p-ISSN: 1306-696x | e-ISSN: 1307-7945
Volume : 18 Issue : 5 Year : 2022

Quick Search




SCImago Journal & Country Rank
Turkish Journal of Trauma and Emergency Surgery - Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 18 (5)
Volume: 18  Issue: 5 - September 2012
RESEARCH ARTICLE
1.The effect of catheter use on vein grafting of a peripheral nerve defect: an experimental study
Alper Mehmet Bayraktar, Serhat Özbek, Mesut Özcan, Behzat Noyan, İlkin Çavuşoğlu
PMID: 23188596  doi: 10.5505/tjtes.2012.59932  Pages 367 - 375
AMAÇ
Sinir defektlerinin rekonstrüksiyonunda ven greftlerinin kullanılması ile ilgili çalışmaların artması ve bu uygulamanın klinikte kullanıma girmesiyle birlikte, ven greftinin kollabe olma sorununun ortaya çıktığı görülmüştür.
GEREÇ VE YÖNTEM
Çalışmada 40 adet Spraque-Dawley sıçan kullanıldı. Beş gruptan, 1. gruba herhangi bir cerrahi girişim yapılmadı; 2. grubun siyatik sinirinde oluşturulan defekt onarılmadan bırakıldı, 3. grupta defekt sinir grefti ile onarıldı, 4. grupta defekt ven grefti ile 5. grupta ise ven grefti ve katater birlikte kullanılarak onarım yapıldı. Birinci ve ikinci grup kontrol grubu olarak kullanıldı. Fonksiyonel iyileşmeyi, sinir rejenerasyonunu değerlendirmek amacıyla, 12. haftanın sonunda, yürüme analizi, elektrofizyolojik ve histomorfometrik analizler yapıldı.
BULGULAR
Defektin ven grefti ve katater ile onarıldığı grup (grup 5) ile grup 3 ve 4 arasında fonksiyonel açıdan fark bulunmazken, sinir iletim hızı açısından bakıldığında, 5. gruptaki sonuçlar, ven grefti ile onarım yapılan gruptan (grup 4) daha iyi bulundu. Onarım distalinden ve onarım alanının ortasından alınan siyatik sinir kesitlerindeki akson sayısına bakıldığında 3. ve 5. grup arasında fark bulunamazken; 4. ve 5. grup arasındaki fark anlamlıydı.
SONUÇ
Bu çalışma sonucunda, ven grefti ile onarılan periferik sinir yaralanmalarında görülebilen ven grefti kollapsının ven grefti içine kateter yerleştirilmesi ile aşılabileceği ve bu sayede onarımda sinir grefti kullanma ihtiyacının ortadan kalkabileceği deneysel olarak gösterilmiştir.
BACKGROUND
Since vein grafts have been used in the repair of nerve defects, studies regarding this procedure have accumulated, and after coming into clinical use, it was noticed that there is a problem of collapse in the vein graft.
METHODS
Forty Sprague-Dawley rats were used, divided into five groups. No surgical intervention was performed in the first group. The defect was created in the sciatic nerve in Group 2 and left unrepaired. In Group 3, the defect was repaired with a nerve graft. In Group 4, the defect was repaired with a vein graft, while in Group 5, the repair was performed using a vein graft with an inserted catheter. In order to evaluate functional recovery and nerve regeneration, walking track analysis, electrophysiologic and histomorphometric analyses were done at the end of the 12th week.
RESULTS
Although there were no functional differences between Groups 5 and 4, comparisons regarding nerve conduction velocity demonstrated that the results obtained in Group 5 were better than those in Group 4. When the number of axons on the distal part of the sciatic nerve and mid-segment of the repaired area was taken into account, no significant difference was found between Groups 3 and 5, whereas there was a significant difference between Groups 4 and 5.
CONCLUSION
In our study, it was experimentally shown that the problem of collapse of a vein graft occurring after its use in the reconstruction of a nerve defect can be overcome by placing a catheter into the vein graft. Consequently, this method may eliminate the need for the use of a nerve graft in selected cases.

2.Comparison of topical zinc oxide and silver sulfadiazine in burn wounds: an experimental study
Kemal Arslan, Ömer Karahan, Ahmet Okuş, Yaşar Ünlü, Mehmet Ali Eryılmaz, Serden Ay, Barış Sevinç
PMID: 23188597  doi: 10.5505/tjtes.2012.45381  Pages 376 - 383
AMAÇ
Bu çalışmada, yanık yaralarında yaygın olarak kullanılan çinko oksit ve gümüş sülfadiazinin tedavi etkileri karşılaştırıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM
Yeni Zelanda cinsi 20 tavşanda pirinç propla yanık yarası oluşturuldu. Tavşanlar rastgele iki gruba ayrıldı. Yanıklar günlük uygulamayla birinci grupta çinko oksitle (Grup O), ikinci grupta (Grup S) gümüş sülfadiazinle tedavi edildi. Yara iyileşmesi klinik ve histopatolojik olarak takip edildi. Yara ölçümleri yapıldı ve %50 ve %80 reepitelizasyona ulaştığı günler belirlendi.
BULGULAR
Ortalama %50 ve %80 reepitelizasyona ulaşma süreleri Grup O’da sırasıyla 21,4 ve 25,4 gün, Grup S’de 25,8 ve 30,2 gündü (p<0,001). Yara kolonizasyonu ise 1, 2, 3, 4, 5 ve 6. haftalarda ortalama olarak Grup O’da daha düşüktü. Fark 2, 3, 4 ve 6. haftalarda anlamlı idi (p<0,001). Histopatolojik değerlendirme sonucunda Grup O’da epidermis, dermis ve skar dokusunun kalınlıkları sırasıyla 0,12, 3,80 ve 2,44 mm idi. Grup S’de ise 0,16, 4,76 ve 3,16 mm olarak bulundu (p<0,001).
SONUÇ
Bu deneysel çalışmada, çinko oksit yanık tedavisinde epitelizasyon, epidermis maturasyonu ve skar oluşumunda gümüş sülfadiazinden daha etkili bulunmuştur.
BACKGROUND
We aimed to compare the effects of topical zinc oxide and topical silver sulfadiazine in the treatment of partial-thickness burn wounds.
METHODS
The study was conducted with 20 New Zealand rabbits, and burn wounds were created by a brass probe. The animals were randomly divided into two groups. The burns were treated with zinc oxide (Group O) or silver sulfadiazine (Group S) with daily application. The wound healing process was followed both clinically and histopathologically. We determined the days at which 50% and 80% re-epithelization was observed.
RESULTS
The mean time for 50% and 80% re-epithelization was 21.4 and 25.4 days in Group O and 25.8 and 30.2 days in Group S, respectively (p<0.001). The mean score for wound colonization was lower in Group O. The difference was statistically significant at weeks 2, 3, 4, and 6 (p<0.001). In the histopathological examination, the thicknesses of the epidermis, dermis and scar tissue were 0.12 mm, 3.80 mm and 244 mm in Group O, and 0.16 mm, 4.76 mm and 3.16 mm in Group S, respectively (p<0.001).
CONCLUSION
In this experimental burn study, zinc oxide was more effective than silver sulfadiazine in terms of epithelization, dermis maturation and scar formation.

