail Biri, Yücel Gültekin
PMID: 36169465  PMCID: PMC10277365  doi: 10.14744/tjtes.2021.58456  Sayfalar 1462 - 1467
AMAÇ: Travma hastalarında skorlama sistemleri yaygın olarak kullanılmaktadır ve travma hastalarının bakımında oldukça önemlidir. Bu çalışmada, travma merkezi olmayan bir hastaneye ateşli silah yaralanması nedeniyle getirilen hastaların, skorlama sistemleri ile değerlendirilmesi ve travma merkezinde tedavi olması gereken hastaların tanımlanmasında skorlama sistemlerinin etkinliğinin araştırılması amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2010–Aralık 2019 tarihleri arasında ateşli silah yaralanması nedeni ile Hakkari Yüksekova Devlet Hastanesi’ne getirilen hastalar geriye dönük olarak araştırıldı. On altı yaş ve üzeri hastalar çalışmaya alındı. Hayatını kaybetmiş olarak hastaneye getirilen hastalar ve hastanede kardiyopulmoner resüsitasyona yanıt alınmayan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Ayrıca ayaktan basit tıbbi müdahale yapılan hastalarda hasta grubuna dahil edilmedi. Hastalar, demografik olarak değerlendirildi. Travma hastalarının değerlendirilmesinde yaygın olarak kullanılan travma skorlama sistemlerinin mortalite öngörüsü incelendi. Ayrıca travma merkezlerinde tedavi olması gereken hastaların tanımlanmasında skorlama sistemlerinin etkinliği araştırıldı.
BULGULAR: Çalışmada %96.9’u erkeklerden oluşan 331 hasta değerlendirildi. Hasta grubu genç hastalardan oluştu ve yaş median değeri 27 (IQR, 24–29) yıl olarak bulundu. Yetmiş dört (%22.4) hasta tanı ve tedavi için travma konusunda referans olan hastanelere yönlendirildi. Toplam 46 (%13.9) hastada mortalite gelişti. Hastalarda Glasgow Koma Skoru, Yaralanma Ciddiyeti Skoru, Revize Travma Skoru, Yeni Travma Skoru ve Revize Travma Yaralanma Ciddiyeti Skoru mortalite öngörüsü için etkin bulundu ve skorlama sistemleri birbirleri ile korelesyon gösterdi. Ancak travma merkezinde tedavi olması gereken hastaların ayırımında skorlama sistemleri etkin bulunmadı.
TARTIŞMA: Skorlama sistemleri ateşli silah yaralanması olan hastaların mortalite tahmininde anlamlıdır. Ancak travma merkezine yönlendirilmesi gerekli hastaların ayırımında travma skorlama sistemleri etkin bulunmamıştır.

16. 
COVID-19 pandemisi rektus kılıf hematomu tanısını ve takibini nasıl değiştirdi?
How has the COVID-19 pandemic changed the diagnosis of rectus sheath hematoma and its follow-up?
Tolga Kalaycı, Murat Kartal, Mustafa Yeni
PMID: 36169462  PMCID: PMC10277375  doi: 10.14744/tjtes.2022.43755  Sayfalar 1468 - 1474
AMAÇ: COVID-19 pandemisi nedeniyle kronik öksürük atakları ve antikoagülan tedavi nedeniyle rektus kılıf hematomu (RKH) insidansında artış olmuştur. Bu çalışma, COVID-19 hastalarında RKH tanısı öncesi ve sırasında hangi parametrelerin farklılık gösterdiğini ve tanı ve takip sırasında neler beklenebileceğini belirlemeyi amaçlamaktadır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Mart 2016 ile Mart 2021 arasında RKH tanısı alan 35 hasta geriye dönük olarak değerlendirildi. COVID-19 grubu 11 hastadan oluşuyordu. Hastaların geçmişi ve taburculuk/ölüm zamanı dahil olmak üzere çeşitli bilgileri alındı ve deney grupları arasında karşılaştırıldı. BULGULAR: COVID-19’lu hastalarda, başvuru sırasında hipotansiyon oranları (p=0.011) ve defans ve rebound (p=0.030) oranları, olmayanlara göre daha yüksekti. Kanama genişliği açısından fark olmamasına rağmen, COVID-19 hastalarında hemoglobin düzeylerinde (p=0.009) daha büyük bir düşüş oldu ve o grupta eritrosit süspansiyonu ihtiyacı (p=0.040) anlamlı olarak arttı.
