p-ISSN: 1306-696x | e-ISSN: 1307-7945
Cilt : 30 Sayı : 2 Yıl : 2024

Hızlı Arama




SCImago Journal & Country Rank
Ulusal Travma ve Acil Cerrahi Dergisi - Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 30 (2)
Cilt: 30  Sayı: 2 - Şubat 2024
DIĞER
1.
Ön Sayfalar
Front Matters

Sayfalar I - VII

DENEYSEL ÇALIŞMA
2.
Lerkanidipinin travmatik spinal kord hasarına etkisi: Deneysel çalışma
Effects of lercanidipine on traumatic spinal cord injury: an experimental study
Çağlar Türk, Sinan Bahadır, Mahmut Camlar, Çevik Gürel, Aylin Buhur, Gökçe Ceren Kuşçu
PMID: 38305651  PMCID: PMC10977502  doi: 10.14744/tjtes.2024.03660  Sayfalar 73 - 79
AMAÇ: Omurilik yaralanması, hayatta kalanları yaşamları boyunca çeşitli tıbbi komplikasyon riski altında bırakan yıkıcı bir travmadır. Lerkanidipin, anti-apoptotik, anti-enflamatuvar ve anti-oksidatif özelliklere sahip üçüncü nesil bir kalsiyum kanal blokeridir. Bu çalışmanın amacı, deneysel omurilik travması modelinde lerkanidipinin nöroprotektif etkilerini değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: 21 adet Wistar sıçan rastgele 3 gruba ayrıldı. Grup 1'e (G1) laminektomi uygulandı. Grup 2 (G2) ise laminektomi sonrası travmaya maruz kaldı. Laminektomi sonrası travmaya maruz kalan Grup 3 (G3) ise lerkanidipin ile tedavi edildi. Lerkanidipin intraperitoneal olarak 7 gün süreyle uygulandı. Histopatolojik ve immünohistokimyasal değerlendirmeler yapıldı.
BULGULAR: TUNEL boyama açısından gruplarda anlamlı farklılık görülmedi. Öte yandan NF-κβ gruplar arasında anlamlı derecede farklıydı. G2, G1 ve G3'e kıyasla önemli ölçüde daha yüksek NF-κβ seviyelerine sahipti.
SONUÇ: Üçüncü kuşak bir kalsiyum kanal blokeri olan lerkanidipin, omurilik yaralanmasında oluşan enflamatuvar yanıtlara karşı etkilidir. Apoptozu önleyip önlemediği veya fonksiyonel iyileşmeyi iyileştirip iyileştirmediği daha ileri çalışmalara ihtiyaç duyar. Bildiğimiz kadarıyla lerkanidipinin omurilik yaralanması üzerindeki nöroprotektif etkilerini inceleyen bu çalışma literatürde ilk olma özelliğini taşımaktadır.
BACKGROUND: Spinal cord injury is a devastating trauma that leaves survivors at risk for several medical complications throughout their lives. Lercanidipine, a third-generation calcium channel blocker, possesses anti-apoptotic, anti-inflammatory, and antioxidative properties. This study aimed to evaluate the neuroprotective effects of lercanidipine in an experimental spinal cord trauma model.
METHODS: Twenty-one Wistar rats were randomly assigned to three groups. Group 1 (G1) underwent laminectomy. Group 2 (G2) were subjected to trauma following laminectomy. Group 3 (G3) were exposed to trauma following laminectomy and treated with lercanidipine. Lercanidipine was administered intraperitoneally for seven days. Histopathological and immunohistochemical evaluations were conducted.
RESULTS: Regarding Terminal deoxynucleotidyl transferase dUTP nick end labeling (TUNEL) staining, there was no significant difference among the groups. However, nuclear factor kappa-light-chain-enhancer of activated B cells (NF-κB) levels were significantly different across the groups. G2 had significantly higher NF-κB levels compared to G1 and G3.
CONCLUSION: Lercanidipine, a third-generation calcium channel blocker, is effective against inflammatory responses induced in spinal cord injury. Further studies are required to determine its capability in preventing apoptosis or improving functional recovery. To the best of our knowledge, this study is the first in the literature to examine the neuroprotective effects of lercanidipine on spinal cord injury.

