p-ISSN: 1306-696x | e-ISSN: 1307-7945
Volume : 30 Issue : 6 Year : 2024

Quick Search




SCImago Journal & Country Rank
Turkish Journal of Trauma and Emergency Surgery - Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 30 (6)
Volume: 30  Issue: 6 - June 2024
NONE
1.Front Matters

Pages I - IX

EXPERIMENTAL STUDY
2.Etomidate alleviates ovarian ischemia-reperfusion injury in rats
Vildan Kölükçü, Mehtap Gürler Balta, Hakan Tapar, Tuğba Karaman, Serkan Karaman, Velid Unsal, Fikret Gevrek, Muzaffer Katar
PMID: 38863285  PMCID: PMC11230042  doi: 10.14744/tjtes.2024.27388  Pages 375 - 381
AMAÇ: Deneysel over iskemi reperfüzyon hasarında etomidat’ın oksidatif hasara koruyucu etkisini araştırmayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Toplam 24 dişi rat üç gruba randomize edildi. Grup 1 kontrol grubu olarak atandı. Grup 2'ye over torsiyon/detorsiyon modeli uygulandı. Grup 3'te Grup 2'deki sıçanlara benzer prosedürler uygulandı. Ayrıca Grup 3'te over detorsiyonundan 30 dakika önce 4 mg/kg etomidate intraperitoneal olarak uygulandı. Kan örnekleri alınarak lipid peroksidayon düzeyi, proinflamatuvar sitokin seviyesi ve antioksidan enzim aktivitesi değerlendirildi. Ek olarak over dokusundaki hasar histopatolojik olarak skorlandı.
BULGULAR: Kan örneklerinin biyokimyasal analizinde, interlökin-1 beta (IL-1beta), interlökin-6 (IL-6) ve tümör nekroz faktör-alfa (TNF-alfa) dahil olmak üzere proinflamatuar sitokinlerin düzeylerinde Grup 3’de Grup 2’e göre azalma olduğunu gözlemlendi (sırasıyla 0.005, p: 0.016 ve p<0.001). Benzer şekilde malondialdehit (MDA) düzeyinde de Grup 3’de Grup 2’ye göre azalma olduğu belirlendi (p<0.001). Süperoksit dismutaz (SOD) ve glutatyon peroksidaz (GSH-PX) dahil antioksidan enzim aktivitesinde ise Grup 3’de Grup 2’e göre ciddi düzeyde artış izlendi (sırasıyla p: 0.031 ve p: 0.001). Ayrıca Grup 3; Grup 2 ile karşılaştırıldığında foliküler dejenerasyon, damar tıkanıklığı, kanama ve inflamasyon dahil histopatolojik skorlarda anlamlı bir azalma vardı (sırasıyla p<0.001, p<0.001, p<0.001 ve p: 0.001).
SONUÇ: Etomidat, rat over torsiyon/detorsiyon modelinde histopatolojik ve biyokimyasal bulguları iyileştirerek iskemi reperfüzyon hasarını ha-fifletmektedir.
BACKGROUND: This study investigates the protective effects of etomidate against oxidative damage in an experimental model of ovarian ischemia-reperfusion injury.
METHODS: A total of 24 female rats were randomized into three groups. Group 1 served as the control. Group 2 underwent an ovarian torsion/detorsion procedure. Group 3 underwent similar procedures as Group 2; additionally, 4 mg/kg of etomidate was administered intraperitoneally 30 minutes before ovarian detorsion. Blood samples were analyzed for lipid peroxidation, pro-inflammatory cytokine levels, and antioxidant enzyme activity.Furthermore, histopathological scoring was performed to evaluate tissue damage in the ovaries.
RESULTS: Biochemical analysis of blood samples revealed reductions in pro-inflammatory cytokines, including interleukin-1 Beta (IL-1β), interleukin-6 (IL-6), and tumor necrosis factor-alpha (TNF-α), in Group 3 compared to Group 2 (p=0.005, p=0.016, and p<0.001, respectively). Additionally, a decrease in malondialdehyde (MDA) levels was observed in Group 3 compared to Group 2 (p<0.001). In contrast, activities of antioxidant enzymes, including superoxide dismutase (SOD) and glutathione peroxidase (GSH-PX), were significantly increased in Group 3 compared to Group 2 (p=0.031 and p=0.001, respectively). Furthermore, Group 3 demonstrated notable reductions in histopathological scores for follicular degeneration, vascular occlusion, bleeding, and inflammation compared to Group 2 (p<0.001, p<0.001, p<0.001, and p=0.001, respectively).
CONCLUSION: Etomidate alleviates ischemia-reperfusion injury in a rat ovarian torsion-detorsion model by improving both histo-pathological and biochemical outcomes.

