| DIĞER | |
| 1. | Front Matter Front Matter Sayfalar I - XIII |
| DENEYSEL ÇALIŞMA | |
| 2. | Deneysel tıkanma sarılığı modelinde gül yağının karaciğer hasarı üzerine etkileri The effects of rose oil on liver damage in an experimental model of obstructive jaundice Serdar Acar, Recep Cetin, Ismail Zihni, Ozlem Ozmen, Mehmet Zafer Sabuncuoglu, Isa Sozen, Girayhan Celik, Isa Karaca, Ece Ozkan Acar, Ceren YamanPMID: 40511765 PMCID: PMC12183484 doi: 10.14744/tjtes.2025.96613 Sayfalar 495 - 504 AMAÇ: Bu çalışmada, deneysel olarak tıkanma sarılığı oluşturulmuş sıçanlarda Türk gül yağının (Rosa Damascena) karaciğer hasarı üzerindeki etkileri değerlendirildi. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma kapsamında 40 Wistar-Albino sıçanı, Sham (kontrol), tıkanma sarılığı (TS) ve gül yağı tedavisi (GY) olmak üzere üç gruba ayrılmıştır. TS ve GY gruplarında safra yolları bağlanarak tıkanma sarılığı oluşturulmuş, GY grubuna ek olarak 7 gün boyunca günlük 100 mg/kg oral Türk gül yağı uygulanmıştır. BULGULAR: Biyokimyasal incelemelerde, TS grubunda aspartat aminotransferaz (AST), alanin aminotransferaz (ALT), alkalin fosfataz (ALP), gama glutamil transferaz (GGT) gibi karaciğer ve safra yolu hasar enzimlerinin anlamlı derecede arttığı, GY grubunda ise bu değerlerin belirgin şekilde azaldığı görülmüştür. Ayrıca, oksidatif stres belirteçlerinden malondialdehit (MDA) ve miyeloperoksidaz (MPO) düzeylerinin TS grubuna göre GY grubunda daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Antioksidan enzimlerden glutatyon peroksidaz (GSH-Px) ve süperoksit dismutaz (SOD) seviyeleri GY grubunda daha yüksek bulunmasına rağmen, bu değişiklikler istatistiksel anlam taşımamıştır. C-reaktif protein (CRP) seviyeleri, TS grubuna kıyasla GY grubunda beklenenden daha yüksek ölçülmüş ve bu durumun çalışma süresi ve doz tasarımı ile ilişkili olabileceği öne sürülmüştür. Histopatolojik incelemeler, TS grubunda karaciğerde belirgin portal inflamasyon, safra duktusu proliferasyonu, polimorfonükleer lökosit (PMNL) infiltrasyonu, nekroz ve fibrozis bulgularının olduğunu göstermiştir. GY grubunda bu histopatolojik bulguların belirgin şekilde azaldığı, örneğin safra duktusu proliferasyonu ve nekrozun daha hafif seviyelerde izlendiği tespit edilmiştir (p<0.001). Ayrıca, bağ dokusu ve kollajen artışının TS grubuna göre GY grubunda daha düşük olduğu görülmüştür. SONUÇ: Türk gül yağının literatürde bildirilen antienflamatuvar ve hepatoprotektif etkileri, bu çalışmada literatürde olmayan şekilde ilk defa oral olarak verilerek gül yağının koruyucu etkileri gözlemlenmiştir. Özellikle tıkanma sarılığına bağlı akut karaciğer hasarını azaltmada etkinliği gösterilmiştir. Ancak, bazı biyokimyasal parametrelerde (ör. CRP ve MDA) beklenmeyen sonuçlar, deney süresinin kısa olması, örneklem büyüklüğünün sınırlılığı ve gül yağı dozlarının çeşitlendirilememesiyle açıklanabilir. Sonuç olarak, Türk gül yağı, karaciğer hasarını azaltıcı ve inflamasyonu önleyici etkileri ile öne çıkan bir doğal ürün olarak değerlendirilmiştir. Bu çalışmanın bulguları, Türk gül yağının tıkanma sarılığına bağlı karaciğer hasarında umut verici bir tedavi seçeneği olabileceğini göstermektedir. Daha geniş kapsamlı ve farklı dozların değerlendirileceği ileri çalışmalar gereklidir. |
| 3. | Chrysin'in sıçan inferior epigastrik arter cilt ada flebinde iskemi reperfüzyon hasarına etkisi The effect of chrysin on ischemia-reperfusion injury in the rat epigastric artery skin island flap Simay Ersahin, Nesrin Tan Baser, Narin Karagoz, Gulcin SimsekPMID: 40511759 PMCID: PMC12183476 doi: 10.14744/tjtes.2025.87041 Sayfalar 505 - 515 AMAÇ: İskemi sonrası reperfüzyon ile oksijenize kanın dokuya geri dönüşü, iskemi-reperfüzyon (İ/R) hasarı olarak adlandırılan paradoksal doku yıkımını artıracak reaksiyonları başlatır. Çalışmamızın amacı sıçan inferior epigastrik arter cilt ada flep modelinde chrysin'in(C) İ/R hasarı üzerine etkisini ortaya koymaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: 30 erkek Wistar albino sıçan randomize beş gruba ayrıldı (n=6): sham-kontrol grubu (grup I), flep I/R ile tedavi edilmemiş (grup II) grup, I/R-C-10 mg/kg/gün grubu (grup III), I/R-C-50 mg/kg/gün grubu (grup IV) ve I/R-C-100 mg/kg/gün grubu (grup V). Chrysin preoperatif ve postoperatif yedi gün boyunca oral olarak uygulandı. Sekizinci günde flepler eleve edildi ve denekler sekiz saat boyunca iskemiye maruz bırakıldı. Flep sağkalım oranı, biyokimyasal ve histopatolojik parametreler değerlendirildi. BULGULAR: Oral chrysin uygulaması, I/R hasarına maruz bırakılan