p-ISSN: 1306-696x | e-ISSN: 1307-7945
Volume : 24 Supp : 4 Year : 2022

Quick Search




SCImago Journal & Country Rank
Turkish Journal of Trauma and Emergency Surgery - Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 24 (4)
Volume: 24  Issue: 4 - July 2018
RESEARCH ARTICLE
1.Effects of peritoneal lavage and dry cleaning on bacterial translocation in a model of peritonitis developed using cecal ligation and puncture
Turgut Reis Koç, Ömer Rıdvan Tarhan, Bekir Sarıcık
PMID: 30028499  doi: 10.5505/tjtes.2017.97838  Pages 281 - 286
AMAÇ: Günümüzde, tanı yöntemlerindeki, cerrahi tekniklerdeki, antibiyoterapi ve yoğun bakım ünitelerindeki ilerlemeler, şiddetli sekonder peritonitin mortalitesini azaltmasına rağmen, mortalite hala kabul edilemeyecek kadar yüksektir. Peritonit kaynağını ortadan kaldırmak için cerrahın kapatma, dışa alma ve rezeksiyon gibi çeşitli seçenekleri vardır. Bu yöntemlerin hangisinin uygulanacağı cerrahın tercihine ve hastanın durumuna bağlıdır. Bu çalışmanın amacı peritoneal temizleme yöntemleri arasında yer alan kuru temizleme (izotonikle ıslatılıp sıkılmış gazlı bezler=kuru temizlik) ile izotonikle peritoneal lavaj yöntemini karşılaştırılarak bakteriyel translokasyon oranlarını belirlemektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Sham, kontrol, kuru temizlik ve izotonikle temizlik grubu olarak toplam 64 sıçan üzerinde çalışma yapıldı. Sham grubunda sadece laparotomi, kontrol grubuna çekal bağlama ve delme işlemi uygulandı. Diğer iki gruba bağlama ve delme işlemi sonrası birinde kuru temizlik diğerinde izotonikle temizleme işlemi yapıldı. Sakrifiksayon sonrası karaciğer, dalak ve mezodan elde edilen örnekler aerobik ve anaerobik ortamlarda kültüre alındı.
BULGULAR: Karaciğer, dalak ve mezo örneklerinin kültür sonuçlarında aerob bakteri ölçümlerinde kuru temizlikle izotonik grubu arasındaki değerlendirmede anlamlı fark bulunmasına rağmen anaerob bakterilerde ise anlamlı fark saptanmadı.
TARTIŞMA: Yaptığımız çalışmaya göre karıniçi enfeksiyonların tedavisinde, karın temizliği açısından ıslatılıp sıkılmış gazlı bezle yapılan temizlik serum fizyolojikle yapılan temizliğe göre aerobik bakteriler açısından daha efektif olduğu söylenebilir. Anaerob bakteriler açısından her iki yöntem arasında fark görülememektedir.
BACKGROUND: Currently, all progress in diagnostic techniques, surgical techniques, antibiotherapy, and intensive care units is accompanied by a decrease in the mortality due to severe secondary peritonitis; however, the rate is still unacceptably high. To remove the source of peritonitis, a surgeon has several options, such as closure, exclusion, and resection, depending on the preference of the surgeon and the condition of the patient. The aim of this study is to determine the rates of bacterial translocation by comparing the dry cleaning method (gauze squeezed with saline) and peritoneal lavage method (cleaning with saline), which are among the peritoneal cleaning methods.
METHODS: A total of 64 rats were studied as sham, control, dry cleaning, and saline cleaning groups. Only laparotomy was performed in the sham group, and cecal ligation puncture was performed in the control group. After ligation puncture operations in the other two groups, one of them was subjected to dry cleaning and the other to isotonic cleaning. The samples obtained from the liver, spleen, and mesothelium were sacrificed and cultured under aerobic and anaerobic environments.
RESULTS: There was no significant difference in the anaerobic bacterial counts, although there was a significant difference in the results of the aerobic bacterial counts in liver, spleen, and mesothelium samples on comparing the dry cleaning and saline cleaning groups.
CONCLUSION: According to our study, the cleaning of intraabdominal infections with dry gauze is more effective than the cleaning with physiological saline for the elimination of aerobic bacteria. There is no difference observed with respect to the anaerobic bacterial counts.

2.Effect of β-glucan on serum levels of IL-12, hs-CRP, and clinical outcomes in multiple-trauma patients: a prospective randomized study
Zahra Vahdat Shariatpanahi, Zakyeh Fazilaty, Hamid Chenari
PMID: 30028484  doi: 10.5505/tjtes.2017.34514  Pages 287 - 293
AMAÇ: Travma yoğun immünolojik işlev bozukluğuyla ilişkilidir. Bu durum hastaları enfeksiyonlara ve olumsuz sonuçlara yatkınlaştırır. Beta-glukan antimikrobiyal immün yanıtın başlamasıyla ilişkilendirilmiştir. Bu çalışma kritik çoklu travma hastalarında β-glukan içeren enteral diyetin serum IL-12 ve yüksek derecede duyarlı C-reaktif protein (hs-CRP) düzeyleri, enfeksiyon oluşumu ve klinik sonuçlar üzerine etkilerini değerlendirme amaçlanmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: En az 10 gün enteral beslenmesi gereken 40 çoklu travma hastası girişim grubu (n=20) veya plasebo grubuna (n=20) randomize edildi. Girişim grubuna 3 g β-glukan içeren yüksek proteinli enteral diyet, kontrol grubuna ise benzer bir diyet ve plasebo olarak 3 g maltodekstrin verildi. Başlangıçta (0. gün), 10. ve 21. günde serum IL-12 ve hs-CRP düzeyleri ölçüldü.