3.
Sıçan karaciğerinde iskemi reperfüzyon hasarının elafin düzeyine etkisi
Effect of ischemia-reperfusion injury on elafin levels in rat liver
Abdullah Hilmi Yılmaz, Ugur Dogan, Halit Özgül, Yunus Uzmay, Hamit Yasar Ellidag, Senay Yıldırım, Arif Aslaner
PMID: 38305656  PMCID: PMC10977509  doi: 10.14744/tjtes.2024.32728  Sayfalar 80 - 89
biyokimyasal parametreler üzerindeki etkilerini ölçmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Kırk adet dişi Wistar albino sıçanı 5 gruba ayrıldı: Grup 1 kontrol grubuydu. Diğer 4 grupta 30 dakika süreyle karaciğer is-kemisi oluşturuldu. Grup 3, 4 ve 5'e sırasıyla 1 saatlik, 2 saatlik ve 3 saatlik ek olarak reperfüzyon uygulandı. Deney sonunda biyokimyasal inceleme için intrakardiyak kan örnekleri, histopatolojik inceleme için ise karaciğerden doku örnekleri alındı. Elafin, iskemi modifiye albümin (IMA), toplam antioksidan durumu (TAS) ve toplam oksidan durumu (TOS) düzeyleri de incelendi.
BULGULAR: Serum elafin düzeyi grup 2'den itibaren azalarak en düşük düzeye grup 5'te ulaştı (p<0.01). İMA düzeyi kontrol grubunda en düşük, grup 5'te ise en yüksekti (p<0.01). TOS, aspartat aminotransferaz (AST) ve alanin aminotransferaz (ALT) düzeyleri kontrol grubunda en düşük, grup 5'te ise en yüksekti (p<0.01). Grup 5 en yüksek IMA/albümin oranına sahipti, ancak bu dört grup arasında anlamlı bir fark yoktu. En düşük TAS düzeyi kontrol grubunda bulundu ancak diğer gruplarda stabil ve anlamlı bir artış saptanmadı. Alkalen fosfataz (ALP) ve albümin düzeyleri açısından gruplar arasında anlamlı bir artış saptanmadı. Serum elafin düzeyi ile AST, ALT ve TOS düzeyleri arasında negatif korelasyon mevcuttu (p<0.01). Reperfüzyon yapılan gruplarda (grup 3, 4, 5) grade 1 histopatolojik sonuç sayısı daha fazla bulundu. Histopatolojik alt grup analizinde; grade 1 grupta elafin düzeyi daha düşük iken, AST, ALT ve TOS düzeyleri yüksek bulundu (p<0.01). Ayrıca grade 1 grupta İMA/Albümin oranının daha yüksek olduğu görüldü (p=0.02).
SONUÇ: Hepatik iskemi-reperfüzyon hasarında reperfüzyon süresi arttıkça elafin düzeyinin azaldığı görüldü. Reperfüzyon süresi arttıkça hem hepatosit hasarı hem de oksidan kapasitenin arttığı, bu bulgular ile elafin düzeyi arasında negatif korelasyon olduğu tespit edildi. Dolayısıyla elafinin hepatik iskemi-reperfüzyon hasarında koruyucu bir rolü olabilir ve klinisyenlere karaciğer hasarını göstermede yardımcı olabilir.
BACKGROUND: The aim of this study was to quantify serum levels of elafin, a serine protease inhibitor, and to assess its effects on histopathological and biochemical parameters in hepatic ischemia-reperfusion injury.
METHODS: Forty female Wistar albino rats were divided into five groups: Group 1 served as the control group. Liver ischemia was induced for 30 minutes in the other four groups. An additional 1-hour, 2-hour, and 3-hour reperfusion was induced in Groups 3, 4, and 5, respectively. At the end of the experiment, intracardiac blood samples were obtained for biochemical examination, and tissue samples from the liver were taken for histopathological examination. Levels of elafin, ischemia-modified albumin (IMA), total antioxi-dant status (TAS), and total oxidant status (TOS) were also examined.
RESULTS: Serum elafin levels decreased beginning from Group 2, with the lowest level reached in Group 5 (p<0.01). The IMA level was the lowest in the control group and the highest in Group 5 (p<0.01). TOS, aspartate aminotransferase (AST), and alanine amino-transferase (ALT) levels were lowest in the control group and highest in Group 5 (p<0.01). Group 5 had the highest IMA/albumin ratio, although no significant differences were found between these four groups. The lowest TAS level was found in the control group, but a stable and significant increase was not detected in the other groups. No significant differences were found between the groups in terms of alkaline phosphatase (ALP) and albumin levels. A negative correlation was observed between serum elafin levels and AST, ALT, and TOS levels (p<0.01). The number of Grade 1 histopathological results was found to be higher in the groups with reperfusion (Groups 3, 4, 5). In histopathological subgroup analysis, while the elafin level was lower in Grade 1 group, AST, ALT, and TOS levels were higher (p<0.01). Additionally, the IMA/albumin ratio was found to be higher in the Grade 1 group (p=0.02).
CONCLUSION: In hepatic ischemia-reperfusion injury, elafin levels decreased as the reperfusion time increased. As the reperfusion time increased, both hepatocyte damage and oxidant capacity increased, with a negative correlation observed between these findings and elafin levels. Therefore, elafin may play a protective role in hepatic ischemia-reperfusion injury and could assist clinicians in assessing liver injury.

KLINIK ÇALIŞMA
4.
Septik şok hastalarında sıvı duyarlılığını belirlemede kolay yöntem, end-tidal CO2: Prospektif gözlemsel bir çalışma
Easy method to determine fluid responsiveness in septic shock patients: end-tidal CO2 – a prospective observational study
Hüseyin Özkarakaş, Oğuz Uçar, Zeki Tuncel Tekgül, Özkan Ozmuk, Mehmet Celal Öztürk, Mehmet Uğur Bilgin, Murat Samsa, Halide Hande Şahinkaya, Çagrı Yesilnacar
PMID: 38305657  PMCID: PMC10977503  doi: 10.14744/tjtes.2024.37309  Sayfalar 90 - 96
AMAÇ: Kritik hastalarda, özellikle septik şok hastalarında, sıvı yönetimi klinisyenler için zorlayıcı olabilmektedir. Hemodinamik instabilitesi olan hastaların tedavisinde birincil adımlardan biri intravasküler hacmin optimize edilmesidir. PLR manevrası, çok sayıda çalışma ve meta-analizle gösterildiği gibi sıvı duyarlılığını değerlendirmek için güvenilir bir testtir. Bununla birlikte, kullanımı kardiyak output ölçülmesini gerektirir, bu da genellikle kolay değildir ve klinisyen deneyimi ve özel ekipman kullanımı gerektirir. Endtidal karbondioksit (ETCO2 ) ölçümü nispeten kolaydır ve vücudun CO2 üretimine, CO2'nin akciğerlerden kan dolaşımına difüzyonuna ve kardiyak debiye bağlı olduğu için sabit metabolik koşullar altında genellikle stabildir. Diğer iki parametre sabitse (metabolik koşullar ve dakika ventilasyonu), ETCO2 kalp debisi hakkında bilgi sağlayabilir. Bu çalışmanın amacı, ETCO2 ölçümünün sıvı duyarlılığını göstermede ne kadar hassas olduğunu araştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Septik şok tanısı alan ve dahil edilme kriterlerini karşılayan tüm hastalara pasif bacak kaldırma testi uygulandı ve ekokardiyografi ile kardiyak output ölçüldü. Kalp debisinde %15 veya daha fazla artış olan hastalar sıvıya yanıt veren grup olarak kabul edilirken, %15'in altında artış olan veya hiç artış olmayan hastalar yanıt vermeyen grup olarak sınıflandırıldı. Hastaların yoğun bakım ünitesine kabul tanıları, başlangıç laboratuvar parametreleri, PLR manevrası öncesi ve sonrası tidal volüm ve dakika volümü, ortalama ve sistolik kan basıncı, kalp hızı, pulse pressure varyasyonu (PPV) değerleri, ETCO2 değerleri kaydedildi.
BULGULAR: ETCO2 PLR testinden önce ve sonra, iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu, ancak ETCO2 değişimi (ΔETCO2) yanıt veren grupta anlamlı olarak daha yüksekti. Yanıt vermeyen grupta ΔETCO2 %2.57 (0.81) iken yanıt veren grupta %5.71 (2.83) idi (p<0.001). Sıvı yanıtını öngörmek için ΔETCO2, başlangıç SVV, ΔSVV, başlangıç KAH, ΔKAH ve başlangıç PPV ve ΔPPV için ROC analizi yapılmıştır. ΔETCO2, %4 veya daha yüksek olduğunda sıvı duyarlılığını %85 duyarlılık ve %86 özgüllük ile öngörmüştür. ΔETCO2 %5 veya daha yüksek olduğunda, eğri altındaki alan (AUC) 0.89 (%95 güven aralığı, 0.828-0.961) ile %99.3 özgüllük ve %75.5 duyarlılıkla sıvı yanıtını öngörmüştür.
SONUÇ: Bu çalışma, septik hastalarda PLR testi sırasında ETCO2'nin sıvı duyarlılığını yüksek duyarlılık ve özgüllükle gösterebileceğini ve kalp debisine alternatif olarak kullanılabileceğini göstermektedir.
BACKGROUND: In critically ill patients, especially those with septic shock, fluid management can be a challenging aspect of clinical care. One of the primary steps in treating patients with hemodynamic instability is optimizing intravascular volume. The Passive Leg Raising (PLR) maneuver is a reliable test for assessing fluid responsiveness, as demonstrated by numerous studies and meta-analyses. However, its use requires the measurement of cardiac output, which is often complex and may necessitate clinician experience and specialized equipment. End-Tidal Carbon Dioxide (ETCO2) measurement is relatively easy and is generally stable under steady metabolic conditions. It depends on the body's CO2 production, diffusion of CO2 from the lungs into the bloodstream, and cardiac output. If the other two parameters (metabolic conditions and minute ventilation) are constant, ETCO2 can provide information about cardiac output. The aim of the present study is to investigate the sensitivity of ETCO2 measurement in demonstrating fluid responsiveness.
METHODS: All patients diagnosed with septic shock and meeting the inclusion criteria were subjected to a passive leg raising test, and cardiac outputs were measured by echocardiography. An increase in cardiac output of 15% or more was considered indicative of the fluid responder group, while patients with an increase below 15% or no increase were classified as the non-responder group. Patients' intensive care unit admission diagnoses, initial laboratory parameters, tidal volume, minute volume before and after the PLR maneuver, mean and systolic blood pressure, heart rate, Pulse Pressure Variation (PPV) values, and ETCO2 values were recorded.
RESULTS: Before and after the ETCO2 test, there was no statistically significant difference between the two groups. However, the change in ETCO2 (ΔETCO2) was significantly higher in the responder group. In the non-responder group, ΔETCO2 was 2.57% (0.81), whereas it was 5.71% (2.83) in the responder group (p<0.001). Receiver Operating Characteristic (ROC) analysis was performed for ΔETCO2, baseline Stroke Volume Variation (SVV), ΔSVV, baseline Heart Rate (HR), ΔHR, baseline PPV, and ΔPPV to predict fluid responsiveness. ΔETCO2 predicted fluid responsiveness with a sensitivity of 85% and a specificity of 86% when it was 4% or higher. When ΔETCO2 was 5% or higher, it predicted fluid responsiveness with a specificity of 99.3% and a sensitivity of 75.5%, with an Area Under the Curve (AUC) of 0.89 (95% confidence interval, 0.828-0.961).
CONCLUSION: This study demonstrates that in septic patients, ETCO2 during the PLR test can indicate fluid responsiveness with high sensitivity and specificity and can be used as an alternative to cardiac output measurement.