TARTIŞMA: Bu çalışma, COVID-19 hastalarında RKH’nun ilk değerlendirmesini oluşturmaktadır. COVID-19 hastalarında yüksek hipotansiyon, defans veya rebound oranları ve hemoglobin seviyelerindeki düşüşler nedeniyle klinik durum ciddidir. Bu, RKH’nun klinik yönetimini daha da zorlaştırarak daha uzun hastanede yatışla sonuçlanır. Bu zorluklara rağmen, COVID-19 enfeksiyonu morbidite veya mortaliteyi artırmaz.

17. 
Klinik gözlem ve protokole dayalı weaning’in antioksidan stres faktörleri üzerindeki etkilerinin karşılaştırılması
Comparison of the effects of clinical observation and protocol-based weaning on antioxidant stress factors
Cem Erdoğan, Deniz Kızılaslan, Burcu Tunay, Pelin Karaaslan, Gözde Ülfer, Türkan Yiğitbaşı, Yavuz Demiraran, Hüseyin Öz
PMID: 36169471  PMCID: PMC10277366  doi: 10.14744/tjtes.2021.80353  Sayfalar 1475 - 1481
AMAÇ: Bu çalışmada, hekim gözlemine (POB) veya protokole bağlı (PB) weaning protokolünün total antioksidan kapasite (TAC) ve total oksidatif stres (TOS) düzeyleri ve weaning başarı düzeyleri üzerindeki etkilerini karşılaştırmayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamız Ocak 2015–Ocak 2018 tarihleri arasında hastanemiz yoğun bakım ünitesinde acil servisten başvuran hastalar üzerinde yapıldı. Spontan solunum denemesi sırasında, belirtilen kriterlerden biri geliştiğinde, SBT sonlandırıldı ve önceki mekanik ventilatör parametrelerine dönüldü. Hastaların ertesi sabah tekrar SBT’ye alınması planlandı. Spontan solunum denemesi başarılı olursa ekstübasyona karar verildi. Doktor gözlemine dayalı ekstübasyon kararı, hastanın bilinç durumu ve günlük vizit sırasında yeterli göğüs ekspansiyonu durumuna göre verildi. BULGULAR: POB grubu hastalarda ekstübasyon öncesi ve sonrası TAK ortalama değerindeki düşüş anlamlı bulundu (p=0.001). PB grubu hastalarda ekstübasyon öncesi ve sonrası TAK ortalama değerindeki azalma anlamlı bulundu (p=0.03).
TARTIŞMA: Çalışmamızda PB grubunda TAK değerleri POB grubuna göre daha yüksek bulundu ve ayrıca yeniden entübasyon oranı daha düşük bulundu. Bir PB olarak weaning yönetiminin TAC ve TOS arasındaki dengeyi korumaya ve yeniden entübasyon oranını düşürmeye katkıda bulunabileceğini düşünüyoruz.

18. 
Travmatik beyin hasarında hastane içi mortaliteyi tahmin etmek için C-reaktif protein albümin oranı mı yoksa nötrofil-lenfosit oranı mı daha iyi bir göstergedir?
Is C-reactive protein-albumin ratio or neutrophil-lymphocyte ratio a better indicator to predict in-hospital mortality in traumatic brain injury?