BULGULAR: Kontrol grubuna göre beta-glukan grubu 21. günde anlamlı derecede daha yüksek serum IL-12 düzeyleri sergiledi. Beta-glukan grubunda enfeksiyon sıklığı ve mekanik ventilasyon süresi anlamlı derecede daha düşüktü. SOFA (Sequential Organ Failure Assessment, Ardışık Organ Yetersizliği Değerlendirme) skorunda β-glukan grubu lehine anlamlı derecede olumlu bir farklılık mevcuttu. İki grup arasında serum hs-CRP düzeyleri, yoğun bakım ünitesinde kalış süresi, enfeksiyon oluşumu ve mortalite oranları arasında herhangi bir farklılık saptanmadı.
TARTIŞMA: Beta-glukan kritik çoklu travma hastalarda serum IL-12 düzeylerini yükseltebilir, mekanik ventilasyon süresini kısaltabilir ve organ yetersizliğini
hafifletebilir.
BACKGROUND: Trauma is associated with a profound immunological dysfunction. This predisposes patients to infections and adverse outcomes. β-glucan has been implicated in the initiation of anti-microbial immune response. The present study aimed to evaluate the effects of an enteral diet containing β-glucan on serum levels of IL-12 and highly-sensitive C-reactive protein (hs-CRP), occurrence of infection, and clinical outcomes in critically ill multiple-trauma patients.
METHODS: Forty multiple-trauma patients requiring enteral nutrition for at least 10 days were randomly assigned to the intervention group (n=20) or the placebo group (n=20). The intervention group received a high-protein enteral diet providing 3 g β-glucan, and the control group received a similar diet, except for 3 g of maltodextrin as a placebo. Serum levels of IL-12 and hs-CRP were measured on days 0, 10, and 21.
RESULTS: The β-glucan group showed significantly higher serum levels of IL-12 on day 21 compared to the control group. Infection frequency and duration of mechanical ventilation were significantly lower in the β-glucan group. A significant difference was found in the Sequential Organ Failure Assessment (SOFA) score in favor of the β-glucan group. No difference was found in the serum levels of hs-CRP, length of ICU stay, occurrence of infection, and mortality rates between the two groups.
CONCLUSION: β-glucan may increase serum levels of IL-12, shorten the duration of mechanical ventilation, and reduce organ failure in critically ill multiple-trauma patients.

CLINICAL ARTICLE
3.Top 100 cited articles in traumatology: A bibliometric analysis
Mehmet Dokur, Erdal Uysal
PMID: 30028485  doi: 10.5505/tjtes.2017.74857  Pages 294 - 302
AMAÇ: Bu bibliyometrik çalışmada, travmatoloji alanındaki en sık alıntılanan 100 makalenin çok yönlü analizini yapmayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Biz bu çalışmada, Web of Science ve PubMed’teki veri tabanlarından elde ettiğimiz, 1975 ile 2017 yılları arasında yayınlanmış 56.980 travma makalesi içinden en çok alıntılanan ilk 100’ünü alıntılanma sayılarına ve yayın yıllarına, köken aldığı ülkelere ve kurum veya organizasyonlarına, en sık tercih edilen konularına, fonlanma durumlarına, makale tiplerine ve kanıt düzeylerine göre analiz ettik.
BULGULAR: Travmatoloji alanında en sık alıntılanan 100 makaledeki toplam yazar sayısını 649 ve yazar sayısı ortalamasını 6.49±5.46 (dağılım: 1–32), toplam çalışma grubu sayısını 8 ve eşlik eden çalışmacı sayısını ise 1241 olarak saptadık. Amerika Birleşik Devletleri, yayınlarda en sık yer alan ülke ve kurum ya da organizasyon olma ve bilimsel aktivitede sunulan makale sayısı bakımlarından ilk sırada idi. En çok alıntılanan 100 makalenin 70’inin, gelişmiş ülkelerdeki fon desteği veren kuruluşlar tarafından desteklendiğini belirledik. Travmatoloji ile ilgili en çok alıntılanan 100 makalede en sık tercih edilen ilk üç konu başlığını santral sinir sistemi travması (21 makale), majör travma-kanama kanama kontrolü-transfüzyon-erken koagülopati (18 makale) ve travma bakımı ve sistemleri (8 makale) olarak saptadık. En sık alıntılanan 100 travmatoloji makalesinin kanıt ortalaması 2.45±1.05 (dağılım: 1–4) idi. Ayrıca biz en çok alıntılanan 100 makalenin 66’sının etki faktörü 2.6 daha yüksek olan bilimsel dergilerde (dağılım: 2.648–72.406) yayınlandığını belirledik. Araştırmacılar tarafından en sık tercih edilen çalışma tipinin klinik araştırma (92 makale) ve çalışma alt tipinin ise karşılaştırmalı ileriye yönelik çalışmalar (27 makale) olduğunu saptadık. Travmatolojideki klasik makalelerin kanıt gruplarının dağılımlarını ise sırasıyla B (54 makale), A (26 makale) ve C (20 makale) olarak belirledik.
TARTIŞMA: Makalelerin bilimsel değerini saptamadaki bazı eksikliklerine rağmen travmatoloji alanındaki klasik makalelerin alıntılanma analizleri, önemli akademik katkılar sağlayabilir.
BACKGROUND: In this bibliometric study, we aimed to conduct multi-dimensional citation analysis of the top 100 cited articles in traumatology.