5.
İnkarsere herni nedeni ile acil operasyon planlanan hastalarda TAPP doğru bir alternatif midir?
Is TAPP the Right alternative for patients undergoing emergency surgery for incarcerated inguinal hernia?
Levent Eminoğlu
PMID: 38305658  PMCID: PMC10977506  doi: 10.14744/tjtes.2024.63367  Sayfalar 97 - 100
AMAÇ: İnkarsere herni acil cerrahi müdahale gereken bir tablodur. Bağırsak iskemisinin değerlendirilip rezeksiyon kararının alınabilmesi için inkar-sere segmentin tam olarak ortaya konması gerekir. Bu çalışmada amacımız acile başvurup inkarsere herni nedeniyle operasyon planlanan hastalarda yapılan TAPP'ın uygulanabilirliğini ortaya koymaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma retrospektif olarak planlandı. Ocak 2015 ile Haziran 2023 tarihleri arasında hastanemiz acil servisine başvurup TAPP yöntemi ile ameliyat edilen hastalar çalışmaya dahil edildi.Tüm hastalarda laparoskopik eksplorasyon ile önce inkarsere olan segment ortaya kondu. Rezeksiyon gerekliliği değerlendirildi. Sonrasında laparoskopik yöntemle herni onarımı yapıldı. Hastaların demografik özellikleri, yapılan ameliyat, bağırsak rezeksiyon gerekliliği, postoperatif morbidite ve mortalite ve nüks yönünden sonuçları not edildi.
BULGULAR: Belirlenen süre içerisinde 109 hasta inkarsere herni nedeniyle başvurdu. Başvuran hastalardan 12’i laparoskopik cerrahiye uygun olma-dığı veya laparoskopik ameliyat kabul etmediği için çalışma dışı bırakıldı. 97 hastaya TAPP uygulandı. 6 hastada anestezi indüksiyonu sonrasında ba-ğırsağın redükte olduğu izlendi. Hastaların 9'unda ise bağırsakta iskemi-nekroz izlendiği için rezeksiyon anastomoz uygulandı, 7'sinde laparoskopik, 2'sinde açık teknik kullanıldı. Postoperatif 7 hastada seroma, 3'ünde hematoma 2'sinde ise yara enfeksiyonu görüldü. Mortalite izlenmedi. Yapılan takiplerde 1 hastada nüks görüldü.
SONUÇ: TAPP hem inkarsere ansı değerlendirme şansı vermesi hem de laparoskopinin avantajları nedeniyle seçili hastalarda acil cerrahi de uygulanabilecek bir prosedürdür.
BACKGROUND: Incarcerated inguinal hernia requires emergency intervention.The incarcerated segment should be thoroughly inspected in order to evaluate the degree of ischemia and decide whether resection is required.The aim of this study is to evaluate the applicability of TAPP for patients seen in the emergency department for incarcerated inguinal hernias.
METHODS: The study was done retrospectively.Patients who presented to the emergency department and were operated with the TAPP technique were included.İn all patients laparoscopic abdominal exploration was done to determine the extent of the incarcerated intestinal segment and evaluate the need for resection.TAPP technique was used to laparoscopically repair the hernia. The demographics of the patients,technique used for the hernia repair,necessity for resection,postoperative mortality and morbidity and recurrence rates were recorded.
RESULTS: 109 patients were seen for incarcerated hernia.12 patients were excluded either because they were not suitable for or did not consent to laparoscopic repair.97 patients had hernia repair with TAPP technique.İn 6 patients spontaneous reduction of the incarcerated segment was observed after anesthesia induction.İn 9 patients necrosis of the incarcerated segment was observed and re-section and anostomosis was performed.7 patients had laparoscopic 2 patients had open resections.Seroma was observed in 7, hema-toma in 3 and wound infection in 2 patients postoperatively.No mortality was seen.1 patient had a recurrence in the follow up period.
CONCLUSION: TAPP technique is a good alternative for selected patients undergoing emergency hernia repair because it provides the surgeon with the possibility to evaluate the incarcerated intestinal segment thoroughly while preserving the advantages of laparoscopic surgery.