sıçanlarda tüm tedavi dozlarında fibroblast aktivitesini önemli ölçüde baskılamıştır. Flep sağkalım oranı, oksidatif stres indeksi (OSİ) ve vasküler proliferasyon parametrelerinde 10 mg/kg/gün ve 50 mg/kg/gün dozlarında, total oksidan stres (TOS), tümör nekroz faktörü-alfa (TNF-α), aktif inflamasyon, kronik inflamasyon ve ülserasyon parametrelerinde ise tüm tedavi dozlarında olumlu değişiklikler gözlense de bu değişiklikler istatistiksel anlamlılığa ulaşmamıştır. Total antioksidan kapasite (TAK) değerlerinin, mevcut literatürle tutarlı olarak, olumlu sonucu etkilemediği görülmüştür. SONUÇ: Çalışmamız, sıçan inferior epigastrik arter cilt adası flebinde iskemi-reperfüzyon (I/R) hasarına karşı chrysin tedavisinin etkilerini araştırmıştır. Moleküler düzeyde olumlu değişiklikler tespit edilmekle birlikte, bu bulguların klinik sonuçlara yansımadığı gözlemlenmiştir. |
| 4. | Farklı çap ve tipteki mermi çekirdeklerinin ekstremiteler üzerindeki deneysel yaralanma modelleri Experimental wounding models of different bullet types and diameters on extremities Ilknur Arslan, Gökhan İbrahim Öğünç, Özhan Pazarcı, Ahmet Hilal, Mehmet EryılmazPMID: 40511760 PMCID: PMC12183482 doi: 10.14744/tjtes.2025.12472 Sayfalar 516 - 524 AMAÇ: Yaşamı tehdit eden yaralanmaların ikinci önde gelen nedeni olan ve son 50 yılda savaşla ilgili vakaların %63'ünü oluşturan ateşli silah yaralanmaları ağırlıklı ekstremitelerde meydana gelir. Ekstremite yaralanmaları daha düşük ölüm oranlarına sahip olsa da, komplikasyonları azaltmak için hala acil tedavi gerektirmektedir. Balistik mum ve jelatin gibi doku vekillerinin kullanıldığı yara balistiği çalışmaları, canlı dokulardan farklılıkları nedeniyle sınırlılıklara sahiptir ve bu testlerle elde edilecek veriler gerçekte mermi çekirdeğinin farklı direnç ve esnekliğe sahip kemik ve kastan oluşan ekstremiteler üzerindeki etkisi hakkında yeterli veri sağlamamaktadır. Bu çalışmanın amacı, yaygın olarak kullanılan mühimmatın canlı dokularda neden olduğu hasarı analiz etmek ve sağlık çalışanlarına acil bakımı iyileştirmek için kritik bilgiler sağlamaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmada, daha önce başka bir çalışmada kullanılmış ve yaşamsal belirti göstermeyen 3-4 yaşlarında 6 Adana ırkı koyun kullanıldı. Yerel etik kurulundan etik onay alınmıştır. Deneme atışları 9×19 mm (M822), 5.56×45 mm (SS109) ve 7.62×51 mm (M80) mermiler kullanılarak 300 cm mesafeden, yan pozisyondaki koyunların ön bacakları hedef alınarak yapıldı. Atışların ardından, giriş ve çıkış yaraları fotoğraflanmış ve analiz için ekstremitelerin ön-arka ve yan röntgen görüntüleri çekilmiştir. Deney, farklı mühimmat türlerinin ekstremiteler üzerindeki etkilerini incelemeyi ve ateşli silah yarası özellikleri hakkında bilgi edinmeyi amaçlamıştır. BULGULAR: İlk test grubunda (denek A ve B), röntgenler eklem bütünlüğü kaybı, çok parçalı kırıklar ve yumuşak dokuda kavitasyon gösterdi, kemik parçaları çıkış hattı boyunca dağıldı, ancak boşlukta mermi parçası yoktu. M822 mermisi tipik bir giriş yarası ve daha küçük bir çıkış yarası oluşturmuştur. İkinci grupta (C ve D denekleri), SS109 mermileri kemik, kas, tendon ve deri parçalanmasına neden olmuş ve mermi parçaları şarapnel etkisi yaratmıştır. Çıkış yaraları daha genişti ve düzensiz kenarlara sahipti. Üçüncü grupta (E ve F denekleri), M80 mermileri yüksek kinetik enerji nedeniyle geniş doku parçalanmasına neden olmuş ve geniş, düzensiz çıkış yaraları oluşturmuştur. SONUÇ: Bu çalışma, M80 mermilerinin daha yüksek kinetik enerji yoğunluğu ve yapısı nedeniyle M822 ve SS109 mermilerine göre daha ciddi kemik ve yumuşak doku hasarına neden olduğunu ortaya koymuştur. Doku vekillerinin kullanıldığı önceki araştırmalardan farklı olarak bu deney, mühimmatın gerçek dokular üzerindeki etkilerini göstermiştir. Radyoloji, adli tıp ve sağlık uzmanları, ateşli silah yaralanmalarının mühimmat özelliklerine göre değiştiğini bilmeli ve hasta sonuçlarını iyileştirmek için bu anlayışla en uygun müdahale ve tedavi tekniklerini uygulamalıdır. |
| KLINIK ÇALIŞMA | |
