p-ISSN: 1306-696x | e-ISSN: 1307-7945
Cilt : 30 Sayı : 1 Yıl : 2024

Hızlı Arama




SCImago Journal & Country Rank
Ulusal Travma ve Acil Cerrahi Dergisi - Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 30 (1)
Cilt: 30  Sayı: 1 - Ocak 2024
DIĞER
1.
Ön Sayfalar
Front Matters

Sayfalar I - VIII

EDITORIAL
2.
Editöryal
Editorial

Sayfalar IX - X

DENEYSEL ÇALIŞMA
3.
Deneysel mezenter iskemi modelinde bağırsak nekrozunun lazer Doppler ile değerlendirilmesi
Evaluation of intestinal necrosis with laser Doppler in experimental mesenteric ischemia model
Nurullah Aksoy, Davut Sinan Kaplan, Mustafa Orkmez, Ömer Eronat
PMID: 38226574  PMCID: PMC10977481  doi: 10.14744/tjtes.2024.38399  Sayfalar 1 - 8
AMAÇ: Akut mezenter iskemi (AMİ), Amerika ve Avrupa'daki acil hastane başvurularının 1/1000'ini oluşturmakta, mobidite ve mortalite oranları yüksek seyretmektedir. Tanı ve tedavisinde kullanılan yöntemler halen istenilen sonuçları vermekten uzaktır. Bu nedenle tanı konulması gecikebilmekte, tedavisinde iskemik barsak dokusunun saptanmasında zorluklar yaşanmaktadır. Çalışmamızda klinik pratikte sıklıkla kullanılan biokimyasal parametrelerden olan kreatin kinaz, C-reaktif protein (CRP), laktat dehidrojenazın (LDH) tanısal değerini ve doku iskemisini değerlendirmek için lazer Doppler ile kan akımı ölçümlerini sıçanlar üzerinde oluşturulan deneysel mezenter iskemi modelinde incelenmektedir. Bu değişkenler patolojik iskemi skorlaması ile de karşılaştırılmaktadır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Sıçanlar sırasıyla kontrol, 1 saat, 2 saat, 3 saat, 4 saat olarak 5 gruba ayrılarak, her gruba kendisi için belirlenen sürede mezenter iskemi oluşması sağlandı. Bu süre sonunda lazer Doppler ile kan akımı ölçümü yapılarak biokimyasal parametre ölçümü içim kan örneği ve bağırsak biyopsisi alındı. Elde edilen değerler Chiu iskemi skorlaması kullanılarak bağırsak canlılığı ile ilişkisi değerlendirildi.
BULGULAR: Elde ettiğimiz sonuçlara göre lazer Doppler ile kan akımı ölçümü bağırsak iskemi süresi ve skoru ile ilişkili bulundu. CRP'nin iskemi süresi ile ilişkisi saptanamazken kreatin kinaz ve LDH, 3 ve 4 saat süren iskemilerde belirgin olarak yükseldi.
SONUÇ: Kreatin kinaz ve LDH, AMİ şüphesi olan hastalarda yol gösterici olabilir. Laser Doppler ile kan akımı ölçümü intraoperatif olarak rezeksiyon yapılacak bağırsak anslarının doğru tesbit edilmesinde kullanılabilir.
BACKGROUND: Acute mesenteric ischemia (AMI) is responsible for one in a thousand emergency hospital admissions in America and Europe and is associated with high morbidity and mortality rates. Current diagnostic and treatment methods fall short of desired outcomes, often resulting in delayed diagnoses and difficulties in detecting ischemic bowel tissue during treatment. This study evaluates the diagnostic value of commonly used biochemical markers in clinical practice—creatine kinase, C-reactive protein (CRP), and lactate dehydrogenase (LDH)—alongside blood flow measurements using laser Doppler in a rat model of experimental mesenteric ischemia. We also compare these markers with pathological ischemia scoring.
METHODS: Rats were divided into five groups: control, 1 hour, 2 hours, 3 hours, and 4 hours. Mesenteric ischemia was induced for the respective durations in each group. After these periods, we measured blood flow using laser Doppler. We also collected blood samples and intestinal biopsies for biochemical parameter analysis. These values were assessed in relation to intestinal viability using the Chiu ischemia scoring system.
RESULTS: Blood flow measurement with laser Doppler correlated with both the duration and severity of bowel ischemia. No significant relationship was found between CRP levels and the duration of ischemia. However, creatine kinase and lactate dehydrogenase (LDH) levels were significantly higher in ischemia lasting into the third and fourth hours.
CONCLUSION: Creatine kinase and lactate dehydrogenase (LDH) levels may be useful biomarkers in patients with suspected acute mesenteric ischemia (AMI). Blood flow measurements using laser Doppler can accurately identify intestinal loops for resection during surgery.

KLINIK ÇALIŞMA
4.
Stapfer Tip 2 ERCP perforasyonlarda cerrahi yönetim
Surgical management of Stapfer Type 2 ERCP perforations
Ulaş Utku Şekerci, Erdem Barış Cartı, Ogün Aydoğan, Muhammed Çağrı Coşkun, Ahmet Deniz Uçar
PMID: 38226575  PMCID: PMC10977480  doi: 10.14744/tjtes.2023.39853  Sayfalar 9 - 12
AMAÇ: Stapfer tip 2 ERCP perforasyonlarının yönetimi için birçok çalışma algoritma önermişken, bu hasta grubu için özellikle cerrahi tedavi seçenekleri konusunda sınırlı araştırma bulunmaktadır. Amacımız, bu hastalar için yeni bir algoritma önermek değil, Stapfer tip 2 ERCP perforasyon vakalarında uyguladığımız cerrahi yaklaşımımızı tanımlamak ve literatüre katkıda bulunmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2016 ile 2023 yılları arasında, hastanemizde toplam 12 Stapfer tip 2 ERCP perforasyonlu hasta cerrahi tedavi gördü. Kompleks duodenal perforasyon vakalarında sıkça kullanılan bir yöntem duedonal divertikülasyon prosedürüdür. Biz, duodenal divertikülasyon prosedürünün yanı sıra dış safra yolunun çıkarılmasını, hepatikojejunostomiyi ve geniş bir Braun anastomozunu içeren bir işlem gerçekleştirdik ve bu yöntemi "modifiye duodenal divertikülasyon" olarak adlandırdık.
BULGULAR: 12 hastanın 11'i komplikasyon olmaksızın başarılı bir şekilde taburcu edildi. Bir hasta ise geç tanı alması sebebi ile ERCP'den 5 gün sonra ameliyat edildi. Bu hasta, ameliyat öncesinde mevcut olan ve ameliyat sonrası da devam eden sepsis sonucu çoklu organ yetmezliğine bağlı yaşamını yitirdi.
SONUÇ: Tip 2 ERCP perforasyonlarının cerrahi tedavisi için sınırlı alternatifler bulunmaktadır ve genellikle tercih edilen üçlü ostomi yöntemi, ERCP gerektiren temel patolojiyi ortadan kaldırmayabilir. Modifiye duodenal divertikülasyon yöntemi, definitif bir tedavi sunmaktadır ve tip 2 ERCP perforasyonlarında cerrahi bir seçenek olarak düşünülebilir.
BACKGROUND: While numerous studies have proposed algorithms for the management of Stapfer Type 2 ERCP perforations, there is limited research on surgical treatment options specifically for this patient group. Our aim is not to propose a new algorithm for these patients but to describe our surgical approach and contribute to the literature with our surgical procedure applied in Stapfer Type 2 ERCP perforation cases.
METHODS: Between 2016 and 2023, a total of 12 patients with Stapfer Type 2 ERCP perforations underwent surgery at our hospital. Duodenal diverticulization is a commonly used method in complex duodenal perforation cases. We performed a procedure that involves the removal of the external biliary pathway, hepaticojejunostomy, and a wide Braun anastomosis in addition to the duodenal diverticulization procedure, which we have termed "modified duodenal diverticulization."
RESULTS: Eleven out of the 12 patients were discharged successfully without any complications. One patient, who had a late diagnosis, underwent surgery 5 days after ERCP. This patient had ongoing sepsis before the operation, which continued postoperatively and eventually led to multiple organ failure and death.
CONCLUSION: There are limited alternatives for the surgical treatment of Type 2 ERCP perforations, and the widely preferred triple ostomy method may not address the underlying pathology necessitating ERCP. The modified duodenal diverticulization method, offering a definitive treatment, can be considered a surgical option for Type 2 ERCP perforations.

