p-ISSN: 1306-696x | e-ISSN: 1307-7945
Volume : 30 Issue : 7 Year : 2024

Quick Search




SCImago Journal & Country Rank
Turkish Journal of Trauma and Emergency Surgery - Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 30 (7)
Volume: 30  Issue: 7 - July 2024
NONE
1.Front Matters

Pages I - VII

EXPERIMENTAL STUDY
2.Hydroxychloroquine attenuates sepsis-induced acute respiratory distress syndrome in rats
Gulcin Ercan, Ejder Saylav Bora, Osman Sezer Çınaroğlu, Rezan Karaali, Oytun Erbas
PMID: 38967533  doi: 10.14744/tjtes.2024.98855  Pages 465 - 471
AMAÇ: Hidroksiklorokin'in (HCQ) sıçanlarda dışkı intraperitoneal enjeksiyon prosedürü (FIP) ile oluşturulan sepsis kaynaklı akut solunum sıkıntısı sendromu (ARDS) modeli üzerindeki etkilerini araştırmak.
GEREÇ VE YÖNTEM: Kontrol (n=8), FIP+salin (n=7), FIP+HCQ (20 mg/kg/gün) (n=9) olmak üzere üç grup oluşturuldu. Arteriyel-kan gazı ve biyokimyasal analizler için kan örnekleri toplandı, histopatolojik inceleme için bilateral pnömonektomi yapıldı.
BULGULAR: FIP+salin grubunda PaO2 azalırken ve PaCO2 artarken, FIP+HCQ grubunda bu seviyeler kontrole kıyasla normalleşti (sırasıyla p<0.001 ve p<0.05). Alveolar konjesyon, perivasküler/interstisyel ödem ve alveolar dokuda hemoraji, hava boşluklarında/damar duvarlarında lökosit infiltrasyonu veya agregasyonu ve alveolar duvar/hiyalin membran kalınlığı gibi histopatolojik skorlar FIP+salin grubunda kontrol grubuna kı-yasla artarken (p<0.01), bu skorlar FIP+HCQ grubunda FIP+salin grubuna kıyasla azalmıştır (p<0.01). HCQ malondialdehit, tümör nekroz faktörü alfa, interlökin-6 ve laktik asitte sepsis kaynaklı artışı tersine çevirmiştir.
SONUÇ: HCQ, ARDS'nin şiddetli ilerlemesini azaltmada etkili ve güvenli bir seçenek olabilir.
BACKGROUND: This study investigates the effects of hydroxychloroquine (HCQ) on a sepsis-induced acute respiratory distress syndrome (ARDS) model in rats, initiated by a fecal intraperitoneal injection procedure (FIP).
METHODS: Three groups were established: control (n=8), FIP + saline (n=7), and FIP + HCQ (20 mg/kg/day) (n=9). Blood samples were collected for arterial blood gas and biochemical analyses, and bilateral pneumonectomy was performed for histopathologic examination.
RESULTS: In the FIP + saline group, PaO2 decreased and PaCO2 increased, whereas these levels normalized in the FIP + HCQ group compared to the control (p<0.001 and p<0.05, respectively). Histopathological scores for alveolar congestion, perivascular/interstitial edema, hemorrhage in alveolar tissue, leukocyte infiltration or aggregation in air spaces/vascular walls, and alveolar wall/hyaline membrane thickness increased in the FIP + saline group compared to the control group (p<0.01). These scores decreased in the FIP + HCQ group compared to the FIP + saline group (p<0.01). HCQ reversed the sepsis-induced increase in malondialdehyde, tumor necrosis factor-alpha, interleukin-6, and lactic acid.
CONCLUSION: HCQ may be an effective and safe option to mitigate the severe progression of ARDS.

3.The impact of augmenter of liver regeneration in blunt liver trauma: An experimental model analysis
Nezih Kavak, Gülben Akcan, Nurgül Balcı, Aziz Ahmet Süer, İlkay Güler, Rasime Pelin Kavak
PMID: 38967532  doi: 10.14744/tjtes.2024.92575  Pages 472 - 479
AMAÇ: Travmatik karaciğer hasarı karaciğer onarımını tetikleyen akut bir olaydır. Karaciğer Yenilenmesini Arttırıcı Protein (KYAP) karaciğer yenilenmesinde yer alan bir büyüme faktörüdür. Bu çalışmada, KYAP’nin izole karaciğer travması üzerindeki etkisini ve zaman aralıklarıyla ilişkisini değerlendirmeyi amaçlamaktadır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Kırk (40) adet sağlıklı dişi Wistar albino sıçan beş (her biri n=8) gruba ayrıldı. Grup 1 hariç, özel tasarlanmış travma platformu kullanılarak izole künt karaciğer travması oluşturuldu. Travmadan sonra sakrifikasyon dakikalarına göre gruplar, 2. (15 dakika), 3. (30 dakika), 4. (45 dakika) ve 5. (60 dakika) olarak ayrıldı. Gruplar arasında plazma ve karaciğer dokusunda (intakt ve lasere) KYAP, biyokimyasal indeksler, ve karaciğer histolojik analiz yapıldı.
