p-ISSN: 1306-696x | e-ISSN: 1307-7945
Cilt : 27 Sayı : 6 Yıl : 2026

Hızlı Arama




Scopus CiteScore SCImago Journal & Country Rank

Ulusal Travma ve Acil Cerrahi Dergisi - Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 27 (6)
Cilt: 27  Sayı: 6 - 2021
DIĞER
1. 
Ön Sayfalar
Frontmatters

Sayfalar I - X

DENEYSEL ÇALIŞMA
2. 
Deneysel pankreatit oluşturulan sıçanlarda alfa-tokoferol’ün pankreatit oluşumuna etkisi ve doz duyarlılığının incelenmesi
Effect of alpha-tocopherol and dose sensitivity on pancreatitis formation in rats with experimental pancreatitis
Deniz Tazeoğlu, Cüneyt Akyüz, Mehmet Gökçeimam, Gülçin Harman Kamalı, Ayhan Özsoy, Servet Rüştü Karahan
PMID: 34710231  doi: 10.14744/tjtes.2020.89054  Sayfalar 605 - 612
AMAÇ: Akut pankreatit, asiner hücre hasarı ve lökosit infiltrasyonu ile karakterize pankreas enflamasyonun eşlik ettiği enflamatuvar hastalıktır. Günümüzde pankreatitin mevcut tedavisine rağmen mortalite ve morbidite yüksektir; bu nedenle yeni çalışmalara ve tedavi araştırmalarına ihtiyaç vardır. Bu çalışma, sıçanlarda L-arginin ile indüklenen deneysel akut pankreatit modelinde alfa-tokoferol’ün farklı dozlarda etkileri araştırıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Otuz adet yetişkin erkek Sprague Dawley albino sıçan, rastgele dört gruba ayrıldı; kontrol (sham) grubu (n=6), akut pankreatit grubu (n=8), düşük doz alfa-tokoferol (200 mg/kg bir kez i.p.) grubu (n=8) ve yüksek doz alfa-tokoferol (400 mg/kg bir kez i.p.) grubu (n=8). Deneysel akut pankreatit modeli, tek doz i.p. 5 g/kg L-arginin verilmesiyle oluşturuldu. Alfa-tokoferol, Grup 3 ve 4’te L-arginin indüksiyonu ile oluşturulan deneysel akut pankreatit modelinden otuz dakika önce intraperitoneal olarak tek dozda uygulandı. L-arginin enjeksiyonundan 72 saat sonra anestezi altında doku ve kan örnekleri alındı; sonrasında sıçanlar dekapitasyon ile sakrifiye edildi. Serum amilaz, lipaz, IL-1b, IL-6, TNF-alfa, C-reaktif protein (CRP) düzeyleri incelendi. Pankreas doku örnekleri histopatolojik inceleme için ışık mikroskop altında incelendi.
BULGULAR: Akut pankreatit grubu (grup 2) ile kontrol grubu (grup 1) karşılaştırıldığında; serum amilaz, lipaz, IL-1β, IL-6, TNF-alfa, CRP düzeylerinin anlamlı derecede arttığı gözlendi (hepsi için p<0.05). Histopatolojik incelemede ödem (p<0,001) ve enflamasyon (p=0,007) skorlarında anlamlı farklılık saptandı. Düşük (grup 3) ve yüksek (grup 4) doz alfa-tokoferol grupları ile grup 2 karşılaştırıldığında; amilaz, lipaz, IL-1β, IL-6, TNF-alfa ve CRP parametreleri istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu (hepsi için p<0.05). Grup 2, 3 ve 4’ün histopatolojik karşılaştırılmasında; grup 3 ve 4’te grup 2’ye göre ödem ve enflamasyon skorlarında azalma saptandı. Grup 4 ile grup 3 karşılaştırıldığında lipaz (p<0.01), IL-6 (p=0.038) ve TNF-alfa (p=0.002) değerlerinin anlamlı düzeyde düştüğü gözlendi; histopatolojik değerlendirmede ise anlamlı fark gözlenmedi.
TARTIŞMA: Alfa-tokoferol’ün, akut pankreatitte oluşan enflamasyonu ve pankreas hasarını azalttığı ve yüksek dozlarda daha etkili olduğu saptandı.

3. 
Sıçanlarda deneysel hemorajik şok modelinde hipertonik salin replasmanının kolon anastomozu üzerine etkileri
Effects of hypertonic saline replacement on colonic anastomosis in experimental hemorrhagic shock model in rats
Zekeriya Karaduman, Ozan Akıncı, Yasin Tosun, Sangar Mfaroq Abdulrahman, Nuray Kepil, Mehmet Faik Özçelik
PMID: 34710218  doi: 10.14744/tjtes.2020.00268  Sayfalar 613 - 618
AMAÇ: Hemorajik şok sonucu gelişen yetersiz intestinal perfüzyon yara iyileşmesini olumsuz etkilemektedir. Bu deneysel çalışmada kontrollü hemorajik şok oluşturulan sıçanlarda hipertonik salin ile resüsitasyon yapılmasının kolon anastomozu üzerine etkilerini değerlendirmeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmada, ağırlıkları 200–250 gr arasında olan toplam 24 erkek Wistar albino sıçan kullanıldı. Sıçanlar kontrol, hipotonik, izotonik ve hipertonik olmak üzere dört gruba ayrıldı. Kontrol grubundaki sıçanlara median laparotomi, kolon rezeksiyonu ve kolokolonik anastomoz uygulandı. Diğer üç gruptaki sıçanlara kontrollü hemorajik şok oluşturulduktan sonra hipotonik, izotonik ve hipertonik salin ile resüsitasyon sağlandı. Resüsitasyon sonrası bu üç gruptaki sıçanlara da median laparotomi, kolon rezeksiyonu ve kolokolonik anastomoz yapıldı. Ameliyat sonrası beşinci gün tüm gruplara median laparotomi yapıldı ve anastomoz hatları değerlendirildi. Gruplar arasında anastomotik patlama basıncı, doku hidroksiprolin seviyesi ve doku fibrozis derecesi karşılaştırıldı.
BULGULAR: Anastomoz patlama basıncı, doku hidroksiprolin seviyesi ve doku fibrozis derecesi açısından gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (sırasıyla; p=0.320, p=0.537, p>0.05).
TARTIŞMA: Kontrollü hemorajik şok oluşturulan sıçanlarda, resüsitasyonun hipertonik salin ile yapılmasının kolon anastomozu iyileşmesi açısından izotonik veya hipotonik salinden anlamlı bir farkı yoktur.