5.
Akut ST yükselmeli miyokard infarktüsü nedeniyle acil koroner arter bypass greft cerrahisi uygulanan hastalarda prognostik beslenme indeksi ile uzun dönem mortalite arasındaki ilişki
The relationship between prognostic nutritional index and long-term mortality in patients undergoing emergency coronary artery bypass graft surgery for acute-ST elevation myocardial infarction
Gökhan Demirci, Hakan Hasdemir, Anıl Şahin, Ali Rıza Demir, Ömer Çelik, Fatih Uzun, Mustafa Yildiz
PMID: 38226577  PMCID: PMC10977484  doi: 10.14744/tjtes.2023.44082  Sayfalar 13 - 19
AMAÇ: Koroner arter hastalığında (KAH) malnütrisyon ve prognozun ilişkili olduğu gösterilmiştir. ST yükselmeli miyokard enfarktüsü (STEMI), stabil KAH ve elektif koroner arter baypas grefti (KABG) ameliyatı olan hastalarda beslenme durumunun önemi değerlendirilmiştir. Ancak acil KABG uygulanan STEMI hastalarında kötü beslenme durumunun prognostik etkisi bilinmemektedir. Bu çalışmada acil KABG uygulanan STEMI hastalarında prognostik beslenme indeksi (PNI) ile değerlendirilen beslenme durumu ile uzun dönem mortalite arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Bildiğimiz kadarıyla çalışmamız bu spesifik popülasyonda PNI etkisini değerlendiren ilk çalışmadır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamıza 2013-2018 yılları arasında primer PKG'ye uygun olmayan ve acil KABG gerektiren STEMI'li ardışık 131 hasta dahil edildi. Araştırma popülasyonu hayatta kalanlar ve hayatta kalmayanlar olarak iki gruba ayrıldı. PNI, ameliyat öncesi veriler kullanılarak her iki grup için 10 x serum albümini (g/ dl) + 0.005 x toplam lenfosit sayısı (mm3 başına) şeklinde hesaplandı. Optimum kesme değeri, alıcı işletim karakteristiği (ROC) analizi ile elde edildi. Cut-off değerine göre PNI ile uzun dönem mortalite arasındaki ilişkiyi araştırdık.
BULGULAR: Çalışma grubunun yaş ortalaması 57.0±10.6 idi. Ortalama 92.7 (70.0-105.3) aylık takip sırasında 131 hastanın 32'si (%24.4) öldü. Regresyon analizi, glukoz düzeyleri (HR, 1,007; %95 GA, 1.002-1.012; p=0.011) ile PNI (HR, 0.850; %95 GA, 0.787-0.917; p<0.001) arasında uzun vadeli mortalite arasında anlamlı ilişki olduğunu gösterdi. ROC analizine göre PNI'nın tüm nedenlere bağlı mortaliteyi öngörmede kesim değeri 44.9, duyarlılığı %81.3, özgüllüğü ise %89.9 olarak belirlendi. Ayrıca yaş, ejeksiyon fraksiyonu, glomerüler filtrasyon hızı, Killip sınıflandırması ve LAD - LIMA greft kullanımı, acil KABG uygulanan STEMI hastalarında uzun vadeli tüm nedenlere bağlı mortalite ile anlamlı düzeyde ilişkilidir.
SONUÇ: PNI, acil KABG uygulanan STEMI hastalarında uzun vadeli mortalite ile anlamlı derecede ilişkiliydi. PNI, acil KABG geçiren STEMI hastalarının risk değerlendirmesinin doğruluğunu artırmak için kullanılabilir.
BACKGROUND: Malnutrition and the prognosis of coronary artery disease (CAD) are shown to be correlated. The significance of nutritional status has been evaluated in patients with ST elevation myocardial infarction (STEMI), stable CAD, and elective coronary artery bypass graft (CABG) surgery. However, the prognostic impact of poor nutritional status on STEMI patients who underwent emergent CABG is not known. In this study, we aimed to investigate the relationship between nutritional status assessed by the prognostic nutritional index (PNI) and long-term mortality in STEMI patients who underwent emergent CABG. To the best of our knowledge, our study is the first one to evaluate the PNI effect on this specific population.
METHODS: 131 consecutive patients with STEMI who did not qualify for primary percutaneous coronary intervention and required emergent CABG between 2013 and 2018 were included in our study. The study population was divided into two groups: survivors and non-survivors. The PNI was calculated as 10 × serum albumin (g/dL) + 0.005 × total lymphocyte count (per mm3) for both groups, using the preoperative data. The optimal cut-off value was obtained by receiver operating characteristic (ROC) analysis. According to the cut-off value, we investigated the relationship between PNI and long-term mortality.
RESULTS: The mean age of the study population was 57.0±10.6. During the median 92.7 (70.0–105.3)-month follow-up, 32 of the 131 patients (24.4%) died. Regression analysis showed a significant association between glucose levels (hazard ratio (HR), 1.007; 95% confidence interval (CI), 1.002–1.012; p=0.011) and PNI (HR, 0.850; 95% CI, 0.787–0.917; p<0.001) and long-term mortality. Accord-ing to the ROC analysis, the cut-off value for PNI to predict all-cause mortality was found to be 44.9, with a sensitivity of 81.3% and a specificity of 89.9%. In addition, age, ejection fraction, glomerular filtration rate, Killip classification, and left anterior descending-left internal mammary artery graft use are significantly associated with long-term all-cause mortality in STEMI patients undergoing emergency CABG.
CONCLUSION: The PNI was significantly associated with long-term mortality in patients with STEMI who underwent emergent CABG. PNI can be used to improve the accuracy of the risk assessment of STEMI patients undergoing emergent CABG.

