| DENEYSEL ÇALIŞMA | |
| 1. | Sıçanlarda laminektomi sonrası oluşan epidural fibrozisi önlemede nintedanibin etkinliğini araştırma Examining the effectiveness of nintedanib in preventing post-laminectomy epidural fibrosis in rats Ozgur Ocal, Abdurrahim Tas, Zuhal Yildirim, Ayse Cakir Gundogdu, Ozge Selahi, Abdurrahman AycanPMID: 42084344 PMCID: PMC13168735 doi: 10.14744/tjtes.2025.33789 Sayfalar 519 - 526 AMAÇ: Nintedanibin topikal ve sistemik uygulanmasının, bir sıçan modelinde post-laminektomi epidural fibrozis gelişimi üzerindeki etkisini araştırmak. GEREÇ VE YÖNTEM: Otuz iki sıçan, dört eşit gruba ayrıldı. L1–L2 laminektomi, standart mikrocerrahi tekniği kullanılarak gerçekleştirildi. Kontrol grubuna yalnızca laminektomi yapıldı; steril salin grubuna laminektomi sonrası steril salin ile yıkama yapıldı; topikal nintedanib grubuna laminektomi sonrası topikal nintedanib uygulandı; sistemik nintedanib grubuna laminektomi sonrası oral nintedanib verildi. BULGULAR: Kontrol grubundaki iki sıçanda 2. derece ve altı sıçanda 3. derece epidural fibrozis gelişti. Steril salin grubundaki fibrozis seviyesi kont-rol grubuna benzerdi. Topikal nintedanib grubunda üç, dört ve bir sıçan sırasıyla 1., 2. ve 3. derece epidural fibrozis geliştirdi. Sistemik nintedanib grubunda beş sıçanda 1. derece ve üç sıçanda 2. derece epidural fibrozis gözlemlendi. Plazma matriks metalloproteinaz-9 (MMP-9), interlökin-6 (IL-6), vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF), transformasyon büyüme faktörü beta-1 (TGF-β1), tümör nekroz faktörü-alfa (TNF-α) ve hidroksiprolin (HYP) seviyeleri grup 3 ve grup 4'te, grup 1 ve grup 2 ile karşılaştırıldığında önemli ölçüde daha düşüktü (p<0.05). Çalışma gruplarında plazma miyeloperoksidaz (MPO) aktivitelerinin nintedanib tedavisinden sonra değişmediği gösterilmiştir (p>0.05). SONUÇ: Mevcut çalışmada histolojik ve biyokimyasal sonuçlar, nintedanibin post-laminektomi epidural fibrozisin tedavisi için potansiyel bir farmakolojik ajan olduğunu göstermektedir. Doz etkinliğini belirlemek için geniş popülasyon üzerinde ve aralıklı değerlendirme yapılan çalışmalara ihtiyaç vardır. |
| 2. | Kafa travması ile ilişkili femur kırıklarının iyileşmesi ile serum β-katenin mRNA ekspresyonu arasındaki ilişki: Deneysel bir sıçan çalışması Relationship between serum β-catenin mRNA expression and femoral fracture healing after head trauma: an experimental rat study Ender Gümüşoğlu, Volkan Öztuna, Zeynel Mert Asfuroğlu, Hatice Oruç Demirbağ, Savaş Aktaş, Mehmet Tuğhan Kızıltuğ, Mehmet Emin ErdalPMID: 42084341 PMCID: PMC13168736 doi: 10.14744/tjtes.2026.23177 Sayfalar 527 - 534 AMAÇ: Kırık iyileşmesi eşlik eden travmatik beyin hasarından (TBH) etkilenebilir; klinik ve deneysel çalışmalar hızlanmış kaynama ve artmış kal-us oluşumunu düşündürmektedir. Wnt/β-katenin sinyal yolunun bu süreçte rol oynayabileceği düşünülmektedir. Ancak, TBH varlığında serum β-katenin mRNA ekspresyonu ile kırık iyileşmesi arasındaki ilişki belirsizliğini korumaktadır. GEREÇ VE YÖNTEM: Otuz altı dişi Wistar albino sıçanı dört gruba rastgele atanmıştır: Kontrol, yalnız TBH, yalnız femur kırığı ve kombine TBH ve femur kırığı. Radyografik iyileşme 3. ve 6. haftalarda RUST puanlama sistemi kullanılarak değerlendirilmiştir. Serum β-katenin mRNA göreli ekspresyonu gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu ile yapılmış ve histolojik analiz 6. haftada gerçekleştirilmiştir. BULGULAR: Radyografik değerlendirme tüm kırık gruplarında ilerleyici iyileşme göstermiş, TBH + kırık grubunda RUST puanları her iki zamanda da (p<0.05) yalnız kırık grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Serum β-katenin mRNA ekspresyonu kırık gruplarında zaman içinde anlamlı olarak azalmış, kontrol grubunda veya izole TBH grubunda ise anlamlı zamana bağlı değişiklik gözlenmemiştir. Serum β-katenin mRNA ekspresyonundaki düşüş her iki kırık grubunda da gözlenmiş olup, bu bulgu TBH’ye özgü moleküler bir etkiyi doğrulamamaktadır. Histolojik analiz, TBH + kırık grubunda daha olgun osseöz kallus oluşumuna yönelik bir eğilimi düşündürmüş, ancak farklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. SONUÇ: Eşlik eden TBH, radyografik kırık iyileşmesinde artış ile ilişkili bulunmuş ve daha büyük osseöz kallus oluşumuna yönelik istatistiksel olarak anlamlı olmayan bir eğilim göstermiştir. Kırık gruplarında gözlenen serum β-katenin mRNA ekspresyonundaki düşüş, onarım sürecinde Wnt/β-katenin ile ilişkili aktivitenin faz-bağımlı düzenlenmesini düşündürmekle birlikte, serum β-katenin mRNA göreli ekspresyonu indirekt bir sistemik göstergedir ve TBH’ye özgü mekanistik bir yolu kanıtlamaz. Bu bulgular, TBH’nın iskelet onarımı üzerindeki karmaşık sistemik etkisini vurgulamakta ve gözlenen radyografik ilişkinin biyolojik alt yapısını aydınlatmak için, tercihen kırık sahası (lokal) analizlerini içeren daha ileri mekanistik çalışmaları desteklemektedir. |