METHODS: We analyzed the top 100 cited articles among 56.980 trauma articles published between 1975 and 2017, which we obtained from databases in Web of Science and PubMed based on their citation rates and publication years, countries of origin, institutions or organizations, the most common subjects, funding status, article types, and levels of evidence.
RESULTS: In the top 100 cited articles, the number of total authors was 649 and average authorship was 6.49±5.46 (1–32); group author or study group number was eight, and the number of total collaborators was 1241. USA was the top country in terms of country of origin and institutions or organizations and also the number of proceedings papers in scientific activities. We found that 70 of the top 100 cited articles were supported by funding agencies in developed countries. In the present study, the three most common subjects were central nervous system trauma (21 articles), major trauma–hemorrhage–bleeding control–transfusion–early coagulopathy (18 articles), and trauma care and systems (eight articles), respectively. The average level of evidence of the top 100 cited articles was 2.45±1.05 (range: 1–4). We also found that 66 of the 100 most frequently cited articles in traumatology were published in scientific journals that had an impact factor of ≥2.6 (range: 2.648–72.406). We found that the most commonly preferred article type by authors is clinical research (92 articles) and sub-type is prospective comparative studies (27 articles). Evidence groups of classical papers in traumatology were B (54 articles), A (26 articles), and C (20 articles), respectively.
CONCLUSION: Despite some flaws in determining the scientific values of articles, citation analysis of classical papers in traumatology can provide important scientific contributions.

4.The epidemiology of acute occupational hand injuries treated in emergency departments in Foshan City, South China
Zhixin Wu, Yueming Guo, Junqing Gao, Jianyi Zhou, Shufang Li, Zhaohui Wang, Shangming Huang, Shaojuan Huang, Yingying Li, Jingli Chen, Mingfeng He
PMID: 30028486  doi: 10.5505/tjtes.2016.59020  Pages 302 - 310
AMAÇ: Mesleksel el yaralanmalarının kapsamına rağmen el yaralanmalarını korunmasına ilişkin yetkin kılavuzlar mevcut olmadığı gibi Güney Çin veya diğer gelişmekte olan alanlarda akut mesleksel el yaralanmalarının epidemiyolojisi az sayıda çalışmada araştırılmıştır. Bu çalışmada Güney Çin Foshan ilindeki acil servislerde tedavi edilmiş akut mesleksel el yaralanmalarının epidemiyolojisini araştırdık ve gelişmekte olan benzer alanlarda koruyucu stratejilere ilişkin veriler sağladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Foshan ilinde beş büyük hastanenin acil bölümlerinde ileriye yönelik ve çok merkezli çalışma tasarlanıp yürütüldü. Bu çalışmada verileri toplamak için özellikle tasarlanmış bir adsız anket formu kullanıldı.
BULGULAR: Akut mesleksel el yaralanması olan toplam 2142 denek bir yıllık çalışma dönemi içinde anket formlarını doldurmuştur. Mesleksel el yaralanmalarının çoğuna makineler neden olmuştu. El yaralanmasının tipi ve yaralanmanın yeri yaş farklılıklarıyla değil cinsiyet ve işin kategorisiyle ilişkiliydi. Acil servislere en çok Temmuz ve Ağustos 2010 aylarında en az Ocak ve Şubat 2010 aylarında hasta kabulü olmuştur.
TARTIŞMA: Epidemiyolojik veriler akut mesleksel el yaralanmalara ait bilgimizi artırmakta ve gelecekte mesleksel el yaralanmalarının engellenmesi ve tedavisinde rol oynayabilir.
BACKGROUND: Despite the magnitude of occupational hand injuries, there are no authoritative guidelines for hand injury prevention, and little research has been done to investigate the epidemiology of acute occupational hand injuries in South China or other developing areas. In this study, the epidemiology of acute occupational hand injuries treated in emergency departments (EDs) in Foshan City, South China, was examined and data were supplied to assist with preventive strategies in similar developing regions.
METHODS: A multicenter study was prospectively designed and conducted in 5 large hospital EDs in Foshan City from July 2010 to June 2011. An anonymous questionnaire was designed specifically to collect the data for this study.
RESULTS: A total of 2142 patients with acute occupational hand injury completed the questionnaire within the 1-year study period. Results indicated that most occupational hand injuries were caused by machinery. Hand injury type and site of the injury did not correspond to age, but were related to gender and job category. July and August 2010 were the peak periods of admission to EDs, while January and February 2010 were the trough periods.
CONCLUSION: Epidemiological data enhance our knowledge of acute occupational hand injuries and could play a role in the prevention and treatment of future occupational hand injuries.

5.Emergency computed tomography for the diagnosis of acute appendicitis: How effectively we use it?
Pinar Yazici, Ayhan Oz, Kinyas Kartal, Muharrem Battal, Esin Kabul Gurbulak, İsmail Ethem Akgun, Sıtkı Gurkan Yetkin, Mehmet Mihmanli
PMID: 30028487  doi: 10.5505/tjtes.2017.36390  Pages 311 - 315
AMAÇ: Gelişen teknolojik imkanlar ve bunlara kolay ulaşım ile birlikte akut apandisit hastalarının tanısında hemen her hastada kullanılan ultrasonografi (USG) -özellikle klinik şüphede kalınan hastalarda- bilgisayarlı tomografi (BT) ile desteklenmektedir. Biz bu çalışmada özellikle Alvarado skorlaması ve US sonuçları göz önüne alınarak akut apandisit tanısında kullanılan BT’nin ne kadar etkin kullanıldığını araştırmayı hedefledik.