Ersin Özeren
PMID: 36169474  PMCID: PMC10277381  doi: 10.14744/tjtes.2022.00794  Sayfalar 1482 - 1487
AMAÇ: Nötrofil-lenfosit oranı (NLR) ve C-reaktif protein albümin oranı (CAR) enflamatuvar yanıtın basit ve nesnel bir belirtecidir. Ancak, bu iki belirteç travmatik beyin hasarında birlikte çalışılmamıştır. Bu yüzden çalışmada TBH’li hastalarda NLR ve CAR’nin hastane içi mortaliteyi öngörmede hangisinin daha iyi bir biyobelirteç olduğu çalışıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya Ocak 2016 ile Aralık 2021 yılları arasında hastaneye kabul edilen ardışık 257 hasta dahil edildi. Tüm travmatik beyin hasarlı 18 yaş üstü hastaların dosyaları geriye dönük olarak incelendi. Hastanede kaldıkları süre içindeki verileri kaydedildi. Klinik özellikleri glaskow koma skorları (GKS) kaydedildi. Bilgisayarlı beyin tomografisi (BBT) ile tanıları sınıflandırıldı. Hastaların ilk 12–24 saat arasındaki rutin kan incelemeleri kaydedildi. Hastanede kaldıkları sürece ölenlerle ölmeyenlerin laboratuvar sonuçları karşılaştırılarak analiz edildi.
BULGULAR: Mann-Whitney U testine göre hastanede kaldıkları sürede ölen hastalarda ortanca CRP, CAR, NLR, WBC, monosit, nötrofil, RDW-CV, RDW-SD ve trombosit değerleri anlamlı derecede yüksek, ortanca albümin ve RBC değerleri ölmeyen hastalara göre anlamlı olarak daha düşüktü. Student t-testi, ölen hastalarda ortalama hemoglobinin ölmeyen hastalara göre anlamlı derecede düşük olduğunu gösterdi. Tek değişkenli lojistik regresyon modelinde yaş, albümin, CRP, CAR, NLR, WBC, monosit, nötrofil, RBC, RDW-CV, RDW-SD ve hemoglobin mortaliteyi öngören faktörlerdi. Bununla birlikte, çok değişkenli lojistik regresyon modelinde yalnızca yaş, albümin, CAR ve WBC’nin mortaliteyi öngören faktörler olduğu bulundu. Eğri altında kalan alanlar; CAR 0.891 (%95 GA, 0.847–0.935), WBC 0.759 (%95GA, 0.696–0.823) ve NLR 0.671 (%95 GA, 0.598–0.744).
TARTIŞMA: Bu çalışma, TBH’de hastane içi mortaliteyi ön görmede CAR’nin NLR ye göre daha iyi prognostik değere sahip olduğunu göstermiştir.

19. 
Uzun mesafeli hastaneler arası nakil sırasında, anevrizmal subaraknoid kanamalı hastaların klinik parametrelerinin değerlendirilmesi
Evaluation of clinical parameters of patients with aneurysmal subarachnoid hemorrhage during long-distance interhospital transport
Hakan Çakın, Necati Ucler, Ömer Elcik
PMID: 36169460  PMCID: PMC10277377  doi: 10.14744/tjtes.2021.28035  Sayfalar 1488 - 1493
AMAÇ: Anevrizmal subaraknoid kanaması olan hastaların ikinci basamak hastanelerden, üçüncü basamak hastanelere sevk edilmesi sırasında ortaya çıkan; Glaskow Koma Skalası skoru (GKS), Fisher evrelemesi ve World Federation of Neurological Surgeons (WFNS) derecesi değişiklikleri araştırmak.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu geriye dönük çalışmaya, 1 Aralık 2016 ile 1 Aralık 2019 tarihleri arasında ikinci basamak hastanelerden, üçüncü basamak olan merkezlerimize kara ambulansı ile nakledilen ve anevrizmal subaraknoid kanaması olan 75 hasta alındı. Her iki hastanede, GKS skoru, Fisher evrelemesi ve WFNS derecesi, hasta demografileri, nakil süresi ve mesafesi ile ilgili veriler analiz edildi.