3.Evaluation of the effects of ectopic replantation on amputate survival in the management of crush traumatic amputations in rats: An experimental study
Münür Selçuk Kendir, Bilsev İnce, Majid İsmayılzade, Zikrullah Baycar, Hayri Ahmet Burak Nurşen, Mehmet Dadaci
PMID: 38863288  PMCID: PMC11230047  doi: 10.14744/tjtes.2024.39470  Pages 382 - 389
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, deneysel bir kontrollü çalışma ile, ezilme tipi amputasyon modelinde ektopik replantasyonu diğer replantasyon teknikleriyle karşılaştırmak ve replantasyon tekniğine bağlı olarak ampute canlılığında meydana gelen değişiklikleri değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: 40 adet erkek Wistar Albino sıçanı 4 gruba ayrıldı. Amputasyon modeli olarak kasık flepleri kullanıldı. Grup 1'e giyotin tarzı amputasyon ve ortotopik replantasyon, Grup 2'ye ezilme tipi amputasyon ve ortotopik replantasyon, Grup 3'e ezilme tipi amputasyon ve ven grefti ile ortotopik replantasyon, Grup 4'e ezilme tipi amputasyon ve ektopik replantasyon uygulandı. Flep canlılığı ve perfüzyon oranları 3. günde kızılötesi perfüzyon değerlendirme sistemi ile değerlendirildi. Canlı alanın toplam flep alanına oranı ve pedikül damarlarda trombüs oluşumu 7. günde değerlendirildi.
BULGULAR: Replantasyon sonrası üçüncü gün yapılan kızılötesi değerlendirmeye göre flep perfüzyon yüzdeleri Grup 1'de %73.5, Grup 2'de %11.1, Grup 3'te %65, Grup 4'te %64.1 olarak belirlendi. İstatistiksel analizde Grup 1 en iyi sonucu veren grup oldu. Grup 2 en kötü sonuçları alırken, Grup 3 ve 4 arasında fark yoktu. Yedinci günde canlılığını sürdüren flep alanları Grup 1'de ortalama %74.6, Grup 2'de ortalama %2.5, Grup 3'te ortalama %64.5, Grup 4'te ortalama %64 olarak tespit edildi. İstatistiksel değerlendirmede en iyi sonucu Grup 1, en kötü sonucu ise Grup 2 alırken, Grup 3 ile 4 arasında fark yoktu. 7. günde Grup 1'de 2, Grup 2'de 9, Grup 3 ve 4'te 3'er hayvanın damarlarında trombüs oluşumu tespit edildi. Gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı.
SONUÇ: Ektopik replantasyon ve ven grefti ile replantasyonun sonuçlarının birbirine üstünlüğü yoktur. Ezilme tipi replantasyonlarda tercih edilecek yöntem hastanın ve amputatın durumuna göre değişiklik gösterebilir. Ezilme tipi amputasyonlarda, hastanın genel durumu replantasyon için uygunsa ve ampüte kısmı çok fazla kısaltmadan ezilmiş segmentleri debride etmek mümkünse ven grefti ile onarımı öneriyoruz. Bu koşullar sağlanamıyorsa amputatın kurtarılması için geçici ektopik replantasyon öneriyoruz.
BACKGROUND: This controlled experimental study aimed to compare ectopic replantation with other replantation techniques in a rat model of crush amputations. It also assessed the impact of different replantation methods on the viability of amputates.
METHODS: Forty male Wistar albino rats were divided into four groups. Groin flaps served as the amputation model. Group 1 un-derwent guillotine-style amputation followed by orthotopic replantation, Group 2 experienced crush-type amputation and orthotopic replantation, Group 3 had crush-type amputation and orthotopic replantation with a vein graft, and Group 4 underwent crush-type amputation followed by ectopic replantation. Flap viability and perfusion rates were assessed on day 3 using an infrared perfusion as-sessment system. The ratio of viable area to total flap area and thrombus formation in the pedicle vessels were evaluated on day 7.
RESULTS: Infrared evaluations on day 3 post-replantation revealed flap perfusion percentages of 73.5% in Group 1, 11.1% in Group 2, 65% in Group 3, and 64.1% in Group 4. Statistical analysis indicated that Group 1 exhibited the highest perfusion rates, while Group 2 showed the lowest. No differences were observed between Groups 3 and 4. On the seventh day, the average surviving flap areas were found to be 74.6% in Group 1, 2.5% in Group 2, 64.5% in Group 3, and 64% in Group 4. Statistically, Group 1 exhibited the best outcomes, while Group 2 had the poorest, with no differences between Groups 3 and 4. Additionally, thrombus formation was observed in the vessels of two animals in Group 1, nine in Group 2, and three each in Groups 3 and 4. Significant statistical differences were noted among the groups.
CONCLUSION: The results indicate that ectopic replantation and replantation with a vein graft are equally effective. The preferred method for crush-type replantations may depend on the patient’s and the amputated limb’s conditions. In crush-type amputations, we recommend vein graft repair if the patient’s overall condition supports replantation and if crushed segments can be debrided without excessive shortening of the amputated part. If these conditions are not met, temporary ectopic replantation is advised to preserve the amputated limb.

4.The role of geraniol on hepatic ischemia-reperfusion injury model in rats
Emre Tunç, Vedat Durgun, Ozan Akıncı, Sefa Ergün, Osman Şimşek, Ibrahim Murat Bolayırlı, Nuray Kepil
PMID: 38863289  PMCID: PMC11230045  doi: 10.14744/tjtes.2024.47004  Pages 390 - 396
AMAÇ: Hepatik iskemi/reperfüzyon (I/R) hasarı; karaciğer rezeksiyonları, travma, şok gibi durumlarda gelişebilen önemli bir klinik durumdur. Geraniol; doğada yaygın bulunan ve antioksidan, hepatoprotektif özellikleri gösterilmiş izoterpen grubu bir moleküldür.Çalışmamızda sıçanlarda deneysel karaciğer I/R hasarı oluşturarak, geraniolün hasara etkisini araştırmayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: 350-400 gr ağırlığında, 28 adet Wistar Albino türü erkek sıçan kullanıldı. Sıçanlar kontrol grubu, I/R grubu, 50 mg/kg gera-niol+ I/R grubu ve 100 mg/kg geraniol+ I/R grubu olarak 4’e ayrıldı. İskemi süreleri 15 dk, reperfüzyon süreleri 20 dk olarak belirlendi. İskemiye geraniol uygulamasının 15. dk’sında başlandı. Serumlardan ALT, AST, laktik asit düzeyleri ölçüldü. Karaciğer dokularından SOD, CAT ve GPx aktivite düzeyleri ölçüldü. Karaciğer dokuları histopatolojik olarak incelendi.
BULGULAR: Geraniol molekülünün intraperitoneal olarak 50 mg/kg ve 100 mg/kg uygulanmasının, AST, laktik asit ve TNF-α düzeylerini anlamlı şekilde azalttığı görülmüştür. Serum ALT düzeyinin ise 50 mg/kg uygulanan grupta anlamlı şekilde azaldığı gösterilmesine rağmen, 100 mg/kg uygulanan grupta olan azalmada anlamlılık saptanmamıştır. SOD ve GPx enzim aktivitelerinin 100 mg/kg grubunda anlamlı şekilde arttığı gösterilmiş, ancak 50 mg/kg grubunda enzim düzeylerinde artış olmasına rağmen anlamlılık saptanmamıştır. Yine CAT enzim aktivitesinin 50 mg/kg ve 100 mg/kg gruplarında artmış olduğu gösterilmesine rağmen, artış anlamlı bulunmamıştır. Suzuki skorunun, 50 mg/kg ve 100 mg/kg grubunda anlamlı şekilde azaldığı saptanmıştır.
SONUÇ: Çalışmada geraniol molekülünün, hepatik hasarı biyokimyasal ve histopatolojik olarak azalttığı ve antioksidan savunma enzimlerini arttırdığı gösterilmiş, böylece yapılacak geniş merkezli, kapsamlı çalışmalarla desteklenirse hepatik I/R hasarını engellemede kullanılabileceği sonucuna varılmıştır.
BACKGROUND: Hepatic ischemia/reperfusion (I/R) injury is a significant clinical condition that can arise during liver resections, trauma, and shock. Geraniol, an isoterpene molecule commonly found in nature, possesses antioxidant and hepatoprotective properties. This study investigates the impact of geraniol on hepatic damage by inducing experimental liver I/R injury in rats.
METHODS: Twenty-eight male Wistar Albino rats weighing 350-400 g were utilized for this study. The rats were divided into four groups: control group, I/R group, 50 mg/kg geraniol+I/R group, and 100 mg/kg geraniol+I/R group. Ischemia times were set at 15 minutes with reperfusion times at 20 minutes. Ischemia commenced 15 minutes after geraniol administration. Serum levels of alanine aminotransferase (ALT), aspartate aminotransferase (AST), and lactic acid were measured, along with superoxide dismutase (SOD), catalase (CAT), and glutathione peroxidase (GPx) activity levels in liver tissues. Liver tissues were also examined histopathologically.
RESULTS: It was observed that intraperitoneal administration of 50 mg/kg and 100 mg/kg geraniol significantly reduced AST, lactic acid, and tumor necrosis factor-alpha (TNF-α) levels. The serum ALT level decreased significantly in the 50 mg/kg group, whereas no significant decrease was found in the 100 mg/kg group. SOD and GPx enzyme activities were shown to increase significantly in the 100 mg/kg group. Although there was an increase in these enzyme levels in the 50 mg/kg group, it was not statistically significant. Similarly, CAT enzyme activity increased in both the 50 mg/kg and 100 mg/kg groups, but the increase was not significant. The Suzuki score significantly decreased in both the 50 mg/kg and 100 mg/kg groups.
CONCLUSION: The study demonstrates that geraniol reduced hepatic damage both biochemically and histopathologically and increased antioxidant defense enzymes. These findings suggest that geraniol could be used to prevent hepatic I/R injury, provided it is corroborated by large-scale and comprehensive studies.