| KLINIK ÇALIŞMA | |
| 3. | Tetrachoric ve Rasch analizleri kullanarak Depremle İlgili Ezilme Sendromu Bilgi Ölçeğinin geliştirilmesi ve geçerliğinin doğrulanması Developing and validating the Earthquake-Related Crush Syndrome Knowledge Scale using tetrachoric and Rasch analyses Derya Suluhan, Ecem Koyun, Dilek Yıldız, Emrah ŞenelPMID: 42084345 PMCID: PMC13168737 doi: 10.14744/tjtes.2025.37646 Sayfalar 535 - 543 AMAÇ: Depremle ilişkili ölümlerin önemli bir kısmı, olay anında meydana gelen ciddi travma ve enkaz altında kalmaya bağlıdır. Uzun süreli basıya maruz kalan hastalarda ezilme sendromu gelişme riski riski belirgin şekilde artmakta olup, bu durum mortalite ve morbiditeyi etkileyen kritik faktörlerden biri olarak kabul edilmektedir. Bu çalışmanın amacı, çocuk cerrahisi hemşirelerinin depremle ilişkili ezilme sendromu hakkındaki bilgi düzeylerini değerlendirmeye yönelik bir ölçme aracı geliştirmek ve bu aracın psikometrik özelliklerini incelemektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu metodolojik çalışma Ağustos ve Eylül 2023 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Örneklem, bir şehir hastanesinin çocuk cerrahisi birimlerinde görev yapan ve çalışmaya gönüllü olarak katılan 77 hemşireden oluşmuştur. Veriler, bir veri toplama formu ve 30 maddeden oluşan ölçeğin taslak versiyonu ile toplanmıştır. Ölçeğin geçerliliğini doğrulamak için içerik ve yapı geçerliliği testleri uygulanmıştır. Ölçeğin yapı geçerliliğini belirlemek için Tetrachoric Faktör Analizi kullanılmıştır. Ölçeğin güvenirliğini belirlemek için Kuder–Richardson (KR) 20 katsayısı ve kişi güvenirlik katsayısı hesaplanmıştır. Madde güçlük ve ayırt edicilik indekslerini incelemek üzere Rasch analizi gerçekleştirilmiştir. BULGULAR: Depremle İlgili Ezilme Sendromu Bilgi Ölçeği için Kapsam Geçerlilik Endeksi 0.99 olarak hesaplanmıştır. Tetrahorik faktör analizi sonu-cunda, dokuz maddeden oluşan iki alt boyutlu bir yapı ortaya çıkmıştır. İki faktörlü doğrulayıcı model için incelenen uyum indeksleri kabul edilebilir ve mükemmel uyum düzeyleri göstermiştir. KR-20 güvenirlik katsayıları faktör 1 için 0.90, faktör 2 için 0.88 olarak hesaplanmıştır. Rasch analizi sonuçları, ölçeğin yedi maddeden oluşan iki alt boyutlu bir yapıya sahip olduğunu; madde yüklerinin 0.59 ile 0.90 arasında değiştiğini ve faktörlerin birbiriyle ilişkili olduğunu göstermiştir. Rasch modelinde kişi güvenirlik katsayısı 0.433 olup düşük düzeydedir. Model uyumunu değerlendirmek amacıyla hesaplanan MADaQ3 değeri 0.116 olup kabul edilebilir düzeydedir; infit ve outfit istatistikleri ise 0.5–1.5 aralığında bulunarak uygun uyum göstermiştir. SONUÇ: Ön bulgular, ölçeğin pediatrik cerrahi hemşirelerinin depremle ilişkili ezilme sendromuna ilişkin bilgi düzeylerini ölçmede kabul edilebilir geçerlik ve güvenirlik gösterdiğini ortaya koymaktadır. |
| 4. | Cerrahi bir zorluk olarak ameliyat sonrası ileus: Radikal sistektomide uç-uç ve yan-yan ileal anastomozun karşılaştırmalı sonuçları Postoperative ileus as a surgical challenge: comparative outcomes of end-to-end and side-to-side ileal anastomosis in radical cystectomy Fatih Sandıkçı, Muhammed Yusuf Aydın, Ahmet Emin Doğan, Alper Yavuz, Ahmet Oğuz Hasdemir, Muhammed Abdurrahim İmamoğluPMID: 42084349 PMCID: PMC13168746 doi: 10.14744/tjtes.2026.79776 Sayfalar 544 - 551 AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, uç uca elle dikilmiş ve yan yana zımbalanmış ileoileal anastomozlar arasında ameliyat sonrası ileus (POI) sıklığını karşılaştırmak ve POI ile ilişkili bağımsız risk faktörlerini belirlemektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Ekim 2022 ile Ekim 2024 tarihleri arasında Ankara Etlik Şehir Hastanesi'nde radikal sistektomi ve idrar diversiyonu uygulanan hastaları geriye dönük olarak analiz ettik. Hastalar anastomoz tekniğine göre gruplandırıldı: Uç uca elle dikilmiş veya yan yana zımbalanmış. Demog-rafik bilgiler, komorbiditeler, ameliyat öncesi laboratuvar değerleri, ameliyat detayları ve ameliyat sonrası sonuçlar dahil olmak üzere perioperatif veriler toplandı. POI, ameliyat sonrası beşinci günden sonra karın distansiyonu, gaz veya dışkı olmaması ve tıbbi veya cerrahi müdahale gerektiren oral alımı tolere edememe olarak tanımlanmıştır. POI için risk faktörlerini belirlemek amacıyla tek değişkenli ve çok değişkenli lojistik regresyon analizleri kullanılmıştır. BULGULAR: Toplam 71 hasta dahil edildi. El dikişli grupta 9 hastada (%23.7) ve zımbalı grupta 4 hastada (%12.1) ameliyat sonrası ileus (POI) görülmüş olup, bu da zımbalı grupta anlamlı derecede daha düşük bir insidansı gösterdi. Çok değişkenli analiz, yan yana stapler anastomozunun POI riskini bağımsız olarak azalttığını belirledi. Diğer bağımsız öngörücüler arasında yaş ≥65, anormal BMI, ameliyat öncesi kabızlık, hipoalbüminemi ve uzamış ameliyat süresi yer alıyordu. ROC eğrisi analizi, modelin iyi bir öngörücü performans gösterdiğini ortaya koydu. SONUÇ: Üriner diversiyonlu radikal sistektomide yan yana zımbalı ileo-ileal anastomoz, uç uca el dikişli anastomozla karşılaştırıldığında ameliyat sonrası ileus riskinin daha düşük olmasıyla ilişkilidir. |
| 5. | Komplike ve komplike olmayan akut apandisitlerin ayırımında HALP skoru ve enflamatuvar biyobelirteçlerin rolü: Retrospektif kohort çalışması The role of the HALP score and inflammatory biomarkers in differentiating complicated and uncomplicated acute appendicitis: a retrospective cohort study Mehmet Hanifi Çanakcı, Gürkan Değirmencioğlu, Deniz Kütük, M. Salih Süer, Gizem Nur SucuPMID: 42084347 PMCID: PMC13168745 doi: 10.14744/tjtes.2025.72585 Sayfalar 552 - 557 AMAÇ: HALP (Hemoglobin, Albümin, Lenfosit, Trombosit) skoru ve enflamatuvar biyobelirteçler C-reaktif protein (CRP), nötrofillenfosit oranı (NLR) ve trombosit-lenfosit oranının (PLR) komplike ve komplike olmayan akut apandisit arasındaki ayrımı yapmadaki rolünü araştırmak. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif çalışma Mayıs ve Ağustos 2024 tarihleri arasında Ankara Etlik Şehir Hastanesi'nde yürütülmüş olup akut apandisit tanısı konulan ve cerrahi olarak tedavi edilen hastaları kapsamıştır. HALP skoru, CRP, NLR ve PLR ameliyat öncesi laboratuvar sonuçları kullanılarak hesaplanmıştır. Hastalar intraoperatif ve histopatolojik verilere göre komplike ve komplike olmayan apandisit olarak gruplandırılmıştır. İstatistiksel analizler Bağımsız Örneklem t-testi, Mann-Whitney U ve ki-kare testlerini içermektedir. p-değeri <0.05 anlamlı kabul edilmiştir. BULGULAR: Toplam 208 hasta analiz edilmiştir. HALP skorları komplike grupta önemli ölçüde daha düşüktü (4.6'ya karşı 5.8, p=0.002) ve CRP seviyeleri önemli ölçüde daha yüksekti (84.9'a karşı 38.7 mg/L, p<0.001). NLR (7.0'a karşı 6.9, p=0.091) ve PLR (165'e karşı 170, p=0.767) gruplar arasında önemli ölçüde farklılık göstermedi. SONUÇ: CRP (C-reaktif protein) ve HALP (Hemoglobin, Albümin, Lenfosit, Trombosit) skoru komplike apandisiti tahmin etmede yararlı para-metrelerdir. Hem sistemik inflamasyonu hem de beslenme durumunu yansıtan HALP (Hemoglobin, Albümin, Lenfosit, Trombosit) skoru, klinik değerlendirmede yeni ve maliyet etkin bir araç olarak hizmet edebilir. |
| 6. | Travma hastalarında farklı bir bakış açısı kohortu: PIV ölüm oranını öngörebilir mi? A different perspective in trauma patients: can pan-immune-inflammation value (PIV) predict mortality? Gürkan Güneri, Kevser Dilek Andıç, Funda Çatan Inan, Kadir ÇorbacıPMID: 42084340 PMCID: PMC13168739 doi: 10.14744/tjtes.2026.33746 Sayfalar 558 - 566 AMAÇ: Travma, dünya genelinde ölümlerin önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Acil servislerde ve yoğun bakım ünitelerinde bu hastaların prognozunu tahmin etmek, etkili triyaj ve takip planlaması için çok önemlidir. Bu nedenle, travma hastalarında çok sayıda prognostik belirteç araştırılmak-tadır. Panimmün-inflamasyon (PIV), tam kan sayımından (CBC) hesaplanabilen ve tıbbi ünitede hızlı bir şekilde uygulanabilen bir biyobelirteçtir. Bu çalışma, PIV değerinin travma hastalarının prognozunda rol oynayıp oynamadığını değerlendirmeyi amaçlamıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma, üçüncü basamak yoğun bakım olanaklarına sahip bir eğitim ve araştırma hastanesinde travma nedeniyle yoğun bakım ünitesine yatırılan hastaları incelemiştir. Bilinen prognostik parametreler (RTS, GCS ve APACHE II gibi) değerlendirilmiş, PIV değerleri hesaplanmış ve mortalite, morbidite ve hastanede kalış süresi retrospektif olarak analiz edilmiştir. PIV değerinin mortaliteyi tahmin etme değeri istatistiksel olarak analiz edilmiştir. BULGULAR: Çalışmaya toplam 74 hasta dahil edilmiştir. Hayatta kalanlar grubunda 7 kadın (%11.5) ve 54 erkek (%88.5) bulunurken, ölenler gru-bunda 1 kadın (%7.7) ve 12 erkek (%92.3) vardı. PIV, RTS, GKS ve APACHE skorlarının mortaliteyi tahmin etmede etkili olduğu bulundu (p<0.001). PIV değeri için eşik değer 6367.5 olarak bulundu ve bu değerin altında PIV değerine sahip hastaların, daha yüksek değerlere sahip olanlara göre ölme olasılığı daha yüksekti. SONUÇ: Acil durumlarda hızlı ve güvenilir prognoz çok önemlidir. PIV değeri, diğer bilinen prognoz skorlama sistemlerine benzer bir mortalite tahmin etkisi yaratma potansiyeline sahiptir. Travma hastalarında PIV değerinin hızlı değerlendirilmesi, daha etkili triyaj ve tedavi planlamasını kolaylaştırabilir. |