KLINIK ÇALIŞMA
4. 
Torasik travmada prognoz tahmininde travma puanlama sistemelerinin rolü ve serum laktat düzeyi
The role of trauma scoring systems and serum lactate level in predicting prognosis in thoracic trauma
Eray Çınar, Eren Usul, Erdal Demirtaş, Anıl Gökçe
PMID: 34710226  doi: 10.14744/tjtes.2021.22498  Sayfalar 619 - 623
AMAÇ: Toraks travmaları, travmaya bağlı başvuruların %10’unu oluşturmakta ve travmaya bağlı ölümlerin %25–%50’sine neden olmaktadır. Hastalarda göğüs travmasının düzeyini doğru ve erken değerlendirmek, doğru tedaviye başlamak, yoğun bakım ihtiyacını ve mortaliteyi tahmin etmek ve gelişebilecek komplikasyonları önlemek önemlidir. Bu çalışmada majör torasik travmalı hastalarda serum laktat düzeyi, şok indeksi ve skorlama sistemlerinin prognozla ilgili prediktif etkinliği karşılaştırıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2014–2020 yılları arasında hastanemiz acil servisine travma nedeniyle başvuran 683 hastanın dosyaları geriye dönük olarak incelendi. İzole göğüs travması olan hastalar çalışmaya dahil edildi.
BULGULAR: Çalışmaya toplam 683 hasta dahil edildi. Hastaların 34’ü (%5) sağ kalmayan grupta, 649’u (%95) sağ kalan gruptaydı. Her iki grupta da sistolik kan basıncı, diyastolik kan basıncı, nabız hızı, solunum hızı veya şok indeksi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p>0.05). Hayatta kalmayan gruptaki GCS skoru, hayatta kalan grubunkinden anlamlı derecede düşüktü (p=0.000). Hayatta kalmayan gruptaki laktat seviyesi ve RTS, ISS ve NISS, hayatta kalanlar grubundakilerden önemli ölçüde daha yüksekti. Yaş, laktat seviyesi ve GCS, RTS, ISS ve NISS açısından anlamlı bir fark bulundu (p<0.05). Lojistik regresyon analizinde, laktat değerindeki 1 birimlik artışın, travma skorlarının ve laktat düzeyindeki sayısal değişikliğin mortaliteye etkisi açısından ölüm oranını 1.19 kat artırdığı bulunmuştur.
TARTIŞMA: Torasik travmalı hastalarda, NISS hızlı bir karar alınması gerektiğinde acil servislerde kullanılabilecek yararlı bir faktör olabilir. Ancak hasta takibi sırasında kan laktat düzeylerindeki artışlar da klinisyenin dikkat etmesi gereken bir kan parametresi olabilir. Ek olarak, torasik travmalı hastalarda skorlama konusunda ileri çalışmalar yapılmalıdır.

5. 
Travmaya sekonder açık yaraların borik asit parçacıklı poliüretan süngerle tedavisi
Treatment of open wounds secondary to trauma using polyurethane foams with boric acid particles
Hasan Ulaş Oğur, Rana Kapukaya, Osman Çiloglu, Özgür Külahcı, Volkan Tolga Tekbaş, Abdulkerim Yörükoğlu
PMID: 34710221  doi: 10.14744/tjtes.2020.38613  Sayfalar 624 - 630
AMAÇ: Travmaya sekonder doku defekti mevcut acık kırklarda, Negatif Basınçlı Yara Tedavi (NPWT) sistemi ile kombine borik asit parçacıklı süngerin etkinliği araştırılmak istendi.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2016–2018 yılları arası travmaya sekonder açık kırığı mevcut, yumuşak doku defektide olan 49 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar iki grupta incelendi. Birinci gruptaki 27 hastaya NPWT sistemi ile kombine, yeni bir yöntem olan borik asit emdirilmiş sünger, ikinci gruptaki 22 hastaya NPWT sistemi ile kombine gümüş nitratlı sünger kullanıldı. Gümüş nitratın geniş spektrumlu antibakteriyel özelliğinin değelendirilmesinin yanında, borik asitin antimikrobiyal, angiogenetik ve epitelizan etkileri, makroskopik ve histopatolojik olarak araştırıldı.
BULGULAR: Her iki grupta yara boyutunda küçülme ve granülasyon izlendi. Makroskopik olarak yara boyutunda küçülme, epitelizasyon ve granülasyon birinci grupta ve ikinci grupta belirgindi. Mikroskopik olarak fibroblast sayısı, kollojen sentezi ve angiogenezisin, grup1’de grup 2 ile karşılaştırıldığında anlamlı olarak arttığı görüldü.
TARTIŞMA: Bu klinik çalışmada asit boriğin hem geniş spektrumlu antimikrobik özelliği, hem de yara iyileşmesinden sorumlu olan hücrelere pozitif etkisi gümüş nitratlı süngerlere kıyaslandığında alternatif olabileceği görüldü. Asit borikli süngerlerin NPWT sistemi ile kombine edilerek kullanılması travmaya bağlı açık yara iyileşmesinde iyi bir alternatif bir yöntem olabilir.