GEREÇ VE YÖNTEM: Mayıs 2013 ve Şubat 2016 tarihleri arasında acil serviste değerlendirilerek tedavisi düzenlenen akut apandisit hastaları etik kurul onaylı veriler analiz edilerek geriye dönük tarandı. Ameliyat öncesi BT kullanılan hastalar çalışmaya alındı. Hastaların demografi verileri, Alvarado skorları, USG ve BT raporları, BT istenen bölüm (acil servis-cerrahi), ameliyat notları ve patoloji sonuçları kayıt edildi.
BULGULAR: Çalışma sürecinde tedavi edilen 811 akut apandisit hastasından 208’ine (%25) BT çekildiği saptandı. Hastaların hepsine en az bir kez USG yapılmıştı ve %53’ünde (n=112) USG negatif idi. Alvarado skorları ortalama 5±1.5 (dağılım: 3–8) idi. Bilgisayarlı tomografi istemlerinin %42’si acil hekimleri tarafından %57’si cerrahlar tarafından istenmişti. Acil servis ve cerrahi branşlarının BT istemi yaptıkları hastaların ortalama Alvarado skorları sırasıyla 4.7 ve 5.6 olarak bulundu (p=0.013). Apendiks patolojisi normal saptanan (n=29, %14) hastalarda negatif BT oranı anlamlı yüksek (p=0.042); yaş ve Alvarado skoru anlamlı düşük (sırasıyla, p=0.015 ve 0.037) saptandı.
TARTIŞMA: Alvarado skorunun BT çekilen hastaların çoğunda 5–8 arasında olması ve çoğunlukla USG negatif hastalarda olmak üzere %25 oranında uygulanması ameliyat öncesi BT’nin apandisit tanısında etkin kullanıldığı lehine yorumlanabilir. Bu sonuçlar ışığında çalışmamızdaki negatif apendektomi oranları göz önüne alındığında BT’nin daha etkin kullanımını sağlamak için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
BACKGROUND: Technological developments support using ultrasonography (US) in all patients, if available, and advanced diagnostic methods such as abdominal computed tomography (CT) in case of clinical suspicion during diagnostic process of acute appendicitis. We aimed to investigate whether CT was appropriately and efficiently used in the diagnosis of acute appendicitis.
METHODS: Between May 2013 and February 2016, 811 patients who underwent appendectomy were retrospectively reviewed from an IRB-approved database, and those who underwent a preoperative CT were enrolled into the study. Results of Alvarado scores and US were recorded in addition to which clinic requested the CT (general surgery or emergency department).
RESULTS: The frequency of CT use in the diagnostic process was 25% (n=208/811). Ultrasound was negative for appendicitis in 53% of these patients. The mean Alvarado score was 5±1.5 (range: 3–8). General surgeons requested 57% of CTs. Alvarado scores were significantly higher in patients whose CT was requested by general surgery than in those whose CT was requested by the emergency clinic (5.6 vs. 4.7, p=0.013). Regarding histopathological results, age and Alvarado scores were significantly lower (p=0.015 and 0.037, respectively), whereas the frequency of negative CT was significantly higher (p=0.042) in those with negative appendectomy (n=29, 14%).
CONCLUSION: Most patients who underwent CT in the diagnostic process had an Alvarado score between 5 and 8 and negative ultrasound for appendicitis preoperatively. These findings may provide efficient use of CT in the diagnosis of appendicitis with an acceptable rate of 25% compared with the findings in current literature. However, further research is needed to ensure more efficient use of CT because negative appendectomy has been a concern in our series despite promising results of this study.

6.Multislice computed tomographic measurements of optic nerve sheath diameter in brain injury patients
Murat Özsaraç, Fatih Düzgün, Yalçın Gölcük, Yüksel Pabuşcu, Adnan Bilge, Mehmet İrik, Halil Yılmaz
PMID: 30028488  doi: 10.5505/tjtes.2017.27985  Pages 316 - 320
AMAÇ: Günümüzde, kafa içi basıncın (KİB) belirlenmesinde, optik sinir kılıfı çapı (OSKÇ) ölçümlerinden faydalanılabileceği belirtilmektedir. KİB artışı, intrakraniyal yaralanmaların doğal bir sonucudur. Bu çalışmada, çok kesitli bilgisayarlı beyin tomografisindeki, pozitif intrakraniyal bulgular ve OSKÇ genişlemesi arasındaki ilişki değerlendirildi.
GEREÇ VE YÖNTEM: Toplam 161 hastanın çok kesitli BT görüntüleri geriye dönük incelendi. Ölçümler, kesitlerde optik sinirin en geniş görüldüğü bölge beş kez büyütülerek yapıldı.
BULGULAR: Çok kesitli beyin tomografisi görüntülerinde, 54 hastada kafa içi hasar tespit edilirken, 107 hastada edilmedi. Pozitif tomografi bulguları ile OSKÇ artışı arasında anlamlı ilişki olduğu belirlendi, 5.60±0.75 mm ve 5.35±0.75 mm (p=0.038). ROC eğrisinin altında kalan alan, 0.600 (%95 güven aralığında 0.508–0.692; p<0.039). OSKÇ eşik değeri ≥5 mm, duyarlılık %80, özgüllük %36 olarak belirlendi.
TARTIŞMA: Bu çalışma, çok kesitli tomografilerde incelenen kafa içi hasar ile OSKÇ artışı arasında anlamlı ancak zayıf bir ilişki olduğunu gösterdi. Beyinde ciddi yapısal değişikliklere ve kanamaya yol açacak travmalar, optik sinirin genişlemesi üzerinde ancak sınırlı bir etkiye sahiptir.