BULGULAR: Kadın/erkek oranı 46: 29 ve ortanca hasta yaşı 55 yıldı. Median taşıma süresi üç saat ve yapılan mesafe 161 kilometre idi. Taşıma sırasında GKS anlamlı olarak azaldı (p=0.004), Fisher ve WFNS skorları anlamlı olarak arttı (sırasıyla, p=0.003 ve p=0.003). Nakil sırasında GKS veya Fisher evreleme sistemi değil ama WFNS değerlendirme derecesi, entübe olan ve olmayan hastalar arasında anlamlı derecede farklıydı (p=0.036). TARTIŞMA: Anevrizmal subaraknoid kanaması olan hastaların ikinci basamak hastanelerden, üçüncü basamak hastanelere sevk edilmesi sırasında ortaya çıkan; GKS, Fisher evrelemesi ve WFNS derecesinde önemli değişiklikler meydana geldiği tespit edildi. Parametrelerdeki bu değişiklikler, hastaların gelecekteki prognozlarını etkileyebilir ve değiştirebilir.

20. 
Doğu Karadeniz Bölgesi’nde ölümle sonuçlanan kara avcılığı ilişkili yaralanmalar
Fatal land hunting-related injuries in the Eastern Black Sea region-Turkey
Sait Özsoy, Huseyin Cetin Ketenci, Mehmet Askay
PMID: 36169469  PMCID: PMC10277367  doi: 10.14744/tjtes.2021.77662  Sayfalar 1494 - 1499
AMAÇ: Avlanma, avlanacak canlının özelliğine göre çeşitli silah veya aletlerin profesyonel şekilde kullanılmasını gerektirir. Avlanma esnasında farklı sebeplerle (ateşli silah yaralanması, yüksekten düşme, vahşi hayvan saldırısı veya doğal vb.) ölümler meydana gelebilir. Bu olguların adli olgu bildirimi ilk müdahaleyi yapan hekim tarafından yapılmalıdır. Giriş ve çıkış yaralarının tespiti, tıbbi tedavi öncesi yaraların fotoğrafının çekilmesi, radyolojik görüntülemede yabancı cisimlerin şekil ve büyüklüklerinin net olarak belirlenmesi ateşli silahın cinsi, atış sayısı ve atış mesafesinin saptanmasında faydalı olacaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Adli Tıp Kurumu Trabzon Grup Başkanlığı’nda 2007–2016 yılları arasında otopsileri yapılmış olgular geriye dönük olarak incelendi. Av faaliyetleri sırasında ölen 26 (%4.1) olgu değerlendirmeye alındı. Tüm olgulara toksikolojik inceleme yapılmıştır. Olay yeri inceleme tutanakları, avcılık malzemeleri, yara özellikleri ve ölüm nedenleri incelendi.
BULGULAR: Olguların tamamı erkek (%92.3; n=24), ortalama yaş 42.5 yıl (14–81; SD: ±17.4) idi. Olayların %42.3’ünün kışın, %80.8’inin (n=21) gündüz saatlerinde, %69.2’sinin tarla gibi açık alanlarda ve %26.9’unun ormanlık alanda meydana geldiği saptandı. Ölümlerin %88.5’inin av tüfeği saçma tanesi/şevrotin (iri saçma) yaraları, %7.7’sinin (n=2) uçurumdan düşme ve %3.8’inin yaban domuzu saldırısı (vasküler yaralanma) nedeniyle olduğu belirlendi. Atışların %57.7’sinin uzak, %19.2’sinin yakın ve %11.5’inin bitişik atış mesafesinden yapıldığı belirlendi. Faillerin %73.9’u başka bir avcı iken %26.1’inde ölen kişinin kendisi olduğu tespit edildi. Yaralanmaların %42.3’ü göğüs ve %38.4’ünün baş-boyun bölgesinde meydana geldiği belirlendi. Olguların ¾’ünde görgü tanığı olmasına rağmen olguların %96.2’sine ilk yardım yapılmadığı belirlendi. Sadece üç olguda (%11.5) etil alkol tespit edildi.