6. 
Yetişkin çoklu travma hastalarında yaralanma şiddetinin belirlenmesi için serum mikroRNA-93 ve mikroRNA-191 seviyelerinin kullanımı
The utility of serum miRNA-93 and miRNA-191 levels for determining injury severity in adults with multiple blunt trauma
Özgür Söğüt, Merve Metiner, Onur Kaplan, Mustafa Çalık, Sümeyye Çakmak, Tuba Betül Ümit, Hüseyin Ergenç, Fahri Akbaş, Seda Süsgün
PMID: 34710223  doi: 10.14744/tjtes.2020.45470  Sayfalar 631 - 638
AMAÇ: Çoklu künt travma (ÇKT) sonrası hastaların travma şiddetini ve prognozunu belirlemek için çeşitli skorlama sistemleri geliştirilmiştir. Bununla birlikte, bu skorlama sistemleri tam olarak istenen şiddet değerlendirmesini sağlamaz. Son yıllarda, birçok spesifik miRNA’ların serum konsantrasyonunun, özellikle kafa travması için tanı, şiddet ve prognozun belirlenmesinde önemli bir rol oynadığı gösterilmiştir. Bununla birlikte, bugüne kadar, hiçbir çalışma ÇKT’li hastalarda serum mikroRNA’larını araştırmamıştır. Bu çalışmada, ÇKT’si olan yetişkinlerin serumunda miRNA-93 ve -191 ekspresyonu ölçülerek Yaralanma Şiddet Skoru (ISS) ve Revize Travma Skoru (RTS) ile korelasyonları incelendi. MiRNA düzeylerinenin bu hastalarda travma şiddetini tahmin etmesi amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: İleriye yönelik, olgu-kontrollü olarak yapılan bu çalışmaya çoklu travma tanısı alan 50 erişkin hasta ile benzer yaş ve cinsiyette 60 sağlıklı kontrol grubu alındı. Hastaların önce ISS ve RTS’leri hesaplanıp ISS >16 (grup 1, majör ya da ağır travma) ve ISS ≤16 (grup 2, minör ya da hafif-orta travma) olmak üzere iki ayrı gruba ayrılarak değerlendirildi. ÇKT geçiren hastalar ile sağlıklı kontrol grubunun serum miRNA-93 ve mikroRNA-191 düzeyleri kantitativ real-time reverse transcription-PCR kullanılarak ölçüldü. MiRNA’ların majör ve minör ÇKT hastalarında farklı şekilde eksprese edilip edilmediği değerlendirildi ve yaralanma şiddetinin değerlendirilmesinde faydaları belirlendi.
BULGULAR: Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında multitravmalı hastaların ortalama serum miRNA-93 ve miRNA-191 düzeylerinde anlamlı yükseklik tespit edildi (p<0.001). Ek olarak, ISS >16 olan hastaların ortalama serum miRNA-93 ve miRNA-191 düzeyleri, ISS ≤16 olan hastalarla karşılaştırıldığında, istatistiksel olarak anlamlı olmamasına rağmen, upregüle olarak saptandı. Hastaların ISS skorları ve serum miRNA-93 düzeyleri arasında anlamlı korelasyon bulunmazken, serum miRNA-191 düzeyleri arasında negatif yönde, anlamlı ve zayıf bir korelasyon saptandı (Rho=-0.320, p=0.023). ÇKT hastalarında ISS skoruna göre serum miRNA-93 düzeyinde anlamlı bir cut-off değeri saptanmadı (AUC 0.617, [0.455–0.779]). Bununla birlikte, şiddetli travmayı göstermede serum miRNA-191 <1.94 optimal bir kesim değeri olarak tanımlandı (AUC 0.668 [0.511–0.826]; %65.6 duyarlılık, %77.8 özgüllük).
TARTIŞMA: Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, ÇKT geçiren hastalarda miRNA-191 ve -93 düzeyleri önemli ölçüde yükselmiştir. ISS ile birlikte MiRNA-191 seviyesi, ancak miRNA-93’ün seviyesi değil, çoklu travmalı hastalarda travma şiddetini belirlemek için yararlı bir biyobelirteç olabilir.