| 5. | Travma hastalarında kan ürünü ihtiyacını öngörmede periferik perfüzyon indeksinin değerlendirilmesi Evaluation of peripheral perfusion index in predicting blood product need for trauma patients Ertuğ Dinçer, Ayhan Aköz, Ali Duman, Yunus Emre Özlüer, Ahmet Melih Savaş, Onur Cem BüyüktaşPMID: 40511758 PMCID: PMC12183478 doi: 10.14744/tjtes.2025.65957 Sayfalar 525 - 530 AMAÇ: Travma hastalarında hemorajik şok varlığı ve kan ürünü replasmanı ihtiyacının erken tespiti hayati önem taşımaktadır. Çalışmamızda, periferik perfüzyon indeksi (PPI) ölçümlerinin, travma hastalarında hemorajik şok şiddetinin belirlenmesinde ve kan ürünü replasmanı ihtiyacının öngörülmesindeki başarısını değerlendirmeyi amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Prospektif kesitsel nitelikte olan çalışmamızda acil servise travma nedeniyle başvurmuş, travma sonrasında Advanced Trauma Life Support (ATLS) kılavuzuna göre hemorajik şok tanısı konulan 43 hasta dahil edildi. Hastaların demografik bilgileri, vital parametreleri, laboratuvar değerleri, PPI değerleri, ATLS şok evreleri, kan ürünü replasmanı yapılma durumları değerlendirildi. BULGULAR: Hastanın ortanca yaşı 35 (18-94) saptandı ve 12’si (%27.9) kadındı. PPI ortanca değeri 1.30 (0.15-10.00) saptandı, 23 (%53.5) hastaya kan ürünü replasmanı yapıldığı tespit edildi. Kan ürünü replasmanı yapılan hastalarda, yapılmayan hastalara göre PPI değerleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha düşük bulundu. Evre I şoktaki hasta grubunun PPI değerlerinin evre III ve IV şoktaki hastaların PPI değerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek seyrettiği tespit edildi. Evre II şok grubundaki hastaların, kan ürünü replasmanı yapılması durumları ve PPI değerleri incelendiğinde, kan ürünü replasmanı yapılan grupta PPI değeri 0.75 (0.30-4.70), yapılmayan grupta PPI değeri 2.20 (1.10-10.00) saptandı ve gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. Evre II şok grubundaki hastalarda PPI ölçümünün kan ürünü replasmanı ihtiyacını tahmin etmedeki gücünün belirlenmesi amacıyla yapılan ROC analizine göre kestirim değeri (cut-off) 1.2 saptandı. SONUÇ: Çalışmamız sonucunda PPI değerlerinin travmatik şok nedeniyle kan ürünü replasmanı ihtiyacı bulunan hastalarda, kan ürünü replasmanı ihtiyacı bulunmayan hastalara göre daha düşük seyrettiğini saptadık. Özellikle ATLS şok sınıflamasına göre evre II şok grubunda bulunan hastalarda, PPI ölçümlerinin kan ürünü replasmanı ihtiyacını öngörmede güçlü bir değerlendirme yöntemi olabileceğini belirledik. |
| 6. | Komplike karaciğer kist hidatiğinde yönetim: Tek merkez deneyimimiz Management of complicated hepatic hydatid cysts: Our single-center experience Yiğit İskurt, Aysegul Yabaci Tak, Sabahattin Destek, Adem Akcakaya, Ertan Bulbuloglu, Kamuran Cumhur DegerPMID: 40511757 PMCID: PMC12183483 doi: 10.14744/tjtes.2025.50748 Sayfalar 531 - 539 AMAÇ: Bu çalışma, hidatik kistli hastalarda preoperatif laboratuvar ve radyolojik bulguları değerlendirerek, postoperatif komplikasyonların şiddetini tahmin etmeyi ve klinik kötüleşme belirteçlerini tanımlamayı amaçlamaktadır. Elde edilecek bulguların, tedavi stratejilerinin iyileştirilmesine, klinik karar verme süreçlerinin optimize edilmesine ve komplike hidatik hastalığın yönetiminde postoperatif yaşam kalitesinin artırılmasına katkı sağlaması beklenmektedir. GEREÇ VE YÖNTEM: Eylül 2016 ile Eylül 2021 tarihleri arasında kurumumuzda hidatik hastalık nedeniyle cerrahi geçirmiş 74 hasta çalışmaya dahil edildi. Yüksek ASA skoru ve hidatik kist dışında karaciğer lezyonları olan hastalar çalışma dışında tutuldu. Hastalar, Clavien-Dindo sınıflamasına göre iki gruba ayrıldı: Grup 1 (hafif komplikasyonlar) ve Grup 2 (şiddetli komplikasyonlar). Tüm hastalara preoperatif ve postoperatif dönemde albenda-zol (15 mg/kg/gün) tedavisi uygulanmıştır. Klinik, demografik, laboratuvar ve görüntüleme verileri, kist özellikleri, cerrahi yaklaşım, komplikasyonlar ve postoperatif morbidite, sonuçlar ve komplikasyonlar için prediktif faktörleri belirlemek amacıyla değerlendirildi. BULGULAR: Çalışmamızda, hidatik hastalık nedeniyle cerrahi tedavi gören 74 hastanın verileri analiz edildi ve bu hastaların ortalama yaşı 43 yıldı. Cohort, Clavien-Dindo sınıflamasına göre iki gruba ayrıldı: Grup 1 (hafif komplikasyonlar, %81) ve Grup 2 (şiddetli komplikasyonlar, %19). Pre-operatif ALP ve HGB düzeylerinde, iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar gözlemlendi (p<0.05). Grup 1'de çoğu hasta basit kistlere sahipken, Grup 2'de komplikasyonlu kistlerin (p=0.023) ve safra fistüllerinin (p=0.01) daha sık görüldüğü tespit edildi. Postoperatif komplikasyonlar, perkütan drenaj, yeniden hastaneye yatışlar ve ERCP gereksinimi, Grup 2'de daha sık görüldü (p<0.001). Ultrasonografi, BT ve MRI gibi görüntüleme teknikleri, safra yolları tutulumu gibi şiddetli morbiditeyi belirleyen önemli bir prediktif faktör olarak saptandı. Ayrıca, yüksek preoperatif ALP düzeyleri (≥133 U/L), postoperatif morbiditenin önemli bir risk faktörü olarak belirlendi. ROC analizi, ALP düzeyi ≥133 U/L'in %64.29 hassasiyet ve %86.67 özgüllükle, 0.805 AUC değeri ile postoperatif komplikasyonları tahmin etmede önemli bir belirteç olduğunu göstermektedir. SONUÇ: Karaciğer hidatik kistlerinin yönetimi, cerrahi beceriler, farmakolojik tedavi ve hastalığın patofizyolojisi hakkında derinlemesine bir anlayışı entegre eden multidisipliner bir yaklaşım gerektirir. Sürekli araştırmalar, tedavi stratejilerinin geliştirilmesi, cerrahi sonuçların iyileştirilmesi ve hastaların yaşam kalitesinin artırılması için önemlidir. Bulgularımız, kist tipi, postoperatif drenaj ihtiyacı, hastaneye yatışlar, hastanede kalış süresi, preoperatif ALP düzeyleri ≥133 U/L ve safra yolları tutulumu gibi belirli klinik faktörlerin, hidatik hastalık cerrahisi geçiren hastalarda postoperatif morbiditeyi anlamlı şekilde tahmin ettiğini vurgulamaktadır. |
| 7. | Çocuk cerrahisinde ateşli silah yaralanmaları: Pediatrik travma merkezi deneyimleri Firearm injuries in pediatric surgery: Pediatric trauma center experiences Elif Emel Erten, Can Ihsan Öztorun, Ahmet Ertürk, Suleyman Arif Bostancı, Sabri Demir, Vildan Selin Şahin, Bekir Dincer, Sait Özsoy, Mujdem Nur Azılı, Emrah ŞenelPMID: 40511755 PMCID: PMC12183475 doi: 10.14744/tjtes.2024.25224 Sayfalar 540 - 547 Amaç: Bu çalışmada bir pediatrik travma merkezinde pediatrik cerrahları tarafından tedavi edilen torakal ve abdominal ateşli silah yaralanması olan çocuk hastalara ilişkin epidemiyolojik verileri değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: 2015-2022 yılları arasında ateşli silah yaralanması nedeni ile hastaneye yatırılan çocuklar retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik özellikleri, etkilenen organlar, tedavi yöntemleri ve hastanede kalış süresi analiz edildi. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 12.43±2.31 yıldı; 27'si (%84.4) erkek, beşi (%15.6) kadındı. Mermi yaralanmaları daha yüksek şiddetle ilişkilendirildi ve sıklıkla majör cerrahi müdahale gerektirirken, saçma yaralanmaları genellikle konservatif olarak tedavi edildi. Torasik yaralanmalarda, konservatif yönetimin hayatı tehdit eden acil komplikasyonları olmayan stabil vakalar için etkili olduğu düşünülürken, abdominal yaralanmalar daha sıklıkla invaziv cerrahi yaklaşımlar gerektirmiştir. Özellikle, kaza ile olan ateşli silah yaralanmaları küçük çocuklarda daha yaygınken, kasıtlı yaralanmalar daha büyük ergenlerde daha yaygındı. Yaş ve ateşli silah yaralanması türü arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon olduğunu gösterildi (p = 0,002). Ayrıca, göğüs yaralanması olan hastaların çoğuna minör cerrahi uygulanırken, karın yaralanması olan hastalara çoğunlukla majör cerrahiler uygulanmıştır Sonuç: Araştırmamızda, kaza ile olan ateşli silah yaralanmalarının genç yaş gruplarında daha yaygın olduğunu, kasıtlı ateşli silah yaralanmalarının yaşla birlikte arttığını gösterdik. |
| 8. | Pediatrik travma hastalarında akut travmatik koagülopatinin değerlendirilmesi Evaluation of acute traumatic coagulopathy in pediatric trauma patients Yavuz Selim Ayhan, Ali Korulmaz, Ali Ertuğ ArslankoyluPMID: 40511756 PMCID: PMC12183477 doi: 10.14744/tjtes.2025.28787 Sayfalar 548 - 555 AMAÇ: Travma hastalarında akut travmatik koagülopatinin değerlendirilmesi ve koagülopati sonuçlarının prognozu öngörmedeki etkinliğini araştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Hastanemize travma nedeniyle Ekim 2016 ile Ocak 2021 tarihleri arasında başvuran 1 ay-18 yaş arasındaki olgular çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara ait demografik veriler, travmanın türü, akut kanama varlığı, kan ürünü transfüzyon öyküsü, koagülasyon ve hemogram parametreleri ve ayrıca GKS (Glaskow Koma Skalası), ISS (Yaralanma Şiddet Skoru), PTS (Pediatrik Travma Skoru), PIM2 (Pediatrik Mortalite İndeksi 2) ve PELOD (Pediatrik Lojistik Organ Disfonksiyonu) değerleri kayıt altına alındı ve akut travmatik koagülopati (ATK) ile ilişkisi istatistiksel olarak analiz edildi. BULGULAR: Çalışmaya 196’ı erkek, 86'ı kız toplam 282 hasta alındı. En sık yaralanma mekanizması ve yaralanma türü sırasıyla; %47.5 ile motorlu taşıt yaralanması ve %41.8 ile kafa travması olmuştur. Akut travmatik koagülopati 141 (%66.8) hastada saptanmıştır. Hastaların başvuru vücut sıcaklığı, kan ürünü transfüzyonu, çocuk yoğun bakım ünitesinde yatış süresi, GKS, PTS, ISS, PİM 2 ve PELOD skorları akut travmatik koagülopati olan ve olmayan gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0.05). Ayrıca hastaların laboratuvar tetkiklerinde kreatinin, AST (Aspartat Aminotransferaz), ALT (Alanin