BULGULAR: Plasma KYAP düzeyleri grup 4'te grup 1 ve 2'ye göre daha yüksekti (sırası ile p<0.01, p<0.01). Grup 3 ve 4'te intakt karaciğer doku KYAP düzeyleri, grup 1'e kıyasla daha yüksekti (sırası ile p<0.05, p<0.01). Grup 5’teki intakt karaciğer doku KYAP düzeyi, 3. ve 4. grubundakilerden daha düşüktü (sırası ile p<0.05, p<0.01). Grup 5'te lasere karaciğer dokusu KYAP düzeyi grup 2 ve 3'ten daha yüksekti. Grup 1’de plazma KYAP düzeyi, intakt karaciğer dokusu KYAP düzeyinden (p<0.05) daha yüksekti. Grup 2'de, plazma KYAP düzeyi, intakt karaciğer dokusu KYAP düzeyinden yüksek idi (p<0.01). Grup 3’te, plazma KYAP düzeyleri intakt ve lasere karaciğer doku KYAP düzeylerinden daha yüksekti (sırası ile p<0.05, p<0.001). Grup 4'te, plazma KYAP düzeyi, intakt karaciğer doku KYAP düzeyinden daha yüksek idi (p<0.01). Ek olarak, grup 4’de lasere karaciğer dokusu ALR düzeyi, intakt karaciğer dokususu KYAP düzeyine göre yüksekti (p<0.001). Grup 3,4 ve 5’te inflamasyon skoru, grup 2’ye oranla daha yüksek idi (sırası ile p<0.05, p<0.01, p<0.01).
SONUÇ: Bu çalışma KYAP 'yi izole edilmiş açık karaciğer travmasında değerlendiren ilk çalışmadadır. Künt karaciğer travması sonrasında, plazma ve karaciğer KYAP seviyeleri dakikalar içinde değişmektedir.
BACKGROUND: Traumatic liver injury is an acute event that triggers liver repair. The augmenter of liver regeneration (ALR) has been identified as a growth factor involved in this process. This study evaluates the impact of ALR on isolated liver blunt trauma and examines its relationship with various time intervals.
METHODS: Forty healthy female Wistar albino rats were divided into five groups (n=8 each). Isolated blunt liver trauma was induced using a custom-designed trauma platform in all groups except for Group 1. The groups were categorized by the timing of euthanasia post-trauma: 2nd (15 minutes), 3rd (30 minutes), 4th (45 minutes), and 5th (60 minutes). Assessments included plasma ALR levels, liver tissue ALR levels (both intact and lacerated), biochemical indices, and liver histological analysis.
RESULTS: Plasma ALR levels in Group 4 were higher than in Groups 1 and 2 (p<0.01). Intact liver ALR levels in Groups 3 and 4 exceeded those in Group 1 (p<0.05, p<0.01, respectively). Intact liver tissue ALR levels in Group 5 were lower than in Groups 3 and 4 (p<0.05, p<0.01, respectively). Lacerated liver tissue ALR levels in Group 5 were higher than those in Groups 2 and 3. In Group 1, the plasma ALR level was higher than the intact liver tissue ALR level (p<0.05). In Group 2, plasma ALR levels exceeded those in intact liver tissue ALR levels (p<0.01). In Group 3, plasma ALR levels surpassed both lacerated and intact liver tissue ALR levels (p<0.05, p<0.001, respectively). In Group 4, the plasma ALR level was higher than the intact liver tissue ALR level (p<0.01), and the lacerated liver tissue level was higher than the intact liver ALR level (p<0.001). Additionally, inflammation scores were higher in Groups 3, 4, and 5 compared to Group 2 (p<0.05, p<0.01, p<0.01, respectively).
CONCLUSION: This study is the first to explore the role of ALR in isolated blunt liver trauma. Following blunt liver trauma, both plasma and liver tissue ALR levels change within minutes.