7. 
COVID-19 pandemi öncesi ve pandemi dönemlerindeki acil ameliyatlarının ve acil cerrahi anestezi yöntemlerinin değerlendirilmesi
Evaluation of emergency operations and anesthesia procedures used in surgical emergencies before and during the COVID-19 pandemic
Tümay Uludağ Yanaral, Hüseyin Öz
PMID: 34710222  doi: 10.14744/tjtes.2020.43678  Sayfalar 639 - 646
AMAÇ: Koronavirüs hastalığı 2019 (COVID-19) pandemisini takiben eğitime ara verilmesi, sosyal izolasyon ve sokağa çıkma kısıtlamaları gibi bulaş riskini azaltmaya yönelik alınan önlemler sonucunda toplumda aktif rol alan insan sayısında azalma olmuştur. Bunun sonucu olarak acil cerrahi etiyolojisinde bir değişiklik olacağı düşünülebilir. Bu çalışmada, COVID-19 pandemi öncesi ve pandemi dönemlerinde hastanemizde yapılan acil ameliyatları ve acil cerrahi anestezi yöntemlerini değerlendirmeyi ve şüpheli COVID-19 enfeksiyonu olan hastaların acil anestezi yönetimini sunmayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: 22 Ocak–29 Nisan 2020 tarihleri arasında hastanemizde acil ameliyat olan hastalar geriye dönük olarak incelendi. Hastalar, 11 Mart 2020 tarihi öncesinde ameliyat olanlar (Grup 1) ve sonrasında ameliyat olanlar (Grup 2) olarak iki gruba ayrıldı. İki grup verileri karşılaştırıldı. Grup 1’deki tüm hastalara ve Grup 2’de COVID-19 şüphesi olmayanlara rutin acil anestezi ve cerrahi yaklaşım uygulandı. Grup 2’de COVID-19 şüphesi olan hastalar, resmî kurumların ve bilimsel derneklerin kılavuzlarına uygun olarak oluşturulan algoritma ile tedavi edildi.
BULGULAR: Yaş, cinsiyet, kronik hastalıklar, ASA sınıflaması, Mallampati skoru, cerrahi branş, cerrahi prosedürler, cerrahi etiyolojisi, ameliyat süresi ve hastanede yatış süresi her iki grupta benzerdi. Genel anestezi ve spinal anestezi uygulanan hasta sayısı Grup 1 için sırasıyla 198 (%82.5) ve 42 (%17.5), Grup 2 için sırasıyla 161 (%73.9) ve 57 (%26.1) idi (p=0.025).
TARTIŞMA: Pandemi döneminde ki acil hastaların klinik verileri ve cerrahi ilişkili özellikleri pandemi öncesi acil hastalar ile benzerdir ancak pandemi döneminde daha fazla spinal anestezi uygulanmıştır. Acil anestezi uygulamaları sonucu anestezi ekibinde çapraz enfeksiyon gözlenmemesi için kişisel koruyucu ekipman kurallarına uyulmalıdır. T.C. Sağlık Bakanlığı’nın düzenli olarak güncellenen tavsiyelerine ve kılavuz önerilerine uyularak ameliyathanede gerekli acil müdahalelerin güvenli bir şekilde yapılabileceğini ve COVID-19 nozokomiyal enfeksiyonunun önlenebileceğini düşünüyoruz.

8. 
Akut apandisit tanısında dijital kızılötesi termal görüntülemenin rolü
Role of digital infrared thermal imaging in diagnosis of acute appendicitis
Uğur Aydemir, Talha Sarıgoz, Tamer Ertan, Ömer Topuz
PMID: 34710229  doi: 10.14744/tjtes.2020.80843  Sayfalar 647 - 653
AMAÇ: Akut apandisit, acil cerrahi gerektiren en yaygın hastalıklardan biridir. Günümüzde akut apandisit tanısı öykü, fizik muayene ve ileri görüntüleme yöntemleri ile konmaktadır. Termal görüntüleme geleneksel tekniklerine göre, taşınabilir olması, invaziv olmaması, kolayca yapılabilir olması, iyonizasyon radyasyon içermemesi ve ucuz olması gibi avantajlar sağlar. Dijital kızılötesi termal görüntüleme çeşitli klinik çalışmalara araştırma konusu olmuştur. Bu ileriye yönelik randomize kontrollü çalışmada, akut apandisitte dijital kızılötesi termal görüntülemenin tanısal potansiyeli araştırıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Toplam 224 gönüllü (112 sağlıklı gönüllü, 112 hasta gönüllü) kontrol grubu ve hasta grubu olmak üzere iki gruba ayrıldı. Tüm olgular dijital kızılötesi termal görüntüleme ile değerlendirildi. Hem alt kadranların hem de sternumun görüntüleri alındı. Termal görüntüler bilgisayar yazılımına aktarıldı ve analiz edildi. Tanısal yöntem olarak termal görüntülemenin potansiyeli değerlendirildi.
BULGULAR: Kadranlar arasındaki sıcaklık farklarına ilişkin olarak, istatistiksel analiz, her iki grup arasında anlamlı farklılık göstermiştir (p<0.001). Analiz sonucunda, akut apandisit tanısı için kesim değerinin, ortalama alt kadran sıcaklıkları arasında 0.4 °C fark olduğu bulunmuştur.
TARTIŞMA: Bu çalışma, özellikle akut apandisit bağlamında, karın ağrısında dijital kızılötesi termal görüntülemenin uygulanmasını genişletmiştir.