BACKGROUND: Currently, the measurement of optic nerve sheath diameter (ONSD) has been offered as a possible indicator of
intracranial pressure (ICP). Increased ICP is observed during intracranial injury. The objective of this study was to evaluate the relationship
between increased ONSD and positive intracranial findings from multislice computed tomography (CT) of the brain.
METHODS: In total, CT scans of 161 patients were retrospectively reviewed. The image that showed the largest ONSD was magnified
five times.
RESULTS: The CT scan revealed intracranial lesions in 54 patients and no intracranial lesions in 107 patients. A significant relationship
was observed between positive CT findings and increased ONSD: 5.60±0.75 mm vs. 5.35±0.75 mm (p=0.038). The area under the
receiver operating characteristic curve was 0.600 (95% confidence interval, 0.508–0.692; p<0.039). A cut-off value of ≥5.0 mm had a
sensitivity and specificity of 80% and 36%, respectively.
CONCLUSION: This study demonstrated a significant yet poor relationship between intracranial injury and increased ONSD from
the multislice CT scan. Severe structural changes in the brain and trauma that causes bleeding have only limited effects on the extension
of the optic nerve.

7.Effects of temporary abdominal closure methods on mortality and morbidity in patients with open abdomen
Erol Kiliç, Mustafa Uğur, İbrahim Yetim, Muhyittin Temiz
PMID: 30028489  doi: 10.5505/tjtes.2017.95038  Pages 321 - 326
AMAÇ: Ciddi abdominal sepsis ve abdominal kompartman sendromu gelişen hastalarda günümüzde uygulanan en önemli tedavi yöntemi abdomenin geçici karın kapama yöntemleri ile kapatıldığı açık karın (AK) uygulamasıdır. Bu amaçla kullanılan başlıca yöntemler Vacum Asisted Closure Method (VACM) ve non-vacum asisted closure (NVACM) teknikleridir. Bu çalışmada farklı karın kapama yöntemlerinin morbidite ve mortalite üzerine olan etkileri incelendi.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmada 2013–2016 yılları arasında AK uygulanan hastaların geçici karın kapama yöntemleri geriye dönük olarak incelendi.
VACM ile NVACM uygulanan hastaların AK etiyopatolojisi, mortalite tahmin skorları, nihai karın kapama süresi ve yöntemleri, hastanede yatış süresi, gelişen komplikasyon (enteroatmosferik fistül, mesh enfeksiyonu, insizyonel herni) ve mortalite oranları belirlenerek karşılaştırıldı.
BULGULAR: Bu çalışmaya VACM (n=65) ve NVACM (n=58) uygulanan 123 hasta dahil edildi. Grupların (VACM ve NVACM) yaş, cinsiyet ve etiyopatogenezleri arasında fark yoktu (p>0.05). Tedavi döneminde ortalama APACHE 4 ve MODS skorları sırasıyla 47/63 ve 11/14’tü (p<0.05). Grupların yoğun bakım ünitesi ve hastanede ortalama yatış süreleri sırasıyla 11/16 ve 22/28 gündü (p<0.05). Apse, koleksiyon gelişme oranı sırasıyla %46.2 ve %77.6 idi (p<0.05). Enteroatmosferik fistül gelişme oranı sırasıyla %15.4 ve %56.9’du. Ortalama karın kapama zamanı sırasıyla 13 ve 17 gündü (p<0.05). VACM grubunda 18 (%28), NVACM grubunda 32 (%55) hasta kaybedildi (p<0.05).
TARTIŞMA: Açık karın uygulanan hastalarda geçici karın kapama yöntemi olan VACM diğer yöntemlere göre daha düşük komplikasyon ve mortalite oranına sahiptir. Ayrıca hastanede yatış süresi daha kısadır. Açık karın tedavisinde etkili ve güvenli bir uygulama yöntemidir.
BACKGROUND: Open abdomen (OA) in which the abdomen is closed with temporary abdominal closure methods is the most effective in patients who develop severe abdominal sepsis or abdominal compartment syndrome. Major techniques used are Vacuum- Assisted Closure Method (VACM) and non-vacuum assisted closure method (NVACM). In the present study, the effects of different abdominal closure methods on morbidity and mortality were evaluated.
METHODS: In the study, the temporary abdominal closure methods of the patients with OA during 2013–2016 were studied retrospectively. OA etiopathologies, mortality prediction scores, final abdominal closure periods and methods, hospitalization periods, complications (enteroatmospheric fistula, mesh infection, and incisional hernia), and mortality rates of patients who underwent VACM and NVACM were determined and compared.
RESULTS: The present study included 123 patients who underwent VACM (n=65) and NVACM (n=58). There was no difference between the groups in terms of age, gender, and etiopathogenesis (p>0.05). The mean APACHE 4 and Multiple Organ Dysfunction Score (MODS) scores in the VACM/NVACM groups in treatment period were 47/63 and 11/14, respectively (p<0.05). The mean intensive care and hospitalization periods in the VACM/NVACM groups were 11/16 (days) and 22/28 (days), respectively (p<0.05). The collection and abscess development rates in the VACM and NVACM groups were 46.2% and 77.6%, respectively (p<0.05). The rate of enteroatmospheric fistula (EAF) development in the VACM and NVACM groups were 15.4% and 56.9%, respectively (p<0.05). The mean abdominal closure times in the VACM and NVACM groups were 13 and 17 days, respectively (p<0.05). Mortality rate in the VACM and NVACM groups were 18% (n=18) and 55% (n=32), respectively (p<0.05).