aminotransferaz), kan gazında Ph ve HCO3 sonuçları gruplar arasında istatistiksel olarak aynı şekilde anlamlı fark tespit edilmiştir (p<0.05). Ancak vital bulgulardan sistolik ve diyastolik kan basıncı, nabız, laboratuvar tetkiklerinde üre, trombosit sayısı ve laktat düzeyi ise gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark çıkmamıştır (p>0.05). Akut travmatik koagülopati grubunda mortalite oranı ve kan ürünü transfüzyon sıklığı istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulundu (p<0.05). Transfüze edilen hastalardan 14'ünde (%19.4) eksitus tespit edildi, ancak transfüzyon yapılmamış hastalarda tespit edilmemiştir. SONUÇ: Koagülopati gelişme riski nedeniyle çocuk yoğun bakıma kabul edilen travma hastaları yakın takip edilmelidir. Bu hastaların prognozu öngörmede INR (ınternational normalized ratio) tek başına kullanılabilir. Transfüzyon yapılan hastalarda mortalite oranı yüksektir. |
| 9. | Bağırsak endometriozisi: Acil cerrahinin nadir bir nedeni Intestinal endometriosis: A rare cause of acute care surgery Fadime Kutluk, Sefa Ergün, Server Sezgin UludağPMID: 40511762 PMCID: PMC12183479 doi: 10.14744/tjtes.2025.85691 Sayfalar 556 - 561 AMAÇ: İntestinal endometriozis genellikle karın ağrısı, kabızlık, ishal gibi gastrointestinal sistem yakınmalarına sebep olabilen nadir görülen bir hastalıktır. İntestinal endometriozis endometriozisli kadınlarda ortalama %5-15’inde görülebilmektedir. İntestinal endometriozis çok nadir olarak obstrüksiyon ve perforasyona neden olabilmektedir. Endometriozisin tedavisinde öncelikli olarak hormonal tedavi tercih edilmekte iken intestinal endometriozisin tedavi sürecinin yönetiminde kesinleşmiş bir fikir birliği bulunmamaktadır. Bu yazıda, akut karın nedeniyle ameliyat edilen intestinal endometriozisli hastaların tedavi süreci değerlendirildi. GEREÇ VE YÖNTEM: İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Üniversitesi, Acil Genel Cerrahi kliniğinde şubat 2016-Nisan 2023 yılları arasında akut karın tanısı ile acil cerrahi yapılan intestinal endometriozisili 16 hasta saptandı, 4 hasta kendi isteğiyle çalışmadan ayrıldı. 12 hasta çalışmaya alındı. Hastaların demografik verileri, laboratuvar değerleri, ameliyat notları, hastanede kalış süreleri, patoloji raporları, ameliyattan sonrasındaki ilk 30 gün içinde ameliyata bağlı komplikasyonlar ve bu komplikasyonların yönetimi incelendi. Hastaların son durumları hakkında telefon görüşmeleriyle bilgi alındı. BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 39.3±9.2 idi. Hastalardan 9’u intestinal obstrüksiyon ön tanısıyla, 3’ü ise akut apandisit ön tanısıyla ameliyata alındı. İntestinal obstrüksiyon nedeniyle ameliyat edilen hastaların 3’üne laparoskopik ileoçekal rezeksiyon, 3’üne segmenter ince bağırsak rezeksiyonu, birine anterior rezeksiyon ve appendektomi, birine anterior rezeksiyonla beraber ileoçekal rezeksiyon ve ileokolostomi açılması, bir hastaya sol hemikolektomi yapıldı. Ortalama hastanede kalış süresi 7.9±5.9 gündü. Hastaların 3’ünde (%25) komplikasyon görüldü. Komplikasyon olan grupta hastaların yaşı komplikasyon olmayan gruptan anlamlı (p<0.007) olarak daha yüksekti. Patoloji tüm hastalarda iyi huylu ve tam kat endometriozis tutulumu olarak saptandı. Ortalama takip süresi 50.6 ay olup takip sırasında nüks gözlenmedi. SONUÇ: İntestinal endometrozisin obstrüksiyonla akut karın nedeni olması oldukça nadir görülen bir klinik tablodur. Akut karın tanısı olan üreme çağındaki kadınlarda intestinal endometriozis akılda tutulmalıdır. Klinik şüphe halinde ameliyata bir kadın doğum doktorunun davet edilerek hastanın değerlendirilmeli ve multidispliner yaklaşımla tedavi yönetimi planlanmalıdır. |
| 10. | Hidatik kistlerin intraperitoneal rüptüründe cerrahi sonuçlar ve yönetim stratejileri: Retrospektif bir analiz Surgical outcomes and management strategies in intraperitoneal rupture of hydatid cysts: A retrospective analysis Bilal Turan, Nurullah Bilen, Emre Teke, Serdar Acar, İsa Karaca, Sibel YamanPMID: 40511766 PMCID: PMC12183473 doi: 10.14744/tjtes.2025.15691 Sayfalar 562 - 569 AMAÇ: Echinococcus türlerinin neden olduğu parazitik bir enfeksiyon olan hidatik kist hastalığı, genellikle karaciğer ve akciğerleri etkiler. Bu kistler, nadir de olsa spontan veya travmatik olarak periton boşluğuna rüptüre olabilir. Rüptür durumunda anafilaksi, safra kaçağı ve sekonder enfeksiyon gibi ciddi komplikasyonları önlemek için acil cerrahi müdahale gereklidir. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif çalışmada, 2017-2022 yılları arasında genel cerrahi kliniğinde hidatik kist rüptürü nedeniyle tedavi edilen 13 hastanın verileri incelendi. Hastaların klinik semptomları, tanı yöntemleri, cerrahi yaklaşımları, postoperatif sonuçları ve takip süreçleri analiz edildi. Tüm hastalara acil cerrahi müdahale yapıldı; prosedürler arasında kist drenajı, skolisidal ajanlarla periton lavajı ve postoperatif albendazol tedavisi yer aldı. BULGULAR: Çalışmaya 8 erkek ve 5 kadın hasta dahil edildi; hastaların yaş ortalaması 33 idi. Olguların 12’sinde spontan rüptür, 1’inde ise travmatik rüptür saptandı. En sık etkilenen organ karaciğerdi (%92.3). Cerrahi yöntem olarak 12 hastada parsiyel kistektomi ve omentopeksi uygulandı. Rekürrens oranı %8 olarak belirlendi. Postoperatif komplikasyonlar minimaldi; iki hastada görülen safra fistülü spontan olarak düzeldi, bir hastada ise yara enfeksiyonu gelişti. Ortalama hastanede kalış süresi 9.2 gün, takip süresi ise 18.8 ay olarak tespit edildi. Sirozu olan bir hasta portal hipertansiyona bağlı olarak kaybedildi. SONUÇ: Hidatik kist rüptürü, özellikle endemik bölgelerde nadir fakat hayatı tehdit eden bir durumdur. Morbidite, mortalite ve rekürrensi azaltmak için acil cerrahi müdahale ve postoperatif albendazol tedavisi şarttır. İntraperitoneal rüptür geçiren hastalarda hidatidozun potansiyel komplikasyonlarını yönetmek için ömür boyu takip önerilmektedir. |
| 11. | Ayak bileği kırıklarının cerrahi tedavisinde 'Wide-Awake Local Anesthesia No Tourniquet' (WALANT) ile Spinal anestezinin karşılaştırıldığı randomize prospektif klinik çalışma A randomized prospective clinical study comparing wide-awake local anesthesia no tourniquet (WALANT) and spinal anesthesia in the surgical treatment of ankle fractures Taha Kızılkurt, Mustafa Ozkaya, Berk Nimetoglu, Muhammed Oguzhan Albayrak, Mehmet Demirel, Nur Canbolat, Halil İbrahim BalcıPMID: 40511764 PMCID: PMC12183486 doi: 10.14744/tjtes.2025.82593 Sayfalar 570 - 576 AMAÇ: Ayak bileği kırıkları, uygun dizilim ve stabilite için sıklıkla cerrahi müdahale gerektiren yaygın yaralanmalardır. Genel ve spinal anestezi gibi geleneksel anestezi yöntemleri, önemli komorbiditeleri olan hastalar için uygun olmayabilir. Wide-Awake Local Anesthesia No Tourniquet (WALANT) tekniği, özellikle kardiyovasküler ve pulmoner komorbiditeleri olan hastalar için uygun bir alternatif olarak ortaya çıkmıştır. Bu çalışmanın amacı, cerrahi olarak tedavi edilen ayak bileği kırıklarında WALANT ve spinal anestezinin klinik sonuçlarını karşılaştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu prospektif, randomize çalışmaya Haziran 2022 ile Kasım 2023 tarihleri arasında ameliyat edilen bimalleolar kırıklı (sindezmoz yaralanması olan veya olmayan) hastalar dahil edildi. Hastalar rastgele iki gruba ayrıldı: WALANT Grubu (n=16) ve Spinal Grubu (n=19). Ameliyat öncesi demografik veriler, ameliyat sırasındaki parametreler (periopaeratif Visual Analogue Scale(VAS), cerrahi süre) ve postoperatif ağrı skorları (VAS), PCA morfin tüketimi ve ameliyat sonrası 12. ayda Amerikan Ortopedik Ayak ve Ayak Bileği Derneği (AOFAS) skorları dahil olmak üzere ameliyat sonrası sonuçlar değerlendirildi. BULGULAR: Her iki grup da benzer demografik özelliklere sahipti. Ameliyathane süresinde anlamlı bir fark yoktu (WALANT Grubu 180.5±32.3 dakika vs. Spinal Grubu 190.9±23.2 dakika, p=0.30). Ameliyat sonrası ağrı, 12 ve 24. saatlerde VAS skorları kullanılarak değerlendirilmiş ve gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. PCA yoluyla morfin tüketimi de benzerdi (WALANT Grubu 19.6±9 mg vs. Spinal Grubu 22.8±8.4 mg, p=0.29). 12 aylık takipte, AOFAS skorları benzerdi (WALANT Grubu 80±8.5 vs. Spinal Grubu 83.1±9.7, p=0.39). Ameliyat öncesi anksiyete WALANT grubunda daha yüksekti (p<0.001). SONUÇ: WALANT tekniği ayak bileği kırığı cerrahisinde spinal anestezi ile karşılaştırılabilir postoperatif ağrı yönetimi ve fonksiyonel sonuçlar sunmaktadır. Ameliyat öncesi anksiyete WALANT grubunda daha yüksek olmasına rağmen, ameliyat sonrası ağrı veya uzun süreli iyileşmede anlamlı bir fark gözlenmedi. WALANT, özellikle doğal afetler veya pandemiler gibi anestezi uzmanlarına erişimin sınırlı olabileceği ortamlarda uygulanabilir, uygun maliyetli bir alternatiftir. Sistemik anestezi risklerinden kaçınmak için kardiyovasküler ve pulmoner komorbiditeleri olan hastalar için özellikle yararlı olabilir. |