9. 
Akut apandisit tanısını koymada ve ciddiyetini belirlemede hemogram parametre değerlerinin rolü
The role of complete blood count parameters in diagnosing acute appendicitis and measuring the severity of inflammation
Rıfat Peksöz, Bahattin Bayar
PMID: 34710227  doi: 10.14744/tjtes.2020.69195  Sayfalar 654 - 661
AMAÇ: Tanı ve tedavideki tüm gelişmelere rağmen akut apandisitin tanısının ve ciddiyetinin değerlendirilmesi halen zor olabilmektedir. Bu çalışmada, birinci basamak sağlık kuruluşlarında dahil rahatça ulaşılabilen ve hızlıca sonuçlanan hemogram parametrelerinin akut apandisitin tanısı ve hastalığın ciddiyetini ortaya koymadaki etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Beş yüz yirmi bir hasta geriye dönük incelendi. Çeşitli sebeplerle hemogram sonucunu etkileyen 53 hasta çalışma dışı bırakıldı. Hastaların yaş, cinsiyet, hastanede yatış süresi, hemogram alt parametreleri ve histopatolojik sonuçları incelendi.
BULGULAR: Çalışmada 468 hasta incelendi. Hastaların 279’u erkek %59.6, 189’u kadın %40.4 olup tüm hastaların yaş ortalaması 33.37±13.05 yıl idi. Akut apandisit ön tanısıyla ameliyat yapılmayıp tıbbi tedavi uygulanan 90 hasta (grup I), akut apandisit tanısı alan nonkomplike 227 apandisit (grup II), komplike apandisit 151 (grup III) olarak üç grup halinde incelendi. beyaz kan hücresi (WBC), nötrofil, nötrofil-lenfosit oranı (NLR) değerleri en az grup I’de, en fazla grup III’te görüldü. Gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0.05). ortalama trombosit hacmi (MPV) değerleri en fazla grup II’de en az grup III’de görüldü. Gruplar arasında istatiksel anlamlı fark saptanmadı (p>0.05).
TARTIŞMA: Akut apandisit karnın en sık görülen cerrahi hastalığıdır. Hemogram hemen tüm sağlık kuruluşlarında kolay ulaşabilen, hızlı sonuçlanan, maliyet etkin ve kabul edilebilir düzeylerde tanısal etkinliği olan hastalığın tanısında kullanılabilen bir testtir. Hemogram parametrelerinden WBC, nötrofil, NLR akut apandisit tanısı koymada ve şiddetini belirlemede fiziki muayene ve diğer tanı yöntemlerine yardımcı ve kullanışlı değişkenlerdir. Ancak MPV değerinin düşük tanısal oranları ve çelişkili sonuçları nedeniyle kullanımını önermiyoruz.

10. 
Nekrotizan enterokolite ikincil intestinal perforasyon: Kardiyak cerrahi sonrası seyri farklı mıdır?
Intestinal perforation in necrotizing enterocolitis: Does cardiac surgery make a difference?
Elif Altınay Kırlı, Saniye Ekinci
PMID: 34710230  doi: 10.14744/tjtes.2020.80930  Sayfalar 662 - 667
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı kardiyak cerrahi geçiren hastalarda görülen nekrotizan enterokolite (NEC) ikincil sindirim kanalı perforasyonun etiyolojik farklılıklar, risk faktörleri, tedavi ve izleme ait özellikler açısından değerlendirilmesidir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Nekrotizan enterokolite ikincil sindirim kanalı perforasyonu nedeni ile ameliyat edilen hastaların dosya bilgileri geriye dönük olarak değerlendirildi. Hastalar doğuştan kalp hastalığı nedeni ile kardiyak cerrahi uygulanması öyküsü temel alınarak iki gruba ayırıldı. NEC’ye ikincil sindirim kanalı perforasyonu kardiyak cerrahi sonrası izlemde gelişen hastalar Grup 1’de kardiyak cerrahi girişim olmaksızın NEC’ye ikincil gelişen sindirim kanalı perforasyonları Grup 2’de toplandı. Gruplara ait demografik özellikler, pre ve postnatal takip özellikleri, uygulanan cerrahi girişimler, ameliyat öncesi ve sonrası izlem farklılıklar açısından istatistiksel olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Belirtilen süre içerisinde 30 hastanın NEC’ye ikincil sindirim kanalı perforasyonu nedeni ile ameliyat edildiği tespit edildi. Prematürite, düşük doğum ağırlığı ve intrauterin gelişme geriliği öyküsü Grup 2’de yer alan hastalarda daha sıktır (p=0.001, p=0.001, p=0.05). NEC tanısı öncesi hipotansif atak geçirme öyküsü Grup 1’de yer alan hastalarda daha sıktır (p=0.018). Prostaglandin kullanımı ve renal replasman tedavisi gereksinimi oranı Grup 1’de yer alan hastalarda daha yüksek orandadır (p=0.022, p=0.03). Grup 1’de yer alan hastaların tamamında tanı anında NEC ileri evredir. Mortalite Grup 1’de yer alan hastalarda daha yüksektir (p=0.018).
TARTIŞMA: Kardiyak cerrahi sonrası gelişen NEC tablosu etiyoloji, kolaylaştırıcı faktörler ve klinik seyir açısından yenidoğan döneminde görülen NEC’den farklıdır. Kardiyak cerrahi sonrası ortaya çıkan NEC’ye ikincil sindirim kanalı perforasyonunda mortalite oranı daha yüksektir. Bu grupta ayrıca NEC tanısının ve sindirim kanalı perforasyonun klinik olarak tespit edilmesi klasik NEC bulgularının baskılanması ve fizik inceleme bulgularının belirsizliği nedeni ile zordur. Kardiyak sağaltım esnasında prostaglandin kullanımı ve takipte renal replasman tedavisi gereksinimi olası sindirim sistemi preforasyonu gelişimi açısından uyarıcı bulgulardır.