ORIGINAL ARTICLE
4.The diagnostic value of serum hepcidin in acute appendicitis
Ali Aygun, Adem Koksal, Ibrahim Caltekin, Mehmet Seyfettin Saribas, Faruk Ozsahin, Mucahit Gunaydin, Abdussamed Vural, Volkan Karabacak, Murat Cihan, Murat Karakahya
PMID: 38967527  doi: 10.14744/tjtes.2024.23187  Pages 480 - 486
AMAÇ: Akut apandisit (AA), acil servise karın ağrısı şikayetiyle başvuran hastalarda akut karın nedenleri arasında birinci sırada yer almaktadır. Literatürde serum hepsidin ile AA arasındaki ilişkiyi inceleyen sınırlı sayıda çalışma bulunmaktadır. Çalışmanın amacı AA ön tanısıyla ameliyat edilen hastalarda serum hepcidin düzeylerini ölçmek ve bu parametrelerin AA tanısında biyokimyasal belirteç olarak kullanılıp kullanılamayacağını araştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Nisan 2018 ile Mayıs 2019 tarihleri arasında acil servise başvuran, AA tanısıyla ameliyat edilen 18 yaş ve üzeri hastalar çalışmaya alındı. Çalışmaya cerrahi sonrası patoloji sonucu AA ile uyumlu olan 94 hasta (Grup A), cerrahi sonrası patoloji sonucu AA ile uyumlu olmayan 16 hasta (Grup B) ve 42 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Venöz kan örneklerinden serum hepsidin düzeyleri ölçüldü.
BULGULAR: Grup A hastaların ortalama hepsidin düzeyleri 1750±285 pg/mL, Grup B hastalarınınki 1349±381 pg/mL ve kontrol grubununki 1066±225 pg/mL olarak belirlendi. Serum hepsidin düzeylerinin karşılaştırılmasında Grup A ve kontrol grubunu arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gösterdiği görüldü (p<0.05).
SONUÇ: Hepsidin AA hastalarında kontrol grubuna ve cerrahi olarak AA dışı patoloji saptanan hastalara göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Hepsidin akut apandisit tanısına yardımcı olarak kullanılabilir.
BACKGROUND: Acute appendicitis (AA) is the primary cause of acute abdomen in patients presenting to the emergency department with abdominal pain. Limited studies have explored the relationship between serum hepcidin levels and AA. This study aimed to measure serum hepcidin levels in patients undergoing surgery with a preliminary diagnosis of AA and to assess whether these levels can serve as a biochemical marker for diagnosing AA.
METHODS: This study included patients aged 18 or older who presented to the emergency department between April 2018 and May 2019 and underwent surgery with a diagnosis of AA. The cohort comprised 94 patients with surgical pathology results compatible with AA (Group A), 16 patients with results not compatible with AA (Group B), and 42 healthy controls. Serum hepcidin levels were measured from venous blood samples.
RESULTS: Mean hepcidin levels were 1750±285 pg/mL in Group A, 1349±381 pg/mL in Group B, and 1066±225 pg/mL in the control group. Statistically significant differences in serum hepcidin levels were observed between Group A and the control group (p<0.05).
CONCLUSION: Hepcidin levels were significantly higher in patients with AA compared to both the control group and patients with surgically confirmed non-AA pathology. Therefore, hepcidin may serve as a useful adjunct in diagnosing acute appendicitis.

5.A method for predicting mortality in acute mesenteric ischemia: Machine learning
Ahmet Tarık Harmantepe, Ugur Can Dulger, Emre Gonullu, Enis Dikicier, Adem Şentürk, Erhan Eröz
PMID: 38967529  doi: 10.14744/tjtes.2024.48074  Pages 487 - 492
AMAÇ: Bu çalışma, akut mezenterik iskemi (AMI) hastalarında hastane ölümünü tahmin eden bir yapay zeka modeli geliştirmek ve doğrulamak için makine öğrenimi (ML) modellerini kullanmayı amaçladı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2011-Haziran 2023 tarihleri arasında Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde AMİ tanısı alan 122 hastanın tamamı çalışmaya dahil edildi. Hastalar bir eğitim kohortu (n=97) ve bir doğrulama kohortu (n=25) olarak ikiye ayrıldı. Tüm hastalar ölenler ve hayatta kalanlar olarak 2 gruba ayrıldı. Parametre olarak serum bazlı laboratuvar sonuçları kullanıldı. En iyi sonucu elde etmek için Python'da Recursive Feature Elimination (RFE) ile hiperparametreler ortadan kaldırıldı. ML algoritmaları ve veri analizi Python (3.7) programlama dilinde yapıldı. BULGULAR: Hastaların %56.5’i erkek (n=69), %43.5’i kadın (n=53) idi. Hastaların yaş ortalaması 71,9 (39-94) idi. Hastaneye yatışta mortalite oranı %50 (n=61) idi. Optimum sonuçlara ulaşmak için model yalnızca yaş, RDW, C reaktif protein (CRP), D-dimer, laktat, globulin ve kreatin özelliklerini seçti. Test verilerindeki başarı oranı lojistik regresyonda (LG) %80, random forest’ de %60, k-en yakın komşuluğunda (KN) %52, çok katmanlı sinir ağında (MLP) %72, destek vektör makinelerinde (SVC) %84 idi. Tüm modellerin oylanmasıyla oluşturulan voiting classifier’ de (VC) %84 başarı oranı elde edildi. Modeller arasında SVC (duyarlılık 1.0 özgüllük 0.77 AUC 0.90 Güven Aralığı (%95): (0.83- 0.84)) ve VC (duyarlılık 1.0 özgüllük 0.77 AUC 0.88 Güven Aralığı (%95): (0.83- 0.84)) gösterdi.