5.Comparison of the efficacy of royal jelly and melatonin combinations in experimentally induced wounds in geriatric and young mice
Osman Bulut, Ali Sorucu, Ayşe Nur Akkoç, İsmihan Selin Tınas
PMID: 38863293  PMCID: PMC11230052  doi: 10.14744/tjtes.2024.83307  Pages 397 - 405
AMAÇ: Yara iyileşmesi, travma sonucunda deri ve diğer yumuşak dokuların onarılma sürecini ifade etmektedir. Bir arı ürünü olan arı sütü, antioksidan, anti-inflamatuar, antibakteriyel ve antiviral özelliklere sahiptir. Pineal bezde ve diğer organlarda üretilen melatonin ise bir sirkadiyen indol amindir. Bu çalışma yaşlı ve genç farelerde yara iyileşmesi üzerin melatonin ve arı sütünün tek başlarına ve kombine bir şekilde kullanılmasının etkilerinin araştırılmasını hedeflemektedir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmada arı sütü ve melatoninin yara iyileşmesi üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi için, 10 gruba ayrılmış toplam 90 Balb/C fare kullanılmıştır. Arı sütü topikal olarak 300 mg/kg konsantrasyonunda, melatonin ise 5 mg/kg dozunda vazelin pomad ile karıştırılarak uygulanmıştır. Arı sütü ve melatoninin yara üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi için bu maddeler ayrı ayrı ve kombinasyon halinde yara bölgesinde kullanılmıştır.
BULGULAR: Her iki uygulamada her iki yaş grubunda makroskobik seviyede yara iyileşmesinde istatistiksel açıdan önem arz edecek düzeyde katkıda bulunmuştur. Melatonin yara oluşumunu takiben başlangıç dönemde daha etkili bulunurken, arı sütü granülasyon sürecinde daha etkili bulunmuştur. Ancak histopatolojik düzede önemli sonuçlar sadece geriatrik hayvanlarda gözlenmiştir.
SONUÇ: Çalışma bulguları özellikle yaşlı bireylerde yara iyileşmesine destek olmak için potansiyel yeni bir terapotik yaklaşım sunarken, daha fazla araştırma ve klinik çalışmalar ile bulguların desteklenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
BACKGROUND: Wound healing involves the repair of skin and other soft tissues after an injury. Royal jelly, a product of bees, possesses antioxidant, anti-inflammatory, antibacterial, and antiviral properties. Melatonin, a circadian indoleamine, is produced in the pineal gland and other organs. This study explores the effects of melatonin and royal jelly, both individually and combined, on wound healing in geriatric and young mice.
METHODS: The study includes 90 Balb/C mice divided into ten groups to assess the effects of royal jelly and melatonin on wound healing. Royal jelly was applied topically at a concentration of 300 mg/kg. Melatonin was formulated in a vaseline-based pomade at a concentration of 5 mg/kg. The substances were applied either separately or in combination to wounds created on the mice.
RESULTS: Both substances significantly enhanced wound healing at a macroscopic level in both age groups. Melatonin was found to be more effective during the initial wound formation process, whereas royal jelly was more beneficial during the granulation phase. However, significant results at a histopathological level were observed only in geriatric animals.
CONCLUSION: The findings suggest a potential new therapeutic approach to enhance wound healing, particularly in elderly individuals. However, these findings need to be supported through further research and clinical trials.