TARTIŞMA: Avcılık ve tıbbi ilk yardım eğitimlerinin benzer olayları azaltabileceği düşünülmektedir. Gerekli denetim mekanizmalarının çalışması önemlidir. İlave olarak, adli tıp uzmanlarının yargılama sonuçlarına ulaşabilmesinin benzer olaylarda yeni davranış tarzlarının geliştirilmesi açısından faydalı olacağı düşünülmektedir.

21. 
AO/OTA kırık sınıflamasına ve yaralanma mekanizmalarına göre çocuk kırıklarının analizi
The initial analysis of pediatric fractures according to the AO/OTA fracture classification and mechanisms of injuries
Onur Bilge, Ahmet Fevzi Kekeç, Numan Atılgan, Haluk Yaka, Zerrin Defne Dundar, Doğaç Karagüven, Mahmut Nedim Doral
PMID: 36169459  PMCID: PMC10277376  doi: 10.14744/tjtes.2021.24469  Sayfalar 1500 - 1507
AMAÇ: Pediatik kırıkların epidemiyolojisi, çok faktörlü bir şekilde, zamanla değişim göstermektedir. Bu çalışmanın amacı, mevcut AO/OTA kırık sınıflamasına göre, yol güvenliği için mevcut on yıllık eylem planı kapsamında pediatrik kırıkların son beş yıllık epidemiyolojik analizini ortaya koymaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu geriye dönük, epidemiyolojik tanımlayıcı çalışmaya birinci düzey bir travma merkezinde ortopedi ve travmatoloji ile ilişkili en az bir kırık tanısı almış 3261 pediatrik hasta alındı. Hastalar yaşlarına gore; <2, 2–5.9, 6–9.9 ve 10–17.9 olmak üzere dört yaş grubunda incelendi. Kırıklar AO/OTA kırık sınıflamasına göre değerlendirildi.
BULGULAR: Üç bin iki yüz altmış bir hastada 3396 kırık vardı. Hastaların ortalama yaşı 9.8±4.6 (1–17) idi. Yaş gruplarına göre kırık sayıları sırasıyla 28 (%0.008), 735 (%22.53), 863 (%26.47) ve 1635 (%50.99) idi. AO/OTA kırık sınıflamasına göre en sık görülen üç kırık; 23 (radius/ulna distal %22.9), 13 (humerus distal, %13.3) ve yedi (el/karpal, %12) idi. Hastaların %68.8’i ameliyatsız ve %31.2’si ameliyatla tedavi edildi. Toplam ölüm oranı %0.1 idi.
TARTIŞMA: Bildiğimiz kadarıyla bu çalışma, beş yıllık bir dönem boyunca AO/OTA sınıflandırmasına göre pediatrik kırıkları analiz eden ilk çalışmadır. Geleceğe yönelik olarak, majör travmaların önlenmesi için sürdürülebilir bir eylem planı oluşturmak amacıyla daha fazla çok merkezli epidemiyolojik çalışma yapılması gerekmektedir.

22. 
Glenoid fossaya uzanan skapula cisim kırıklarının cerrahi tedavisi: Cerrahi teknik ve erken dönem sonuçlar
Surgical treatment of scapula body fractures extending glenoid fossa: Surgical technique and early results
Güray Altun, Khaled Shatat, Mehmet Kapıcıoğlu, Ali Ersen, Kerem Bilsel
PMID: 36169478  PMCID: PMC10277370  doi: 10.14744/tjtes.2022.27715  Sayfalar 1508 - 1513
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, açık redüksiyon ve internal fiksasyon yapılan skapula kırıklı hastalarda cerrahi tekniği tanımlamak ve fonksiyonel sonuçları değerlendirmekti.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmada, Mart 2014 Eylül 2019 tarihleri arasında üç farklı merkezde, Ideberg tip dört ve beş skapula kırıklı, Judet yaklaşımıyla ameliyat edilen 10 hasta geriye dönük değerlendirildi. En az iki yıllık takiplerin sonucunda, tüm hastaların DASH ve Constant skorları değerlendirildi.