6.
Muharip sıhhiye bileşke turnikesi eğitiminin sonuçları: Prospektif, tek kör, randomize, çapraz çalışma
Results of combat medic junctional tourniquet training: a prospective, single-blind, randomized, cross-over study
Şahin Kaymak, Aytekin Ünlü, Rahman Şenocak, Bilgi Karakaş, Gokhan Arslan, Mehmet Eryılmaz, Nazif Zeybek, Ali İhsan Uzar
PMID: 38226570  PMCID: PMC10977488  doi: 10.14744/tjtes.2023.13263  Sayfalar 20 - 26
AMAÇ: Kanama hem askeri hem de sivil travmalarda hastane öncesi önlenebilir ölümlerin önde gelen nedeni olmaya devam etmektedir. Geleneksel ekstremite turnikeleri iliak veya common femoral arter yaralanmalarında kanamayı kontrol edemez. Bileşke bölgelerinin kanamasını durdurmak özellikle zordur ve özel olarak tasarlanmış bileşke turnikelerinin kullanılmasını gerektirir. SAM® Bileşke Turnikesi (SJT®, Amerika Birleşik Devletleri) ve Taktik Abdominal ve Bileşke Turnikesi (T-AJT® Fora Grup Ltd. Türkiye) Türk güvenlik güçleri tarafından aktif olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmada eğitimin muharip sıhhiyecilerin bileşke turnikesi uygulamalarındaki başarı ve uygulama süreleri üzerindeki etkisi sorgulanmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: İki farklı bileşke turnikesi modeli üzerinde yaptığımız araştırma, ileriye dönük, randomize, tek kör çapraz bir çalışma olarak tasarlanmıştır. Katılımcıların tamamı, uygunluk kriteri olarak kullanılan güncel tıbbi onaylara sahip 12 haftalık muharip sıhhiye eğitim kursunun katılımcılarıydı. Randomizasyon T-AJT ve SJT kartları çekilerek gerçekleştirildi. Çalışma, eğitim öncesi ve eğitim sonrası turnike uygulama aşamalarından oluşmuştur. Her çalışma aşamasında, tüm katılımcıların uygulama süreleri ve arteryel kan akışın varlığı veya yokluğu her grup için kaydedildi. Son olarak, katılımcılara 6 soruluk bir anket sunulmuştur.
BULGULAR: Eğitim başarılı T-AJT uygulama oranlarını artırmasına rağmen hiçbir turnike türü için başarılı uygulamalarla istatistiksel olarak anlamlı şekilde ilişkili değildi (p>0.05). SJT ve T-AJT için eğitim öncesi turnike uygulama süreleri 55±11.8 ve 93.8±2.9 saniye olup aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.001). Benzer şekilde, SJT ve T-AJT için eğitim sonrası turnike uygulama süreleri 49±22.6 ve 79.2±17.5 saniye ve katılımcıların SJT uygulama süreleri önemli ölçüde daha kısa bulundu (p<0.001). Genel olarak, katılımcılar turnikelerden herhangi birini başarısız bir şekilde uyguladığında, katılımcıların daha düşük görsel analog ölçeği (GAÖ) puanları alma olasılığı 0.2 idi (%95 CI [0.08, 0.49]. p<0.001).
SONUÇ: Çalışmamızda temel olarak eğitimin turnike uygulaması üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Ne yazık ki, eğitim sonrası başarı oranlarımız diğer çalışmalarla karşılaştırıldığında yetersiz kalmıştır. Çalışmamız aynı zamanda T-AJT turnike uygulaması üzerine yapılan ilk çalışma olup, turnikenin etkinliği üzerine daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
BACKGROUND: Bleeding remains the leading cause of potentially preventable deaths both in military and civilian pre-hospital trauma settings. Conventional extremity tourniquets do not control bleeding if an iliac artery or a common femoral artery is injured. Stopping junctional bleeding is particularly challenging and requires the use of specifically designed junctional tourniquets. SAM® Junctional Tourniquet (SJT®, United States of America) and Tactical Abdominal Junctional Tourniquet (T-AJT®, Fora Group Türkiye) have been actively used by Turkish security forces. This study questioned the effect of training on combat medics’ successful junctional tourniquet applications and application times (AT).
METHODS: Our research on two different junctional tourniquet models was designed as a prospective randomized, crossover, single-blinded study. All 40 participants in the study were attendees of a 12-week combat medic training course with updated medical approvals, which were used as an eligibility criterion. Randomization was performed by drawing T-AJT®-SJT cards. The study consisted of pretraining and after-training tourniquet application phases. In each study phase, all participants’ AT and the presence or absence of arterial flow were recorded for each group. Finally, the combat medics were presented with a 6-question survey.
RESULTS: Although training increased successful T-AJT® application rates, training was not statistically significantly associated with successful applications for any tourniquet types (p>0.05). The pretraining phase ATs for SJT® and T-AJT® were 55±11.8 and 93.8±2.9 seconds, respectively, and the difference was statistically significantly different (p<0.001). Likewise, after-training phase ATs for SJT® and T-AJT® were 49±22.6 and 79.2±17.5 seconds, respectively, and participants’ SJT® ATs were significantly shorter (p<0.001). Overall, when participants’ applied any of the tourniquet unsuccessfully, the odds of participants’ lower Visual Analogue Scale scores were 0.2 (95% CI [0.08, 0.49]. p<0.001).
CONCLUSION: Our study basically investigates the effects of training on effective tourniquet application. Unfortunately, our after-training success rates remained unsatisfactory when compared to other studies. This is also the first study on T-AJT® tourniquet application, and further studies on its efficacy are also required.