SONUÇ: Hastaların %56.5’i erkek (n=69), %43.5’i kadın (n=53) idi. Hastaların yaş ortalaması 71,9 (39-94) idi. Hastaneye yatışta mortalite oranı %50 (n=61) idi. Optimum sonuçlara ulaşmak için model yalnızca yaş, RDW, C reaktif protein (CRP), D-dimer, laktat, globulin ve kreatin özelliklerini seçti. Test verilerindeki başarı oranı lojistik regresyonda (LG) %80, random forest’ de %60, k-en yakın komşuluğunda (KN) %52, çok katmanlı sinir ağında (MLP) %72, destek vektör makinelerinde (SVC) %84 idi. Tüm modellerin oylanmasıyla oluşturulan voiting classifier’ de (VC) %84 başarı oranı elde edildi. Modeller arasında SVC (duyarlılık 1.0 özgüllük 0.77 AUC 0.90 Güven Aralığı (%95): (0.83-0.84)) ve VC (duyarlılık 1.0 özgüllük 0.77 AUC 0.88 Güven Aralığı (%95): (0.83-0.84)) gösterdi.
BACKGROUND: This study aimed to develop and validate an artificial intelligence model using machine learning (ML) to predict hospital mortality in patients with acute mesenteric ischemia (AMI).
METHODS: A total of 122 patients diagnosed with AMI at Sakarya University Training and Research Hospital between January 2011 and June 2023 were included in the study. These patients were divided into a training cohort (n=97) and a validation cohort (n=25), and further categorized as survivors and non-survivors during hospitalization. Serum-based laboratory results served as features. Hyperfeatures were eliminated using Recursive Feature Elimination (RFE) in Python to optimize outcomes. ML algorithms and data analyses were performed using Python (version 3.7).
RESULTS: Of the patients, 56.5% were male (n=69) and 43.5% were female (n=53). The mean age was 71.9 years (range 39-94 years). The mortality rate during hospitalization was 50% (n=61). To achieve optimal results, the model incorporated features such as age, red cell distribution width (RDW), C-reactive protein (CRP), D-dimer, lactate, globulin, and creatinine. Success rates in test data were as follows: logistic regression (LG), 80%; random forest (RF), 60%; k-nearest neighbor (KN), 52%; multilayer perceptron (MLP), 72%; and support vector classifier (SVC), 84%. A voting classifier (VC), aggregating votes from all models, achieved an 84% success rate. Among the models, SVC (sensitivity 1.0, specificity 0.77, area under the curve (AUC) 0.90, Confidence Interval (95%): (0.83-0.84)) and VC (sensitivity 1.0, specificity 0.77, AUC 0.88, Confidence Interval (95%): (0.83-0.84)) were noted for their effectiveness.
CONCLUSION: Independent risk factors for mortality were identified in patients with AMI. An efficient and rapid method using various ML models to predict mortality has been developed.

6.Deaths due to tired bullet injuries: Evaluation from medical, legal, and social perspectives
Talip Vural, Melike Erbaş, Cetin Ketenci, Mehmet Askay
PMID: 38967528  doi: 10.14744/tjtes.2024.40245  Pages 493 - 499
AMAÇ: Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de her geçen gün salgın hastalık gibi bireysel silahlanma ve ateşli silah şiddetinde artış görülmektedir. Havaya doğru atış edildiğinde, mermi çekirdeği bir süre sonra namludan çıktığı hızı kaybedip yer çekiminin etkisiyle hızlanarak yere düşmeye başlar. Yorgun mermi olarak adlandırıla bu aşamada ciddi yaralanmalar ve ölümler meydana gelebilmektedir. Çalışmamızda; otopsi yapılan yorgun mermi yaralanmasına bağlı ölüm olgularını, adli tıbbi, hukuki ve toplumsal yönleri ile tartışarak toplumsal farkındalık oluşturmayı ve litaretüre katkı sunmayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: İlk aşamada; 2013-2022 tarihleri arasında Trabzon Adli Tıp Grup Başkanlığı’nda ateşli silah yaralanmasına bağlı adli otopsi işlemi yapılan 695 olgu incelendi. Otopsi işlemi yapılan ve ölüm nedeni yorgun mermi yaralanmasına bağlı olduğu tespit edilen 9 olgu tespit edildi. Çalışmaya dahil edilen olgular hakkında bilgiler arşiv kayıtlarımızdan ve UYAP (Ulusal Yargı Ağı Projesi) sisteminden elde edildi. İkinci aşamada; yerel ve ulusal düzeyde yayın yapan gazetelerin internet sitelerinden yorgun mermi yaralanmaları ile ilgili haberler incelendi. Üçüncü aşamada; Yorgun mermi failleri için yüksek mahkeme tarafından verilen kararlar araştırıldı.