6.Effects of pioglitazone and metformin on abdominal adhesion formation in an experimental model
Mehmet Ali Yücesoy, Engin Hatipoğlu, Osman Alperen Balık, Karolin Yanar, Şebnem Batur, Osman Şimşek, Bedii Berat Apaydın
PMID: 38863295  PMCID: PMC11230044  doi: 10.14744/tjtes.2024.61732  Pages 406 - 414
AMAÇ: Sıçanlarda oluşturulan deneysel bir adezyon modelinde histopatolojik, immünohistokimyasal ve biyokimyasal analizler kullanılarak postoperatif karın içi adezyon (PIAA) gelişimini önleme veya azaltmada metformin ve pioglitazonun etkisini değerlendirmek.
GEREÇ VE YÖNTEM: Elli Wistar-Albino cinsi sıçan beş gruba ayrıldı: Grup I (kontrol), Grup II (sham ), Grup III (Hyaluronik asit), Grup IV (metformin) ve Grup V (pioglitazon). Sham deney grubu dışındaki tüm deney gruplarında yapışıklıklar scraping model oluşturularak yapıldı ve 10 gün sonra değerlendirme için sıçanlara ötenazi uygulandı. Makroskopik adezyon dereceleri Nair skor sistemi kullanılarak değerlendirildi. Serum ve periton lavaj örneklerinde fruktozamin, IL-6, TGF-β ve fibronektin düzeyleri ölçüldü. Bağırsak doku örneklerinin değerlendirilmesinde histopatolojik skorlama sistemi kullanıldı ve immünohistokimyasal kitlerden yararlanıldı.
BULGULAR: Gruplar Nair skorlaması ve Tip I - Tip III Kollajen boyanma skorları açısından benzerdi (hepsi, p>0,05). Pioglitazon grubunda kontrol grubuna kıyasla serum IL-6 ve TGF-β düzeylerini anlamlı düzeyde düşük saptandı (sırasıyla p=0,002 ve 0,008). Metformin ve pioglitazon grupları peritoneal lavajda kontrol grubuna kıyasla daha yüksek IL-6 sergilerken, peritoneal lavajdaki fibronektin seviyeleri pioglitazon ile tedavi edilen sıçanlarda sham grubuyla karşılaştırıldığında daha düşük saptandı (hepsi, p<0.005).
SONUÇ: Deneysel adezyon modelinde PIAA oluşumunun önlenmesinde pioglitazon histolojik olarak olmasa da biyokimyasal olarak olumlu bir etkiye sahipti. PIAA oluşumu üzerindeki etkisini daha iyi anlamak için pioglitazonun farklı doz/süre rejimlerini kullanan ileri deneysel çalışmalara ihtiyaç vardır.
BACKGROUND: This study evaluated the use of metformin or pioglitazone in preventing or reducing the development of post-operative intra-abdominal adhesion (PIAA) by employing histopathological, immunohistochemical, and biochemical analyses in an experimental adhesion model.
METHODS: Fifty Wistar-Albino rats were divided into five groups: Group I (Control), Group II (Sham Treatment), Group III (Hy-aluronic Acid), Group IV (Metformin), and Group V (Pioglitazone). Adhesions were induced in the experimental groups, except for the sham group, using the scraping method. After 10 days, rats were euthanized for evaluation. Macroscopic adhesion degrees were assessed using Nair's scoring system. Immunohistochemical and enzyme-linked immunosorbent assay (ELISA) methods were utilized to assess serum, peritoneal lavage, and intestinal tissue samples. Fructosamine, interleukin-6 (IL-6), transforming growth factor-beta (TGF-β), and fibronectin levels were measured in serum and peritoneal lavage samples.
RESULTS: The groups exhibited similar Nair scores and Type I or Type III Collagen staining scores (all, p>0.05). Pioglitazone significantly reduced serum IL-6 and TGF-β levels compared to controls (p=0.002 and p=0.008, respectively). Both metformin and pioglitazone groups showed elevated IL-6 in peritoneal lavage relative to controls, while fibronectin levels in the lavage were lower in pioglitazone-treated rats compared to the sham group (all, p<0.005).
CONCLUSION: Pioglitazone, but not metformin, demonstrated a positive biochemical impact on preventing PIAA formation in an experimental rat model, although histological impacts were not observed. Further experimental studies employing different dose/duration regimens of pioglitazone are needed to enhance our understanding of its effect on PIAA formation.

ORIGINAL ARTICLE
7.Pain monitoring in intensive care: How does the nociception level index affect treatment and prognosis? A randomized, controlled, double-blind trial
Berna Çalışkan, Zeki Besir, Oznur Sen
PMID: 38863294  PMCID: PMC11230048  doi: 10.14744/tjtes.2024.95533  Pages 415 - 422
AMAÇ: Özellikle ameliyat sonrası yoğun bakımda ağrı yönetimi önemlidir. Bu çok boyutlu sorunu yönetmek için klinisyenlerin ağrıyı hasta bazlı bir şekilde tespit etmeye yönelik objektif ve etkili standartlar sağlamaları gerekir. Yeni bir teknoloji olan nosisepsiyon düzeyi indeksi, çok parametreli değerlendirmesiyle bu görevi başarmak için umut verici bir adaydır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Heterojen yoğun bakım ünitesindeki iki grubu (n=30) karşılaştırmak için prospektif, kontrollü, randomize bir çalışma tasarlandı. Genel anestezi sonrası yoğun bakım takibi için 18 yaş üstü ve Amerikan Anesteziyoloji Derneği skoru I-III olan hastalar seçildi. Tüm hastalara, kurtarma analjezisini de içeren standart analjezi protokolü verildi ve ilaç uygulaması, Grup NOL'de nosisepsiyon düzeyi indeksi monitörizasyonu tarafından yönlendirilirken Grup Kontrol'de sayısal bir derecelendirme ölçeği ve kritik bakım ağrı gözlem aracı tarafından yönlendirildi.
BULGULAR: Ağrı skorları açısından gruplar arasında anlamlı fark yoktu. NOL Grubu içindeki ağrı skorları ve nosisepsiyon değerleri güçlü bir pozitif korelasyon gösterdi. Toplam analjezik tüketimi NOL grubunda anlamlı derecede düşüktü (p=0.036).
SONUÇ: Ağrı için nosisepsiyon düzeyi indeksinin izlenmesi, yoğun bakımda kullanılan standart ağrı skorlarıyla karşılaştırıldığında ağrıyı tespit etmenin etkili bir yoludur. Rehberliğinde kişiselleştirilmiş analjezik titrasyonuna yardımcı olur. Nosisepsiyon düzeyi indeksinin yoğun bakım ve hastanede kalış süresini azaltma üzerindeki etkisi, daha fazla çalışma ile ortaya çıkarılmayı bekleyen deliryum üzerindeki etkisiyle bağlantılı olabilir.
BACKGROUND: Effective pain management is vital in critical care settings, particularly post-surgery. Clinicians should maintain objective and efficient standards to assess pain in a patient-centered manner, in order to effectively manage this complex issue. A newer technology, the nociception level (NOL) index, shows promise in achieving this task through its multi-parameter evaluation.
METHODS: This study was a prospective, controlled, randomized trial involving two groups of patients (n=30 each) in a diverse intensive care unit. Participants were over 18 years old with American Society of Anesthesiology scores ranging from I to III and were scheduled for critical care follow-up after general anesthesia. All subjects followed a standard analgesia protocol that included rescue analgesia. Drug administration was guided by a numeric rating scale and the critical care pain observation tool in the Control Group, while it was guided by nociception level index monitoring in the NOL Group.
RESULTS: Pain scores between the two groups did not significantly differ. However, within the NOL Group, pain scores and noci-ception values displayed a strong positive correlation. Notably, total analgesic consumption was significantly lower in the NOL Group (p=0.036).
CONCLUSION: Monitoring pain using the nociception level index is an effective method for detecting pain compared to standard pain scores utilized in critical care. Its guidance facilitates personalized analgesic titration. Additionally, the potential of nociception level index guidance to reduce the duration of intensive care and hospital stays may be linked to its effects on delirium, a connection that awaits further exploration in future studies.