3.The value of serum fibrinogen level in the diagnosis of acute appendicitis
Öner Menteş, Mehmet Eryılmaz, Ali Harlak, Erkan Öztürk, Turgut Tufan
PMID: 23188598  doi: 10.5505/tjtes.2012.58855  Pages 384 - 388
AMAÇ
Bu çalışmada akut apandisit tanısında serum fibrinojen düzeyinin önemi araştırıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM
Kliniğimize başvuran 201 hasta çalışmaya alındı. Hastaların semptomları, semptom süreleri, muayene bulguları, laboratuvar bulguları ve akut apandisit için Alvarado skorları kaydedildi. Kesin tanı histopatolojik inceleme ile konuldu. Ameliyat öncesi kan fibrinojen değerine bakıldı. Tek bir testin ve test kombinasyonlarının duyarlılık, özgüllük ve öngörü değeri farklı seviyelerinde hesaplandı.
BULGULAR
Çalışma süresinde 201 hasta akut apandisit ön tanısı ile ameliyat edildi. Histopatolojik inceleme sonrası 179 (%89) hasta akut apandisit tanısı aldı. Hastaların yaş ortalaması 24,8±7,7 (dağılım 20-57) yıldı, 154 (%76.6) hasta erkek, 47 (23.4%) hasta kadındı. Akut apandisit tanısı için kesim değeri fibrinojen için 245,5 mg/dl, beyaz küre sayımı için 11.900x109/L ve Alvarado skoru için 7 olarak bulundu.
SONUÇ
Akut apandisit tanısında fibrinojenin serum değeri yeni bir akut faz reaktamı olarak kullanılabilir. Üçlü test formülünün kullanılması gözlem veya acil cerrahi kararını vermede yardımcı olabileceği düşünülmektedir.
BACKGROUND
The aim of this study was to investigate the importance of serum fibrinogen level in the diagnosis of acute appendicitis.
METHODS
This study was performed on 201 patients who admitted to our clinic. Symptoms, signs, duration of symptoms, and laboratory indicators of appendicitis were recorded, in keeping with the Alvarado score for acute appendicitis. The ultimate diagnosis was based on histopathological results. Serum fibrinogen levels were detected before surgery. The sensitivity, specificity, and predictive values of single test and test combinations were calculated at different cut-off levels.
RESULTS
During the study period, 201 patients underwent surgery for suspected acute appendicitis. Appendicitis was confirmed in 179 (89%) patients. The mean age was 24.8±7.7 (range, 20-57) years, and 154 (76.6%) patients were male and 47 (23.4%) female. The best diagnostic cut-off point for fibrinogen was found at 245.5 mg/dl, for white blood cells (WBC) at 11,900x109/L and for Alvarado score at 7.
CONCLUSION
The use of fibrinogen blood level may be a new diagnostic acute-phase reactant in the diagnosis of acute appendicitis. The formulation of a triple test is recommended as criteria in deciding emergency surgery or observation.

4.Incarcerated abdominal wall hernia surgery: relationship between risk factors and morbidity and mortality rates (a single center emergency surgery experience)
Erkan Özkan, Mehmet Kamil Yıldız, Tuğrul Çakır, Ender Dulundu, Cengiz Eriş, Mehmet Mahir Fersahoğlu, Ümit Topaloğlu
PMID: 23188599  doi: 10.5505/tjtes.2012.48827  Pages 389 - 396
AMAÇ
Bu çalışmada, acil cerrahi kliniğimizde boğulmuş abdominal duvar hernisi nedeniyle ameliyat edilen hastalarda morbidite ve mortaliteyle ilişkili risk faktörlerinin insidansı araştırıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM
Hastalar hem fıtık türüne göre (inguinal, umblikal, insizyonel, femoral) kendi aralarında hem de morbidite ve mortalite üzerine etkili faktörler bakımından; yaş, cinsiyet, Amerikan Anesteziyoloji Derneği (AAD) skoru, anestezi tipi, eşlik eden hastalıklar, intestinal boğulma ve nekroz varlığı gibi verilerle değerlendirildi.
BULGULAR
İnguinal herni erkeklerde, umblikal ve femoral herni kadınlarda sıktı (p<0,001). Femoral hernide boğulma ve nekrozdan dolayı intestinal rezeksiyon diğer fıtık türlerine göre anlamlı olarak yüksek saptandı (sırasıyla, p<0,005 ve p<0,001). Morbidite ve mortalite üzerine; ileri yaş (≥65 yaş), ek hastalık, strangülasyon, nekroz, yüksek AAD skoru (III, IV), semptomların başlama ve hastaneye başvuru süresinin anlamlı etkisi bulundu. Genel anestezinin de morbidite için risk oluşturduğu görüldü (p<0,05).
SONUÇ
Boğulmuş abdominal duvar hernileri yüksek morbidite ve mortalite oranına sahip bir cerrahi problemdir. Bu yüzden herni saptandığında elektif koşullarda ameliyat planlanmalıdır.
BACKGROUND
The aim of the present study was to investigate morbidity- and mortality-related risk factors in patients undergoing surgery due to incarcerated abdominal wall hernia.
METHODS
The patients were grouped according to the type of hernia (inguinal, umbilical, incisional, femoral), and these groups were evaluated in terms of risk factors affecting morbidity and mortality such as age, gender, American Society of Anesthesiologists (ASA) score, type of anesthesia, concomitant diseases, and the presences of intestinal strangulation and necrosis.
RESULTS
Inguinal hernia was frequent in males, whereas femoral hernia was frequent in females (p<0.001). The rate of intestinal resection due to strangulation and necrosis was found significantly higher among femoral hernias as compared to the other types of hernia (p<0.005 and p<0.001, respectively). Advanced age (≥65 years), concomitant disease, strangulation, necrosis, high ASA score (III-IV), time from the onset of symptoms, and time to hospital admission were found to have significant influences on morbidity and mortality. General anesthesia was found to be a risk factor for morbidity as well (p<0.05).
CONCLUSION
Incarcerated abdominal wall hernias are surgical problems with high morbidity and mortality rates. Therefore, surgery should be planned under elective conditions when hernia is detected.