| 12. | Femur diafiz kırıklarında kilitli intramedüller çivileme sonrası rotasyonel sorunlar ve klinik yansımaları: En az 5 yıllık takip Rotational problems and clinical reflections after locked intramedullary nailing in diaphyseal femur fractures: A minimum follow-up of 5 years Onur Süer, Anıl Murat Ozturk, Ipek Tamsel, Kemal AktugluPMID: 40511767 PMCID: PMC12183481 doi: 10.14744/tjtes.2025.69886 Sayfalar 577 - 586 AMAÇ: Femur cisim kırıklarında intramedüller çivileme (IMN) sonrası gelişen rotasyonel deformite, klinik olarak önemli bir sorun olmaya devam etmektedir; önceki çalışmalar bu durumun görülme sıklığında değişkenlik olduğunu ve risk faktörlerinin tartışmalı olduğunu bildirmiştir. Bu çalışma, erişkin femur diafiz kırıklarında kapalı statik-kilitli IMN sonrası rotasyonel deformite sıklığını belirlemeyi, katkıda bulunan etiyolojik faktörleri tanımlamayı ve bu durumun fonksiyonel kapasite ile yaşam kalitesi üzerindeki klinik etkisini değerlendirmeyi amaçlamıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: 2014–2019 yılları arasında femur diafiz kırıkları nedeniyle kapalı statik-kilitli IMN ile tedavi edilen 54 erişkin hastayı kapsayan retrospektif bir çalışma gerçekleştirdik. Rotasyonel hizalanma, BT ile ölçülen femoral anteversiyon (FAV) farkı kullanılarak değerlendirildi ve ≥15° fark deformite olarak tanımlandı. Çok değişkenli lojistik regresyon analizi, fraktür paterni, çivi giriş yeri, cerrahi zamanı (gündüz vs. gece) ve koronal hizalanma ile ilişkileri inceledi. Fonksiyonel sonuçlar; WOMAC diz skoru, Harris kalça skoru, alt ekstremite fonksiyonel skalası ve Kujala patellofe-moral skoru kullanılarak değerlendirildi. ROC analizi ile optimal FAV eşik değeri belirlendi. BULGULAR: Rotasyonel deformite (≥15° FAV farkı), olguların %33.3’ünde görülmüş olup, bunların %94.4’ü internal rotasyon yönündeydi. Yapılan çok değişkenli analizde, kırık yeri (proksimal %44.4, orta %29.2; p=0.625), AO sınıflaması (Tip A %34.3, Tip C %33.3; p=0.914), çivi giriş yeri (lateral trokanterik %40, piriformis %16.6; p=0.574) ve ameliyatın gündüz ya da gece yapılması (gece %26.1, gündüz %38.7; p=0.228) gibi değişkenlerin hiçbirinin rotasyonel malalignment açısından bağımsız bir belirleyici olmadığı saptandı. Malalignment gelişen hastalarda fonksiyonel sonuçlar anlamlı şekilde daha kötüydü; WOMAC diz skorları sırasıyla 12.7±4.8 ve 6.4±4.8 olarak bulundu (p<0.001). ROC eğrisi analizi, optimal FAV eşiğini 13.5° olarak belirledi (AUC 0.78); ancak 15°’lik eşik değeri, %83 özgüllük ile klinik faydasını korumaktadır. SONUÇ: IMN sonrası rotasyonel deformite olguların üçte birinde görülmekte ve fonksiyonu anlamlı şekilde bozmasına rağmen, giriş yeri veya ameliyat zamanı gibi geleneksel cerrahi değişkenlerden bağımsızdır. Bu bulgular, IMN uygulamalarında teknik esnekliği desteklerken, ameliyat sırasında rotasyonel hizalanmanın değerlendirilmesine yönelik daha gelişmiş yöntemlere duyulan ihtiyacı da vurgulamaktadır. |
| 13. | Akut aşil tendon rüptürü açık cerrahi onarımı sonrasında Aşil tendon kalınlığı ve Kager yağ yastığı kalınlığının klinik ve fonksiyonel sonuçlar üzerindeki etkisi The impact of Achilles tendon thickness and Kager's fat pad thickness on clinical and functional outcomes following open surgical repair of acute Achilles tendon rupture Bilge Kagan Yılmaz, Caglar Tuna Issı, Murat Yesıl, Furkan Kaya, Ozal OzcanPMID: 40511768 PMCID: PMC12183480 doi: 10.14744/tjtes.2025.92998 Sayfalar 587 - 595 AMAÇ: Akut Aşil tendon rüptürleri (ATR) günümüzde en sık görülen spor yaralanmaları arasındadır. Mevcut çalışmanın amacı, açık cerrahi onarımla tedavi edilen akut ATR hastalarında Aşil tendon (AT) ve Kager’s yağ yastıkçığı (KFP) kalınlıklarının aşil tendon rüptür skoru (ATRS) ve ayak-ayak bileği sonuç skoru (FAOS) ile klinik ve fonksiyonel sonuçlar arasındaki korelasyonunu değerlendirmektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Retrospektif çalışmaya Ocak 2017 - Aralık 2021 tarihleri arasında kurumumuzda akut ATR nedeniyle ameliyat edilen 42 hasta dahil edildi. Tüm hastalar açık cerrahi Krackow tekniği ile tedavi edildi. ATRS, FAOS, vizüel analog skala (VAS) ameliyat sonrası birinci yılda elde edildi. AT ve KFP kalınlıkları birinci yılda bağımsız bir radyolog tarafından ultrasonografi ile ölçüldü. BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 45.38±9.68 yıl olup 22 hasta erkekti (%52.4). Ortalama ATRS skoru 65.17±24.46, ortalama FAOS skoru 76.14±16.75 ve ortalama VAS skoru 3.02±1.44 olarak bulundu. Ameliyat edilen taraftaki ortalama AT kalınlığı 15.54±2.89 mm iken, karşı tarafta 14.58±2.28 mm idi (p=0.009). Ameliyat edilen taraftaki ortalama KFP kalınlığı 8.42±2.99 mm iken, karşı tarafta 6.32±2.67 mm idi (p=0.005). ATRS ile FAOS arasında güçlü korelasyon bulundu (r=0.742, p<0.001). AT kalınlığı için ATRS ve FAOS ile orta düzeyde negatif korelasyonlar vardı (sırasıyla, r=-0.544 p=0.013, r=-0.451, p=0.003). KFP kalınlığı için ATRS ile orta düzeyde negatif korelasyon vardı (sırasıyla, r=-0.506, p=0.001). SONUÇ: AT ve KFP kalınlıklarının ATRS ve FAOS üzerine belirgin etkisi görülmedi. Akut ATR açık cerrahi onarımından sonra ATRS ve FAOS skorları hem birbirleriyle hem de fonksiyonel sonuçlarla ilişkilidir. Akut ATR açık cerrahi yöntemi, spesifik komplikasyonlarına rağmen, açık cerrahiye uygun hastalar için etkili bir seçenektir. |