11. 
COVID-19 hastalarında hastalığın seyrini belirleyen göstergeler
Indicators that determine disease course in COVID-19 patients
Osman Uzundere, Cem Kıvılcım Kaçar, Hakan Akelma, Mehmet Salih Gül, Deniz Kandemir, Ümit Akol, Abdulkadir Yektaş
PMID: 34710228  doi: 10.14744/tjtes.2021.06634  Sayfalar 668 - 676
AMAÇ: Bu çalışmada, koronavirüs hastalığı-2019 nedeniyle hastanede takip edilen hastalarda klinik sürece etkili olan faktörler saptanmaya çalışıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Tek merkezli ve geriye dönük kohort olarak dizayn edilen çalışmaya koronavirüs hastalığı-2019 hastalığı nedeniyle servise yatan 658 hasta dahil edildi. Çalışmaya alınan hastalar öncelikle serviste takip edilenler (Grup 1) ve yoğun bakım ünitesine alınanlar (Grup 2) şeklinde; sonrasında yoğun bakım ünitesine alınan hastalar, entübe edilenler (Grup I) ve edilmeyenler (Grup NI) olarak ve son olarak entübe edilen hastalar, mortal olanlar (M) ve olmayanlar (NM) olarak gruplandırıldı ve karşılaştırıldı.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 658 hastanın 566’sı (%86) serviste takip edilip taburcu edilirken 99’u (%14) yoğun bakım ünitesine alınmıştı. Takip edilen 658 hastanın ölüm oranı %7.75 olarak bulundu. Grup 1 ve 2 karşılaştırıldığında Grup 2’deki hastaların daha fazla komorbiditeye ve daha yüksek KDIGO skorlarına sahip olduğu gözlendi (p<0.001). Ayrıca Grup 2’deki hastaların daha ileri yaş, daha yüksek APACHE II ve SOFA skorları, WBC, nötrofil, lenfosit, N/L oranı, CRP, LDH, CK, PTZ, D-dimer, prokalsitonin and ferritin değerlerine sahip olduğu gözlendi (bütün özellikler için p<0.001, CK için p=0.034). Grup I ve NI karşılaştırıldığında Grup I’daki hastaların daha fazla komorbiditeye sahip olduğu ve yüksek mortalite oranlarına sahip olduğu gözlendi (p<0.001). Ayrıca Grup I’daki hastalar daha ileri yaş, yüksek D-dimer ve ferritin düzeylerine sahipti (sırasıyla, p=0.008; 0.011 ve 0.043). Son olarak Grup M ve NM karşılaştırıldığında Grup M’deki hastaların çoğunlukla erkek (p=0.017) ve KDIGO evre 1 ve 2’deki hastalardan oluştuğu (p=0.005) gözlendi. Ayrıca Grup M’deki hastaların daha yüksek CRP ve LDH değerlerine sahip olduğu saptandı (sırasıyla, p=0.018 ve 0.023).
TARTIŞMA: Komorbidite, klinik özellikler ve laboratuvar bulguları koronavirüs hastalığı-2019 nedeniyle hastaneye yatırılan hastaların klinik seyrini tahmin etmede yardımcı olabilecek parametrelerdir.

12. 
Covid-19 pandemi sürecinde yanıkların yönetimi: Tek merkezin sonuçları ve deneyimi
Management of burns during coronavirus disease pandemic: Single center experience and outcomes
Merve Akın, Ali Emre Akgün, Birkan Birben, Tezcan Akın, Ahmet Çınar Yastı
PMID: 34710234  doi: 10.14744/tjtes.2021.77088  Sayfalar 677 - 683
AMAÇ: Yanık hastalarında uzun süreli hastanede yatış ve tekrarlayan ameliyatlar bulaş riskini artırmaktadır. Covid-19 enfeksiyonu olan yatarak tedavi olan yanık hastaları hakkındaki deneyimimizi tartışıp paylaşmak istedik.
GEREÇ VE YÖNTEM: Covid-19 enfeksiyonu teyit edilmiş, hastanede yatan yanık hastaları çalışmaya alındı. Yaş, cinsiyet, toplam vücut yanık yüzey alanı (TVYA), ameliyat sayısı, yapılan ameliyat, pansuman sayısı, yoğun bakım ve klinikte kalış süresi, mortalite ve morbidite analiz edildi. Pandemi süresince sağlık personeli olası covid enfeksiyonu açısından takip edildi.
BULGULAR: Covid-19 enfeksiyonu olan 11 hastanın yaş ortalaması 51 (±19.37), yanık TVYA ise %34.36 (±21.97%) idi. Altı hastada (%54.5) Covid-19 PCR testi negatif olmasına rağmen semptom ve bulgular Covid-19 enfeksiyonu ile uyumluydu. Hastalara hidrocerrahi de dahil olmak üzere toplam 85 ameliyat yapıldı. Toplam 475 pansuman yapıldı. Üç hasta sepsise bağlı olmayan respiratuvar yetersizlik nedeni ile hayatını kaybetti. Yaş, TVYA ve yanık derinlikleri arasında bir fark tespit edilmedi. Yanık tedavi merkezinde yatan diğer hastalarda ve sağlık personelinde bu süreçte hastane kaynaklı Covid-19 enfeksiyonu tespit edilmedi.
TARTIŞMA: Pandemiler sırasında sağlık hizmeti devam etmek zorundadır. Farkındalık, kişisel koruyucu ekipmanların uygun kullanımı, sosyal mesafe, kliniğe kontrollü erişimin sağlanması viral bulaşı engellemede önde gelen yöntemlerdir. Covid-19 PCR negatif olan hastalarda Covid-19 enfeksiyon tanısı koymak zordur. Majör yanıklı hastalarda ise her iki durumun bulgularının benzer olması tanıyı koymayı daha da zorlaştırır. Hastanın kliniği yanık kliniği ile açıklanamıyorsa Covid-19 akılda bulundurulmalıdır. Sonuçlarımız dikkate alındığında ve kliniğimizde hastane kaynaklı viral bulaş olmadığı da göz önüne alındığında yanık hastalarının rutin tedavi şemalarının revize edilen önlemler eşliğinde güvenle yapılabileceği aşikardır. Klinikte yatan hasta ve yakınlarının da viral bulaş açısından bilgilendirilmeleri önemlidir. Sağlık çalışanları pandemiler de dahil olmak üzere her durumda kendi sağlıklarını en önde tutmalıdırlar. Alınması gereken tedbir ve önlemleri sürekli güncel tutmak ve mutlak uyum şarttır.