5.Randomized controlled trial of morphine in elderly patients with acute abdominal pain
Faruk Güngör, Mutlu Kartal, Fırat Bektaş, Secgin Söyüncü, Özlem Yiğit, Ayhan Mesci
PMID: 23188600  doi: 10.5505/tjtes.2012.62534  Pages 397 - 404
AMAÇ
Bu çalışmanın amacı, morfin ve plasebo gruplarındaki klinik olarak önemli tanısal doğruluk ve fizik muayenedeki değişiklikleri belirlemektir.
GEREÇ VE YÖNTEM
Hastalar 1: 1 oranında kör olarak morfin veya plasebo almak için randomize edildi. Çalışmanın birincil takip verisi, morfin ve plasebo gruplarındaki tanısal doğruluk ve fiziksel incelemede klinik olarak önemli değişiklikler olup olmadığını belirlemektir.
BULGULAR
Seksen hasta (39 morfin ve 41 plasebo) çalışmaya dahil edildi. Klinik olarak önemli tanısal doğruluk oranı morfin grubunda %80 (31/39), plasebo grubunda %78 (32/41) ve %2’lik bir fark oranı saptandı (güven aralığı [GA] %95, -7% ile 13%, p=0,9802). Morfin grubundaki hastaların tüm fiziksel inceleme bulguları içinde sadece abdominal rijidite bulgusunda (%15) istatistiksel olarak anlamlı değişiklik saptandı, ancak plasebo grubunda herhangi bir değişiklik (%0) yoktu. İki grup arasındaki fark anlamlı idi (GA %95, %2.3 ile %30.5, p=0.031).
SONUÇ
Bu çalışma ile acil serviste opioid analjezi uygulanmasının güvenli olduğu ve akut nonspesifik karın ağrısı olan yaşlı hastalarda klinik olarak önemli tanısal değişikliğe neden olmadığı, fakat hastalarda abdominal rijidite gibi önemli fiziksel inceleme bulgularını değiştirebileceği sonucuna varılmıştır.
BACKGROUND
The objective of this study was to determine the clinically important change in diagnostic accuracy and physical examination in the morphine vs. placebo group.
METHODS
Subjects were randomized in a 1: 1 ratio to receive a single dose intravenous morphine or placebo in a blinded fashion. Primary outcome measure was to determine if there was a clinically important change in diagnostic accuracy and physical examination in the morphine vs. placebo group.
RESULTS
80 subjects (39 were assigned to morphine and 41 to placebo) were included in the final analysis. Clinically important diagnostic accuracy rate was found to be 80% in the morphine group (31/39) and 78% in the placebo group (32/41), with a difference rate of 2% (95% CI -7% to 13%, p=0.9802. There was a statistically significant change in abdominal rigidity finding (15%) in morphine group in all of the abdominal physical examinations findings; however there was no change in placebo group (0%). The difference between two groups was also statistically significant (95% CI 2.3% to 30.5%, p= 0.031).
CONCLUSION
Administration of opioid analgesia is safe and does not seem to impair clinical diagnostic accuracy in elderly patients with acute undifferentiated abdominal pain. Nevermore, opioids may change the physical examination findings such as abdominal rigidity.