| 7. | El travmalarında tendon yaralanmalarının ultrasonografik değerlendirilmesi: Acil bakımda kritik bir araç Ultrasonographic evaluation of tendon injuries in hand trauma: a crucial tool for emergency care Güner Yurtsever, Hüseyin Acar, Ejder Saylav Bora, Cüneyt ArıkanPMID: 42084339 PMCID: PMC13168738 doi: 10.14744/tjtes.2025.20351 Sayfalar 567 - 573 MAÇ: El yaralanmaları, özellikle tendon yaralanmaları, acil servise başvuruların önemli bir nedenidir ve günlük yaşam aktivitelerini ciddi şekilde etkileyebilir. Geleneksel tanı yöntemleri kısmi tendon yaralanmalarını sıklıkla gözden kaçırmakta, bu da alternatif görüntüleme yöntemlerinin gerekliliğini ortaya koymaktadır. Ultrasonografi (USG), özellikle manyetik rezonans görüntüleme (MRG) imkânının olmadığı acil durumlarda, hızlı, non-invaziv ve etkili bir tanı aracı olarak öne çıkmaktadır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma, acil servise el travması ile başvuran hastalarda tendon yaralanmalarının değerlendirilmesinde ultrasonografinin tanısal etkinliğini incelemeyi amaçlamaktadır. Ayrıca USG’nin klinik değerlendirme ile karşılaştırılarak tendon yaralanmalarının tanısındaki rolü ve cerrahi müdahale planlamasındaki katkısı araştırılmıştır. Bu prospektif gözlemsel çalışma, üçüncü basamak tek merkezli bir hastanenin acil servisinde bir yıl boyunca yürütülmüştür. Çalışmaya el yaralanması ile başvuran erişkin hastalar dahil edilmiştir. Dahil edilme kriterlerini karşılayan hastalara klinik değerlendirme ve ultrasonografi uygulanmıştır. Çalışmaya toplam 68 hasta alınmış, değerlendirmeler deneyimli bir acil tıp uzmanı tarafından Philips Affinity S70 ultrasonografi cihazı (Philips Healthcare, Bothell, WA, ABD) kullanılarak yapılmıştır. Demografik veriler, yaralanma özellikleri, ultrasonografik bulgular ve cerrahi müdahale gereksinimleri kaydedilmiştir. İstatistiksel analizlerde ki-kare testi ve ikili lojistik regresyon kullanılmıştır. BULGULAR: Tendon onarımı gerekliliğinin belirlenmesinde ultrasonografinin duyarlılığı %83, özgüllüğü %91, pozitif prediktif değeri %95 ve negatif prediktif değeri %71 olarak bulunmuştur. Yalnızca klinik değerlendirme ise daha düşük prediktif değerlere sahipti. SONUÇ: Regresyon analizi, ultrasonografinin klinik değerlendirmeye kıyasla tendon yaralanmalarını doğru tanılama olasılığını 21.8 kat artırdığını göstermiştir. Hem klinik değerlendirme hem de ultrasonografi birlikte tüm tendon onarımı gereksinimlerinin %61’ini öngörebilmiştir. |
| 8. | Karaciğer laserasyonlarında nonoperatif tedavinin güvenliği ve etkinliği: Retrospektif kohort çalışması Safety and effectiveness of nonoperative management in liver lacerations: a retrospective cohort study Gürkan Değirmencioğlu, Deniz Kütük, Mehmet Hanifi Çanakcı, Murat Yıldırım, Mustafa Hulusi KurtPMID: 42084348 PMCID: PMC13168734 doi: 10.14744/tjtes.2026.73965 Sayfalar 574 - 581 AMAÇ: Karaciğer travması, abdominal yaralanmalarda morbiditenin önde gelen nedenlerinden biri olmaya devam etmektedir. Hemodinamik olarak stabil hastalarda nonoperatif tedavi (NOM) yaygın olarak kabul görse de American Association for the Surgery of Trauma (AAST) yaralanma derecesi, laboratuvar parametreleri, transfüzyon gereksinimleri ve cerrahi ihtiyacı arasındaki ilişki hâlâ tartışmalıdır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif gözlemsel çalışmaya, üçüncü basamak bir cerrahi merkezde Ekim 2024-Mayıs 2025 tarihleri arasında yönetilen, radyolojik veya intraoperatif olarak doğrulanmış karaciğer laserasyonu olan 53 hasta dâhil edildi. Demografik veriler, vital bulgular, AAST derecesi, laboratuvar değerleri, transfüzyon gereksinimleri, görüntüleme kullanımı ve klinik sonuçlar kaydedildi. İstatistiksel analizlerde ANOVA, ki-kare/Fisher testleri ve lojistik regresyon kullanıldı. BULGULAR: Hastaların ortalama yaşı 41.4 yıl olup, %67.9’u erkekti. Yaralanma mekanizması çoğunlukla trafik kazalarıydı (%56.6). Başvuru sırasında hastaların %64.2’sinde AAST derece I-II, %7.5’inde derece IV yaralanma saptandı. NOM başarısı %81.1 iken, %18.9 hastada cerrahi gereksinimi oldu. Hastane içi mortalite gözlenmedi. Hemoglobin ve hematokrit düşüşü, yaralanma derecesi veya cerrahi gereksinimi ile anlamlı ilişki göstermedi. Buna karşın, transfüzyon gereksinimleri şiddetle birlikte arttı: eritrosit süspansiyonu (p=0.006) ve taze donmuş plazma (p<0.001). Takip görüntüle-melerinde (n=25) olguların %96’sında yaralanma derecesinin stabil veya iyileşmiş olduğu görüldü. Lojistik regresyon analizinde cerrahi için bağımsız bir prodüktör belirlenmedi. SONUÇ: Karaciğer laserasyonlarında NOM, güvenli ve etkili bir tedavi seçeneğidir; bu kohortta mükemmel sonuçlar ve mortalite olmamasıyla dik-kat çekmektedir. AAST derecesi tek başına cerrahi gereksinimini öngörmemiş olsa da, transfüzyon gereksinimleri yaralanma şiddeti ile korelasyon göstermiştir; bu da klinik karar verme sürecinde pratik göstergeler olarak değerlerini ortaya koymaktadır. |