7.
Komplike kolonik divertikülitlerde erken tahminde enfeksiyöz parametrelerin rolü
The role of infectious parameters in the early prediction of complicated colonic diverticulitis
Seyit Murat Aydın, Yılmaz Ünal, Abdurrahman Başpınar, Saygın Altıner, Rifat Bezirci, Enes Cebeci, Recep Balık
PMID: 38226576  PMCID: PMC10977479  doi: 10.14744/tjtes.2023.42573  Sayfalar 27 - 32
AMAÇ: Akut kolonik divertikülit son yıllarda hastaneye başvurularında ön planda bir hastalık grubudur. Komplike kolonik divertikülitler ise bu hastalık grubunun medikal ve cerrahi olarak tedavi gerektiren şiddetli bir halidir. Bu grup hastaların erken teşhis edilebilmesi son derece önemlidir. Çalışmamız komplike kolonik divertikülit hastalarını ön görmede enfeksiyöz parametrelerin rolünün değerlendirilmesini amaçlamaktadır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Retrospektif olarak yapılan bu çalışma akut divertikülit tanısı almış 82 erişkin hasta üzerinde gerçekleştirildi. Hastaların demografik verileri, hastanede yatış süreleri, hastalığın lokasyonu ve cerrahi işlem olup olmadığı kaydedildi. Enfeksiyöz parametre olarak beyaz küre, C-reaktif protein, nötrofil/lenfosit oranı, immatür granülosit yüzdesi ve sistemik immün inflamatuvar indeks hesaplandı ve kaydedildi. Hastalara yatış esnasında abdominal tomografi çekildi ve sonuçlarına göre komplike olmayan ve komplike divertikülit olarak 2 gruba ayrıldı. Gruplar arasındaki farklılıklar istatistiksel olarak analiz edildi.
BULGULAR: Komplike akut kolonik divertiküliti ön görmede C-reaktif protein, nötrofil/lenfosit oranı ve sistemik immün enflamatuvar indeks daha anlamlı olarak bulundu. İki hastalık grubu arasında beyaz küre ve immatür granülosit yüzdesi değerlerinde istatistiksel olarak fark bulunamadı.
SONUÇ: Yaptığımız çalışmada daha önce birçok çalışmada güvenilir bir belirteç olarak değerlendirilen immatür granülosit yüzdesi komplike kolonik divertikülitleri ön görmede anlamlı bulunamamıştır. Yapılacak daha geniş kapsamlı çalışmalarla komplike kolonik divertikülitlerde enfeksiyöz parametreler araştırılabilir.
BACKGROUND: Acute colonic diverticulitis has recently become a significant cause of hospital admissions. Complicated colonic diverticulitis, a severe form of the disease, necessitates medical and surgical intervention. Prompt diagnosis in these patients is crucial. This study aims to assess the role of infectious parameters in the early diagnosis of complicated colonic diverticulitis.
METHODS: This retrospective study analyzed 82 adult patients diagnosed with acute diverticulitis. Recorded data included patient demographics, hospital stay duration, disease location, and surgical procedures. Infectious parameters such as white blood cell count (WBC), C-reactive protein (CRP), neutrophil/lymphocyte ratio (NLR), percentage of immature granulocytes (IG%), and systemic immune-inflammatory index (SII) were calculated and noted. Patients underwent abdominal computed tomography upon admission, and based on these results, they were categorized into uncomplicated or complicated diverticulitis groups. Statistical analysis was performed to identify differences between these groups.
RESULTS: CRP, NLR, and SII were significantly more predictive of complicated acute colonic diverticulitis. However, no statistical differences in WBC and IG% values were observed between the groups.
CONCLUSION: The study found that the percentage of immature granulocytes, previously deemed a reliable marker in many studies, did not significantly predict complicated colonic diverticulitis. Further comprehensive studies are necessary to explore inflammatory markers in colonic diverticulitis more thoroughly.

8.
Kahramanmaraş depremi sonrası Türkiye'nin en büyük hastanesine nakledilen toraks travmalı hastalarının analizi
Analysis of thoracic trauma patients transferred to Türkiye’s largest hospital after Kahramanmaraş earthquake
Kadir Baturhan Ciflik, Muhammet Ali Beyoglu, Mehmet Furkan Sahin, Sabri Can Mutlu, Behaeddin Raşid Han Yüce, Erdal Yekeler, Bülent Koçer, Nurettin Karaoglanoglu
PMID: 38226568  PMCID: PMC10977478  doi: 10.14744/tjtes.2023.00748  Sayfalar 33 - 37
AMAÇ: 6 Şubat 2023 tarihinde Türkiye'de meydana gelen deprem büyük bir yıkıma yol açtı. Depremde 50.000'den fazla kişinin hayatını kaybettiği ve 100.000'den fazla kişinin sakat kaldığı bilinmektedir. Çalışmamızda hastanemize sevk edilen 1225 depremzede arasından toraks travması geçiren 267 hastanın tedavi sürecini analiz etmeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Hastanemize başvuran hastaların demografik özellikleri, enkaz altında geçirdikleri süre, hastaneye nakil süreleri ve tedavi süreçleri değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Çalışmaya 125 (%46.8) erkek ve 142 (%53.2) kadın katıldı. Toraks travması görülme oranı %21.8'di. Tüm hastaların %15.7'sinde (n=42) pnömotoraks, %18'inde (n=48) kontüzyon, %28.8'inde (n=77) hemotoraks ve %73'ünde (n=195) kaburga kırığı vardı. Enkaz altında geçirilen ortalama süre 17.6±26.5 saat, hastaneye nakil süresi 138.5±113.6 saat ve hastanede yatış süresi 93.8±152.3 saatti. Hastanede yatış ve nakil süresi enkaz altında kalan hastalarda (%85.4) kalmayanlara (14.6%) göre istatistiksel olarak daha uzundu (p=0.048). Enkaz altında kalma süresi ile nakil süresi arasında istatistiksel olarak zayıf pozitif bir korelasyon vardı (p=0.048).
SONUÇ: Depreme bağlı toraks travmalarında enkaz altında kalma durumu ve süresi, hemotoraks ve pnömotoraks varlığı etkin bir şekilde değerlendirilmelidir. Hastaların kısa sürede tam kapasite ile çalışan merkezlere sevkinde bu kriterlerin göz önünde bulundurulması morbidite ve mortaliteyi en aza indirecektir.AMAÇ: 6 Şubat 2023 tarihinde Türkiye'de meydana gelen deprem büyük bir yıkıma yol açtı. Depremde 50.000'den fazla kişinin hayatını kaybettiği ve 100.000'den fazla kişinin sakat kaldığı bilinmektedir. Çalışmamızda hastanemize sevk edilen 1225 depremzede arasından toraks travması geçiren 267 hastanın tedavi sürecini analiz etmeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Hastanemize başvuran hastaların demografik özellikleri, enkaz altında geçirdikleri süre, hastaneye nakil süreleri ve tedavi süreçleri değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Çalışmaya 125 (%46.8) erkek ve 142 (%53.2) kadın katıldı. Toraks travması görülme oranı %21.8'di. Tüm hastaların %15.7'sinde (n=42) pnömotoraks, %18'inde (n=48) kontüzyon, %28.8'inde (n=77) hemotoraks ve %73'ünde (n=195) kaburga kırığı vardı. Enkaz altında geçirilen ortalama süre 17.6±26.5 saat, hastaneye nakil süresi 138.5±113.6 saat ve hastanede yatış süresi 93.8±152.3 saatti. Hastanede yatış ve nakil süresi enkaz altında kalan hastalarda (%85.4) kalmayanlara (14.6%) göre istatistiksel olarak daha uzundu (p=0.048). Enkaz altında kalma süresi ile nakil süresi arasında istatistiksel olarak zayıf pozitif bir korelasyon vardı (p=0.048).
SONUÇ: Depreme bağlı toraks travmalarında enkaz altında kalma durumu ve süresi, hemotoraks ve pnömotoraks varlığı etkin bir şekilde değerlendirilmelidir. Hastaların kısa sürede tam kapasite ile çalışan merkezlere sevkinde bu kriterlerin göz önünde bulundurulması morbidite ve mortaliteyi en aza indirecektir.
BACKGROUND: On February 6, 2023, an earthquake in Türkiye caused massive destruction. Over 50.000 people are known to have lost their lives, and over 100.000 are known to have been maimed. In our study, we aimed to analyze the treatment process of 267
METHODS: The demographic characteristics, the time spent under the rubble, the duration of transfer to the hospital, and the treatment process of patients admitted to our hospital have been evaluated.
RESULTS: There are 125 (46.8%) men and 142 (53.2%) women in the study. The rate of thoracic trauma was 21.8%. Of all the patients, 15.7% (n=42) had pneumothorax, 18% (n=48) had contusion, 28.8% (n=77) had hemothorax, and 73% (n=195) had rib fractures. The mean time spent under the rubble was 17.6±26.5 h, the duration of transfer to the hospital was 138.5±113.6 h, and the hospitalization time was 93.8±152.3 h. The duration of hospitalization and transfer has been statistically longer for the patients who were under the rubble (85.4%) than for those who were not. (14.6%) (p=0.048). There is a statistically weak positive correlation between the time spent under the rubble and the time of transfer (p=0.048).
CONCLUSION: The state, the time spent under the rubble, and the presence of hemothorax and pneumothorax should be effectively evaluated in earthquake-induced thoracic traumas. Considering these criteria in the transfer of patients to the centers operating at full capacity in a short time will minimize morbidity and mortality.