BULGULAR: Hastaların üçünde sol ve yedisinde sağ tarafta kırık bulunmaktaydı ve ortalama yaşları 35.1±9.75’idi. Ortalama Constant ve DASH skorları sırasıyla 87.9±13.68 ve 5.57±5.21’idi. İki hastada, yaklaşık supraglenoid çentikten 2 cm’lik mesafede, supraskapular sinirde travmatik tam kat yaralanma tespit edildi ve epinöral teknikle tamir edildi. İki yıllık takipler sonucunda hastalarda infraspinatus kas atrofisi gelişti.
TARTIŞMA: Sonuç olarak, bu çalışma glenoid eklem yüzüne uzanan deplase skapula kırıklı hastaların cerrahi tedavisinde Judet yaklaşımının tatminkar sonuçlarıyla güvenli bir tercih olduğunu desteklemektedir. Ek olarak, iki hastada rastlanan ve cerrahi sırasında tamiri yapılan travmatik supraskapular sinir hasarının daha kısıtlı veya modifiye yaklaşımlarla tanı konmasının zor olacağı kanaatindeyiz.

23. 
AO Type 42A tibia şaft kırıklarında hangisi daha üstün? Talonlu intrameduller çivi ile kilitli konvansiyonel intramedüller çivinin karşılaştırılması
Which is superior in the treatment of AO Type 42A tibial shaft fracture? A comparison of talon intramedullary nailing and conventional locked intramedullary nailing
Sezgin Bahadır Tekin, Ahmet Mert, Bahri Bozgeyik
PMID: 36169461  PMCID: PMC10277372  doi: 10.14744/tjtes.2021.36779  Sayfalar 1514 - 1520
AMAÇ: Çalışmadaki amacımız Tibia AO Type 42A kırıklarda konvansiyonel kilitli intramedüller çiviler ile talon kilitlemeli intramedüllerin klinik ve radyolojik sonuçlarını kıyaslamaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: AO Type 42 A kırığı olan 93 hasta geriye dönük olarak incelendi. Hastalar konvasiyonel intramedüller çivi yapılanlar (Grup 1) ve talonlu distal kilitleme yapılanlar (Grup 2) olarak ikiye ayrılmışlardır. Hastalar yaş, cinsiyet, yaralanma mekanizması, takip süresi, kaynama zamanı, sigara içiciliği, açık kırık varlığı, eşlik eden fibula kırığı varlığı, malunion, nounion gelişmesi ve operasyon sırasında çekilen skopi sayıları açısından istatistiki olarak karşılaştırıldı. Hastalar American Orthopaedic Foot and Ankle Society and Tegner Lysholm skorları hesaplanarak klinik skorlar açısından da kıyaslandı.
BULGULAR: Çalışmaya 68 erkek ve 35 kadın olmak üzere 93 hasta alındı. Grup 1 35 (%71.4) erkek, 14 (%28.6) kadın olmak üzere 49 hasta ve grup 2 33 (%75) erkek, 11 (%25) kadın olmak üzere 44 hastadan oluşmaktaydı. Her iki grup arasında yaş, cinsiyet, yaralanma mekanizması takip süreleri, sigara içiciliği, eşlik eden fibula kırığı, malunion varlığı, açık kırık varlığı açısından anlamlı fark saptanmamıştır (p>.05). Her iki grup arasında kaynama zamanı, nonunion ve skopi sayıları açısından anlamlı fark olduğu görüldü (p<.05). American Orthopaedic Foot and Ankle Society and Tegner Lysholm skoru açısından her iki grup arasında istatistiki olarak anlamlı fark bulunamadı (p=0.786 and p=0.764).
TARTIŞMA: Talonlu intramedüller çiviler radyasyon maruziyetini azaltmaktadır fakat kilitli konvansiyonel intramedüller çivilerde nonunion oranları daha düşüktür ve kaynama daha erken sağlanmaktadır.

24. 