8.Efficiency of the estimation of physiologic ability and surgical stress (E-PASS) score in predicting postoperative complications after robot-assisted radical prostatectomy
Süleyman Bulut, Yalcin Kizilkan, Hüseyin Gültekin, Ali Yasin Ozercan, Burak Köseoğlu, Halil Demirçakan, Tanju Keten, Ünsal Eroğlu, Özer Güzel, Altug Tuncel, Cüneyt Özden
PMID: 38863296  PMCID: PMC11230049  doi: 10.14744/tjtes.2024.36332  Pages 423 - 429
AMAÇ: Robot Yardımlı Radikal Prostatektomi (RYRP), günümüzde prostat kanseri cerrahi tedavisinde standart yaklaşım haline gelmiştir. RYRP’nin postoperatif komplikasyonlarını öngören bazı risk faktörleri tanımlanmış olsa da, hastanın preoperatif fiziksel durumunu ve intraoperatif değişkenleri eş zamanlı olarak ele alan bir skorlama sistemi henüz önerilmemiştir. Estimation of Physiologic Ability and Surgical Stress (E-PASS) skoru, ilk olarak gastrointestinal cerrahilerden sonra gelişen postoperatif komplikasyonların öngörülmesinde kullanılmıştır. Çalışmamızda, E-PASS skoru ve alt skorlarının RYRP’nin postoperatif komplikasyonlarını kestirmek amacıyla kullanılmasının başarısını tespit etmeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2019 ve 2022 yılları arasında RYRP yapılmış olan 204 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Demografik veriler, hastaların preoperatif fiziksel durumunu belirten parametreler ve intraoperatif risk faktörleri analiz edildi, tüm hastalar için E-PASS skoru ve alt skorları hesaplandı.
BULGULAR: 164 (%80.4) hasta komplikasyonsuz taburcu edildi (Grup 1); fakat 40 (%19.6) hastada çeşitli postoperatif komplikasyonlar geliştiği görüldü (Grup 2). Grup 2’de yer alan hastaların daha yüksek oranda geçirilmiş batın cerrahi öyküsü, daha yüksek ECOG performans skoru, daha uzun cerrahi süresi ve daha yüksek E-PASS skorları olduğu gözlendi. Kapsamlı Risk Skoru (CRS) skorlarının etkinliğini değerlendirmek amacıyla %95 güven aralığıyla ROC eğrisi oluşturuldu ve kestirim değeri belirlendi. CRS için kestirim değeri -0.0345 olarak belirlendi (EAA= 0.783, GA: 0.713–0.853; p<0.001). Kestirim değerinden yüksek CRS skoru olan hastaların RYRP sonrası komplikasyon gelişme riski 16,4 kat artmış olarak görüldü (%95 GA 5.58-48.5).
SONUÇ: E-PASS skorlama sistemi RYRP’nin postoperatif komplikasyonlarını preoperatif fiziksel kondisyon ve cerrahi değişkenleri ele alarak başarılı bir şekilde öngörebilmektedir ve cerrahi öncesi ve cerrahiden hemen sonraki dönemde objektif bir kriter olarak kullanılabilmek için adaydır.
BACKGROUND: Robot-Assisted Radical Prostatectomy (RARP) is increasingly becoming the standard surgical treatment for prostate cancer. While some risk factors for postoperative complications of RARP have been identified, no scoring model that incorporates both preoperative physical status of the patient and intraoperative risk factors has been developed. The Estimation of Physiologic Ability and Surgical Stress (E-PASS) score was initially described to predict postoperative complications after gastrointestinal surgical procedures. This study aims to assess the effectiveness of the E-PASS score in predicting postoperative complications of RARP.
METHODS: A retrospective evaluation was conducted on 204 patients who underwent RARP between 2019 and 2022. Demographic data, parameters indicating patients’ preoperative physical condition, and intraoperative risk factors were analyzed. The E-PASS score and subscores were calculated for each patient.
RESULTS: Of the patients, 164 (80.4%) were discharged without any postoperative complications (Group 1), and 40 (19.6%) experienced various degrees of complications (Group 2). Patients in Group 2 had higher rates of previous abdominal surgery, elevated Eastern Cooperative Oncology Group (ECOG) performance scores, longer surgical durations, and higher E-PASS scores. To assess the effectiveness of the Comprehensive Risk Score (CRS) as a predictive factor for postoperative complications, a receiver operating characteristic (ROC) curve was constructed with a 95% confidence interval (CI), and a cut-off value was established. The cut-off value for CRS was determined to be -0.0345 (area under the curve [AUC]=0.783, CI: 0.713-0.853; p<0.001). Patients with a CRS higher than the cut-off value had a 16.4 times higher rate of postoperative complications after RARP (95% CI: 5.58-48.5).
CONCLUSION: The E-PASS scoring model successfully predicts postoperative complications in patients undergoing RARP by using preoperative data about the physical status of the patient and surgical risk factors. The E-PASS score and its subscores could be utilized as objective criteria to determine the risk of postoperative complications before and immediately after surgery.

9.Anesthesiological and surgical perspectives on using 8 mmHg versus 12 mmHg pneumoperitoneum pressures during robotic radical prostatectomy: Results of a prospective randomized study
Mete Manici, İbrahim Can Aykanat, Doga Simsek, Kayhan Tarim, Yavuz Gurkan, Abdullah Erdem Canda
PMID: 38863292  PMCID: PMC11230051  doi: 10.14744/tjtes.2024.78617  Pages 430 - 436
AMAÇ: Robot destekli laparoskopik radikal prostatektomi (RARP) ameliyatında 8 mmHg veya 12 mmHg pnömoperitonum basınç (PNP) farklılıklarının operatif, postoperatif ve anesteziyolojik parametreler üzerine etkisinin karşılaştırılması amaçlanmaktadır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Prospektif dizayna sahip çalışmamızda, RARP ameliyatında deneyimli tek cerrah tarafından yapılan 43 hasta düşük basınç (8 mmHg - Grup I) veya standart basınç (12 mmHg - Grup II) gruplarına PNP'ye göre rastgele randomize edildi. Hastaların operatif ve postoperatif parametreleri ürolojik ve anesteziyolojik açıdan değerlendirildi. Tüm hastalarda AirSeal® insuflasyon sistemi kullanıldı.
BULGULAR: Konsol süresi, tahmini kan kaybı, ilk flatusa kadar geçen süre ve hastanede kalış süresi açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. PNP, 8 mmHg grubundaki 6 hastada ve 12 mmHg grubundaki 2 hastada kanama nedeniyle 15 mmHg ‘ya geçici süre yükseltildi. İlk insizyondan sonra 5. dakikadaki kalp hızı dışında, kardiak, kan basıncı, ventilasyon ve verilen ilaç parametreleri açısından gruplar arasında fark gözlenmemiştir. Kalp hızı, Grup I'de anlamlı derecede düşük olarak gözlemlendi (54.4 vs 68.8, p=0.006). Cerrahi sırasında, anestezistler tarafından yapılan müdahalelerin sayısı (ilaç uygulamaları, ventilatör yönetimi vb.) Grup I'de anlamlı derecede daha düşük izlendi (6.1 vs 9.6, p=0.041).
SONUÇ: RARP ameliyatında 8 mmHg PNP basıncı, 12 mmHg basınca göre operatif parametrelerde farklılık göstermezken, kardiyovasküler ve solunum sistemini tehlikeye atmamak için gereken anestezi müdahalesi gereksiniminin daha az olması avantajına sahiptir.
BACKGROUND: This study aims to compare the effects of 8 mmHg and 12 mmHg pneumoperitoneum (PNP) pressures on operative, postoperative, and anesthesiological parameters in robot-assisted laparoscopic radical prostatectomy (RARP).
METHODS: In this prospective study, 43 patients undergoing RARP performed by a single experienced surgeon were randomly assigned to either the low-pressure group (8 mmHg - Group I) or the standard-pressure group (12 mmHg - Group II). We evaluated the operative and postoperative parameters from both urological and anesthesiological perspectives. All patients were treated using the AirSeal® insufflation system.
RESULTS: No statistically significant differences were observed between the groups in terms of console time, estimated blood loss, time to first flatus, or hospital length of stay. PNP was increased due to bleeding in six patients in the 8 mmHg group and two patients in the 12 mmHg group. Except for the heart rate measured five minutes after the initial incision, there were no observed differences between the groups in terms of blood pressure, ventilation, and administered medications. The heart rate was significantly lower in Group I (54.4 vs. 68.8, p=0.006). Additionally, during the surgery, the number of manipulations performed by the anesthesiologists, including drug administrations and ventilator management, was significantly lower in Group I (6.1 vs. 9.6, p=0.041).
CONCLUSION: In RARP, while the 8 mmHg PNP pressure does not demonstrate differences in operative parameters compared to the 12 mmHg pressure, it offers the advantage of requiring fewer anesthetic interventions, thus minimizing the impact on cardiovascular and respiratory systems.