9.
Splenik arter anevrizmalarında endovasküler ve cerrahi tedavi
Endovascular and surgical management of splenic artery aneurysms
Fatih Yanar, Bahar Canbay Torun, Burak Ilhan, Ali Fuat Kaan Gok, İbrahim Fethi Azamat, Berke Sengun, Mehmet Semih Çakır, Fatih Ata Genc
PMID: 38226572  PMCID: PMC10977486  doi: 10.14744/tjtes.2023.23793  Sayfalar 38 - 42
AMAÇ: Gerçek splenik arter anevrizması (SAA) nadir görülmesine rağmen, görüntüleme tekniklerindeki gelişmeler sayesinde daha sık karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışmanın amacı kliniğimizde SAA tanısı alan hastalara tedavi yaklaşım stratejilerimizi sunmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Üçüncü basamak bir üniversite hastanesinde 2012-2020 yılları arasında gerçek SAA tanısı alan 13 hastanın özellikleri, tedavi yaklaşımları ve komplikasyonları retrospektif olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Yaşları 27 ile 73 arasında değişen 7 erkek ve 6 kadın hasta değerlendirildi. Ortalama yaş 49.8±13.2 idi. Anevrizmaların çapları 17 mm ile 80 mm arasında idi ve ortalama çap 31.5±16 mm idi. Yedi hasta endovasküler (EV) yöntemle tedavi edilirken, 2 hastaya EV tedavinin başarısız olması nedeniyle cerrahi planlandı, ancak hastalar cerrahi tedaviyi kabul etmeyerek takip altına alındı. Anevrizma boyutları büyük olan ve rüptür riski yüksek olan iki hastaya anevrizmektomi ve splenektomi yapıldı. Sigmoid kolon tümörü nedeniyle ameliyat edilen ve anevrizma boyutu 17 mm olan bir hasta ve daha önce torasik aort disseksiyonu nedeniyle ameliyat edilip anevrizma boyutu 18 mm olan bir hastanın konservatif olarak takip edilmesine karar verildi. Ameliyat edilen bir hastada pankreas fistülü gelişti ve perkütan drenaj ile tedavi edildi. Diğer 12 hastada takipleri sırasında herhangi bir komplikasyon gelişmedi.
SONUÇ: Splenik arter anevrizması tedavisi bireysel olarak planlanmalıdır. Endovasküler tedavi yöntemleri hemodinamisi stabil olan 2 cm’den büyük anevrizmalarda elektif şartlarda ilk tedavi seçeneği olarak düşünülmelidir. Rüptüre SAA'larda, hemodinamik olarak stabil olmayan hastalarda ve komplike SAA'larda konvansiyonel açık cerrahi yaklaşım tercih edilmelidir.
BACKGROUND: Although true splenic artery aneurysms (SAA) are rare, due to advancements in imaging techniques, they are seen more frequently. The aim of this study is to present our strategy of managing patients with SAA.
METHODS: Retrospectively, 13 patients who were treated in a tertiary university care center between 2012 and 2020 were included. Their demographic, clinical information, and post-operative complications were analyzed.
RESULTS: Seven male and six female patients were evaluated between the ages of 27 and 73. The mean age was 49.8±13.2. The diameter of the aneurysm was between 17 and 80 mm with a mean range of 31.5±16 mm. Seven patients were treated with endovascular interventions (EV). Two patients were referred to surgery with failed attempt of EV, but patients refused surgery and were followed up consequently. Patients who had larger aneurysms with an increased risk of rupture underwent aneurysmectomy and splenectomy. Conservative management was decided on two patients initially: A patient who was previously operated on for a sigmoid colon tumor, and had an aneurysm size of 15 mm and another patient with a surgical history of thoracic aortic dissection with an aneurysm size of 18 mm. One patient who underwent surgery had post-operative pancreatic fistula and was treated with percutaneous drainage. The treatment of the remaining 12 patients was completed without any further complications.
CONCLUSION: Splenic artery aneurysm treatment should be individualized. Endovascular treatment can be considered for patients with stable aneurysms larger than 2 cm in the elective setting. Open surgical treatment should be considered in patients with ruptured SAA or hemodynamically unstable, complicated patients.