Eklem içi kalkaneus kırıklarının cerrahi ya da konservatif tedavi sonrası plantar basınç dağılım durumunun kıyaslanması
The comparison of pedobarographic parameters after calcaneal fractures
Turan Bilge Kizkapan, Kadir Ilker Yıldız
PMID: 36169458  PMCID: PMC10277359  doi: 10.14744/tjtes.2021.21292  Sayfalar 1521 - 1526
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, eklem içi kalkaneus kırığında cerrahi tedavinin plantar yük dağılımı restorasyonuna ve klinik sonuçlara etkisini konservatif tedavi ile kıyaslayarak belirlemektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Tek taraflı eklem içi kalkaneus kırığı nedeniyle cerrahi müdahale yapılmış 32 hasta (Grup 1) ve konservatif tedavi edilmiş 28 hasta (Grup 2) çalışmaya alındı. Detaylı statik pedobarografi değerlendirmesi tüm hastalara uygulandı. Plantar yük dağılımı ölçümü; ön ayak maksimum ve ortalama basınç dağılımı, arka ayak maksimum ve ortalama basınç dağılımı ve mediolateral yönde topuk bölgesi basınç dağılımları değerlendirilerek yapıldı. Klinik sonuçlar Amerikan Ortopedik ayak ve ayak bileği derneği (AOFAS) skoru ve görsel analog skala (VAS) ile değerlendirildi. BULGULAR: Ortalama kontakt alanı kırık olan ve sağlam taraflar arasında Grup 1’de farklılık göstermedi fakat grup 2’de her iki taraf arasında anlamlı farklı idi (p=0.009). Yaralanmanın olduğu tarafta ortalama kontakt alanı (p=0.023) ve ön ayak basınçları (p=0.001) grup 1’e kıyasla grup 2’de daha yüksek idi. Grup 2’deki hastalarda kırık taraf arka ayak basıncı sağlam tarafa (p<0.001) ve Grup 1’deki hastaların kırık tarafına (p>0.001) göre anlamlı olarak düşük idi. Grup 2’de anlamlı olarak plantar yükte anterolaterale kayma saptandı (p<0.001). Grup 1 ortalama VAS ve AOFAS skorları grup 2’ye göre anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0.001).
TARTIŞMA: Orta dönem sonuçlarda daha iyi plantar yük dağılımı ve klinik skorlar elde edildiğinden eklem içi kalkaneus kırıkları tedavisinde konservatif tedavi yerine cerrahi müdahale tercih edilebilir.

OLGU SUNUMU
25. 
Jejunumda yerleşmiş çok sayıda dev divertikülozis: Nadir görülen bir hastalığın nadir görülen bir klinik prezentasyonu
Multiple giant jejunal diverticulosis: A rare clinical presentation of a rarely encountered disease
Muzaffer Al
PMID: 36169480  PMCID: PMC10277361  doi: 10.14744/tjtes.2022.09079  Sayfalar 1527 - 1530
Jejuno-ileal divertiküllerde, duodenal divertiküllere kıyasla, genel komplikasyon gelişme riski dört kat, perforasyon riski 18 kat daha fazladır. Asemptomatik olgularda rezeksiyon yapılmazken, yaşamı tehdit eden komplikasyonlarda cerrahi müdahale gerekebilir. Bu olgu raporunda, uzun süredir var olan geçici semptomlarla başvuran, çok sayıda dev jejunal divertikülü olan 69 yaşında bir erkek hasta sunuldu. Hastanın 15 yıl önce geçirilmiş apendektomi öyküsü mevcuttu. Son acil servis başvurusunda çekilen kontrastlı batın bilgisayarlı tomogafisinde, çok sayıda dev divertiküllü jejunum segmenti saptanmıştı ve sonrasında açık laparotomi ile eksize edilerek tedavi uygulanmıştı. Hastanın takiplerinde şikayetlerinin tekrarlamadığı ve kilo almaya başladığı görüldü. Acil servise uzun süredir var olan karın ağrısı, kilo kaybı, şişkinlik şikayetleri ile başvuran ve özellikle batın operasyonu geçmişi bulunan hastalarda tanı konulamadığı zaman ayırıcı tanıda jejunum kaynaklı divertiküllerin akılda bulundurulmasını öneriyoruz.