6.
Komplike ve komplike olmayan apandisitin tanımlanması: Alvarado tabanlı yeni bir skorlama sistemik
Identification of complicated and non-complicated appendicitis: a new alvarado-based scoring system
Arife Polat Düzgün, Hikmet Pehlevan Özel, Eda Şahingöz, Tolga Dinç
PMID: 38305662  PMCID: PMC10977505  doi: 10.14744/tjtes.2024.70979  Sayfalar 101 - 106
AMAÇ: Komplike olmayan apandisit varlığında tedavi standart appendektomi olmakla birlikte, uygunluk halinde medikal tedavi de uygulanabilir. Komplike apandisit varlığında ise cerrahi karmaşık bir hal alabilmekte, morbidite ve mortalite oranları artmaktadır. Bu çalışmanın amacı komplike akut apandisiti ameliyat öncesinde tanıyabilmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Retrospektif olarak dizayn edilen bu çalışmada, Alvarado skoru temel alınarak yeni bir skorlama sistemi geliştirildi. Yeni skorlama sisteminde Alvarado skoru, kadın cinsiyet olması, yüksek direkt bilirubin varlığı, artmış apandisit kalınlığı ve görüntüleme ile komplikasyon veya apendekolit varlığı puanlandı.
BULGULAR: Akut apandisit nedeniyle ameliyat edilen, yaş ortalaması 38.50±12.94 yıl olan toplam 404 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların %45.8'i kadındı. Hastaların %25'inde komplike akut apandisit vardı. Komplike akut apandisit varlığı, skoru 10.5 ve üzerinde olan hastalarda %86.1 duyarlılık ve %90.4 özgüllük ile gösterildi.
SONUÇ: Ameliyat öncesi dönemde, ameliyat sırasında ve sonrasında gelişebilecek komplikasyonları öngörebilmek, hastaya doğru bilgilerle uygun tavsiyelerde bulunmak ve uygun olduğunda medikal tedaviyi değerlendirmek için akut komplike apandisit tanısını koymak kritik öneme sahiptir. Yeni skorlama sistemi akut komplike apandisiti tanımak için etkili bir yöntemdir.
BACKGROUND: In the presence of non-complicated appendicitis, treatment typically involves a simple appendectomy and can even be managed medically. However, in cases of complicated appendicitis, surgery becomes more difficult, and the morbidity and mortality rates increase. This study aims to develop a method for recognizing complicated acute appendicitis operatively.
METHODS: This retrospective study developed a scoring system based on the Alvarado score. Several variables were scored in this new scoring system, including the Alvarado score, female gender, elevated direct bilirubin, increased appendicitis thickness, and the presence of complications as evidenced by imaging or appendicoliths.
RESULTS: The study included a total of 404 patients with a mean age of 38.50±12.94 years, all operated on for acute appendicitis. Of these, 45.8% were female. Complicated acute appendicitis was present in 25% of the patients. The presence of complicated acute appendicitis was identified with a sensitivity of 86.1% and a specificity of 90.4% in patients who scored 10.5 or above.
CONCLUSION: It is critical to identify perioperative and postoperative complications, provide appropriate patient counseling, and consider medical treatment when appropriate to diagnose acute complex appendicitis effectively. The new scoring system is an effective method for recognizing acute complicated appendicitis.

7.
Spontan ve travmatik pnömomediastinum vakalarının acil servis ziyaretlerinin değerlendirilmesi: Retrospektif bir analiz
Evaluating emergency department visits for spontaneous and traumatic pneumomediastinum: a retrospective analysis
Nurullah Ishak Işık, Gulhan Kurtoglu Celık, Bahattin Işık
PMID: 38305659  PMCID: PMC10977508  doi: 10.14744/tjtes.2024.66059  Sayfalar 107 - 113
AMAÇ: Pnömomediastinum, mediasten içinde hava birikimi durumunu ifade eder. Bu durum spontan veya ikincil (travma, iyatrojenik) nedenlere bağlı olarak gelişebilir. Nadir görülmekle birlikte en sık başvuru semptomları olan göğüs ağrısı ve nefes darlığı nedeniyle geniş bir ayırıcı tanı skalasının üyesidir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamız retrospektif, gözlemsel ve kohort bir araştırmadır. Araştırmamıza acil servise başvuran ve bilgisayarlı tomografi sonucu pnömomediastinum tanısı alan hastalar dahil edildi. Hastaların sosyodemografik özellikleri, başvuru şekilleri, göğüs tüpü ve diğer cerrahi işlemler, sonuçları ve hasta sonlanımları incelendi. Çalışmanın birincil sonuç noktası, travmatik ve spontan pnömomediastinum sonuçları; hastane yatışı, torakostomi tüp takma gerekliliği, cerrahi işlem gerekliliği ve mortalite olarak belirlendi. İkincil sonuç, diğer klinik özelliklerin ve laboratuvar parametrelerinin sonuçlarla ilişkisini belirlemeyi amaçladı.
BULGULAR: Çalışma, 67 olgu ile tamamlandı. Olguların yaş ortalaması 44.89±2.41 yıldır. Olguların %67.2'si (n=45) erkektir. Gelişme şekli göz önüne alındığında, olguların %40.3'ü (n=27) spontan, %59.7'si (n=40) travma sonrası pnömomediastinum tanısı almıştır. Semptomlar arasında hastaların %50.7'sinde (n=34) dispne ve %49.3'ünde (n=33) göğüs ağrısı bulunsa da öksürük, ateş, bulantı-kusma, yutma zorluğu gibi semptomlar da farklı oranlarda rapor edilmiştir. Hastaların %9'unda (n=6) akciğer hastalığı, %29.9'unda (n=20) ek hastalık, %3.0'unda (n=2) madde kullanımı öyküsü bulunurken, %14.9'unda (n=10) torakostomi tüp takılmış ve %20.9'unda (n=14) cerrahi işlem uygulanmıştır. Hastaların %35.8'i (n=24) yo-ğun bakım ünitesine yatırılmış ve %13.4'ü (n=9) hayatını kaybetmiştir. Ortalama toplam hastanede yatış süresi 8.68±1.12 gün olarak hesaplanmıştır. Pnömomediastinum gelişim şekli ile hastane yatışı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p=0.507).
SONUÇ: Pnömomediastinum olgularının nedenlerini incelediğimizde, travma öyküsü bulunan hastaların torakostomi tüp takma ve cerrahi müdaha-le gereksinimi daha sık olduğunu gördük. Ancak spontan ve travmatik olgular olarak sınıflandırıldığında, her iki grup da benzer klinik seyir ve sonuçlar sergilemiştir. Her iki grup da olumlu klinik sonuçlar göstermiştir.
BACKGROUND: Pneumomediastinum signifies the accumulation of air within the mediastinum. This condition can develop sponta-neously or as a secondary condition due to trauma or iatrogenic causes. Although rare, it is part of a wide differential diagnosis scale due to its most common presenting symptoms: chest pain and shortness of breath.
METHODS: Our study is a retrospective, observational, and cohort investigation. It included patients who presented to the emer-gency department and were diagnosed with pneumomediastinum through computed tomography. The study evaluated patients' so-ciodemographic features, methods of presentation, chest tube insertion, other surgical procedures, outcomes, and patient dispositions. The primary outcome of the study focused on the results of traumatic and spontaneous pneumomediastinum: hospital admission, the necessity for thoracostomy tube insertion, requirement for surgical procedures, and mortality. The secondary aim was to determine the relationship between other clinical features and laboratory parameters and their impact on the outcomes.
RESULTS: The study comprised 67 cases. The average age of the cases was 44.89±2.41 years. Of the cases, 67.2% (n=45) were male. In terms of development, 40.3% (n=27) of cases were classified as spontaneous, and 59.7% (n=40) were post-trauma pneumomediasti-num diagnoses. Among symptoms, 50.7% (n=34) of patients experienced dyspnea, and 49.3% (n=33) presented with chest pain, while symptoms like cough, fever, nausea, vomiting, and swallowing difficulty were reported in varying proportions. Among the patients, 9.0% (n=6) had lung disease, 29.9% (n=20) had comorbidities, 3.0% (n=2) had a history of substance use, 14.9% (n=10) underwent thoracostomy tube insertion, and 20.9% (n=14) required surgical procedures. While 35.8% (n=24) of the patients were admitted to the intensive care unit, 13.4% (n=9) died. The mean total hospital stay was calculated as 8.68±1.12 days. No statistically significant relationship was found between the development of pneumomediastinum and hospital admission (p=0.507).
CONCLUSION: Upon examining the causes of pneumomediastinum cases, it was observed that patients with a history of trauma required thoracostomy tube insertion and surgical intervention more frequently. However, when classified as spontaneous or trau-matic, both groups exhibited similar clinical courses and outcomes. Both groups demonstrated favorable clinical outcomes.