6.Treatment of acute and closed Achilles tendon ruptures by minimally invasive tenocutaneous suturing
Wenge Ding, Weihong Yan, Yaping Zhu, Zhiwei Liu
PMID: 23188601  doi: 10.5505/tjtes.2012.59376  Pages 405 - 410
AMAÇ
Aşil tendonu yırtığı sık rastlanan bir yaralanmadır, komplikasyonları işlevini bozabilir. Yırtılmış tendonun rekonstrüksiyonu için sayısız operasyon tanımlanmış olmasına rağmen bu yöntemler tendonda mikrosirkülasyonu riske atabildiği gibi tendonun iyileşmesini ciddi derecede bozabilir. Yırtıktan hemen sonra minimal invaziv tenokutanöz teknikle dikiş atma ve sistemik fonksiyonel egzersiz, komplikasyon riskini büyük ölçüde azaltabilir.
GEREÇ VE YÖNTEM
Haziran 1996 ile Şubat 2009 arasında bu yöntemle 21-66 yaş arası 88 (54 erkek) hasta tedavi edildi.
BULGULAR
Bir ile 7 yıl arası izlemden sonra ortalama (Amerikan Ortopedik Ayak ve Ayak Bileği Derneği (American Orthopedic Foot and Ankle Society) ayak bileği ayak arkası skoru 95 (90-98 arası) ve ameliyat sonrası skarın maksimal uzunluğu 3 cm idi. Bir hasta, cerrahiden 1 yıl sonra bir kazada Aşil tendonunu yeniden yırtmıştı. Ancak 10 ay sonra onarılmış tendon hâlâ sağlamdı. Başka bir hastada uca doğru atılan gerim dikişinin delip geçmesine bağlı olarak nervus suralis zedelendi, ameliyat sonrası his kaybı ve ödeme neden oldu. Bu dikiş hemen çıkartıldı ve hasta konservatif tedaviyle iyileşti. Aşil tendonu üzerinde uzun süre hareketsiz kalanlarda olduğu gibi düzensiz büyük skarlar yoktu.
SONUÇ
Minimal invaziv perkütanöz dikiş Aşil tendonunun orijinal uzunluk ve bütünlüğünü sağlayabildiği gibi diğer yöntemlere göre ameliyat sonrası komplikasyonları daha az olan minimal invaziv bir yöntemdir.
BACKGROUND
Achilles tendon rupture is a common injury, and its complications can impair function. Numerous operations have been described for reconstructing the ruptured tendon, but these methods can compromise microcirculation in the tendon and can seriously impair its healing. Suturing with a minimally invasive tenocutaneous technique soon after the rupture and systematic functional exercise can greatly reduce the possibility of complications.
METHODS
Between June 1996 and February 2009, we treated 88 patients (54 males; age range, 21-66 years) with this method.
RESULTS
After follow-up ranging from 1-7 years, the mean American Orthopedic Foot and Ankle Society ankle-hind foot score was 95 (range, 90-98), and the maximum length of postoperative scarring was 3 cm. One patient re-ruptured his Achilles tendon one year after surgery in an accident, but after 10 months, the repaired tendon was still intact. In another patient, the nervus suralis was damaged during surgery by piercing the tension suture at the near end, causing postoperative numbness and swelling. The tension suture was quickly removed, and the patient recovered well with conservative treatment. No large irregular scars, such as those sustained during immobilization, were present over the Achilles tendon.
CONCLUSION
Minimally invasive percutaneous suturing can restore the original length and continuity of the Achilles tendon, is minimally invasive, and has fewer postoperative complications than other methods.

7.The role of blood S100B and lactate levels in minor head traumas in children and adults and correlation with brain computerized tomography
Ahmet Ali Sezer, Emine Akıncı, Miraç Öztürk, Figen Coşkun, Gülsen Yılmaz, Alpaslan Karakaş, Talip Toksöz
PMID: 23188602  doi: 10.5505/tjtes.2012.76736  Pages 411 - 416
AMAÇ
Bu çalışmada, kan S100B ve laktat değerlerinin çocuk ve erişkin minör kafa travması sonrasında düzeylerinin belirlenmesi ve bilgisayarlı beyin tomografi (BBT) ile karşılaştırılması amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM
Bu çalışmada, Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servisi’ne başvuran, 100 kafa travması hastası geriye dönük olarak incelendi.
BULGULAR
S100B için kesim noktası 0-0,15 ve laktat için 0,9-1,5 alındığında; bireylerin %42’sinde S100B’nin yüksek ve %56’sında laktat’ın yüksek olduğu saptandı. Hastaların %12’si 18 yaş ve altı, %88’i 18 yaş üstündeydi. Yaş grupları arasında S100B ve laktat açısından anlamlı farklılık bulunamadı. BBT ile S100B ve laktat düzeyleri ilişkilendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı.
SONUÇ
Buna göre minör kafa travmalarında serum S100B ve laktat yüksekliği belirlenmesi klinik muayene veya BBT kullanımının yerini alamaz ve minör kafa travmalarında S100B ve laktatın prognoz tahminlerinde güvenilir işaretleyiciler olmadığı kanaatindeyiz.
BACKGROUND
In this study, we aimed to set levels of blood S100B and lactate and to determine any correlation with brain computerized tomography in minor head traumas in children and adults.
METHODS
This clinical trial is a prospective study including 100 head trauma patients who applied to Ankara Training and Research Hospital emergency service.
RESULTS
In this study, cut-off ranges of 0.0-0.15 ug/ml and 0.9-1.7 mmol/L for blood S100B and lactate levels, respectively, were used. S100B level was higher than the cut-off range in 42% of patients and lactate level was higher in 56% of patients. No significant differences were determined between age groups. When the relation between S100B and lactate levels with brain CT was evaluated, no statistically significant relation was determined.
CONCLUSION
According to our results, in minor head traumas, the determination of elevated serum S100B and lactate levels cannot take the place of clinical examination and the use of cranial CT. Although the patients in our study group had minor head trauma, we do not consider S100B and lactate to be reliable markers for estimating progression.