10.Comparison of the Kron technique and digital manometry for measuring intra-abdominal pressure in emergency department patients diagnosed with ileus
Merve Unutmaz, Çağdaş Yıldırım, Mehmet Emin Unutmaz, Gül Pamukçu Günaydın, Alp Şener, Şervan Gökhan
PMID: 38863287  PMCID: PMC11230050  doi: 10.14744/tjtes.2024.36687  Pages 437 - 443
AMAÇ: Karın içi basınç için birçok ölçüm tekniği denenmiş olmasına rağmen Kron tekniği şu anda altın standart yöntemdir. Ancak uzun uygulama süresi, daha fazla ekipmana ihtiyaç duyulması ve pratik olmaması nedeniyle diğer yöntem arayışları devam etmektedir. Sonuç olarak, acil serviste başarılı karın içi basınç ölçümü için uygun, daha hızlı ve daha erişilebilir bir yöntem araştırmaya çalıştık. Bu çalışmanın amacı ileus tanısı konulan hastalarda Kron Tekniği ve dijital manometre kullanılarak yapılan karın içi basınç ölçümlerini karşılaştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma Ekim 2022-Şubat 2023 tarihleri arasında üçüncü basamak bir acil servise başvuran ileus tanılı hastalar üzerinde yürütüldü. Tek merkezli, prospektif, tek kör, yöntem karşılaştırma çalışması olarak planlandı. İleuslu hastalarda karın içi basınç Kron Tekniği ve dijital manometre kullanılarak çalışmaya kör olan ayrı uygulayıcılar tarafından ölçüldü.
BULGULAR: Çalışmaya 30 hasta dahil edildi. Karın içi basınç ölçümlerinde iki yöntem arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p<0.237). İki yöntem arasında çok güçlü bir korelasyon bulundu (Spearman's Rho=0.998). Bland-Altman analizi, dijital manometre ölçümleri için 0.091 mmHg'lik bir sapma değeri gösterdi; üst ve alt uyum değerleri sırasıyla -0.825 ve 1.007 mmHg idi. Dijital manometre ile ölçüm süresi Kron tekniğine göre anlamlı derecede kısaydı (15 vs 390.5 saniye; p<0.001).
SONUÇ: Dijital manometre ile intraabdominal ölçüm tekniğinin, Kron tekniğine kıyasla kullanım kolaylığı, daha az ekipman gereksinimi, hızlı sonuç vermesi ve güvenilir ölçüm değerleri nedeniyle acil servislerde sağlık çalışanları tarafından kullanılabilecek bir yöntem olduğunu düşünüyoruz.
BACKGROUND: Numerous measurement techniques for intra-abdominal pressure have been explored, with the Kron Technique established as the gold standard. Despite its prominence, the search for alternative methods persists due to its lengthy application time, the requirement for additional equipment, and overall impracticality. This study investigated a quicker, more accessible method for effective intra-abdominal pressure measurement in the emergency department. It aimed to compare intra-abdominal pressure measurements in patients diagnosed with ileus using a digital manometer and the Kron Technique.
METHODS: Conducted from October 2022 to February 2023, this single-center, prospective, single-blind method comparison study involved patients diagnosed with ileus at a tertiary emergency department. Intra-abdominal pressure was measured using both the Kron Technique and a digital manometer by separate practitioners blinded to the study results.
RESULTS: The study included 30 patients. No statistically significant difference was observed in the intra-abdominal pressure measurements between the two methods (p<0.237). A very strong correlation existed between the two methods (Spearman’s Rho = 0.998). Bland-Altman analysis showed a bias value of 0.091 mmHg for the digital manometer, with upper and lower agreement limits of -0.825 and 1.007 mmHg, respectively. The measurement time was significantly shorter with the digital manometer than with the Kron Technique (15 vs. 390.5 seconds; p<0.001).
CONCLUSION: We believe that the intra-abdominal pressure measurement technique using a digital manometer is a method that can be effectively employed by healthcare professionals in emergency departments. This technique offers ease of use, requires minimal equipment, provides rapid results, and delivers reliable measurement values compared to the Kron Technique.