BULGULAR: Olguların 6’sı erkek, 3’ü kadın olup ortalama yaş 32.5 olarak bulundu. 7 olgunun kafasından, 1 olgunun gözünden, 1 olgunun ingiünal bölgesinden yaralandığı, 8 olguda mermi çekirdeğinin yukarıdan aşağı seyirle olduğu saptandı. Olayların sıklıkla yerleşim yerlerinde gerçekleştiği bulundu. Tüm olguların ulusal ve yerel basında yer aldığı ve yorgun mermi karşıtı kampanyaların düzenlendiği bulundu. Yorgun mermi faillerinin sıklıkla olası kastla öldürme suçundan cezalandırıldığı belirlendi
SONUÇ: Yorgun mermi yaralanmaları tıbbi, hukuki ve toplumsal yönleri ile acil önlem alınması gereken önemli bir halk sağlığı sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bireysel silahsızlanmayı teşvik etmek, silahın tüm zararlı yönlerini tanıtmak ve vurgulamak amacıyla, medyanın öncülüğünde tüm kamu kurum ve kuruluşları ile sivil toplum kuruluşlarının katılımıyla ulusal ve uluslararası kampanyalar düzenlenmelidir.
BACKGROUND: In Türkiye, as in other parts of the world, there is a rising trend in individual armament and firearm violence, resembling an epidemic. When fired into the air, bullets eventually lose the initial speed with which they left the barrel and begin to accelerate downwards under the influence of gravity as they fall to the ground. At this point, these projectiles are referred to as “tired bullets,” which cause serious injuries and fatalities. This study evaluates autopsy cases of deaths due to tired bullet injuries. We aimed to raise social awareness and contribute to the literature by exploring the forensic, legal, and social dimensions of tired bullet injuries.
METHODS: From 2013 to 2022, 695 forensic autopsies of gunshot wounds were reviewed at the Trabzon Forensic Medicine Group Presidency. Nine cases were identified where individuals had undergone autopsies and the cause of death was attributed to tired bullet injuries. The data for the cases included in the study was sourced from our archive records and the UYAP (National Judicial Network Project) system. The second stage involved analyzing reports of falling bullet injuries from local and national newspaper websites. In the third stage, the Supreme Court decisions regarding perpetrators of tired bullet incidents were examined.
RESULTS: The study included six male and three female cases, with an average age of 32.5 years. Injuries were predominantly located in the head in seven cases, the eye in one case, and the inguinal region in another. In eight cases, the bullet trajectory was from top to bottom. The incidents predominantly occurred in residential areas. It was observed that all cases received coverage in both national and local media, and campaigns against tired bullet injuries were organized. The perpetrators of these injuries were frequently sentenced for murder with probable intent.
CONCLUSION: Tired bullet injuries represent a significant public health issue that necessitates comprehensive preventative measures addressing medical, legal, and social dimensions. There should be national and international campaigns led by the media, involving all public institutions, organizations, and non-governmental organizations to promote individual disarmament, highlight the dangers of firearms, and stress the importance of these initiatives.

7.Predictive factors for acute kidney injury and amputation in crush injuries from the Kahramanmaraş earthquakes
Muhammed Köroğlu, Mustafa Karakaplan, Mohammed Barakat, Emre Ergen, Okan Aslantürk, Hüseyin Utku Özdeş, Murat Bıçakcıoğlu, Şeyma Yaşar
PMID: 38967526  doi: 10.14744/tjtes.2024.06228  Pages 500 - 509
AMAÇ: Ezilme sendromu (ES), ciddi rabdomiyoliz ve reperfüzyon yaralanmalarına sekonder olarak gelişen ciddi elektrolit bozuklukları, dolaşım bozukluğu ve çoklu organ yetmezliği nedeniyle morbidite ve mortalitesi yüksek bir durumdur. Ezilme sendromuna bağlı akut böbrek hasarı (ABH), ezilme yaralanmalarının yaşamı tehdit eden birkaç komplikasyonundan biridir. ES, travma dışında deprem sonrası en sık ölüm nedenidir. Ezilme sendromunu tanımamıza, ciddiyetini değerlendirmemize ve hastalarda akut böbrek hasarını ve ampütasyon endikasyonlarını değerlendirmemize yardımcı olmak amacıyla klinik ve laboratuvar verilerine dayalı öngörücü parametreleri belirlemek için retrospektif bir çalışma gerçekleştirdik.