8.Effectiveness of early fasciotomy in the management of snakebites
Cemal Fırat, Serkan Erbatur, Ahmet Hamdi Aytekin, Hıdır Kılınç
PMID: 23188603  doi: 10.5505/tjtes.2012.28158  Pages 417 - 423
AMAÇ
Bu çalışmamızda amacımız, yılan sokmalarına bağlı gelişen kompartman sendromlarının tedavisinde, klasik kompartman sendromu kriterlerinden uzaklaşarak yapılan erken fasyotominin hem klinik iyileşmeyi hızlandırdığı hem de ilerleyici doku hasarını azalttığını vurgulamaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM
Yılan ısırması nedeniyle başvuran 14 hasta geriye dönük olarak incelendi. Hastaların 5’i rutin tedavi ile takip edilerek iyileştirildi. Tedaviye yanıt vermeyen 6 hastaya ekstremitede artan ödem, ağrı, peteşi-ekimoz, bül formasyonu, ilerleyici deri nekrozu ve gerilemeyen klinik ve laboratuvar bozukluklar nedeniyle ilk 48 saat içerisinde erken fasyotomi yapıldı. Geç dönemde kompartman tanısı ile kliniğimize sevk edilen 3 hastaya ise başvurduklarında fasyotomi yapıldı. Fasyotomi insizyonları 4 ila 6 gün sonra kapatıldı.
BULGULAR
Erken fasyotomi uygulanan 6 hastada ödemin hızla azaldığı, ekstremite derisindeki lokal nekrozların ilerlemediği gözlendi. Ayrıca bu hastalarda lokal ısı artışı veya ateş gibi toksik belirtiler hızla geriledi. Geç fasyotomi yapılan 3 hastada ise iyileşme hızı erken cerrahi yapılanlarla kıyaslandığında oldukça yavaştı ve kas ve derideki nekrotik ilerleme kısmen geriledi.
SONUÇ
Fasyotomi yılan ısırıklarında özel bir yere sahip olup kompartman sendromu olgularında gerekli tüm tedaviler uygulanmalı kliniğin tam olarak oturmasını veya kompartman basıncının eşik değere ulaşmasını beklemeden erken fasyotomi yapılmalıdır.
BACKGROUND
The purpose of this study was to emphasize that early fasciotomy performed in the treatment of snakebites in the absence of the classic compartment syndrome criteria accelerates the clinical recovery and reduces the progressive tissue damage.
METHODS
Fourteen patients with snakebite were examined retrospectively. Five of them healed with routine treatments. Six patients who did not respond to the treatment underwent early fasciotomy procedure in 48 hours. All of the patients had edema, pain, ecchymosis, bulla formation, and progressive skin necrosis over the extremity. Fasciotomy was performed in three patients who were referred in the late period with compartment syndrome. Fasciotomy incisions were closed after 4-6 days.
RESULTS
After the early fasciotomy, edema diminished rapidly, the skin became more viable and local necrosis did not progress. Further, the toxic symptoms like local temperature increase and fever also diminished. The healing process in the three patients who underwent late fasciotomy was much slower compared with the early fasciotomy group. In particular, necrosis on the muscle and skin had deteriorated.
CONCLUSION
Fasciotomy has a special place in snakebites. In cases of compartment syndrome, all necessary treatments including early fasciotomy should be performed before the full clinical symptoms develop or the compartment pressure reaches the threshold value.

CLINICAL ARTICLE
9.Temporal bone fractures: evaluation of 77 patients and a management algorithm
Gökhan Yalçıner, Ahmet Kutluhan, Kazım Bozdemir, Hüseyin Çetin, Behçet Tarlak, Akif Sinan Bilgen
PMID: 23188604  doi: 10.5505/tjtes.2012.98957  Pages 424 - 428
AMAÇ
Temporal kemik kırığı olan hastalarda etyoloji, otolaringolojik semptom ve bulguların radyolojik değerlendirmeleri, tedavi yaklaşımları ve sonuçlar değerlendirildi.
GEREÇ VE YÖNTEM
Yetmiş yedi temporal kemik kırığı olgusu, yaş, cinsiyet, kırığın yeri, kırığın etyolojisi ve kanlı otore, timpanik membran perforasyonu, serebrospinal otore, işitme kaybı, hemotimpanum, fasiyal ve diğer kraniyal sinir paralizilerinin varlığı ve bilgisayarlı tomografi sonuçları yönünden geriye dönük olarak değerlendirildi.
BULGULAR
Olgularda kırıkların %55’i trafik kazası sonucu meydana gelmişti ve çoğunluğu erkekti (%76,6). Otolaringolojik bulgular sıklık sırası ile erken dönem iletim tipi işitme kaybı (%65,8), kanlı otore (%61,2), hemotimpanum (%58,5), timpanik membran perforasyonu (%25,6), fasiyal sinir paralizisi (%12,3), serebrospinal otore (%8,5) ve sensörinöral işitme kaybı (%5,4) idi. Kırıkların çoğu petroz (%65,8) ve uzunlamasına tip (%51,2) idi.
SONUÇ
Bu araştırmada 77 temporal kemik kırığı hastasında sıklık sırası ile otolaringolojik bulguları ve tedavi yaklaşımımızı literatür bulguları ile karşılaştırıp tartıştık. Temporal kırıklarda sistematik bir değerlendirme ve tedavi için bir algoritma oluşturduk.
BACKGROUND
We aimed to evaluate the etiologies, otolaryngological features, radiological findings, management strategies, and outcomes of temporal bone fractures.
METHODS
Seventy-seven temporal bone fracture cases were retrospectively evaluated for age and gender distribution, side of the fracture, etiology of injuries, the presence of blood otorrhea, tympanic membrane perforation, cerebrospinal fluid otorrhea, hearing loss, hemotympanum, and facial or other cranial nerve palsies, and computerized tomography reports.
RESULTS
Nearly 55% of the cases were caused by traffic accidents and were predominantly male (76.6%). Otolaryngological presentations in order to frequency were early conductive hearing loss (65.8%), blood otorrhea (61.2%), hemotympanum (58.5%), tympanic membrane perforation (25.6%), facial nerve paralysis (12.3%), cerebrospinal fluid otorrhea (8.5%), and sensorineural hearing loss (5.4%). Most of the fractures were petrous (65.8%) and longitudinal type (51.2%).
CONCLUSION
In this research, otolaryngological findings in order of frequency and treatment approaches were compared with literature findings and discussed in 77 temporal bone fracture cases. We formed a management algorithm for the systematic evaluation and treatment of temporal fractures.