11.Assessment of hearing sequelae in individuals tested post-trauma
Çağdaş Savaş, Emin Biçen, Ersoy Doğan, İsmail Özgür Can
PMID: 38863291  PMCID: PMC11230046  doi: 10.14744/tjtes.2024.63099  Pages 444 - 454
AMAÇ: Dünya nüfusunun %5'inden fazlası (430 milyon insan) işitme kaybına yönelik rehabilitasyona ihtiyaç duymaktadır. İşitme engelli kişiler gerek iş hayatına katılımda gerekse günlük yaşam ve sosyal katılımda büyük engellerle karşılaşmaktadır. Kafa travması ile ilişkili beyin hasarı ve temporal kemik travması olan vakalarda, işitme kaybı vb. kalıcı fiziksel ve duyusal engeller çok yüksek oranlara çıkmaktadır. Bu çalışmadaki amacımız güncel veriler dahilinde kafa travması sonrası işitme kaybı meydana gelmesinde etkili risk faktörlerinin ortaya konulması ve konunun literatür bilgileri eşliğinde tartışılması ile bu tarz olguların değerlendirilmesinde oluşturulacak standart yaklaşımlara katkı sağlamaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: 01.01.2016-31.12.2022 tarihleri arasında travmadan en az 12 ay sonra, iyileşme süreci tamamlanıp Dokuz Eylül Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Adli Tıp Anabilim Dalına başvuran, işitme kaybı açısından değerlendirilip işitme testi yapılan olguların dosyaları ve raporları geriye dönük olarak incelenmiştir. Sosyodemografk veriler, yaralanma türü, işitme kaybı tipi, temporal kemik kırığı tipi, odyometri testi hava ve kemik yolu saf ses ortalamaları, otoskopik muayene bulguları, intrakranial yaralanma olup olmaması vb. bulgular değerlendirilmiştir. Verilerin istatistiksel analizi SPSS 26.0 paket programı kullanılarak yapılmıştır.
BULGULAR: Toplam 244 olgunun, 177’si (%72.5) erkek, 67’si (%27.5) kadındı. Yaş gruplarına göre yapılan analizde; travma vakalarının en sık 19-40 yaş aralığında (%49.2; n=120) olduğu görüldü. Olguların travma sonrası yapılan ilk otoskopik muayenesinde, ilk sırada hem izole (n=59, %24.2) hem de diğer bulguların eşlik ettiği otoroji/otore bulunmaktaydı. Olguların 43’inde (%17.6) temporal kemik kırığı saptanmazken, 141 (%57.8) olguda longitidunal, 48 (%19.7) olguda transvers, 12 (%4.9) olguda ise mixed tip kırık saptandı. Kafa içi yaralanma olan ve olmayan gruplar arasında hava yolu ve kemik yolu saf ses ortalamaları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.001).
SONUÇ: Olguların travma sonrası muayenelerinin multidisipliner bir yaklaşımla planlanarak; standart iyileşme, muayene süreleri çerçevesinde ve her olgu özelinde iyileşme sürecinin maksimun düzeyde tamamlanıp tamamlanmadığının sorgulanması ile işitme kaybı yönünden oluşturulmuş standart sınıflamalar dahilinde yapılacak değerlendirilmenin hak kayıplarını engelleyeceği görüşündeyiz.
BACKGROUND: Over 5% of the global population (430 million people) require rehabilitation for hearing loss. Individuals with hearing impairments face significant challenges in business, daily life, and social participation. Hearing loss (HL) and other permanent physical and sensory disabilities escalate dramatically in cases with brain damage and temporal bone trauma associated with head injuries. This study aims to identify the significant risk factors for hearing loss following head trauma, utilizing current data, and discuss the findings in the context of the literature. This could contribute to the development of standard approaches for assessing such cases.
METHODS: This retrospective study reviewed files and reports from individuals assessed for hearing loss at Dokuz Eylül University Faculty of Medicine, Department of Forensic Medicine. The study included cases that applied at least 12 months post-trauma, between January 1, 2016, and December 31, 2022, after their recovery process was completed. Sociodemographic data, types of temporal bone fractures, initial otoscopic examination findings, presence or absence of intracranial injury, type of hearing loss, and audiometry test results for air and bone conduction pure tone threshold averages were evaluated. Data analysis was conducted using SPSS 26.0 (Statistical Package for the Social Sciences).
RESULTS: Out of 244 cases, 177 (72.5%) were male and 67 (27.5%) were female. It was observed that the majority of trauma cases occurred in the 19-40 age group (49.2%; n=120). In the initial otoscopic examinations post-trauma, otorrhagia/otorrhea was the most common finding, both as an isolated symptom (n=59, 24.2%) and when accompanied by other symptoms. No temporal bone fractures were detected in 43 cases (17.6%). Longitudinal fractures were found in 141 cases (57.8%), transverse fractures in 48 (19.7%), and mixed-type fractures in 12 (4.9%). The statistical difference in air conduction and bone conduction pure tone threshold averages between groups with and without intracranial injury was significant (p<0.001).
CONCLUSION: Post-traumatic examinations should employ a multidisciplinary approach, adhering to standard medical improvement and assessment timelines. It is essential to verify whether each patient's medical improvement process has reached its maximum potential. We believe that adhering to these recommendations and utilizing standardized classifications for hearing loss will prevent the loss of rights.