| 9. | Gastrointestinal sistem bezorlarında cerrahi tekniklerin kısa ve uzun dönem sonuçları Short- and long-term outcomes of surgical techniques in gastrointestinal bezoar management Hüseyin Kocaaslan, Sertaç Usta, Cengiz Ceylan, Mehmet Onur Gül, Zeynep Kocaaslan, Fatih SumerPMID: 42084343 PMCID: PMC13168742 doi: 10.14744/tjtes.2026.29130 Sayfalar 582 - 587 AMAÇ: Bezolar, gastrointestinal (GI) sistemde sindirilemeyen gıda veya yabancı cisimlerin birikmesiyle oluşan yapılardır. Çalışmamızda, GI sistemde tıkanmaya neden olan bezoarı olan hastalara uygulanan fragmentasyon+sağma(FS) ve enterotomi cerrahi tekniklerinin sonuçlarını karşılaştırmayı ve sonuçları literatür eşliğinde değerlendirmeyi amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Kliniğimizde 2009-2021 yılları arasında gastrointestinal sistem mekanik tıkanıklığı nedeniyle ameliyat edilen ve perioperatif etiyolojide bezoar tespit edilen 44 hastanın verilerini retrospektif olarak inceledik. Demografik veriler, ek hastalıklar (komorbiditeler), geçirilmiş karın ameliyatı öyküsü, gastrointestinal sistem yerleşim yeri, ameliyat sonrası komplikasyonlar ve takip süreleri analiz edildi. Bezoarlı hastalar, FS yapılanlar ve enterotomi yapılanlar olarak iki gruba ayrıldı. Kategorik değişkenler ki-kare testleri ile analiz edildi ve sonuçlar frekans ve yüzde olarak sunuldu. İstatistiksel anlamlılık p<0.05 olarak tanımlandı. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen hastaların 25'i (%54,3) erkekti ve medyan yaş 65 (56-73) idi. Popülasyon, 30 (%65.2) hastadan oluşan FS uygulanan grup ile 16 (%34.8) hastadan oluşan enterotomi uygulanan grup olarak ikiye ayrıldı. Enterotomi yapılan hastalarda şiddetli (CD 3b-5) morbidite gözlenirken, FS grubunda hiç görülmedi (p=0.034). Taburculuk sonrası enterotomi yapılan hastaların 6'sında (%37.5) tekrarlayan mekanik bağırsak tıkanıklığı gözlendi (p=0.025). SONUÇ: Bezoarlarda FS yönteminin, daha az invaziv olması ve ameliyat sonrası morbiditeleri azaltması nedeniyle, acil ameliyat edilen gastrointestinal sistem tıkanıklığı olan hastalarda ilk seçenek yöntem olduğuna inanıyoruz. Ayrıca, FS yönteminin, enterotomi tekniğine kıyasla ameliyat sonrası tıkanıklık ataklarını azalttığını literatüre sunmaktayız. |
| 10. | Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunda dikkatsizlik ve dürtüselliğin pediatrik ekstremite kırıkları ile ilişkisi: Nörodavranışsal özellikler ile travma arasındaki bağlantı Inattention and impulsivity in attention-deficit/hyperactivity disorder (ADHD) and pediatric extremity fractures: an association between neurobehavioral traits and trauma presentation Tolgahan Korkmaz, Muhammed Yusuf Afacan, Yener Ince, Mete Ozer, Fırat Öz, Mehmet Ali TalmaçPMID: 42084346 PMCID: PMC13168743 doi: 10.14744/tjtes.2026.56002 Sayfalar 588 - 596 MAÇ: Bu çalışmanın amacı, çocuklarda dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğu (DEHB) semptom şiddetinin, özellikle dikkatsizlik ve dürtüsellik boyutlarının, ekstremite kırıkları ile ilişkili olup olmadığını araştırmaktır. Ayrıca, cerrahi ve konservatif olarak tedavi edilen kırık olguları arasında DEHB skorlarının karşılaştırılması ve travma enerji düzeyi ile DEHB semptomları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu kesitsel çalışmaya 7–17 yaş aralığında toplam 160 çocuk dahil edilmiştir. Katılımcılar üç gruba ayrılmıştır: cerrahi olarak tedavi edilen kırık olguları (n=40), konservatif olarak tedavi edilen kırık olguları (n=40) ve kırık öyküsü olmayan kontrol grubu (n=80). DEHB semptomları, ebeveynler tarafından doldurulan DSM-IV Temelli Tarama ve Değerlendirme Ölçeği kullanılarak değerlendirilmiştir. Sosyodemografik veriler, travma mekanizması ve kırık özellikleri kaydedilmiştir. BULGULAR: Kırık saptanan çocuklarda, kontrol grubuna kıyasla dikkatsizlik (6.13±3.44’e karşı 4.26±2.34; p<0.001), dürtüsellik (6.50±4.70’e karşı 4.45±2.10; p=0.001) ve toplam DEHB puanlarının (12.60±6.41’e karşı 8.74±3.62; p<0.001) anlamlı derecede daha yüksek olduğu görülmüştür. Cerrahi ve konservatif tedavi grupları arasında ya da düşük ve yüksek enerjili travma alt grupları arasında DEHB skorları açısından anlamlı bir fark saptanmamıştır. Sosyodemografik değişkenler ve kardeşlerde kırık öyküsü açısından gruplar arasında anlamlı fark bulunmamıştır. SONUÇ: Yüksek DEHB semptom puanlarının, çocuklarda ekstremite kırığı görülme sıklığı ile anlamlı şekilde ilişkili olduğu saptanmıştır. Bu bulgular, pediatrik travma değerlendirmelerinde DEHB ile ilişkili semptomların dikkate alınmasının yararlı olabileceğini düşündürmektedir. Ancak kesitsel tasarım nedeniyle nedensellik kurulamaz; bu ilişkinin yönünü ve olası klinik etkilerini değerlendirmek için ileriye dönük uzunlamasına çalışmalara ihtiyaç vardır. |