10.The mid-term results of treatment for tibial pilon fractures
Deniz Gulabi, Özgür Toprak, Cengiz Sen, Cem Coskun Avci, Erkal Bilen, Fevzi Saglam
PMID: 23188605  doi: 10.5505/tjtes.2012.86094  Pages 429 - 435
AMAÇ
Bu yazıda, distal tibia (pilon) kırıklarının cerrahi tedavi sonuçları, radyolojik ve klinik olarak araştırıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM
2002-2009 tarihleri arasında cerrahi olarak tedavi edilen 31 hastanın (25 erkek, 6 kadın; ortalama yaş 46; dağılım 17-72 yaş) 32 ayağı değerlendirildi. Bu kırıkların 24’üne açık redüksiyon ve internal fiksasyon, 8’ine eksternal fiksasyon yapıldı. Hastalar ortalama 46 ay takip edildi. Hastalar Teeny-Wiss fonksiyonel ayakbileği skorlamasına göre değerlendirildi. Radyolojik olarak kırık redüksiyon skorlaması Ovadia ve Beals kriterlerine göre yapıldı.
BULGULAR
Tip 2 kırıkların 9’unda (%47,4), tip 1 kırıkların 5’inde (%26,3) ve tip 3 kırıkların 5’inde (%26,3) mükemmel sonuç elde edildi. Tip 3 kırıkların 9’unda (%69,2) kötü sonuç elde edilmişken, tip 1 ve tip 2 kırıkların 2’sinde (%15,4) kötü sonuç elde edildi. Eksternal fiksatör uygulaması ile karşılaştırıldığında, çok iyi ve iyi sonuçlar anlamlı derecede yüksek sayıda açık redüksiyon internal fiksasyon uygulaması ile elde edildi (sırasıyla, n=3, %15,8 ve n=16, %84,2; p<0.05).
SONUÇ
Pilon kırıklarının cerrahi tedavisinde, atravmatik yumuşak doku diseksiyonu, eklem yüzünün anatomik redüksiyonu, stabil bir tespit, erken hareket ve hastanın mobilizasyonu ilkelerine uyulduğunda başarılı sonuçlar alınabilmektedir, ancak bu prensiplere uyulmasına rağmen tip 3 kırıklarda travma sonrası artrit kaçınılmazdır.
BACKGROUND
In this report, the surgical treatment results of distal tibia (pilon) fractures are analyzed radiologically and clinically.
METHODS
Between 2002 and 2009, 32 feet of 31 patients (25 males, 6 females; mean age 46 years; range 17 to 72 years) who were treated surgically for tibial pilon fractures were evaluated. Open reduction and internal fixation were applied to 24 and external fixation to 8 fractures. The patients were evaluated according to the Teeny-Wiss functional ankle score, and overall assessment of reduction was calculated radiographically according to the criteria of Ovadia and Beals.
RESULTS
While excellent results were achieved in 9 (47.4%) type 2, 5 type 1 (26.3%), and 5 (26.3%) type 3 fractures, fair/poor outcomes were obtained in 9 (69.2%) type 3 and in 2 (15.4%) types 1 and 2 fractures each (p<0.015). Compared to the external fixation application, a statistically significantly higher number of excellent and good outcomes were obtained with open reduction internal fixation application (n=3, 15.8% vs n=16, 84.2%, respectively; p<0.05).
CONCLUSION
If the principles of atraumatic soft tissue dissection, anatomic reduction of the joint face, stable fixation, and early mobilization of the patient are complied with in the surgical treatment of pilon fractures, successful results can be achieved. However, in type 3 fractures, even if these principles are complied with, post-traumatic arthritis is inevitable.

11.Early period psychiatric disorders following burn trauma and the importance of surgical factors in the etiology
Hakan Yabanoğlu, Mahmut Can Yağmurdur, Nilgün Taşkıntuna, Hamdi Karakayalı
PMID: 23188606  doi: 10.5505/tjtes.2012.98511  Pages 436 - 440
AMAÇ
Yanık travması sonrasında erken dönemde ortaya çıkan psikiyatrik bozukluklar değerlendirildi.
GEREÇ VE YÖNTEM
Yanık travmasına maruz kalan 1369 hastanın dosyası geriye dönük olarak incelendi. Psikiyatrik bozukluk saptanan 45 hasta yaş, cinsiyet, kronik hastalık, yanık öncesindeki psikiyatrik bozukluk, yanık nedeni, yanık yüzdesi, yanık derecesi, ek travma, ameliyat sayısı, hastanede kalış süresi, ekstremite amputasyonu, entübasyon durumu, psikiyatrik semptomlar, travma sonrası psikiyatrik bozukluk ve mortalite açısından değerlendirildi.
BULGULAR
Yanık travması sonrası erken dönemde 45 hastada psikiyatrik bozukluk saptandı. Hastaların 7’si (%15,5) kadın, 38’i (%84,5) erkekti. Ortalama yaş 32±14,3 yıl, yanık yüzdesi %40,09±20,69, geçirilmiş ameliyat sayısı 2,95±1,75, hastanede kalış süresi 51.57±38.62 gün idi. Hastaların 12’sinde (%26,6) post travmatik stres bozukluğu (PTSD), 11’inde (%24,4) deliryum, 8’inde (%17,7) anksiyete bozukluğu, 7’sinde (%15,5) depresyon, 1’inde (%2,2) yoksunluk sendromu, 1’inde (%2.2) şizoaffektif bozukluk, 2’sinde (%4,4) PTSD ve depresyon, 2’sinde (%4,4) PTSD ve deliryum ve 1’inde (%2.2) PTSD ve anksiyete bozukluğu görüldü.
SONUÇ
Yanık multisipliner yaklaşımla tedavi edilebilen bir travmadır.
BACKGROUND
We aimed to assess early period psychiatric disorders following burn trauma.
METHODS
The files of 1369 patients who had burn trauma were analyzed retrospectively. Forty-five patients with the diagnosis of psychiatric disorder were assessed based on the variables of age, gender, presence of chronic diseases, psychiatric disorders prior to burn trauma, cause of the burn, burn percentage, degree of burn, additional trauma, number of surgeries, duration of hospitalization, extremity amputation, intubation status, psychiatric symptoms, post-trauma psychiatric disorders, and mortality.
RESULTS
Forty-five patients developed psychiatric disorder in the early period following burn trauma. Of the 45 patients, 7 (15.5%) were female and 38 (84.5%) were male. The mean age was 32±14.3 years, burn percentage was 40.09±20.69%, number of operations was 2.95±1.75, and the total duration of hospitalization was 51.57±38.62 days. Twelve (26.6%) patients had post-traumatic stress disorder (PTSD), 11 (24.4%) had delirium, 8 (17.7%) had anxiety disorder, 7 (15.5%) had depression, 1 (2.2%) had abstinence syndrome, 1 (2.2%) had schizoaffective disorder, 2 (4.4%) had PTSD and depression, 2 (4.4%) had PTSD and delirium, and 1 (2.2%) had PTSD and anxiety disorder.
CONCLUSION
Burn is a trauma that can be treated with a multidisciplinary approach.