12.In cases of humeral diaphyseal fractures, is lateral approach surgery without radial nerve exploration as effective and safe as conventional surgery?
Necati Doğan, Cafer Özgür Hançerli, Halil Büyükdoğan, Cemil Ertürk
PMID: 38863290  PMCID: PMC11230053  doi: 10.14744/tjtes.2024.49500  Pages 451 - 457
AMAÇ: Bu çalışma humerus diyafiz kırıklarının tedavisinde radiyal sinir diseksiyonu ile birlikte ve olmadan lateral yaklaşımlı cerrahinin etkinliğini ve güvenliğini karşılaştırmaktadır. Cerrahi yöntemlerin ve perioperatif faydaların ayrıntılı bir açıklamasının yanı sıra klinik, radyolojik ve komplikasyon sonuçları değerlendirildi.
GEREÇ VE YÖNTEM: Mayıs 2015 ile Aralık 2022 tarihleri arasında başvuran ve humerus diyafiz kırığı nedeniyle lateral yaklaşımla cerrahi uygulanan 71 hastanın verileri retrospektif olarak analiz edildi. Radiyal sinir diseksiyonu yapılmayan 34 hasta Grup 1'i, radiyal sinir diseksiyonu yapılan 37 hasta Grup 2'yi oluşturdu. Yaş, cinsiyet, kırık tarafı (sağ/sol), kırık tipi, takip süresi, ameliyat süresi, kanama miktarını içeren parametreler, radyolojik ve klinik değerlendirmeler (Omuz-Dirsek hareket açıklığı [ROM] ve Quick Disabilities of the Arm, Shoulder, and Hand score [Q-DASH]) ve kompli-kasyonlar incelendi. Cerrahi teknikler ve çözümler belgelendi.
BULGULAR: Her iki grup da yaş, cinsiyet, kırık tipleri ve takip süresi açısından benzer dağılımlar gösterdi. (p>0.05) Grup 1'de, Grup 2'ye kıyasla anlamlı derecede daha düşük cerrahi süre ve kanama miktarı görüldü. (her ikisi için de p<0,05) Klinik değerlendirmede, enfeksiyon vakası olmaksızın, tüm hastalarda fonksiyonel sınırlar dahilinde tatmin edici omuz ve dirsek hareket açıklığı ortaya çıktı. Q-DASH skorları gruplar arasında benzerdi. Ameliyat sonrası radial sinir felci Grup 1'de 1, Grup 2'de 3 hastada gelişti ve olguların tamamı ayaktan takiplerde sorunsuz bir şekilde iyileşti. Rad-yolojik değerlendirmede tüm hastalarda sorunsuz kaynama görüldü.
SONUÇ: Humerus diyafiz kırıklarında radial sinir diseksiyonu yapılmadan lateral yaklaşım, ameliyat süresi ve kanamanın azalması gibi potansiyel perioperatif avantajlarla birlikte geleneksel cerrahiyle kıyaslanabilir etkinlik ve güvenlik göstermektedir.
BACKGROUND: This study compares the efficacy and safety of lateral approach surgery with and without radial nerve dissection in treating humeral diaphyseal fractures. It assesses clinical, radiological, and complication outcomes, providing a description of the surgical methods and perioperative benefits.
METHODS: We retrospectively analyzed data from 71 patients admitted between May 2015 and December 2022 who underwent lateral approach surgery for humeral diaphyseal fractures. Group 1, consisting of 34 patients without radial nerve dissection, and Group 2, comprising 37 patients with radial nerve dissection, were compared. Parameters such as age, gender, fracture side (right/left), fracture type, follow-up time, surgical duration, blood loss, radiological and clinical evaluations (including Shoulder-Elbow range of motion [ROM] and Quick Disabilities of the Arm, Shoulder, and Hand score [Q-DASH]), and complications were examined. Surgical techniques and outcomes were documented.
RESULTS: Both groups exhibited comparable distributions in age, gender, fracture types, and follow-up times (p>0.05). Group 1 demonstrated significantly lower surgical duration and blood loss compared to Group 2 (p<0.05 for both). Clinical assessment revealed satisfactory shoulder and elbow ROM within functional limits for all patients, with no instances of infection. Q-DASH scores were similar between groups. Postoperative radial nerve palsy occurred in one patient in Group 1 and three patients in Group 2, with all cases resolving uneventfully during outpatient follow-ups. Radiological assessment confirmed uneventful union in all patients.
CONCLUSION: Lateral approach surgery without radial nerve dissection for humeral diaphyseal fractures offers comparable effectiveness and safety to conventional surgery, with potential perioperative advantages such as reduced operation time and blood loss.

13.Posterolateral wall integrity in reverse oblique intertrochanteric fracture fixation: A new perspective in evaluation
Ahmed Majid Heydar, Görkem Kıyak
PMID: 38863286  PMCID: PMC11230043  doi: 10.14744/tjtes.2024.35808  Pages 458 - 464
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı intramedüller çivi (IMN) ile tedavi edilen ters oblik intertrokanterik kırıkların başarısızlık oranı üzerinde posterolateral duvar bütünlüğünün rolünü araştırmak ve bazı IMN tasarımlarının bu başarısızlıklara karşı özellikle duyarlı olup olmadığını belirlemektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2010'dan 2016'ya kadar ters oblik kırığı olan 53 hasta, IMN başarısızlığıyla ilişkili faktörleri belirlemek için analiz edildi. Redüksiyon kalitesi, posteromedial destek durumu ve IMN tasarımının yanı sıra posterolateral duvar bütünlüğü de potansiyel risk faktörleri olarak değerlendirildi. Risk faktörlerini değerlendirmek için lojistik regresyon analizi yapıldı ve istatistiksel anlamlılık p<0.05 olarak tanımlandı. BULGULAR: 11 vakada implant başarısızlığı tespit edildi. Çalışmamızda tek değişkenli istatistiksel analizde; posterolateral destek kaybı (p=0,002), tek vida proksimal fiksasyonlu İMN (p=0.048), kötü redüksiyon kalitesi (p=0.004) ve posteromedial destek kaybının (p=0.040) implant başarısızlığıyla ilişkili faktörler olduğu görüldü. Çok değişkenli analiz; posterolateral destek kaybının (p=0,009), kötü redüksiyon kalitesinin (p=0.039) ve posteromedial destek kaybının (p=0.020) başarısızlık için bağımsız risk faktörleri olduğunu ortaya çıkardı. Ancak tek vida proksimal fiksasyonlu İMN (p=0.859) fiksasyon başarısızlığı ile ilişkili değildi.
SONUÇ: Posterolateral duvar bütünlüğü kaybıyla birlikte ters oblik intertrokanterik kırık, IMN ile tedavi edildiğinde yüksek mekanik başarısızlık oranıyla ilişkilidir. Ayrıca kötü redüksiyon kalitesi ve posteromedial desteğin kaybı bu kırıkların başarısızlık riskini arttırmaktadır. İki ayrı proksimal vida fiksasyonuna sahip bir IMN tasarımı, tek proksimal vidalı bir IMN'ye göre daha iyi tespite izin verebilir ve bu da başarısızlık riskini azaltabilir.
BACKGROUND: Treatment of reverse oblique fractures has the highest complication rate among proximal femur fractures. Although intramedullary nailing is the preferred treatment option, a high failure rate has been reported. Previous studies have identified several contributing factors to these failures, yet the significance of posterolateral wall integrity in ensuring postoperative stability has not been emphasized. This study aims to investigate the impact of posterolateral wall integrity on the failure rates of reverse oblique intertrochanteric fractures treated with intramedullary nails (IMN) and assess the vulnerability of certain IMN designs to these failures.
METHODS: Between 2010 and 2016, 53 patients with reverse oblique fractures were analyzed to identify factors associated with IMN failure. Variables such as posterolateral wall integrity, quality of reduction, posteromedial support, and IMN design were considered as potential risk factors. Logistic regression analysis was conducted to evaluate these risk factors, with statistical significance defined as p<0.05.
RESULTS: Eleven cases of implant failure were identified. Univariate statistical analysis indicated that loss of posterolateral support (p=0.002), IMN with single-screw proximal fixation (p=0.048), poor reduction quality (p=0.004), and loss of posteromedial support (p=0.040) were associated with implant failure. Multivariate analysis confirmed loss of posterolateral support (p=0.009), poor reduction quality (p=0.039), and loss of posteromedial support (p=0.020) as independent risk factors for failure. However, IMN with single proximal fixation (p=0.859) did not significantly impact fixation failure.
CONCLUSION: Reverse oblique intertrochanteric fractures with compromised posterolateral support exhibit a high rate of mechanical failure when treated with IMN. Additionally, poor reduction quality and loss of posteromedial support increase the risk for failure of these fractures. An IMN design featuring dual separate proximal screw fixations could provide better stability compared to a design with a single proximal screw, thereby reducing the risk of mechanical failure.