CONCLUSION: In patients with OA, the temporary abdominal closure technique VACM has lower complication and mortality
rates and shorter hospitalization period than other methods. Therefore, it is an effective and safe method for the treatment of OA.

8.Utility of HAPS for predicting prognosis in acute pancreatitis
Ali Vefa Sayraç, Yıldıray Cete, Özlem Yiğit, Alp Giray Aydın, Neslihan Sayrac
PMID: 30028490  doi: 10.5505/tjtes.2017.50794  Pages 327 - 332
AMAÇ: Akut pankreatit (AP), erken tanı ve tedavi gerektiren bir karın ağrısı nedenidir. Hastalarda prognozu öngörmede kullanılan birçok skorlama sistemi acil servis gibi az sayıda veri ve hızlı karar verme gerekliliği olan alanlarda kullanışlı değildir. Son dönemde HAPS (Harmless Acute Pancreatitis Score) prognoz tahmin sisteminin güvenilir olduğunu söyleyen çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmanın amacı, acil serviste AP tanısı koyulan hastalarda erken dönemde prognozu tahmin etmede HAPS’nin değerliliğini saptamaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmada, acil serviste akut pankreatit tanısı alan 16 yaş üstü hastalar geriye dönük olarak incelendi. Çalışmaya 69’u (%47.9) erkek, 75’i (%52.1) kadın, yaş ortalaması 58.7±15.4 olan 144 hasta alındı. Hastaların arşiv dosyalarından bilgilerine ulaşıldı. HAPS’nin hafif seyirli pankreatit olgularını saptamadaki başarısı test edildi. Hastaların Ranson skorları da hesaplanarak HAPS ile uyumluluğu karşılaştırıldı.
BULGULAR: HAPS ile pankreatit prognozunu tahmin etme arasındaki ilişki anlamlı bulundu (p=0.008). HAPS spesifitesi %81, pozitif prediktif değeri %96, odds oranı 5.57 (1.51–20.50, p=0.009) olarak hesaplandı. Ranson skorlarına göre bakıldığında ise istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. HAPS ile Ranson skorlarının uyumluluğu için hesaplanan kappa değeri 0.15 – zayıf uyumluluk olarak bulundu.
TARTIŞMA: HAPS acil servise başvuran ve klinik olarak hafif seyredecek pankreatit hastalarını tespit etmede, basit ve kolay uygulanabilir değerli bir skorlama sistemi olabilir. HAPS-0 olan hastalarda, agresif tedavi girişimlerine ve erken dönemde ileri görüntüleme incelemelerine ihtiyaç yoktur.
BACKGROUND: Acute pancreatitis (AP) is a common abdominal disorder, which requires early diagnosis and treatment. Several prognostic scoring systems introduced to clinical practice are not suitable in emergency department (ED) because these require much time and complex parameters. Recently, the harmless acute pancreatitis score (HAPS) has been introduced to identify AP with a nonsevere course. The aim of this study was to determine the utility of HAPS in predicting the severity of AP.
METHODS: All patients aged >16 years who were diagnosed as AP in ED were enrolled in this retrospective study. The study included 144 patients with a mean age of 58.7±15.4 years, and 69 (47.9%) of them were males and 75 (52.1%) were females. Patient data were collected from hospital database. The utility of HAPS was analyzed and compared using the Ranson’s score.
RESULTS: HAPS was statistically significant for predicting mild disease (p=0.008) and has demonstrated a specificity of 81%, a positive predictive value (PPV) of 96%, and an odds ratio of 5.57 (1.51–20.50). The predictability of Ranson’s scores was not significant. The measure of agreement (κ) between the two scores was 0.15, indicating a low agreement.
CONCLUSION: HAPS is a simple and useful scoring algorithm to predict the non-severe course of AP in ED. HAPS-0 patients did not require early aggressive treatments and advanced radiological screening tools during the early stages of the disease.

9.Efficacy of laboratory tests and ultrasonography in the diagnosis of acute appendicitis in gravid patients according to the stages of pregnancy
Adil Başkıran, Volkan İnce, Egemen Çiçek, Tolga Şahin, Abuzer Dirican, İpek Balıkçı Çiçek, Burak Işık, Sezai Yılmaz
PMID: 30028491  doi: 10.5505/tjtes.2017.23693  Pages 333 - 336
AMAÇ: Gebelik sürecinde olan fizyolojik değişiklikler akut apandisit semptom bulgular ile benzerlik gösterdiği için tanıyı zorlaştırmaktadır. Bu sebeple gebelik süresince tanıya yardımcı olabilecek özgün radyolojik ve laboratuvar testleri yoktur. Bu çalışmada amacımız gebelik trimesterlerine göre laboratuvar ve radyolojik testlerin hangi evrede daha etkili olduğunu araştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2012–2017 yılları arasında kliniğimizde ameliyat edilen ve patoloji raporlarıyla onaylı akut apandisit tanısı alan gebe hastaların laboratuvar verilerinden nötrofil lenfosit oranı (NLO), platelet lenfosit oranı (PLO) analiz edilerek gebeliğin hangi evrelerinde daha anlamlı olduğu araştırıldı.