10.
Köpek ısırıklarına bağlı yaralanmaların tıbbi ve hukuki yönleriyle değerlendirilmesi: Türkiye çalışması
Medical and legal evaluation of injuries due to dog bites: a Türkiye study
Talip Vural, Melike Erbaş, Işıl Karaca Baysal
PMID: 38226579  PMCID: PMC10977485  doi: 10.14744/tjtes.2024.77550  Sayfalar 43 - 49
yaralanmalar, adli ve tıbbi boyutuyla tüm dünyada ve ülkemizde önemli bir halk sağlığı sorunudur. Çalışmamızda; adli rapor düzenlemesi için kuru-mumuza başvuran hastaların adli ve tıbbi yönden değerlendirilmeleri yapılarak çözüm önerileri sunulması amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığı’na 2015-2021 yılları arasında adli rapor düzenlemesi için yargı mercileri tarafından gönderilen 149 olgu retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya dahil edilen olgular hakkında bilgiler arşiv kayıtlarımızdan ve Ulusal Yargı Ağı Projesi (UYAP) sisteminden elde edildi. Veriler Excel 2016 for Microsoft programına kaydedildi ve verilerin biyoistatistiksel değerlendirmesi SPSS Programı Sürüm 25 ile analiz edildi.
BULGULAR: Olguların %57’si erkek ve ortalama yaş 33.7 idi. Olayların %56.4’ü şehir merkezinde, %30.9’u yaz aylarında, %65.8’i sahipsiz (sokak) köpekler tarafından meydana geldi. Lezyonların %54.4'ünde kas dokusu içermeyen yüzeysel yaralanmalar, %22.8’inde derin doku defektleriflep yaralanmaları, %4.7’sinde damarsinir yaralanmaları, %16.1’inde kemik kırıkları ve %2’sinde iç organ yaralanmaları bulundu. Olguların %37.5’ine cerrahi işlem yapıldı. Olguların %22.1’inde ciddi sekel (maluliyet), %16.7’sinde yüzde sabit (kalıcı) iz ve psikiyatrik değerlendirilmesi yapılan (%48.9; n=89) olguların %57.5’inde post travmatik stres bozukluğu (PTSB) tespit edildi
SONUÇ: Köpek saldırılarına bağlı yaralanmalar sonucunda kişilerde gerek psikiolojik (PTSB gibi) gerekse fiziksel (yüzde kalıcı iz, maluliyet gibi) olarak ciddi sekeller ortaya çıkmaktadır. Tüm köpek saldırısı mağdurlarının multidisipliner bir yaklaşımla fiziksel, sosyal, psikolojik ve kognitif açıdan rehabilitasyon programlarına dahil edilmelidir. Yapılacak uluslararası sözleşmeler ve hukuksal düzenlemeleri ile hem kişilerin maddi ve manevi zararları giderilmeli hem de başta sahipsiz köpekler olmak üzere tüm hayvanların korunması, bakım ve gözetimi için gerekli düzenlemelerin yapılarak uygulamaya konulmalıdır.
BACKGROUND: Dog bites are the most common type of injury related to animal bites in our country and worldwide. Dog bite wounds pose significant public health concerns and have medicolegal implications. In this study, we aimed to assess the problems associated with dog bites and propose potential solutions.
METHODS: We conducted a retrospective analysis of 149 cases submitted by judicial authorities to our institution, the Istanbul Council of Forensic Medicine, between 2015 and 2021, to obtain medicolegal expert opinion reports. Information regarding the cases included in the study was obtained from our archives and the National Judicial Network Project (UYAP) system. Data were recorded using Microsoft Excel 2016, and statistical analysis was performed using SPSS 25.0 for Windows (SPSS Inc., Chicago, IL).
RESULTS: The mean age of the cases was 33.7 years, with 57% being male. 56.4% of the incidents occurred in the city center, and 30.9% took place during the summer months. 65.8% (n=98) of the cases were attributed to stray dogs. Superficial injuries without muscle tissue involvement were observed in 54.4% (n=81) of all cases, while 22.8% (n=34) had deep tissue defects or flap injuries, 4.7% (n=7) involved vascularnerve injuries, 16.1% (n=24) included bone fractures, and 2% (n=3) featured visceral injuries. Surgical treatment was performed on 37.5% (n=56) of the cases. Impairments were reported in 22.1% of the cases, with permanent facial scars affecting 16.7% of them. Psychiatric evaluations were required for 48.9% (n=89) of the cases, and 57.5% of them received a diagnosis of post-traumatic stress disorder.
CONCLUSION: People attacked by dogs may experience serious physical or psychological sequelae. Therefore, it is crucial to evaluate all victims using a multidisciplinary approach, addressing their physical, social, and psychological needs, and providing rehabilitation when necessary. Non-governmental organizations, such as those dedicated to the prevention of cruelty to animals, in collaboration with local veterinary services, should play a role in national initiatives to provide objective and humane solutions for both victims and animals.