8.
COVID-19 pandemisi sırasında artan motosiklet kazalarının analizi: Türkiye'den tek merkezli bir çalışma
Analysis of increased motorcycle accidents during the COVID-19 pandemic: a single-center study from Türkiye
Necdet Demir, Safak Sayar, Mehmet Dokur, Hasan Basri Sezer, Suna Koc, Yasemin Begüm Topkarci, Melih Firat Türk
PMID: 38305652  PMCID: PMC10977511  doi: 10.14744/tjtes.2024.08791  Sayfalar 114 - 122
AMAÇ: COVID-19 pandemisi, dünya genelinde sağlık sistemlerini zorlayan ve toplumların yaşam biçimlerini etkileyen benzersiz bir durumu beraberinde getirdi. Sosyal izolasyon önlemleri, seyahat kısıtlamaları ve iş yerlerinin kapanması gibi önlemler, motosiklet kullanımının artmasına ve bu dönemde motosiklet kazalarının önemli bir sorun haline gelmesine yol açtı. Bu klinik araştırmanın amacı, COVID-19 Pandemisi dönemindeki motosiklet kazalarını incelemek ve bu kazaların artışının nedenlerini ve sonuçlarını detaylı olarak incelemektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu araştırmada tek sağlık merkezine ait tıbbi kayıtlar incelenmiş ve belirlenmiş bir zaman aralığındaki motosiklet kazalarının analizi için çeşitli yöntemler kullandık. Ayrıca, ülkemizde pandeminin başlangıcından önce ve sonra motosiklet kullanımı ile kazalar arasındaki ilişkiyi incelemek için istatistiksel analizlerini yaptık. Biruni Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde Kasım 2015-Nisan 2023 tarihleri arasında kayda geçirilmiş, motosiklet kazası öyküsü ile yaralanan ve aynı merkezde takip, tedavisi yapılan 386 hastanın kayıtları retrospektif olarak incelendi. Olguların yaş, cinsiyet, yaralanma mekanizması, yaralanma bölgesi, yaralanma ciddiyeti, kask kullanımı, kırık varlığı ve bölgesi, kazanın zaman dağılımı ve diğer önemli doku yaralanmaların ciddiyet durumlarını ve yaralanma bölgesi, kırıklar ve kaza detayları ile “Yaralanma Şiddeti Skoru” (Injury Severity Score –ISS) arasındaki ilişkiyi araştırdık.
BULGULAR: Motosiklet kazalarında yaralanan 386 kazazedenin (Erkek n=333, Kadın n=53), motorsikletli kurye (n=137, %35.5), bireysel motosiklet kullanıcısı (n=168, %43.5), motosiklet kazası mağduru (n= 81, %21) ana başlıkları altında dağılımı incelendiğinde, 305 kazazedenin sürücü (%79), 33’ünün (%8.5) motorsiklet yolcusu, 47 kazazedenin yaya (%12.2) ve 1 kazazedenin (%0.3) ise paten sürücüsü olduğunu belirledik. Yaralanma mekanizmaları incelendiğinde; otokontrolü kaybetme -çarpışmasız kazalar- nedeniyle oluşan kazaların baskın olduğu (n=225, %58.3) görüldü. Kazazedelerin tamamı kırık varlığı ve kırık bölgesi yönünden incelendiğinde; toplamda 175 kırık saptadık. Sürücülerde kırıkların daha çok sıklıkla üst ekstremite, pelvis ve alt ekstremite kırıkları şeklinde olduğunu bulduk. Tüm olgular kemik kırıkları ve yumuşak doku yaralanmaları yönünden incelendiğinde; total kemik kırığı sayısı ve total yumuşak doku travması sayıları arttıkça ISS değerlerinin artış gösterdiğini belirledik.
SONUÇ: Klinik çalışmamızın bulguları, COVID-19 pandemisinin toplumun hareketliliğini sınırlamak için alınan önlemlerin motosiklet kazalarında bir artışa neden olduğunu göstermektedir. Özellikle bireysel motosiklet kullanımı ve motorlu kurye hizmetleri sırasında meydana gelen kazaların sayısında belirgin bir artış saptanmıştır.
BACKGROUND: The Coronavirus Disease 2019 (COVID-19) pandemic has led to a unique set of circumstances, straining health-care systems and affecting the way of life in societies around the world. Measures such as social isolation, travel restrictions, and workplace closures have led to an increase in motorcycle use. Consequently, motorcycle accidents have become a significant problem during this period. This study presents detailed research conducted to examine motorcycle accidents during the COVID-19 pandemic and to understand the causes and consequences of the increase in these accidents.
METHODS: This research evaluated records from a single health examination and used various models to analyze motorcycle acci-dents within a specified time period. Additionally, retrospective analyses were conducted to examine associations between motorcycle use and crashes in our country before and after the pandemic. The records of 386 patients who were injured in motorcycle accidents and followed up, received treatment, and were recorded at Biruni University Hospital between November 2015 and April 2023 were retrospectively examined. Noted details included the victims' age, gender, injury mechanism, injury site, injury severity, helmet use, presence and location of fractures, time distribution of the accident, and the severity of other important tissue injuries. The relationship between the injury site, fractures, and accident details, and the "Injury Severity Score" (ISS) was also investigated.
RESULTS: Among the 386 injured victims in motorcycle accidents, 333 were male and 53 were female. Of these, 168 (43.5%) were motorcycle drivers, 137 (35.5%) were motorcycle couriers, and 81 (21%) were pedestrians. A total of 186 (48%) injuries occurred before the pandemic (November 2015-March 2020), while 200 (52%) were sustained during the pandemic. The study indicates a noticeable increase in motorcycle injuries, particularly among motor couriers, especially during the pandemic quarantine periods. Post hoc analysis revealed that motor couriers had significantly lower ISS compared to other professions (p=0.009 and p=0.045, respectively). Motorcyclists who wore helmets were found to have significantly lower ISS than those who did not wear helmets (p<0.05). Furthermore, it was found that the ISS was positively correlated with the number of bone fractures, total soft tissue injury, and significant clinical characteristics (r=0.758, r=0.756, and p<0.001, respectively).
CONCLUSION: This clinical study’s findings demonstrate that the measures implemented during the pandemic to limit society's mobility have led to an increase in motorcycle accidents. Notably, there has been a significant rise in the number of accidents, particularly involving individual motorcycle use and motorcycle courier services.