BULGULAR: Ortalama yaş 25 (19–38) yıl. Ortalama gebelik haftası 17 (6–31) ortalama lenfosit sayısı 12.4 (6.3–22.4) hücre/m3 ultrasonografi %60 hastada apandisit ile uyumlu bulgular saptandı. Lenfosit sayıları, C-reaktif protein değerleri, nötrofil sayıları ve ultrasonografi değerleri açısından 1. tirmester (grup 1) ve 2 ve 3 üncü trimester (grup 2) hastalar arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). Lenfosit sayısı grup 2’de belirgin düşük izlendi (p>0.05). Nötrofil lenfosit oranı ve PLO oranları grup 2’de belirgin yüksek izlendi (p<0.05).
TARTIŞMA: Gebelik süresince önemli laboratuvar değişiklikleri olmaktadır. Nötrofil lenfosit oranı ve PLO akut apandisit değerlendirmesinde ve gebeliğin evresine göre tanıya kolay ulaşmak için önem kazanmaktadır.
BACKGROUND: Normal physiologic changes during pregnancy result in similar laboratory and symptomatology changes as those during acute appendicitis (AA), making the diagnosis extremely difficult. The aim of the present study was to analyze the efficacy of conventional laboratory and radiologic tests in the diagnosis of AA according to different stages of pregnancy.
METHODS: Twenty-five pregnant patients with pathologically confirmed AA operated at our department between 2012 and 2017 were retrospectively analyzed in terms of changes in conventional laboratory parameters as well as neutrophil-to lymphocyte (NLR) and platelet-to-lymphocyte (PLR) ratios to aid the diagnosis of AA according to different stages of pregnancy.
RESULTS: There were no significant changes in C-reactive protein levels, leukocyte and neutrophil counts, and accuracy of ultrasonography between patients in the first (group 1) and second + third trimesters (group 2) (p>0.05). Lymphocyte count was significantly lower (p>0.05), whereas NLR and PLR were significantly higher in group 2 (p<0.05).
CONCLUSION: Laboratory values change significantly during pregnancy, and NLR and PLR seems to be valuable tools for evaluating AA in a stage-specific manner in pregnant patients.

10.Adherence to vaccination recommendations after traumatic splenic injury
Ahmet Korkut Belli, Cem Donmez, Onder Ozcan, Ozcan Dere, Selmin Dirgen Caylak, Funda Dinc Elibol, Cenk Yazkan, Nevin Yılmaz, Okay Nazli
PMID: 30028492  doi: 10.5505/tjtes.2017.84584  Pages 337 - 342
AMAÇ: Postsplenektomi sepsis hiposplenizm gelişen hastalarda 50 kat artan ciddi bir enfeksiyondur. Bu çalışmanın amacı travmatik dalak yaralanmalarından sonra aşılama rehberlerine ne kadar uyulduğunun tespit edilmesidir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Mayıs 2012–Mart 2016 tarihleri arasında karın travması sebebiyle total splenektomi yapılan hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastların klinik, labaratuvar ve patoloji verileri kaydedildi. Taburculuk öncesi, sonrası ve de nihai aşılanma oranları ayrı ayrı belirlendi.
BULGULAR: Yirmi yedi hastaya total splenektomi yapılmıştı. Taburculuk öncesi, sonrası ve nihai aşılama oranları sırasıyla şu şekildeydi: Her üç aşının yapılma oranı 0 (%0), 0 (%0) ve 8 (%18.5) idi. Hiç aşılama yapılmama oranları ise 13 (%48.2), 11 (%40.8) ve 9 (%33.4) idi. Postsplenektomi sepsis gelişmesi açısından 17 hastanın verisi mevcuttu. Ortanca takip süresi 17.8 (4.4–41.2) aydı ve hiçbir olguda postsplenektomi sepsis gelişmedi.
TARTIŞMA: Aşılama rehberlerine uyum düşük seyretmektedir. Aşılama takip sistemi kurulması ve aşılama rehberlerine daha fazla uyum sağlanması postsplenektomi sepsis gibi ciddi enfeksiyonları önleyecektir.
BACKGROUND: The occurrence of a serious infection called overwhelming post-splenectomy infection (OPSI) increases more than 50 times in patients who have hyposplenia. The aim of this study was to investigate the adherence to vaccination recommendations after traumatic splenic injury.
METHODS: We identified patients who underwent total splenectomy due to abdominal trauma between May 2012 and March 2016. We recorded the clinical, laboratory, and pathological features of the patients. We calculated the vaccination proportions before discharge, after discharge, and final.
RESULTS: Twenty-seven patients underwent total splenectomy. For the vaccination status before discharge, after discharge, and final, the number of patients who received all the three vaccinations were 0 (0%), 0 (0%), and 8 (18.5%) and those who received none were 13 (48.2%), 11 (40.8%), and 9 (33.4%), respectively. The data of 17 patients were available for developing OPSI. The median follow-up time was 17.8 (4.4–41.2) months, and no OPSI cases were observed.
CONCLUSION: Adherence to vaccination recommendations remains still low. Establishing a vaccination tracking system and following vaccination recommendations will be helpful to prevent serious infections, such as OPSI, after traumatic splenectomy.

11.Antivenom use in bite and sting cases presenting to a public hospital
Aynur Şahin, Mualla Aylin Arıcı, Nil Hocaoğlu Aksay, Şule Kalkan, Yeşim Tunçok
PMID: 30028493  doi: 10.5505/tjtes.2017.99692  Pages 343 - 350
AMAÇ: Bir ilçe devlet hastanesine başvuran ısırma ve sokma olgularının dağılımı ve akrep sokmalarında ve yılan ısırmalarında antivenom kullanımının değerlendirilmesi.