| 11. | Kurban Bayramı’nda profesyonel olmayan hayvan kesimlerine bağlı el travmaları: Acil ve klinik el cerrahisi deneyimi Hand trauma associated with non-professional animal slaughter during Eid al-Adha: an emergency and hand surgery experience Uğur Horoz, Emre Inozu, Hulda Rıfat Özakpınar, Ergin Seven, Avni Tolga Eryılmaz, Musa Kemal Keleş, Sebat Karamürsel, Ali Teoman TellioğluPMID: 42084350 PMCID: PMC13168741 doi: 10.14744/tjtes.2026.94145 Sayfalar 597 - 601 AMAÇ: Kurban Bayramı, Müslüman toplumlarda her yıl kutlanan ve geleneksel olarak kurban kesim ritüelinin gerçekleştirildiği önemli dini bayramlardan biridir. Bu dönemde kurban kesimi için kasaplık hizmetlerine olan talep belirgin şekilde artmasına rağmen profesyonel kasap sayısının yetersiz olması nedeniyle birçok kişi kurban kesimini kendi imkânlarıyla gerçekleştirmektedir. Bu durum özellikle el ve üst ekstremite yaralanmaları başta olmak üzere çeşitli travmatik yaralanmaların görülme sıklığını artırmaktadır. Bu çalışmanın amacı, Kurban Bayramı sırasında profesyonel olmayan kişiler tarafından gerçekleştirilen kesim işlemleri sırasında ortaya çıkan el ve üst ekstremite yaralanmalarına dikkat çekmek ve bu önlenebilir travmalar konusunda farkındalık oluşturmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif çalışmada, Kurban Bayramı dönemlerinde kliniğimize başvuran ve cerrahi tedavi gerektiren el yaralanmaları incelendi. İncelenen vakalar, çoğunlukla hayvan kesimi sırasında yaralanan ve el veya üst ekstremite travması nedeniyle hastaneye başvuran bireylerden oluşmaktadır. Demografik veriler ve yaralanma tipleri değerlendirilmiştir. BULGULAR: Sekiz yıllık dönem boyunca kliniğimizde Kurban Bayramı ile ilişkili olarak 259 ekstansör tendon, 76 fleksör tendon ve 275 yüzeyel yumuşak doku yaralanması cerrahi olarak tedavi edilmiştir. SONUÇ: Bu çalışma, sekiz farklı Kurban Bayramı döneminde meydana gelen el tendon ve yüzeyel doku yaralanmalarının retrospektif analizini sunmaktadır. Bulgular, kurban kesiminin profesyonel olmayan kişiler tarafından gerçekleştirilmesinin özellikle el ve tendon yaralanmaları açısından önemli bir risk oluşturduğunu göstermektedir. Kurban kesim işlemlerinin eğitimli kişiler tarafından gerçekleştirilmesi ve koruyucu önlemlerin artırılması, bu tür önlenebilir yaralanmaların azaltılmasında önemli rol oynayabilir. |
| 12. | Eklem yüzeyinde çökmesi olan tibia plato kırıklarında otolog kemik greftlemesi, trikalsiyum fosfat sentetik greften daha üstün mü? Does autologous bone grafting provide better outcomes than tricalcium phosphate synthetic grafting in tibial plateau fractures with articular depression? Onur Süer, Mecit Ferhatoğlu, Recep Selçuk Eyceyurt, Melikşah Uzakgider, Mesut Tahta, Cemil KayalıPMID: 42084342 PMCID: PMC13168748 doi: 10.14744/tjtes.2026.23622 Sayfalar 602 - 609 AMAÇ: Bu çalışma, eklem yüzeyinde çökmesi olan tibia plato kırıklarının (TPK) tedavisinde otolog iliak kemik grefti ile trikalsiyum fosfat (TCP) sentetik greft kullanımının radyolojik ve fonksiyonel sonuçlarını karşılaştırmayı amaçladı. GEREÇ VE YÖNTEM: Retrospektif karşılaştırmalı bu çalışmada, Ocak 2015-Haziran 2022 tarihleri arasında metafizer çökmeli Schatzker tip 2–3 tibia plato kırığı nedeniyle cerrahi tedavi uygulanmış 94 hasta analiz edildi. Hastalar kullanılan greft materyaline göre iki gruba ayrıldı: otolog iliak kemik grefti (n=42) ve trikalsiyum fosfat (TCP) sentetik greft (n=52). Radyolojik değerlendirmede eklem yüzeyindeki çökme (mm) ve modifiye Rasmussen Radyolojik Skoru (RRS) preoperatif, postoperatif ve nihai kontrolde (≥36 ay) ölçüldü. Fonksiyonel sonuçlar Lysholm diz skoru ve modifiye Rasmussen Fonksiyonel Skoru (RFS) ile değerlendirildi. Minimum takip süresi 36 ay idi. BULGULAR: Her iki grupta da başlangıçta eklem yüzeyi çökmesinin düzeltilmesi tatmin ediciydi. Nihai kontrolde rezidüel çökme, TCP grubuna kıyasla otogreft grubunda daha küçüktü (2.10 [0.00–2.60] mm vs 2,50 [1,68–3,75] mm; U=771,5, p=0,014); bu