12.Penetrating cardiac injuries: assessment of 21 patients
Yüksel Dereli, Ramis Özdemir, Musa Ağrış, Murat Öncel, Kemalettin Hoşgör, Ali Suat Özdiş
PMID: 23188607  doi: 10.5505/tjtes.2012.93467  Pages 441 - 445
AMAÇ
Penetran kardiyak yaralanmalar, ciddi klinik sonuçları sebebiyle yüksek mortalite oranına sahiptir. Bu çalışmanın amacı, hastanemizde penetran kardiyak yaralanma nedeniyle cerrahi tedavi uygulanan hastaların araştırılmasıdır.
GEREÇ VE YÖNTEM
Bu yazıda, Şubat 2006 ve Ocak 2011 tarihleri arasında hastanemize penetran kalp yaralanması şikayeti ile başvuran 21 hasta (18 erkek, 3 kadın) geriye dönük olarak incelendi. Hastalar klinik bulgular, tedavi yöntemleri ve sonuçları açısından değerlendirildi.
BULGULAR
Olguların 19’u delici kesici alet, 2’si ateşli silah yaralanması şeklindeydi. Tüm olgulara acil cerrahi girişim uygulandı. Kardiyak yaralanma 13 olguda sağ ventrikül, 5 olguda sol ventrikül ve 3 olguda sağ atriyum yaralanmasını içeriyordu. Sol atriyum yaralanması gözlenmedi. Kardiyak yaralanmalar primer dikiş yöntemi ile onarıldı. Mortalite 6 olgu ile %28,6 olarak saptandı.
SONUÇ
Penetran kardiyak yaralanmalar genellikle genç yaş grubunda görülmektedir. Erken transport, uygun resüsitasyon ve acil cerrahi tedavi penetran kalp yaralanması olan hastaların hayatta kalma oranını artıracaktır.
BACKGROUND
Penetrating cardiac injuries carry high mortality rates due to serious clinical outcomes. This study was planned to investigate patients treated surgically in our hospital for penetrating cardiac injury.
METHODS
In this article, we reviewed retrospectively 21 patients (18 male, 3 female) suffering from penetrating heart injuries who admitted to our hospital between February 2006 and January 2011. Patients were evaluated with respect to clinical findings, treatment methods and clinical outcomes.
RESULTS
Among the patients, 19 cases were due to stab injury and 2 cases to gunshot injury. Emergent surgical interventions were performed in all patients. Cardiac injuries involved the right ventricle in 13 patients, left ventricle in 5 patients and right atrium in 3 patients. There was no left atrial injury. Cardiac injuries were repaired by primary suturing method. Mortality was determined in 6 patients (28.6%).
CONCLUSION
Penetrating cardiac injuries are seen generally in young people. Early transport, proper resuscitation and emergent surgery treatment improved survival in patients who sustained penetrating cardiac injuries.

13.A rare cause of small bowel obstruction in adults: persistent omphalomesenteric duct
Ali Güner, Can Keçe, Aydın Boz, İzzettin Kahraman, Erhan Reis
PMID: 23188608  doi: 10.5505/tjtes.2012.77609  Pages 446 - 448
Mekanik ince bağırsak tıkanıklığının en sık nedeni önceden yapılmış karın ameliyatlarıdır. Buna karşın, karın ameliyatı hikayesi olmayan hastalarda tanı koyulması ve tedavi zordur. Omfalomezenterik kanal fetal gelişim sırasında midgut ile yolk kesesi arasında yer alan embriyonik bir yapıdır. Bazı kişilerde, varlığı sebat eder ve özellikle çocukluk yaşlarında bazı komplikasyonlara neden olur. Erişkinlerde ise omfalomesenterik kanalın sebat etmesine bağlı gelişen bağırsak tıkanıklığı oldukça nadir rastlanılan bir durumdur. Bu yazıda, omfalomezenterik kanal açıklığının devam etmesine bağlı bağırsak tıkanıklığı gelişmiş 42 yaşındaki erkek hasta sunuldu.
Previous abdominal surgery is the most common cause of mechanical small bowel obstruction. However, in patients with no abdominal surgery history, it is difficult to diagnose and treat. Omphalomesenteric duct is a primitive embryonic structure of fetal development between the midgut and yolk sac. In some cases, it may persist and result in several complications, particularly in childhood. In adults, intestinal obstruction due to persistent omphalomesenteric duct is an extremely rare circumstance. We report a 42-year-old male patient presenting with omphalomesenteric duct remnant causing small bowel obstruction.

14.Spontaneous migration of a retained bullet within the brain: a case report
Mehmet Arslan, Metehan Eseoğlu, Burhan Oral Güdü, Ismail Demir, Abdul Baki Kozan
PMID: 23188609  doi: 10.5505/tjtes.2012.88965  Pages 449 - 452
Başın kurşun yaralanmaları genellikle ölümcüldür ve beyin içinde kalan kurşunun kendiliğinden hareketi nadir bir durumdur. Bu olgu sunumunda, 23 yaşındaki erkek hastanın beyninde kendiliğinden hareket eden kurşun sunuldu. Beyin bilgisayarlı tomogafisi (BT) kurşunun sol parietal bölgede derin yerleşimli olduğunu gösterdi. Hastanın bilinci açıktı ve sağ homonium hemianopsi vardı. Kurşun, hayati yapılara yakın ve derin yerleşimliydi. Bu yüzden, cerrahi girişim düşünülmedi. İki ay sonra çekilen kontrol BT’sinde kurşunun yerçekimi etkisi ile kaudale ve posteriyora doğru yer değiştirdiği görüldü. Beyin içinde kalan kurşunun tedavisi tartışmalıdır. Derinde yerleşen kurşunu çıkarmak ek nörolojik hasara neden olabileceği gibi kalan kurşunun hareketi de hayati yapıların zarar görmesine neden olabilir.Sonuç olarak, ek nörolojik defisite neden olmayacak kolay ulaşılabilir kurşunların çıkarılmasını öneriyoruz.
Gunshot injury to the head is usually mortal, and spontaneous migration of a retained bullet is rare. We report the case of a 23-year-old man with a spontaneously migrated bullet within the brain. Cranial computerized tomography (CT) indicated that the bullet was lodged deeply in the left parietal region. The patient was conscious and had right homonymous hemianopsia. The bullet was close to the vital structures and deep-seated; therefore, surgical intervention was not considered. Two months after the injury, repeat CT revealed that the bullet had migrated posteriorly and caudally due to gravitational factors. Management of the retained bullet was controversial. Removal of a deep-seated bullet may cause additional neurological deficit, but migration of a retained bullet may cause damage to vital structures, producing significant neurological damage. We proposed that the bullet in the brain should be removed if it could be reasonably accessed without causing additional neurological damage.