GEREÇ VE YÖNTEM: 6 Şubat 2023 depreminin ilk iki haftasında ezilme sendromu nedeniyle tedavi gören 33 hastanın klinik ve laboratuvar verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Ezilme sendromu nedeniyle opere edilen ancak sonrasında takip edilemeyen hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Başvuru sırasındaki ve ortalama yedi günlük takip boyunca laboratuvar parametreleri günlük olarak analiz edildi. p<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Analizde IBM SPSS İstatistik 26.0 programı ve R Studio yazılımı kullanıldı.
BULGULAR: 33 hastandan 17'si erkek, 16'sı kadındı. ABH görülme sıklığı bir, iki ve üç ekstremite yaralanması hastalarda sırası ile %35.7, %66.7 ve %100 idi. Ayrıca toplam enkaz altında kalma süresi ile gerekli diyaliz günlerinin süresi arasında da anlamlı bir ilişki bulduk; ABH riski, altı saati aşan toplam tuzak süresinde önemli ölçüde artmaktadır. Hastaneye başvuru sırasındaki ilk kan değerlerine bakıldığında, 2330 mg/dL büyük miyoglobin değerinin ABH öngörmede en yüksek duyarlılığa sahip olduğu görüldü. Başvuru sırasındaki başlangıç ürik asit düzeyinin (>6.36 mg/dL) ABH ön-görmede en yüksek özgüllüğe sahip olduğu bulundu. Başlangıç miyoglobin düzeyinin (>3450 mg/dL) ampütasyon gelişimini öngörmede en yüksek duyarlılığa sahip olduğu belirlendi. Ortalama kreatin kinaz düzeyi (>34800 U/L) ampütasyon gelişimini öngörmede en yüksek özgüllüğe ancak en düşük duyarlılığa sahipti.
SONUÇ: Depremin neden olduğu ezilme sendromunda ampütasyon ve akut böbrek hasarı açısından klinik ve laboratuvar bulgularının etkinliğini ve öngörülebilirliğini analiz ettik. Depreme bağlı ezilme sendromu gelişen hastalarda prognozu ve sağkalımı etkileyen en önemli faktörlerden biri ampütasyon yönetimidir.
BACKGROUND: Crush syndrome (CS) is characterized by high morbidity and mortality due to severe electrolyte disorders, circulatory dysfunction, and multiple organ failure, secondary to severe rhabdomyolysis and reperfusion injuries. Acute kidney injury (AKI) related to crush syndrome is one of the life-threatening complications and is the most frequent cause of death following earthquakes, other than trauma. We conducted a retrospective study to identify predictive parameters from clinical and laboratory data that aid in recognizing CS, assessing its severity, and evaluating acute kidney injury and amputation indications in patients.
METHODS: We retrospectively evaluated the clinical data and laboratory follow-up of 33 patients treated for crush syndrome within the first two weeks following the February 6, 2023 earthquake. Patients who underwent surgery for crush syndrome but could not be followed post-surgery were excluded. Laboratory parameters were analyzed upon admission and then daily over an average seven-day follow-up. A p-value of <0.05 was considered statistically significant. Data analysis was performed using IBM SPSS Statistics 26.0 and R Studio software.
RESULTS: Of the 33 patients, 17 were male and 16 were female. The incidence of AKI was 35.7%, 66.7%, and 100% in patients with injuries to one, two, and three extremities, respectively. A significant correlation was observed between total entrapment time and the duration of required dialysis days; AKI risk significantly increased with more than six hours of total entrapment time. Regarding the initial blood values upon hospital admission, a myoglobin level exceeding 2330 mg/dL demonstrated the highest sensitivity for predicting AKI. An initial uric acid level (>6.36 mg/dL) on admission had the highest specificity for predicting AKI. The initial myoglobin level (>3450 mg/dL) showed the highest sensitivity in predicting the need for amputation. Meanwhile, the mean creatine kinase (CK) level (>34800 U/L) exhibited the highest specificity but the lowest sensitivity for amputation prediction.
CONCLUSION: The study analyzed the effectiveness and predictability of clinical and laboratory findings concerning amputation and acute kidney injury in crush syndrome resulting from earthquakes. Effective amputation management is a crucial factor influencing prognosis and survival in patients with earthquake-induced crush syndrome.