durum redüksiyonun daha kalıcı biçimde korunmasıyla uyumluydu. RRS preoperatif ve erken postoperatif dönemde benzer iken, nihai kontrolde otogreft grubunda daha yüksekti (16 [16–18] vs 16 [14–16]; U=1453.5, p=0.002). Kategori dağılımları da uyumluydu: nihai kontrolde mükemmel RRS oranı otogreft grubunda daha fazlaydı ( %40.5 vs %21,2; χ²(1)=4.15, p=0.042). Fonksiyonel sonuçlar gruplar arasında karşılaştırılabilirdi (RFS 27 [26–28] vs 26 [26–28]; U=1285, p=0.136; Lysholm 86 [81–90] vs 86 [81–90]; U=1271.5, p=0.159). Donör saha morbiditesi otogreft grubunda hastaların %4.7’sinde görüldü; TCP grubunda greftle ilişkili komplikasyon izlenmedi. SONUÇ: Eklem yüzeyinde çökmesi olan Schatzker tip 2–3 TPK olgularında otolog iliak krista kemik grefti kullanımı, TCP’ye kıyasla redüksiyonun radyolojik olarak daha iyi korunması ve daha yüksek nihai RRS ile ilişkili bulunurken, orta dönem fonksiyonel skorlar benzerdir. Bu Düzey III veriler, otogreftin metafizer defektlerde yapısal destek için güvenilir bir seçenek olmaya devam ettiğini düşündürmektedir; ancak TCP’ye göre olası üstünlüğünü doğrulamak için prospektif randomize karşılaştırmalı çalışmalara ihtiyaç vardır. |
| 13. | Ateşli silah yaralanmalarına bağlı distal humerus kırıklarında kallus korunması ve eksizyonunun klinik ve radyolojik sonuçları Clinical and radiological outcomes of callus preservation versus excision in gunshot-related distal humerus fractures Ali Murat Basak, Ali AydilekPMID: 42084351 PMCID: PMC13168740 doi: 10.14744/tjtes.2026.96533 Sayfalar 610 - 617 AMAÇ: Distal humerusu içeren yüksek enerjili ateşli silah yaralanmaları sıklıkla belirgin parçalanma, ciddi yumuşak doku hasarı ve kontaminasyon ile sonuçlanır ve bu durum definitif fiksasyonu hem teknik hem de biyolojik açıdan zorlaştırır. Geçici stabilizasyon ile uygulanan evreli tedavi sürecinde, definitif fiksasyon öncesinde ekstraartiküler kallus oluşumu gelişebilir ve bu durum söz konusu dokunun korunması veya eksize edilmesine ilişkin cerrahi karar sürecini etkileyebilir. Bu çalışmanın amacı, ateşli silah yaralanmalarına bağlı yüksek enerjili distal humerus kırıklarında ekstraartiküler kallusun korunmasına dayalı fiksasyon stratejisinin klinik ve radyolojik sonuçlarını değerlendirmektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif çalışmaya 2016–2024 yılları arasında yüksek enerjili ateşli silah yaralanmasına bağlı Gustilo–Anderson tip IIIA distal humerus kırığı nedeniyle tedavi edilen 21 erkek hasta dahil edildi. Tüm hastalarda definitif fiksasyon öncesinde geçici stabilizasyon uygulanmıştır. Hastalar intraoperatif olarak ekstraartiküler kallus dokusunun korunmasına (n=9) veya eksize edilmesine (n=12) göre iki gruba ayrılmıştır. Fonksiyonel sonuçlar Disabilities of the Arm, Shoulder and Hand (DASH) ve Mayo Elbow Performance Index (MEPI) skorları ile değerlendirilmiş, radyolojik kaynama süreleri kaydedilmiştir. BULGULAR: Hastaların ortalama yaşı 28 yıl (22-43) idi. AO/OTA sınıflamasına göre kırıkların %81’i 13C3 tipindeydi. Beş hastada (%23.8) periferik sinir yaralanması, beş hastada (%23.8) heterotopik ossifikasyon saptandı. Gruplar arasında DASH, MEPI, eklem hareket açıklığı veya enfeksiyon oranları açısından anlamlı fark bulunmadı (tüm p>0.05). Bununla birlikte kallusun korunduğu grupta kaynama süresi anlamlı olarak daha kısa bulundu (18.0±3.1 vs. 23.5±3.3 hafta, p=0.004). Periferik sinir yaralanması (p=0,043) ve heterotopik ossifikasyon (p=0.025) daha yüksek DASH skorları ile ilişkili bulunarak daha kötü fonksiyonel iyileşmeye işaret etti. SONUÇ: Ekstraartiküler kallusun korunduğu fiksasyon yaklaşımı, yüksek enerjili ateşli silah yaralanmalarına bağlı distal humerus kırıklarının tedavisinde biyolojik avantaj sağlayabilir ve fonksiyonel sonuçları olumsuz etkilemeden daha erken kemik kaynamasına olanak tanıyabilir. Ekstraartiküler kallusun anatomik redüksiyonu engellemediği durumlarda, evreli hasar kontrolünden definitif fiksasyona uzanan tedavi stratejisinin bir parçası olarak yerinde korunması düşünülebilir. |
| OLGU SUNUMU | |