9.
Künt abdominal travmaya bağlı lümenli organ yaralanmaları: Üçüncü basamak bir travma merkezi deneyimi
Hollow viscus injury due to blunt abdominal trauma: a tertiary trauma center experience
Adnan Özpek, Muhammed Kadir Yıldırak, Fikret Ezberci
PMID: 38305660  PMCID: PMC10977501  doi: 10.14744/tjtes.2024.67249  Sayfalar 123 - 128
AMAÇ: Künt travmalı hastalarda lümenli organ yaralanmaları, solid organ yaralanmalarına göre daha az sıklıkta görülen ve kolaylıkla teşhis edilemeyen bir klinik tablo olup, bu durum yüksek mortalite ve morbiditeyle sonuçlanabilir. Karıniçi solid organ yaralanmalarında son derece güvenilir olan gelişmiş görüntüleme cihazları içi boş organ yaralanmasını göstermeyebilir. Bu çalışmada, künt travmaya bağlı içi boş organ yaralanması bulunan hastaların teşhis ve tedavisi ile ilgili klinik tecrübemizi paylaşmayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Nisan 2011 ve Aralık 2021 tarihleri arasında künt abdominal travmaya bağlı lümenli organ yaralanması bulunan hastalar bu çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik verileri, yaralanma mekanizmaları ve yerleri, yaralanan organlar, uygulanan cerrahi tedavi yöntemleri, ameliyat öncesi ve cerrahi sürecinde gözlenen bulgular, morbidite ve mortalite prospektif veri tabanında kayıt edilerek retrospektif olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Kliniğimizde yatırarak tedavi edilen 607 künt travmalı hastanın 35'inde (%5.8) içi boş organ yaralanması bulundu. Bu hastaların %88.6’sı erkekti. Motorlu taşıt kazaları en sık yaralanma nedeni idi (%80). Yatıştan ameliyata kadar geçen ortalama süre 26±21.2 saat idi. Ortalama Yaralanma Şiddet Derecesi 21.8±13.6 idi. En sık rastlanan bulgu abdominal defanstı (%60). Jejunum ve ileum en sık yaralanan organlardı (%51.4). Mortalite ve morbidite oranları sırasıyla %11.4 ve %17.1 olarak bulundu.
SONUÇ: Yatıştan sonra 24 saat içinde düşmeyen lökositoz değerleri içi boş organ yaralanması şüphesini düşündürebilir. Herhangi bir lümenli organ yaralanmasına işaret eden fizik muayene ve/veya görüntüleme bulgusu varlığında cerrahi eksplorasyon gecikmeden gerçekleştirilmelidir.
BACKGROUND: Hollow viscus injuries (HVIs) present less frequently than solid organ injuries in patients with blunt abdominal trauma, potentially leading to significantly increased morbidity and mortality rates. Modern imaging equipment, confidently used for diagnosing solid organ injuries, may fail to identify hollow viscus injuries. In this study, we aim to present our tertiary center’s experience with this entity.
METHODS: Patients treated in our clinic from April 2011 to December 2021 for hollow viscus injury following blunt abdominal trauma were included in this study. We recorded and retrospectively evaluated patients’ demographic data, injury site and mechanism, preoperative and perioperative findings, and mortality rates in a prospective database.
RESULTS: Of the 607 blunt trauma patients, 35 (5.8%) had hollow viscus injuries, with 88.6% being male. Motor vehicle accidents were the leading cause of injury (80%). The mean duration between admission and surgical exploration was 26±21.2 hours. The mean Injury Severity Score was 21.8±13.6. Rigidity was the most frequent clinical finding (60%). The jejunum and ileum were the most frequently injured organs (54.1%). Mortality and morbidity rates were 11.4% and 17.1%, respectively.
CONCLUSION: Nondeclining white blood cell (WBC) counts within 24 hours of admission, alongside any physical or radiological finding indicating an HVI, should prompt immediate surgical exploration.