26. 
Dieulafoy lezyonu: Bir hasta, iki farklı lokalizasyon
Dieulafoy lesions: One patient, two different localizations
Ali Şenkaya, Ferit Çelik, Ahmet Omer Ozutemiz
PMID: 36169473  PMCID: PMC10277364  doi: 10.14744/tjtes.2021.95602  Sayfalar 1531 - 1533
Dieulafoy lezyonu, erozyon veya ülserasyon olmaksızın, yüzeyel mukozada kanama odakları olarak endoskopide görüntülenen, dilate submukozal arter yapılardır. Dieulafoy lezyonları, akut varis dışı üst gastrointestinal kanama vakalarının %1–%5.8’ini oluşturur. Huzurevinde kalan Alzheimer hastalığı ve koroner arter hastalığı olduğu bilinen 72 yaşında erkek hasta, acil servisimize kötü kokulu, cıvık kıvamlı ve katran renginde dışkı ile başvurdu. Özofagogastroduodenoskopide, distal özofagusta Z çizgisinin hemen proksimalinde 3 mm’lik bir Dieulafoy lezyonu izlendi ve çevreleyen ülser görünümü olmaksızın taze bir kan pıhtısı görüldü. Bu lezyona iki endoskopik hemoklip uygulandı. Hasta işlem sonrasında iki gün yoğun bakım ünitesinde izlendi ve daha sonra serviste tedavi ve takibe alındı. Yatışının sekizinci gününde hematokezya gelişti. Yapılan rektosigmoidoskopide dentat hattın hemen proksimalinde yer alan iki adet 3 ve 4 mm boyutlu Dieulafoy lezyonu saptandı. Bu lezyonlara, iki endoskopik bant ligasyonu uygulanarak başarıyla tedavi edildi. Dieulafoy lezyonları çok nadir de olsa eşzamanlı olarak ortaya çıkabilir ve daha fazla kanamayı önlemek için birden fazla lezyonun dikkatli bir şekilde araştırılması gerekir.

27. 
Spontan pnömoperitoneuma bağlı abdominal kompartman sendromunun yatak başı dekompresyonu: Nadir bir olgu
Bedside decompression of abdominal compartment syndrome caused by spontaneous pneumoperitoneum: A case report
Sezgin Topuz
PMID: 36169456  PMCID: PMC10277378  doi: 10.14744/tjtes.2021.07932  Sayfalar 1534 - 1537
Pnömoperitoneum periton boşluğunda serbest hava bulunmasıdır. Gastrointestinal sistem perforasyonunun bir bulgusudur. Ancak perforasyon olmadanda gözlenir. Bu durum spontan pneumoperitonium olarak adlandırılır. Elli yedi yaşında solunum yetersizliği nedeniyle entübe edilerek mekanik ventilasyona başlanan kadın hastamızda massif spontan pnömoperitoneum ve buna bağlı abdominal kompartman sendromu gelişti. Hastaya peritoneal lavajla hem dekompresyon yapıldı hemde tanı desteklendi. Spontan pneömoperitoneumda farkındalığın az olması nedeniyle çoğu cerrah refleks bir yanıt olarak laparatomi uygulamaktadırlar. Ancak laparatominin yeri yoktur. Spontan pneumoperitonium ve abdominal kompartman sendromu birlikteliği ise son derece nadirdir. Bu yazıda amacımız, spontan pnömoperitoneumun farkındalığını artırmak ve gereksiz laparatomilerin önlenmesine katkıda bulunmaktır.

EDITÖRE MEKTUP
28. 
Travma hastalarında tutarsız nötrofil/lenfosit ve trombosit/lenfosit bulguları
Inconsistent findings of neutrophil/lymphocyte and platelet/lymphocyte in trauma patients
Yifu Si, Fang Chen
PMID: 36169457  PMCID: PMC10277360  doi: 10.14744/tjtes.2021.16040  Sayfalar 1538 - 1539
Makale Özeti |Tam Metin PDF