8.Comparison of the effects of axillary brachial plexus block, inhalation anesthesia, and total intravenous anesthesia on tourniquet-induced ischemia-reperfusion injury in upper extremity surgery
Dilek Kutanis, Engin Erturk, Ali Akdogan, Ahmet Besir, Ali Altinbas, Asım Orem, Hanife Kara, Mehmet Yıldız, Ahmet Mentese
PMID: 38967530  doi: 10.14744/tjtes.2024.63534  Pages 510 - 517
AMAÇ: İskemi sonrası reperfüzyon, oksidatif strese ve oksidatif belirteçlerde artışa neden olabilir. Önleyici stratejiler ve antioksidan ajanların kullanılması iskemi-reperfüzyon hasarını (IRH) hafifletmeye yardımcı olabilir. Ekstremite cerrahisinde turnike kullanımı IRI ile ilişkilendirilmiştir. Bu çalışma, turnike kullanılarak yapılan üst ekstremite ameliyatı sırasında brakiyal pleksus bloğu, total intravenöz anestezi (TIVA) ve inhalasyon anestezisi olmak üzere üç farklı yaklaşımın IRI üzerindeki etkisini araştırmayı amaçlamaktadır.
GEREÇ VE YÖNTEM: 18-45 yaş arası, ASA I-II skoru olan hastalar rastgele üç gruba ayrıldı: Grup A'ya bupivakain ile aksiller blok, Grup I'ya sevofluran ile inhalasyon anestezisi, Grup T'ye propofol ve remifentanil ile TİVA uygulandı. Glukoz, laktat, toplam antioksidan seviye (TAS), toplam oksidan seviye (TOS) ve iskemi modifiye albümini (IMA) ölçmek için anestezi uygulamasından hemen önce (t1), turnikenin açılmasından 1 dakika önce (t2), turnikenin açılmasından 20 dakika sonra (t3) ve turnikenin açılmasından 4 saat sonra (t4) hastalardan kan alındı.
BULGULAR: Grup I'da t3'teki laktat düzeyleri, t2 ve t3'teki glukoz düzeyleri diğer gruplara göre daha yüksekti. Grup A’da, t2, t3 ve t4'te diğer gruplara göre daha düşük IMA seviyeleri görüldü. Ayrıca Grup I'da t2, t3 ve t4'te IMA düzeyleri Grup T'ye göre daha düşüktü. TAS düzeyleri ise Grup I'da t2, t3 ve t4'te diğer gruplara göre daha yüksekti. t2 ve t3'teki TOS seviyeleri Grup A'da Grup I'ya göre daha düşüktü.
SONUÇ: Aksiller anestezi sempatik blok oluşturarak üst ekstremitenin daha iyi perfüzyonunu sağlar. Bu çalışma aksiller pleksus blokajında oksidatif stres belirteçlerinin daha düşük düzeylerde olduğunu gösterdi. Bu sonuçlar aksiller bloğun IRH'yi hafifletme potansiyeline sahip olduğunu göstermektedir.
BACKGROUND: Post-ischemia reperfusion can lead to oxidative stress and an increase in oxidative markers. Employing preventive strategies and antioxidant agents may help mitigate ischemia-reperfusion injury (IRI). The use of a tourniquet in extremity surgery has been associated with IRI. This study aims to investigate the impact of three different approaches— brachial plexus block, total intravenous anesthesia (TIVA), and inhalation anesthesia—on IRI during upper extremity surgery using a tourniquet.
METHODS: Patients aged 18 to 45 with American Society of Anesthesiologists (ASA) I-II scores were randomly assigned to one of three groups: Group A received an axillary block with bupivacaine; Group I underwent inhalation anesthesia with sevoflurane; and Group T received TIVA with propofol and remifentanil infusion. Blood samples were collected to measure glucose, lactate, total anti-oxidant status (TAS), total oxidant status (TOS), and ischemia-modified albumin (IMA) levels at various time points: before anesthesia (t1), 1 minute before tourniquet release (t2), 20 minutes after tourniquet release (t3), and 4 hours after tourniquet release (t4).
RESULTS: In Group I, lactate levels at t3, and glucose levels at t2 and t3, were higher compared to the other groups. Group A exhibited lower IMA levels at t2, t3, and t4 than the other groups. Additionally, Group I had lower IMA levels at t2, t3, and t4 compared to Group T. TAS levels were higher in Group I at t2, t3, and t4 compared to the other groups. TOS levels at t2 and t3 were lower in Group A than in Group I.
CONCLUSION: Axillary anesthesia results in a sympathetic block, promoting better perfusion of the upper extremity. This study demonstrated lower levels of oxidative stress markers with axillary plexus block. Therefore, these results suggest that the axillary block has the potential to mitigate IRI.