10.
Modifiye pediatrik oküler travma skoru ile değerlendirilen pediatrik açık glob yaralanmalarında enflamatuvar belirteçlerin etkinliği
Evaluating the effectiveness of inflammatory markers in pediatric open globe injury using a modified pediatric ocular trauma score
Özlem Özcanlı Çay, Eyyup Karahan, Mehmet Murat Uzel
PMID: 38305654  PMCID: PMC10977510  doi: 10.14744/tjtes.2024.22905  Sayfalar 129 - 134
AMAÇ: Bu çalışma, açık glob yaralanmalı (AGY) pediatrik hastaları modifiye pediatrik oküler travma skoru (MPOTS) ile değerlendirmeyi ve nötro-fil/lenfosit oranı (NLO), trombosit/lenfosit oranı (TLO) parametrelerinin prognoz ve MPOTS ile ilişkisini incelemeyi amaçlamaktadır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif çalışma, AGY'li pediatrik hastalar üzerinde yapılmıştır. Hastaların demografik verileri, yaralanma tipi, yaralanma-ameliyat süresi, tam oftalmolojik muayeneleri, başlangıç ve son görme keskinlikleri, ön segment ve fundus bulguları, NLO ve TLO kaydedildi. Hastalar MPOTS skorlarına göre üç kategoriye ayrıldı: kategori 1 (≤30 puan), yüksek risk; kategori II (35–65 puan), orta risk; ve kategori III (≥70), düşük risk.Kategoriler arasındaki farklılıklar istatistiksel olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya 22 hasta alındı. Kategori 1'de yaralanma-ameliyat süresi daha uzundu (p=0.018). Kategori 1'de en sık görülen yaralanma tipi 4 (%50) hastada glob rüptürü idi ve gruplar arasındaki fark anlamlıydı (p=0.041). Kategori 1 diğer kategorilere göre daha düşük son görme keskinliğine ve daha yüksek NLO ve TLO değerlerine sahipti (tüm değerler için p<0.050). NLO ve TLO, MPOTS ile anlamlı negatif korelasyona sahipti (sırasıyla, r= -0.869, p<0.001; r= -0.809, p<0.001).
SONUÇ: MPOTS, pediatrik AGY hastalarının prognozunu değerlendirmek için etkili ve pratik bir yöntemdir. Pediatrik hastalarda AGY sonrası NLO ve TLO'nun MPOTS ile negatif korele olduğu gösterilmiştir.
BACKGROUND: This study aims to assess pediatric patients with Open Globe Injury (OGI) using the Modified Pediatric Ocular Trauma Score (MPOTS) and to investigate the correlation between Neutrophil-to-Lymphocyte ratio (NLR) and Platelet-to-Lympho-cyte ratio (PLR) parameters with the prognosis determined by MPOTS.
METHODS: In this retrospective study, we included pediatric patients with OGI. Recorded data encompassed demographic details, injury type, duration from injury to surgery, complete ophthalmological examinations, initial and final visual acuities, anterior segment and fundus findings, and NLR and PLR values. Patients were categorized into three groups based on their MPOTS scores: Grade I (≤30 points), indicating high risk; Grade II (35-65 points), moderate risk; and Grade III (≥70 points), low risk. Differences between categories were statistically evaluated.
RESULTS: The study comprised 22 patients. In Category I, the duration from injury to surgery was longer (p=0.018). The most common injury type in this category was globe rupture, occurring in four (50%) patients, with a significant difference noted between the groups (p=0.041). Category I exhibited lower final visual acuity and higher NLR and PLR values compared to the other categories (p<0.050 for all values). Both NLR and PLR demonstrated significant negative correlations with MPOTS (respectively, r=-0.869, p<0.001; r=-0.809, p<0.001).
CONCLUSION: The Modified Pediatric Ocular Trauma Score is an effective and practical method for assessing the prognosis of pediatric patients with Open Globe Injury (OGI). Furthermore, there is evidence indicating a negative correlation between MPOTS and the increase in NLR and PLR values that often follows OGI in this patient population.

11.
Radiusun, her iki ucunun eş zamanlı parçalı kırılması farklı bir yaralanma paternini temsil ediyor mu?
Does simultaneous comminuted fracture of both radial ends represent a distinct fracture pattern?
Ahmed Majid Heydar, Mehmet Burak Yalçın
PMID: 38305653  PMCID: PMC10977504  doi: 10.14744/tjtes.2024.19392  Sayfalar 135 - 141
AMAÇ: İzole distal radius ve radius başı kırıkları çok sık görülen yaralanmalar olmakla birlikte, eş zamanlı ipsilateral kırıkları nadirdir. Her iki uçta basit yer değiştirmemiş kırıklardan, aynı tarafta ciddi parçalı proksimal ve distal radyal kırıklara kadar farklı formlarda meydana gelebilir. Parçalı distal radius ve radius başı kırıklarının eşlik ettiği az sayıda vaka rapor edilmiştir; herhangi bir tedavi kılavuzu mevcut değildir ve kararlar kişisel tavsiyelere dayanmaktadır. Çalışmamızın amacı, bu yaralanma şekline ilişkin farkındalığı artırmak, yaralanmanın mekanizmasını, tedavi yaklaşımını ve fonksiyonel sonuçlarını tartışmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2016-2021 yılları arasında distal ve proksimal radius kırıklarının eş zamanlı ipsilateral parçalı kırıkları olan iskelet matüritesini tamamlamış hastalar çalışmaya alındı ve retrospektif olarak incelendi. Demografik bilgiler, yaralanma mekanizması, tedavi yaklaşımı ve komplikasyon oranı analiz edildi. Redüksiyonun yetersizliği veya kaybına yönelik radyografik değerlendirme ve radyal eğim, radyal uzunluk ve palmar eğim dahil olmak üzere distal radiusun radyografik parametreleri ameliyattan hemen sonra ve son takipte yapıldı. Klinik sonuçlar her iki eklem hareket açıklığını ölçen VAS skoru hesaplanarak ve son takipte Quick DASH skoru kullanılarak belirlendi.
BULGULAR: Toplam 11 hasta dahil edilme kriterlerini karşıladı, hepsinde aynı tarafta Mason III radius başı kırığı ve tip C (AO sınıflamasına göre) eklem içi distal radius kırığı vardı. Radius başı kırığı için masa üstü radius başı rekonstrüksiyonu ve proksimal radius plak ile fiksasyonu, distal radius kırığı için ise anatomik volar kilitli plak ile osteosentez yapıldı. Ortalama takip süresi 32 (12-65) ay idi. Son takipte tüm hastalarda hem radius başı hem de distal radiusta osseöz kaynama gözlendi. Ortalama VAS istirahatte 1.5 (0-7), aktivitede 3.9 (0-9), Quick DASH skoru ortalaması ise 32 (12-65) idi. Önemli bir komplikasyon görülmedi.
SONUÇ: Aynı taraftaki distal radius ve radius başının eşzamanlı parçalı kırıkları, çoğunlukla açık el üzerine yüksekten düşme sonucu oluşan yüksek enerjili travmadan kaynaklanabilecek farklı bir yaralanma modelini temsil eder. El bileği yaralanmalarında dirseğin, dirsek travmalarında el bileğinin klinik muayenesine ve radyolojik görüntülemesine önem verilmelidir. Radius başının masa üzerinde rekonstrüksiyonu ve açık redüksiyon ve volar plakla internal fiksasyonu ile yapılan tedavi, uzun vadede iyi radyolojik ve fonksiyonel sonuçlara yol açabilir.
BACKGROUND: Although isolated distal radius and radial head fractures are common injuries, simultaneous ipsilateral fractures are uncommon. They can range from simple undisplaced fractures at either end to severely comminuted ipsilateral proximal and distal radial fractures. Few cases have been reported with concomitant comminuted distal radius and radial head fractures, and no treatment guidelines are available. Decisions are often based on personal recommendations. The purpose of our study is to increase awareness of this injury pattern and to discuss the mechanism of injury, treatment approach, and functional outcome.
METHODS: Skeletally mature patients with comminuted simultaneous ipsilateral fractures of the distal and proximal radius from 2016 to 2021 were identified and studied retrospectively. Demographic information, mechanism of injury, treatment approach, and complication rate were analyzed. Radiographic assessment for inadequacy or loss of reduction and radiographic parameters of the distal radius, including radial inclination, radial length, and palmar inclination, was performed immediately postoperatively and at the final follow-up. Clinical outcomes were determined by calculating the Visual Analog Scale (VAS) score, measuring the range of motion in both joints, and using the Quick Disabilities of the Arm, Shoulder and Hand (QuickDASH) score at the final follow-up.
RESULTS: A total of 11 patients met the inclusion criteria. All had ipsilateral Mason III radial head fractures and type C (according to the Arbeitsgemeinschaft für Osteosynthesefragen (AO) classification) intra-articular distal radius fracture. On-table radial head reconstruction and fixation with a proximal radius plate were used for radial head fractures, and osteosynthesis with an anatomic volar locking plate was used for distal radius fractures. The mean follow-up duration was 32 months (range 12-65 months). At the final follow-up, osseous union of both the radial head and distal radius was observed in all patients. The mean VAS score was 1.5 (range 0-7) at rest and 3.9 (range 0-9) with activities, while the mean QuickDASH score was 32 (range 12-65). No significant complications were recorded.
CONCLUSION: Simultaneous comminuted fractures of the ipsilateral distal radius and radial head represent a distinct injury pattern, most likely resulting from high-energy trauma, such as falling from a height onto an outstretched hand. Greater emphasis should be placed on clinical examination and radiological imaging of the elbow in cases of wrist injuries and vice versa. Treatment involving on-table reconstruction of the radial head and open reduction and internal fixation with a volar plate can lead to good radiological and functional outcomes.