| OLGU SUNUMU | |
| 14. | Çift taraflı kırıksız anterior obturator kalça çıkığı: Sıra dışı etiyolojiye sahip nadir bir olgu sunumu Bilateral anterior obturator hip dislocation without fracture: A rare case report with unusual etiology Sancar Alp OvaliPMID: 40511763 PMCID: PMC12183474 doi: 10.14744/tjtes.2025.00772 Sayfalar 596 - 599 Bilateral obturator kalça çıkıkları oldukça nadir yaralanmalardır. Bu vaka takdiminde beton elektrik direğinin düşmesi sonucu bilateral obturator kalça çıkığı olan 27 yaş erkek hasta, sıra dışı yaralanma mekanizması ve eşlik eden bir kırığın olmaması ile literatürde bildirilmiş vakalardan farklı özellikler göstermekteydi. Kilitli kalça pozisyonu ve mevcut kafa travması tedaviyi geciktirebilecek faktörler olarak tartışıldı. Kalça çıkıkları ilk 2 saat içinde redükte edilebildi. İki yıllık takip sonuçlarında klinik şikayeti olmayan hastada avasküler nekroz veya osteoartrit görülmedi. Bilateral obturator kalça çıkıkları oldukça nadir yaralanmalardır. Bu vaka takdiminde beton elektrik direğinin düşmesi sonucu bilateral obturator kalça çıkığı olan 27 yaş erkek hasta, sıra dışı yaralanma mekanizması ve eşlik eden bir kırığın olmaması ile literatürde bildirilmiş vakalardan farklı özellikler göstermekteydi. Kilitli kalça pozisyonu ve mevcut kafa travması tedaviyi geciktirebilecek faktörler olarak tartışıldı. Kalça çıkıkları ilk 2 saat içinde redükte edilebildi. İki yıllık takip sonuçlarında klinik şikayeti olmayan hastada avasküler nekroz veya osteoartrit görülmedi. Bilateral obturator kalça çıkıkları oldukça nadir yaralanmalardır. Bu vaka takdiminde beton elektrik direğinin düşmesi sonucu bilateral obturator kalça çıkığı olan 27 yaş erkek hasta, sıra dışı yaralanma mekanizması ve eşlik eden bir kırığın olmaması ile literatürde bildirilmiş vakalardan farklı özellikler göstermekteydi. Kilitli kalça pozisyonu ve mevcut kafa travması tedaviyi geciktirebilecek faktörler olarak tartışıldı. Kalça çıkıkları ilk 2 saat içinde redükte edilebildi. İki yıllık takip sonuçlarında klinik şikayeti olmayan hastada avasküler nekroz veya osteoartrit görülmedi. |
| 15. | Pediatrik metamfetamin zehirlenmesi: 1 yaşındaki çocuk olgu sunumu Pediatric methamphetamine poisoning: Case report of a one-year-old child Esat Barut, Kemal BarutPMID: 40511761 PMCID: PMC12183485 doi: 10.14744/tjtes.2025.73576 Sayfalar 600 - 602 Metamfetamin, dünya çapında sıkça suistimal edilen bir amfetamin türevidir. Yüksek derecede bağımlılık yapıcı olup, merkezi sinir sisteminin (MSS) güçlü bir uyarıcısıdır (psikostimülan). Özellikle lipofilik yapısı nedeniyle, kan-beyin bariyerini kolaylıkla aşarak ciddi disfonksiyonlara ve hatta nöronal dejenerasyona yol açabilmektedir. Metamfetamin zehirlenmesinin klinik bulguları ve semptomları, alınan doz, uygulama yolu, maruziyet süresi (akut ve/veya kronik) ve kullanım şekline bağlı olarak büyük ölçüde değişkenlik gösterebilir. Klinik belirtiler genellikle öfori, enerji artışı, uykusuzluk, anksiyete, maddeye bağlı psikoz, iştah azalması, kilo kaybı, kendine güven artışı, libido artışı, ateş, taşikardi, terleme, hipertansiyon, tremor, midriyazis, görme bulanıklığı ve nöbetler şeklinde ortaya çıkmaktadır. Çocukların metabolizması ve sinir sistemi, yetişkinlere kıyasla daha hassas olduğundan, bu toksik etkiler çocuklarda daha belirgin görülebilir. Çocuklarda kazara ilaç ve madde alımları yaygın bir durum olup, ciddi sağlık sorunlarına yol açabilmektedir. Bu nedenle, sağlık profesyonellerinin bu tür zehirlenme vakalarını dikkatli ve hızlı bir şekilde değerlendirmesi ve doğru şekilde yönetmesi büyük önem taşımaktadır. Bu olgu sunumunda, 1 yaşındaki bir erkek çocuğun kazara oral yoldan kristal formda metamfetamin alımına bağlı olarak gelişen klinik bulguları, tanı süreci ve tedavi yönetimi ele alındı. Ayrıca, bu tür vakaların başarılı bir şekilde yönetilmesinde kritik noktalar vurgulanarak, çocuklarda kazara ilaç ve madde alımının önlenmesine yönelik alınabilecek önlemler üzerinde durulmuş ve bu konuda farkındalığın artırılması amaçlanmıştır. |