13. 
Eklem içi distal radius kırıklarının tedavisinde iki cerrahi yöntemin karşılaştırılması: Volar kilitli plaklama ve K-teli ile güçlendirilmiş köprü eksternal fiksatör
Comparison of two surgical methods in the treatment of intra-articular distal radius fractures: Volar locking plate and K-wire augmented bridging external fixator
Kerim Öner, Ahmet Emre Paksoy, Serhat Durusoy
PMID: 34710224  doi: 10.14744/tjtes.2020.56345  Sayfalar 684 - 689
AMAÇ: Biz bu çalışmamızda eklem içi distal radius kırıklarında uygulanan volar radius kilitli plak ve K-teli ile güçlendirilmiş köprü eksternal fiksatör (BEF) tedavilerinin radyolojik, klinik ve fonksiyonel sonuçlarını karşılaştırmayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Mayıs 2016 ve Ocak 2019 tarihleri arasında kliniğimizde ameliyat edilen AO/OTA sınıflamasına göre 23-C2 ve 23-C3 tipi kırığı olup dahil edilme kriterlerini sağlayan 162 hasta geriye dönük olarak değerlendirildi. Hastaların 78’ine (37 erkek, 41 kadın, ortalama yaş 49.92) K-teli ile güçlendirilmiş köprü eksternal fiksatör (BEF), 84’üne (41 erkek, 43 kadın, ortalama yaş 46.81) ise volar kilitli plak (VLP) ile tespit uygulanmıştır. Hasta gruplarının demografik (yaş, cinsiyet, travma şekli, takip süresi) radyolojik (radial inklinasyon, radial yükseklik, volar tilt, kaynama zamanı) klinik ve fonksiyonel (eklem hareket açıklıkları, kavrama kuvveti, QuickDash, GreenO’Brien ve Mayo skorlamaları) verileri kaydedilerek istatistiksel olarak karşılaştırıldı.
BULGULAR: Hasta grupları arasında fonksiyonel skorlama sistemleri açısından anlamlı farklılık bulunamadı. Radyolojik olarak radial inklinasyon ve radial uzunluk volar plak grubunda anlamlı olarak daha iyiydi. Eklem hareket açıklıkları açısından fleksiyon, ekstansiyon, pronasyon, supinasyon hareketleri VLP grubunda anlamlı olarak daha iyiydi. BEF grubunda Sudek atrofisi görülme oranı ve sıkma kuvveti kaybı daha fazlaydı. Ortalama kaynama süresi ise BEF grubunda anlamlı olarak daha kısaydı.
TARTIŞMA: Her iki tedavi yönteminde de başarılı sonuçlar alınabilir. Ancak VLP tedavisi BEF tedavisine göre daha iyi eklem hareket açıklığı sağlamaktadır ve komplikasyon oranları daha azdır.

14. 
Radial sinir yaralanmaları ve sonuçları: Cerrahi deneyimimiz
Radial nerve injuries and outcomes: Our surgical experience
Nail Cağlar Temiz, Adem Doğan, Alparslan Kırık, Soner Yaşar, Mehmet Ozan Durmaz, Ahmet Murat Kutlay
PMID: 34710220  doi: 10.14744/tjtes.2020.34576  Sayfalar 690 - 696
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, merkezimizde radial sinir lezyonu nedeniyle cerrahi müdahale yapılan hastaları cerrahi sonuçları açısından geriye dönük olarak değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Merkezimize radial sinire ait disfonksiyon bulguları ile 38 hasta başvurmuştu. Hastaların 27’sinde radial sinirin tuzak nöropatisi, 11’inde ise farklı nedenlere bağlı radial sinir yaralanması mevcuttu. Cerrahi sonuçlar, cerrahi müdahaleye kadar geçen süre, yaralanma mekanizması, rekonstrüksiyon şekli gibi çeşitli faktörler çalışmamızda analiz edildi.
BULGULAR: Radial sinir tuzak nöropatisi nedeniyle ameliyat edilen 27 hastanın tamamında ameliyat sonrası üçüncü ayda el bileği dorsal fleksionda tamamen düzelme saptandı. Radial sinir hasarı nedeniyle ameliyat edilen 11 hastanın yedisinde ameliyat sonrası üçüncü ayda el bileği dorsal fleksionda değişik derecelerde düzelme saptandı. Yedi hastanın ikisinde sural sinir grefti kullanılarak anastomoz yapılmıştır. Tüm olgularımızda iyileşme oranı %89 olarak değerlendirildi (34 hasta). Radial sinir yaralanması sonrası ameliyat edilen hastalardan iyileşmeyen dört hastanın üçü yaralanma sonrası ilk bir ay içerisinde ameliyat edilen hastalardı.
TARTIŞMA: Radial sinir lezyonlarında ilk bir ay sonrasında ameliyat edilen, internal nörolizis yapılan ve anastomoz için kısa sinir grefti kullanılan hastalarda ameliyat sonrası dönemde daha iyi fonksiyonel sonuçlar elde edildi. Tuzak nöropati ile başvuran hastalarda ise en erken zamanda yapılan cerrahi ameliyat sonrası dönemde yüz güldürücü sonuçlar ortaya çıkarmıştır.