OLGU SUNUMU
12.
Trafik kazası sonrası emniyet kemeri nedeniyle meydana gelen mezenter yaralanması ve gecikmiş kolon iskemisi
A case of seatbelt-induced mesenteric injury and delayed colon ischemia after a car accident
Burak Çelik, Safa Toprak, Mesut Yeşilsoy, İbrahim Halil Özata
PMID: 38305661  PMCID: PMC10977507  doi: 10.14744/tjtes.2024.65357  Sayfalar 142 - 145
Travma, küresel olarak ölümlerin altıncı sebebi olup, genç hastalarda morbidite ve mortalitenin en önemli nedenidir. Bağırsak ve mezenterin künt yaralanması karın travmalarının sadece %1-5'ini oluşturmakla birlikte yüksek morbidite ve mortaliteye sahiptir. Bu olgu sunumunda, trafik kazası sonrası emniyet kemeri nedeniyle mezokolon yaralanması gelişen ve sigmoid kolon iskemisi sonucu perforasyon gelişen bir hasta sunuldu. Yirmi bir yaşındaki erkek hasta 2 gün önce geçirdiği trafik kazası sonrası acil servise karın ağrısı ve kusma şikayetiyle başvurdu. Yapılan bilgisayarlı tomografide sigmoid kolon perforasyonundan kaynaklanan karın boşluğunda serbest hava ve pelvik bölgedeki serbest sıvı görüldü. Hasta tanısal laparotomi yapılmak üzere acil ameliyata alındı. Yapılan inceleme sonucu sigmoid kolon mezosunun yırtıldığı, iskemi ve perforasyona neden olduğunu görüldü. Ayrıca, iskemi olmadan ileoçekal valfe yakın terminal ileum mezenterinde bir yırtık daha saptandı. Kısmi sigmoid kolon ve ileal rezeksiyonlar, sırasıyla kolokolik anastomoz ve çift namlulu ileostomi ile gerçekleştirildi. Travma hastalarında detaylı klinik muayene ve radyolojik değerlendirme, visseral organ yaralanmalarının erken tanısında önemli rol oynamaktadır. Künt karın travmalı hastalarda izole mezenter yaralanmasını erken teşhis etmek peritonit bulguları geç ortaya çıkabileceği için zor olabilmektedir. Özellikle emniyet kemeri takan hastalarda, karın cildindeki kemer pozisyonuna uyan ekimoz bulguları emniyet kemeri yaralanması açısından uyarıcı olabilmektedir. İntestinal hasarın erken tanınması ve onarımı ciddi komplikasyonları önleyebilir.
Trauma is the sixth leading cause of death globally and the leading cause of morbidity and mortality in young patients. Blunt bowel and mesenteric injuries are rare, occuring in only 1-5% of blunt abdominal traumas, and are associated with high morbidity and mortality. In this report, we present a case of a patient with sigmoid colon perforation due to ischemia caused by mesenteric injury, who was admitted to the hospital with abdominal pain two days after a car accident. A twenty-one-year-old man was admitted to the emergency department with abdominal pain and vomiting, having been involved in a car accident as a driver two days prior. Computed tomogra-phy revealed free air in the abdomen, originating from the perforation of the sigmoid colon wall, and free fluid in the pelvic area. The patient underwent immediate laparotomy. Exploration revealed a rupture in the sigmoid mesocolon, causing ischemia and perforation. Additionally, there was a rupture in the mesentery of the terminal ileum close to the ileocecal valve, but without ischemia. Partial sig-moid colon and ileal resections were performed, followed by colocolic anastomosis and double-barrel ileostomy. He was discharged in good health after a 20-day hospital stay. Thorough clinical examination and radiological evaluation can aid in detecting visceral injuries in trauma patients. Early recognition and repair of intestinal damage can prevent severe complications.

EDITÖRE MEKTUP
13.
Akut kolesistitte perkütan kolesistostomi için uygun şart, zaman mıdır?
Is the appropriate timing for percutaneous cholecystostomy in acute cholecystitis a matter of concern?
Cengiz Ceylan
PMID: 38305655  PMCID: PMC10977512  doi: 10.14744/tjtes.2024.32302  Sayfa 146
Makale Özeti |Tam Metin PDF