| 14. | Eozinofilik özofajite bağlı gastroözofageal bileşke perforasyonunun konservatif tedavisi: Olgu sunumu Conservative management of gastroesophageal junction perforation secondary to eosinophilic esophagitis: a case report Hüseyin Esin, Orhan Üreyen, Hilal Şahin, Sevil Özer Sarı, Gözde Derviş Hakim, Enver İlhanPMID: 42084352 PMCID: PMC13168744 doi: 10.14744/tjtes.2026.99978 Sayfalar 618 - 622 Eozinofilik özofajit (EoE), kronik inflamatuvar bir hastalık olup disfaji ve gıda impaksiyonu ile karakterizedir. Nadir de olsa spontan özofagus perforasyonu gelişebilmektedir. Bu perforasyonlar çoğunlukla distal özofagus ve gastroözofageal bileşkede ortaya çıkmakta, genellikle cerrahi veya endoskopik yöntemlerle tedavi edilmektedir. Erken tanı ve perforasyon sonrası ilk 24 saat içerisinde tedaviye başlanması mortalite ve morbiditeyi belirgin şekilde azaltmaktadır. Bu yazının amacı, eozinofilik özofajite bağlı gelişen gastroözofageal bileşke perforasyonunun, özellikle gecikmiş olgularda da konservatif yöntemle başarılı şekilde yönetilebileceğini vurgulamak ve bu nadir fakat potansiyel olarak hayatı tehdit eden komplikasyonun tedavi stratejilerine katkı sağlamaktır. Otuz beş yaşında, bilinen EoE tanısı ve 12 yıllık disfaji öyküsü bulunan erkek hasta, retrosternal ağrı, nefes darlığı ve hematemez şikâyetleri ile acil servise başvurdu. Öyküsünden yaklaşık beş gün önce ızgara tavuk tüketimi sonrası boğaz ağrısı ve vişne renginde ishal geliştiği, semptomlarını hafifletmek amacıyla ibuprofen kullandığı öğrenildi. Kontrastlı görüntüleme ve endoskopide gastroözofageal bileşkede perforasyon saptandı. Lezyonun lokalizasyonu nedeniyle stentleme veya endoskopik klipsleme uygun bulunmadı. Akut batın, koleksiyon veya mediastinit bulguları olmaması üzerine konservatif tedavi planlandı. Hasta yoğun bakım ünitesinde izleme alındı. Başlangıçta seftriakson (2 g/gün) ve metronidazol (1.5 g/gün) ile başlanan antibiyotik tedavisi, enfeksiyon hastalıkları konsültasyonu sonrası piperasilin–tazobaktam (4.5 g, 6 saatte bir) ile değiştirildi. Klinik seyri stabil olan hastada oral alım 6. günde başlatıldı. Onuncu günde antibiyotik tedavisi sonlandırılarak hasta komplikasyonsuz taburcu edildi. Üçüncü ay takip muayenesinde hasta, tekrarlayan ve progresif olarak kötüleşen disfaji yakınması tarifledi. Önceden değerlendirildiği merkezde yapılan kontrol endoskopisinde, gastroskobun geçişine izin vermeyen distal özofagusta striktür saptanması üzerine 12 cm uzunluğunda, tamamen kaplı, kendi kendine genişleyebilen bir özofagus stenti yerleştirildi. Stent 20 gün sonra çıkarıldı ve hastanın sonraki altı aylık izleminde semptom tekrarı gözlenmedi. EoE bağlı spontan özofagus perforasyonu nadir ancak potansiyel olarak yaşamı tehdit eden bir komplikasyondur. Bu olgu, konservatif tedavinin sadece erken tanı konulan değil, aynı zamanda gecikmiş olgularda da multidisipliner yaklaşımla dikkatle seçilmiş hastalarda cerrahi veya endoskopik girişimlere etkili bir alternatif olabileceğini göstermektedir. Striktür gelişimi gibi geç komplikasyonların erken saptanabilmesi için uzun dönem takip kritik öneme sahiptir. |
| 15. | Bilateral kosta fraktürlerinde multimodal rejyonal analjezi olarak erektor spina plan bloğu ve torasik epidural analjezinin ardışık kullanımı: Bir olgu sunumu Sequential use of erector spinae plane block and thoracic epidural analgesia as multimodal regional analgesia in bilateral rib fractures: a case report Engin Ertürk, Merve Ölmez, Ferah Sarıca, Ali Akdoğan, Kubra Nur KılıçPMID: 42084353 PMCID: PMC13168747 doi: 10.14744/tjtes.2026.47646 Sayfalar 623 - 627 Yetersiz analjezinin ventilasyonu bozarak pulmoner komplikasyon riskini artırabilmesi nedeniyle, multipl kosta fraktürü olan hastalarda etkin ağrı yönetimi tedavinin temel taşlarından biridir. Özellikle bilateral kosta fraktürleri, solunum mekaniğini belirgin şekilde etkileyerek hipoventilasyon, atelektazi ve hipoksemiye yol açabilmektedir. Rejyonal analjezik teknikler, opioid ilişkili yan etkileri en aza indirirken solunum fonksiyonunun iyileştirilmesinde önemli rol oynamaktadır. Toraks travması sonrası bilateral multipl kosta fraktürleri bulunan bir hasta, şiddetli ağrı ve bozulmuş solunum fonksiyonu ile başvurdu. Sistemik ilaçlarla uygulanan başlangıç analjezi yetersiz kaldı. Bunun üzerine bilateral erektor spina plan bloğu uygulanarak multimodal rejyonal analjezi sağlandı ve hızlı ağrı kontrolü ile oksijenasyonda iyileşme elde edildi. Tek doz erektor spina plan bloğunun analjezi süresinin sınırlı olması nedeniyle, epidural kateter aracılığıyla torasik epidural analjezi başlatıldı. Düşük doz sürekli epidural lokal anestezik infüzyonu, sürdürülebilir analjezi sağlayarak ağrının tekrarını önledi ve klinik seyir boyunca solunum fonksiyonundaki iyileşmeyi destekledi. Bu olgu da erektor spina plan bloğunu takiben torasik epidural analjezinin ardışık kullanımını içeren multimodal rejyonal analjezi yaklaşımının, bilateral kosta fraktürü olan hastalarda ağrı kontrolü ve solunum desteği açısından etkili ve uygulanabilir bir strateji olabileceğini göstermektedir. Bu yaklaşım, sistemik opioid tedavisi ile ilişkili riskleri en aza indirirken klinik sonuçların optimize edilmesine olumlu katkılar sağlayabilir. |