OLGU SUNUMU
15. 
Ankilozan Spondilit olgusunda travmatik servikal komplet ayrışma kırığı sonrası iki taraflı vertebral arter oklüzyonu
Bilateral vertebral artery occlusion after traumatic complete disruption of the cervical spine associated with ankylosing spondylitis
Berk Benek, Hakan Yilmaz, Emrah Akçay, Alaattin Yurt
PMID: 34710225  doi: 10.14744/tjtes.2020.63679  Sayfalar 697 - 701
İki taraflı vertebral arter oklüzyonu yüksek enerjili travmalar sonrası görülebilen nadir ve ölümcül bir yaralanmadır. Ankilozan spondilit hastasında, travma sonrası komplet spinal kord hasarı ile birlikte servikal ayrışma kırığını takiben iki taraflı vertebral arter oklüzyonu gelişen ilginç bir olgu sunuldu. Kırk dokuz yaşında erkek hasta trafik kazası sonrası acil servise getirildi. ASIA Skalası Komplet A olarak değerlendirildi. Servikal bilgisayarlı tomografide (BT) C2 ve C3 seviyesinde komplet ayrışma kırığı saptandı. Manyetik rezonans görüntülemede spinal kordda belirgin bası ve incelme görüldü. BT anjiyografi sonrası iki taraflı vertebral arter oklüzyonu tespit edildi. Hastanın nörolojik durumu, bölgede aşırı kanama ve ödem nedeniyle cerrahi girişim planlanamadı. Hasta iki gün sonra kaybedildi. Literatürde günümüze kadar bildirilen sadece 13 servikal spinal travma sonrası iki taraflı vertebral arter oklüzyonu olgusu mevcuttur. Morbidite ve mortalite ile birlikte kötü prognoza neden olabilecek vertebrobaziler iskemi görülebilir. Tanıda altın standart katater anjiyografi olsa da BT anjiyografinin de yakın duyarlılık ve özgüllüğü vardır. Vertebral arter oklüzyonu tedavi stratejileri hala netlik kazanmamıştır.

16. 
Dolaylı ateşli silah yaralanmasına bağlı omurilik kontüzyonu ve parapleji
Spinal cord contusion and paraplegia resulting from indirect gunshot injury
Chen-Wei Wu, Chien-Chin Hsu, Kuo-tai Chen
PMID: 34710219  doi: 10.14744/tjtes.2020.12686  Sayfalar 702 - 705
Acil hekimleri, ateşli silahın omurgaya doğrudan etkisi olmadığı durumlarda hastalarda omurilik yaralanmasını gözden kaçırabilirler. Sağ göğüs duvarından vurulmuş 30 yaşındaki erkek hasta acil servise getirildi. Şok durumunda gelen hastaya masif hemotoraks nedeniyle acil torakotomi yapıldı. Ameliyattan sonra hastanın paraplejik olduğu tespit edildi. Spinal manyetik rezonans görüntülemede T4 seviyesinde kontüzyon görüldü. Delici merminin enerjisi çevre dokulara yayılır ve omurilikte kontüzyona neden olur. Omurilik yaralanmasına dair bir başka varsayım, spinal korda olan kan akışının bozulmasıdır. Ateşli silahla ilişkili dolaylı omurilik yaralanması için etkili bir tedavi mevcut değildir. Bildirilen bu olgular, acil hekimlerine ateşli silah yarası olan hastanın stabilizasyonundan sonra, gizli omurilik yaralanmasını saptamak için tam bir nörolojik muayene yapılması gerektiğini hatırlatmaktadır.

17. 
Laparoskopik olarak tanı konulan primer omental torsiyonun neden olduğu gebelik sırasında beklenmedik akut karın ağrısı: Olgu sunumu ve literatürün gözden geçirilmesi
Unexpected acute abdominal pain during pregnancy caused by primary omental torsion diagnosed laparoscopically: A case report and literature review
Barış Mantoğlu, Fatih Altıntoprak, Merve Yiğit, Necattin Fırat
PMID: 34710232  doi: 10.14744/tjtes.2020.96898  Sayfalar 706 - 709
Primer omental torsiyon akut karın patolojisi olarak nadir karşılaşılan klinik bir durumdur. Primer omental torsiyon erkeklerde kadınlardan daha sık görülür. Primer omental torsiyonun tanısının zor olmasının yanında, hamilelik tanıyı çok daha zor ve önemli hale getirir. Gebelikte bilgisayarlı tomografi gibi radyolojik yöntemlerin kullanılamayacak olması tanı koymadaki en büyük problemi oluşturmaktadır. Bu noktada tanısal laparaskopi gebe hastalarda akut karın patolojilerinin tanı ve tedavisinde önemli bir yer tutmaktadır. Acil servisimize ani başlayan karın ağrısının şiddetlenmesi üzere acil servisimize başvuran 28 haftalık gebe hastanın tanısı batın ultrasonu ile netleştirilemeyince tanısal laparoskopi ile primer omental torsiyon tanısı alan hastanın aynı zamanda laparaskopik olarak torsiyone olan omentumunun alınması ile sağlığına kavuştu. Gebe hastalarda konservatif takip önemli bir yer tutarken hastanın gerek laboratuvar, gerekse fizik muayenedeki kötü yönde ilerlemesi görüntüleme yöntemlerinin sınırlılığı da eklendiğinde tanısal laparoskopiyi önemli bir noktaya taşımaktadır.

EDITÖRE MEKTUP
18. 
Neutrophil to lymphocyte ratio and platelet to lymphocyte ratio in anorectal abscess
Rujittika Mungmunpuntipantip, Viroj Wiwanitkit
PMID: 34710233  doi: 10.14744/tjtes.2021.91954  Sayfa 710
Makale Özeti |Tam Metin PDF