9.Mid- to long-term outcomes of proximal humerus fractures treated with open reduction, plate fixation, and iliac bone autograft augmentation
Mehmet Fatih Güven, Ulaş Yavuz, Suat Ulutaş, Göker Utku Deger, Mete Özer, Cumhur Deniz Davulcu
PMID: 38967531  doi: 10.14744/tjtes.2024.74422  Pages 518 - 524
AMAÇ: Kilitli plaklar kullanılarak yapılan açık redüksiyon ve internal tespit (ARİF), deplase proksimal humerus kırıklarında yaygın olarak kullanılan bir tedavi yöntemidir. Plak fiksasyonunun stabilitesini arttırmak için çeşitli augmentasyon yöntemleri geliştirilmiştir. İliak kemik otogrefti, allogreftlere göre temin etmede herhangi bir güçlük olmaması, maliyetsiz olması ve hastalık bulaşı riski olmaması gibi avantajlar sunan potansiyel bir greft seçeneğidir. Potansiyel avantajlarına rağmen iliak kemik otogreft augmentasyonnun (İKOA) sonuçlarına ilişkin mevcut veriler sınırlıdır. Çalışmamızın amacı, kilitli plak ve İKOA kullanılarak açık redüksiyon ve internal fiksasyon (ARİF) ile tedavi edilen proksimal humerus kırıklarının orta-uzun dönem sonuçlarını bildirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: ARİF ve İKOA ile tedavi edilen 15 hasta dahil edildi. Kırıklar Neer sınıflandırması kullanılarak sınıflandırıldı. Lokal kemik yoğunluğu deltoid tüberkül indeksi kullanılarak değerlendirildi. Redüksiyonun korunduğunu değerlendirmek için hem erken postoperatif, hem de son takip röntgen görüntülerinde boyun şaft açısı (BŞA) ve humerus başı yüksekliği (HBY) ölçüldü. Klinik sonuçlar DASH ve Constant skorları kullanılarak değerlendirildi.
BULGULAR: Ortalama takip süresi 59,56 ay (aralık 24-93 ay) idi. Kırıkların çoğu 4 parçalı (%53) olarak sınıflandırıldı. Ortalama erken ve geç posto-peratif BŞA'lar sırasıyla 132.6±8.19 ve 131.6±7.32 derece idi. Erken postoperatif görüntülerdeki ve son takip görüntülerindeki ortalama HBY sırasıyla 16.46±6.07 ve 15.10±5.34 idi. Son takipte hiçbir hastada avasküler nekroz veya redüksiyon kaybının herhangi bir radyolojik belirtisi görülmedi. Ameliyat sonrası ortalama Constant ve DASH skorları son takipte sırasıyla 79.6 ve 11.5 idi.
SONUÇ: Çalışmamız, ARİF ve İKOA’nın üç veya dört parçalı proksimal humerus kırıklarının tedavisinde oldukça iyi sonuçlarla güvenilir bir teknik olduğunu göstermektedir.
BACKGROUND: Open reduction and internal fixation (ORIF) using locking plates is a widely adopted treatment for displaced proximal humerus fractures. Various augmentation techniques have been developed to enhance the stability of plate fixation. Among these, iliac bone autograft is notable for its advantages over allografts, such as ready availability and the elimination of costs and risks associated with disease transmission. Despite its potential benefits, data on the outcomes of iliac bone autograft augmentation (IBAA) are still limited. This study aims to present the mid- to long-term results of treating proximal humerus fractures with ORIF using locking plates and IBAA.
METHODS: The study included 15 patients treated with ORIF and IBAA. We classified fracture patterns using the Neer classification and estimated local bone density via the deltoid tuberosity index. We measured the neck shaft angle (NSA) and humeral head height (HHH) on both immediate postoperative and most recent X-ray images to assess the maintenance of reduction. Clinical outcomes were evaluated using the DASH (Disabilities of the Arm, Shoulder, and Hand) and Constant scores.
RESULTS: The average follow-up duration was 59.56 months, ranging from 24 to 93 months. A majority of fractures were classified as four-part (53%). The average immediate and late postoperative NSAs were 132.6±8.19 and 131.6±7.32 degrees, respectively. The average HHH on the immediate postoperative and latest follow-up images were 16.46±6.07 and 15.10±5.34, respectively. None of the patients exhibited any radiological signs of avascular necrosis or loss of reduction at the latest follow-up. The mean postoperative Constant and DASH scores at the latest follow-up were 79.6 and 11.5, respectively.
CONCLUSION: Our findings suggest that ORIF with IBAA is an effective method for managing three- or four-part proximal humerus fractures, yielding excellent outcomes.