11.
Obez travma mağdurları penetran travma yaralanmalarında şanslılar mıdır?
Are trauma victims with obesity lucky in penetrating trauma injuries?
Talar Vartanoğlu Aktokmakyan, Hasim Furkan Gullu, Erkan Yavuz
PMID: 38226573  PMCID: PMC10977477  doi: 10.14744/tjtes.2023.26852  Sayfalar 50 - 59
AMAÇ: Obezite, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından açıklanan verilere göre bulaşıcı olmayan en önemli salgın hastalıktır. Birçok çalışma obezite ile komorbid hastalıklar arasındaki ilişkiyi ortaya koyarken obezitenin penetran travmadaki rolü geri planda kalmıştır. Bu çalışmada, penetran abdo-minal travma hastalarında vücut kitle indeksinin (VKİ) ve subkutan yağ dokusunun abdomeni kapsayan skorlar ile birlikte koruyucu etkisini ortaya koymayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2017-2021 yılları arasında İstanbul Medipol Hastanesi acil genel cerrahi ünitesine başvuran 16 yaş üstü 234 abdominal pe-netran travma hastasının verileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların cinsiyet, yaş, penetran yaralanma türleri (Ateşli Silah Yaralanması (ASY) ve Delici Kesici Alet Yaralanması (DKAY)), VKİ, operasyon varlığı, cerrahi onarım tekniği, acil servisten direkt ameliyata alınma durumu, kan trans-füzyon ihtiyacı ve yoğun bakım ünitesi ihtiyacı, mortalite, Yaralanma Şiddet Skoru (YŞS), Penetran Abdominal Travma İndeksi (PATİ), Flint Kolon Yaralanması İndeksi (FKYİ) ve yatış süreleri kaydedildi. Cilt altı yağ dokusu kalınlığı (CAYDK) mevcut batın bilgisayarlı tomografileri ile ölçüldü.
BULGULAR: Hastalar, ASY ve DKAY olmak üzere 2 gruba ayrıldı. ASY grubunda operasyon öyküsü (p<0.001); stoma uygulaması (p<0.001) ve anastomoz uygulaması (p<0.001); acil servisten direkt ameliyata alınma durumu (p=0.002); YBÜ ihtiyacı (p<0.001); kan transfüzyon ihtiyacı (p<0.001) ve mortalite (p<0.001) bulguları DKAY grubuna göre daha yüksekti. VKİ ile tüm hastalarda ve ASY grubunda VKİ açısından tüm değiş-kenlerde anlamlı fark yokken, DKAY grubunda kan transfüzyonu ihtiyacı değişkeni açısından fark saptanmıştır (p=0.035). CAYDK açısından yapılan ROC analizi sonucunda tüm hastalarda mortalite (p=0.866) ile CAYDK (mm) değerleri arasında kestirim değeri tüm hastalar için 11 mm, ASY hastaları için ise 12 mm olarak tespit edildi. Tüm hastalarda, DKAY ve ASY hastalarında YBÜ ve kan transfüzyonu ihtiyacı, yatış süreleri, YŞS, PATİ ve FKYİ açısından opere edilen ve edilmeyen hastalarda anlamlı fark tespit edilmiştir (p<0.05). Tüm hastalarda mortalite (p=0.002) açısından istatis-tiksel anlamlı fark saptanmıştır. Ameliyat edilen ve edilmeyen tüm hastalara, ASY ve DKAY hastalarına karşılaştırıldığında hem VKİ hem de CAYDK kriterlerinde YŞS, PATİ ve FKYİ’nin anlamsız oldukları tespit edildi (p>0.05).
SONUÇ: Çalışmamız penetran abdominal yaralanması mevcut hastaları hem VKİ hem de CAYDK ile geniş kapsamlı ve tüm abdominal skorlar ile değerlendiren ilk çalışma olması nedeniyle değerlidir. VKİ ve CAYDK ile mortalite arasında ilişki saptanmazken, DKAY grubunda zayıf hasta popü-lasyonun daha fazla kan transfüzyonuna ihtiyaç duyduğu bulunmuştur. Bu çalışma, künt travmalarda koruyuculuğu bildirilen CAYDK’nın penetran travmalarda koruyucu bir etkisinin olmadığını göstermiştir. Daha geniş çaplı ve çok merkezli çalışmalarla CAYDK için tespit edilecek kestirim bir değer, penetran travma algoritmasında bir parametre olarak kendisine yer edinerek katkı sağlayabilir.
BACKGROUND: We aimed to reveal the protective effect of body mass index (BMI) and subcutaneous adipose tissue thickness (SATT), together with scores covering the abdomen, in patients with penetrating abdominal trauma.
METHODS: The data of 234 abdominal penetrating trauma patients over the age of 16 who applied to the emergency general sur-gery unit of Istanbul Medipol Hospital between 2017 and 2021 were analyzed retrospectively. Sex, age, types of penetrating injuries, BMI, need for blood transfusion and intensive care unit (ICU), mortality, Injury Severity Score (ISS), Penetrating Abdominal Trauma Index (PATI), and Flint Colon Injury Score (FCIS) were recorded.
RESULTS: The patients were divided into two groups: Gunshot Wound (GW) and Stab Wound (SW).While there was no significant difference in all parameters examined in all patients and GW patients in terms of BMI, a statistically significant difference was found in terms of blood transfusion need in SW patients (p=0.035). As a result of the Receiver Operating Characteristic curve analysis for the SATT variable, the cutoff value between mortality (p=0.866) and SATT (mm) values in all patients was 11 mm for all patients and 12 mm for GW patients. A significant difference was found in all patients and separately in GW and SW groups in terms of ICU and blood transfusion need, length of stay, ISS, PATI, and FCIS scores in non-operated patients (p<0.05). When all patients were examined, a statistically significant difference was found in terms of mortality (p=0.002).
CONCLUSION: It is the first study to evaluate penetrating abdominal injuries with both BMI and SATT comprehensively and with all abdominal scores. A cutoff value to be determined for SATT with larger and multicenter studies can take its place as a parameter in the penetrating trauma algorithm.

12.
Sokağa çıkma yasaklarının acil servisler ve ortopedik travmalar üzerine etkisi
The impact of curfews on emergency departments and orthopedic traumas
Ortaç Güran, İhsan Ozdamar, Ebubekir Bektas, Salih Ender İbaç, Oğuzhan Gök
PMID: 38226578  PMCID: PMC10977487  doi: 10.14744/tjtes.2023.53753  Sayfalar 60 - 64
AMAÇ: Çalışmamızın amacı, Covid-19 pandemisi nedeniyle uygulanan sokağa çıkma yasaklarının acil servis başvuruları, ortopedik travma sıklıkları ve travma türleri üzerindeki etkisini araştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu tek merkezli, retrospektif kohort çalışmada, 1. seviye travma merkezi acil servisine Nisan Haziran 2020 ve 2021 tarihleri arasında (sokağa çıkma yasağı grubu) ve Nisan - Haziran 2018 ve 2019 tarihleri arasında (kontrol grubu) başvuran toplam 3020’si travma hastası olmak üzere toplam 16.242 hasta çalışmaya alındı. Hastalar acil servis triyaj kategorileri, travma mekanizmalarına göre ayrıldı ve sokağa çıkma yasağı uygulanan günlerdeki değişimler incelendi.
BULGULAR: Sokağa çıkma yasaklarıyla beraber acil servis başvurularında %54’lük bir azalma görülmüştür. Bu azalma özellikle sarı ve yeşil alan hastalarında görünürken aciliyeti en yüksek olan kırmızı alan hastalarında anlamlı bir azalma görülmemiştir. Sokağa çıkma yasaklarının ortopedik travmalar üzerine etkisi incelendiğinde travma vakalarında %20’lik bir azalma görülmüştür. Özellikle araç içi ve dışı trafik kazaları, darp, spor yaralanmalarında azalma görülürken aynı seviyeden düşme, motor kazaları ve iş kazalarında anlamlı bir azalma görülmemiştir.
SONUÇ: Sokağa çıkma yasaklarıyla beraber acil servis başvurularındaki azalmanın özellikle aciliyeti daha az olan alanlarda görülmüş olması gereksiz acil servis başvurularını akla getirmektedir. Literatürde gereksiz acil servis başvuruların yol açtığı olumsuz sonuçlar ortaya konmuşken yıllık 160 milyon acil servis başvurusu bulunan ülkemizde yeni önleyici önlemler alınması gerekliliği ortadadır. Ortopedik travmalardan araç içi ve dışı trafik kazalarının azalması sokağa çıkma yasaklarıyla beraber sokaklardaki trafik yoğunluğundaki azalmaya bağlı olduğu düşünülmekteyken özellikle aynı seviyeden düşme gibi düşük enerjili travmaların artışı dikkat çekmektedir. Sonuç olarak, sokağa çıkma yasaklarının acil servisler ve travma hastalarının yoğunluğu üzerindeki etkisi, gelecekte farklı nedenlerle uygulanacak sokağa çıkma yasaklarında izlenecek sağlık yönetimi politikalarına yol gösterecektir. Bu bilgiler ışığında daha etkin bir kaynak yönetimi ve daha kaliteli bir sağlık hizmeti planlaması sağlanacaktır.
BACKGROUND: The aim of our study was to investigate the impact of curfews imposed due to the COVID-19 pandemic on emergency department visits, orthopedic trauma frequencies, and types of trauma.
METHODS: In this single-center, retrospective cohort study, a total of 16,242 patients, including 3,020 trauma patients, were admitted to level 1 trauma center emergency department between April–June 2020 and 2021 (curfew group) and between April–June 2018 and 2019 (control group). Patients were separated according to emergency department triage categories and trauma mechanisms, and the changes in the days of curfew were analyzed.
RESULTS: With the curfews, there was a 54% decrease in emergency room admissions. This decrease was seen especially in yellow and green area patients, whereas there was no significant decrease in red area patients with the highest urgency. When the effect of curfews on orthopedic traumas was analyzed, a 20% decrease was observed in trauma cases. In particular, there was a significant decrease in traffic accidents in and out of the vehicle, assault, and sports injuries, whereas there was no significant decrease in falls from the same level, motor accidents, and occupational accidents.
CONCLUSION: The impact of curfews on the density of emergency departments and trauma patients will guide the health management policies to be followed in future curfews to be implemented for different reasons. In the light of this information, more effective resource management and better quality health service planning will be ensured.