15.Chi-chen CHANG,1 Hung-jung LIN,1 Ning-ping FOO,2 Kuo-tai CHEN1
Chi-chen Chang, Hung-jung Lin, Ning-ping Foo, Kuo-tai Chen
PMID: 23188610  doi: 10.5505/tjtes.2012.08931  Pages 453 - 454
Bu yazıda, sırtında ve üst ekstremitelerinde bıçak yaralarıyla gelen 52 yaşında bir kadın olgu sunuldu. Göğüs duvarında kalmış bıçak acil servis bölümünde fark edilmemişti. Olgu bize, ayrıntılı hasta öyküsü, tam bir fiziksel inceleme ve düz film çekilmesine rağmen belirgin bir yabancı cismin gözden kaçabildiğini hatırlatmaktadır. Çıkartılmamış bir yabancı cisim enfeksiyon riskini arttırabileceği gibi ilerde iç organ hasarına neden olabilir. Penetran yara yeterince incelenemediğinde veya travma cerrahı yaralı hastalarda ayrıntılı inceleme yapamıyorsa hastaların bilgisayarlı tomografi taramasından geçmesini öneririz. Bilgisayarlı tomografi görüntüleri penetran yaralanmayı, şiddetini ve yabancı bir cisim riskini aydınlatabilir.
We report a 52-year-old woman presenting with stab wounds on her back and upper extremities. A knife retained in her chest wall was not discovered in the emergency department. This case reminds us that an obvious foreign body can be missed even after obtaining a detailed history, complete physical examination and plain film. Particularly, a retained foreign body increases the risk of infection and may cause further internal organ injury. We suggest that patients undergo computed tomography (CT) scanning whenever a penetrating wound cannot be explored adequately or the trauma surgeons are unable to perform detailed examinations on the injured patients. The CT images could delineate the course and severity of the penetrating injury, and decrease the risk of a retained foreign body.

CASE REPORTS
16.Bilateral simultaneous anterior obturator dislocation of the hip by an unusual mechanism - a case report
Asif Sultan, Tahir Ahmad Dar, Mohd Iqbal Wani, Mubashir Maqbool Wani, Samina Shafi
PMID: 23188611  doi: 10.5505/tjtes.2012.77012  Pages 455 - 457
Otuz yaşında bir kadın hasta çift taraflı ve eşzamanlı olarak her iki kalça ekleminde anterior dislokasyonla başvurdu. Hasta konservatif yolla tedavi edildi. İki yıllık takip avasküler nekroz belirtileri olmaksızın mükemmel sonuçlar alındığını gösterdi. Yaralanmanın önceden bildirilen olgulardan farklı olan nedeni ve mekanizması tartışıldı.
A case of bilateral simultaneous anterior dislocation of the hip in a 30-year-old female is presented herein. The patient was managed conservatively. Follow-up at two years showed excellent results with no signs of avascular necrosis. The cause and mechanism of injury are discussed, which are different from those of previously reported cases.

17.Emergency surgery due to go-kart injuries: report of two consecutive cases
Kerim Bora Yılmaz, Melih Akıncı, Oskay Kaya, Hakan Kulaçoğlu
PMID: 23188612  doi: 10.5505/tjtes.2012.80000  Pages 458 - 460
Go-kart kazasına bağlı yaralanma Türkiye’de yeni bir acil cerrahi türüdür. Hastalara göre çok değişik şekillerde izlenebilirler. Araçların tasarımı ve hasta karakteristikleri arasında ince ayrıntılarlar vardır. Bu yazıda, iki farklı go-kart kazasında iki ciddi yaralanma olgusu sunuldu. Bu hastalarda karaciğer laserasyonu ve mezenterik intestinal avulsiyona bağlı şiddetli karın içi kanama izlendi. Hastalar cerrahi yöntemlerle tedavi edildi, problemsiz olarak taburcu edildiler.
Injury due to go-karting accidents is a new kind of surgical emergency in Turkey and may show variations between patients. There are special details as relate to the design of the vehicles and patient characteristics. We report two seriously injured patients as a result of two different go-kart accidents. Severe intraabdominal hemorrhage due to liver laceration was seen in one patient and mesenteric intestinal avulsion in the other. Both patients were treated surgically and discharged uneventfully.

18.Isolated basal ganglia hemorrhage due to blast injury
Fuldem Mutlu Aygün, Murat Serhat Aygün, Mehmet Bülent Önal, Osman Lütfi Demirci
PMID: 23188613  doi: 10.5505/tjtes.2012.35033  Pages 461 - 462
Bilateral travmatik bazal ganglion kanaması son derece nadir bir nöropatolojik antitedir. Blastik yaralanmaya bağlı bilateral bazal ganglion kanaması daha öncesinde hiç tanımlanmamıştı. Patlamaya bağlı gelişmiş bilateral bazal ganglion kanaması olan bir olgu sunuldu.
Bilateral traumatic hemorrhage of the basal ganglia is an extremely rare neuropathologic entity. Bilateral basal ganglia hemorrhage secondary to blast injury has not described before. We report a case with bilateral basal ganglia hemorrhage secondary to explotion.