OLGU SUNUMU
13.
Tiroid cerrahisi esnasında endotrakeal tüp kafına bağlı gelişen membranöz trakeal rüptürün yönetimi
Management of membranous tracheal rupture due to the endotracheal tube cuff during thyroid surgery
Erman Alçı, Azad Gazi Sahin
PMID: 38226571  PMCID: PMC10977483  doi: 10.14744/tjtes.2023.14093  Sayfalar 65 - 67
Trakeobronşiyal rüptür son derece dramatik ve yaşamı tehdit edici olabilir ve orotrakeal entübasyon sonrası yaklaşık 100.000 vakanın 5'inde görülür. Entübasyon, trakeostomi ve bronkoskopi sonucunda meydana gelebilir. Bu olgu sunumunda 27 yıl önce bir tiroid cerrahisi geçirmiş olan ve kliniğimize nüks multinodüler guatr sebebiyle başvuran 56 yaşında bir kadın hastayı sunduk. Aralıklı intraoperatif sinir monitorizasyonu eşliğinde tamamlayıcı tiroidektomi operasyonu komplikasyonsuz olarak uygulanan hastada hemostaz sonrasında, olası rezidü tiroid dokusu ve santral kompartmanlarda olası patolojik lenf nodlarının parmak palpasyonu ile aranmasını içeren son kontroller sırasında solda daha belirgin olmak üzere trakeanın her iki posterolateralinde rezidü tiroid dokusu olduğundan şüphe edilen lastik kıvamında kitle yapısı palpe edildi. Palpe edilen kitlenin endotrakeal tüpün kafı olabileceği düşünülerek anestezi ekibinden endotrakeal tüp manşon basıncının düşürülmesi istendi ve manşon basıncının düşürülmesiyle birlikte palpe edilen kitlenin küçüldüğü gözlendi. Endotrakeal tüp manşonunun neden olduğu membranöz trakeal rüptür sütürlerle kapatıldı ve üzerine superior bazlı strap kas fleb ile rekonstrüksiyon uygulandı. Hasta 7. gün sağlıkla taburcu edildi. Tiroid cerrahisi ile uğraşan cerrahlar tarafından ameliyat sonunda yapılacak basit bir rutin dijital muayene bu tür yaralanmaların meydana geldiği durumlarda erken onarıma izin vereceği için prognoza olumlu katkıda bulunacaktır.
Tracheobronchial ruptures can be extremely dramatic and life threatening and are encountered in approximately 5 out of 100,000 cases after orotracheal intubation. They can occur as a result of intubation, tracheostomy, and bronchoscopy. In this case report, we presented a 56-year-old female patient with a history of thyroid surgery 27 years prior who presented to our clinic with recurrent multinodular goiter. The patient underwent a complementary complication-free thyroidectomy assisted by intermittent intraoperative nerve monitoring. After hemostasis, final controls involving digital palpation of the possible remnants of the thyroid gland and a search for pathological lymph nodes in the central compartments, a mass structure with a rubbery consistency suspicious for residue thyroid tissue was palpated in both posterolateral aspects of the trachea, but more prominently in the left. The anesthesia team was asked to decrease the cuff pressure, assuming that the palpated mass could be the cuff of the endotracheal tube, and the mass was noted to shrink. The membranous tracheal rupture due to the endotracheal tube cuff was closed with sutures running superiorly, and a superiorly based strap muscle flap was placed over during thyroid surgery. The patient was discharged on day 7. A simple routine digital examination by the attending surgeon dealing with the thyroid surgery would contribute favorably to prognosis, as such a precaution would allow early repair in cases where such injuries occur.

14.
Karaciğer kist hidatiği taklit eden gossipiboma: Olgu sunumu
Gossypiboma mimicking hepatic hydatid cyst after 22 years: a case report
Pınar Taşar, Sadık Ayhan Kılıçturgay
PMID: 38226569  PMCID: PMC10977482  doi: 10.14744/tjtes.2023.05939  Sayfalar 68 - 71
Gossipiboma, cerrahi sırasında unutulmuş absorbe olmayan materyallerdir. Abseden tümöre kadar tanı karmaşasına yol açan, medikolegal bir pato-lojidir. Yirmi iki yıl önce kist hidatik nedeniyle operasyon öyküsü bulunan ve nüks kist hidatik nedeniyle merkezimize refere edilen 57 yaşında erkek hastada, laparatomide saptanan gossipibomalı olguyu sunuyoruz. Özellikle asemptomatik hastalarda öyküde geçirilmiş cerrahi gossipiboma tanısını düşündürmelidir. Önlenebilir bu patoloji de ameliyat sırasındaki strateji, ameliyat ekibinin dikkatli ve kurallara uygun tutumu öncelikli belirleyicidir.
Gossypiboma is a non-absorbable material that is forgotten during surgery. These are medicolegal pathology that leads to diagnostic confusion from abscess to tumor. We present the case of gossypiboma detected in laparotomy in a 57-year-old male patient who had a history of operation due to a hydatid cyst 22 years ago and was referred to our center due to hydatid recurrence. The case should suggest a history of surgical gossypiboma, especially in asymptomatic patients. In this preventable pathology, the strategy during sur-gery and the careful and proper attitude of the surgical team are the main determinants.