GEREÇ VE YÖNTEM: Devlet hastanesine 2014 yılı içerisinde bildirilen ısırma-sokma olgularının demografik özellikleri, ısırma sokma etkeni, mevsim, başvuru sırasında klinik bulguların ciddiyeti, akrep sokmalarında ve yılan ısırmalarında antivenom kullanımı geriye yönelik olarak değerlendirildi. İstatistiksel analizde ki-kare testi kullanıldı.
BULGULAR: Tüm olgular arasında, ısırma ve sokmaların oranı %0.5 idi. Akrep sokma olguları, hastane başvuruların yarısından fazlasını (%54.2) oluştururken, akrep sokmalarını, arı sokmaları (%30.8) ve yılan ısırmaları (%5.5) izliyordu. Semptomsuz hastalarda, gereksiz antihistaminik uygulaması istatistiksel olarak anlamlı oranda yüksekti (p=0.00006). Akrep sokmalarında ve yılan ısırmalarında, sistemik ya da lokal endikasyon olmamasına rağmen antivenom kullanımı anlamlı oranda yüksekti (p<0.0001, χ2=80.595).
TARTIŞMA: Çalışmamızda, akrep sokmalarında ve yılan ısırmalarında, endikasyon olmadığı durumlarda da antivenom kullanıldığını saptadık. Bu nedenle, ısırma sokma olgularının yönetiminde, birinci basamakta çalışan pratisyen hekimlere güncel kılavuzlar ve kaynaklar eşliğinde bilgilendirme amaçlı eğitimler verilmelidir.
BACKGROUND: To evaluate the distribution of bite and sting cases presenting to a district public hospital and the use of antivenom in scorpion sting and snake bite cases.
METHODS: The demographic characteristics of patients with bites/stings reporting to a public hospital in 2014, the agent involved, the season of reporting, severity of clinical findings during presentation, and use of antivenom in scorpion sting and snake bite cases were evaluated retrospectively. χ2 test was used for statistical analysis.
RESULTS: Bite and sting cases comprised 0.5% of all the patients reporting to the hospital’s emergency department, with scorpion sting cases comprising almost half (54.2%) of these hospital presentations, followed by Hymenoptera (bee and wasp) sting (30.8%) and snake bite (5.5%) cases. Unnecessary antihistamine administration was found to be significantly high in asymptomatic patients (p=0.00006). Furthermore, antivenom use was found to be significantly high in patients with scorpion sting and snake bite despite the absence of systemic or local indications (p<0.0001, χ2=80.595).
CONCLUSION: The study results showed that antivenom was used in scorpion sting and snake bite cases even when it was not indicated. Therefore, primary practitioners should be provided training for management of envenomation cases and should be made aware of the updated guidelines and references to raise their knowledge levels.

12.Initial inferior vena cava and aorta diameter parameters measured by ultrasonography or computed tomography does not correlate with vital signs, hemorrhage or shock markers in trauma patients
Omer Faruk Celik, Haldun Akoglu, Ali Celik, Ruslan Asadov, Ozge Ecmel Onur, Arzu Denizbasi
PMID: 30028494  doi: 10.5505/tjtes.2017.72365  Pages 351 - 358
AMAÇ: Ultrason (US) invaziv olmayan, kolaylıkla erişilebilir ve ucuz bir yöntemdir. İnferiyor vena kava (IVC) çapı ve solunumsal değişkenliği hemodinamik durumun iyi bir göstergesi olarak bildirilmiştir. Ancak, IVC temelli parametrelerin sıvı ve kanama durumunu belirleme gücü yönünden son çalışmalar birbiriyle tutarsızdır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu acil servise başvuran hastalarda gerçekleştirilen gözlemsel bir çalışmadır. IVC ve aorta çapları hastaların ilk başvurusunda US ve bilgisayarlı tomografi (BT) ile ölçülmüştür. Bu ölçümlerin ve bu ölçümlerden köken alan parametrelerin ilk yaşamsal bulgular ile kanama ve şokun laboratuvar belirteçleriyle korelasyonu değerlendirilmiştir. Ayrıca US ve BT ölçümlerinin tutarlılığı Bland-Altman analiziyle incelenmiştir.
BULGULAR: Çalışmanın son örneklemi 140 hasta olup, ortalama yaş 38 yıl, erkek oranı %79.3’dür. İnferiyor vena kava ve aorta çapları yaşamsal bulgular ile kanama ve şok belirteçleri ile, US ya da BT ile ölçülmesinden bağımsız şekilde klinik olarak anlamlı bir korelasyonu tespit edilmemiştir. Ultrason ve BT ile ölçülen IVC çaplarının birbiri ike tutarlılığı ve korelasyonu yüksektir.
TARTIŞMA: Travma hastalarının değerlendirmesinde tek sefer ve ilk başvuruda ölçülen IVC ve aort parametrelerinin değeri sorgulanmalıdır. Ancak, takip esnasında bu parametrelerdeki değişimin değeri yapılacak ilerki çalışmalarda yeniden değerlendirilmelidir.
BACKGROUND: Ultrasonography (US) is noninvasive, readily available, and cheap. The diameter of inferior vena cava (dIVC) and its respiratory variation were proposed as a good surrogate of the hemodynamic state. However, recent studies have shown conflicting results, and the value of IVC-derived parameters in the estimation of fluid status and hemorrhage remains unclear.
METHODS: This was an observational study of trauma patients who presented to emergency department. dIVC and aorta diameter (dAorta) were measured at the initial US and CT in all patients. The correlation of these measurements and all parameters derived from those measurements along with the initial vital signs and laboratory values of hemorrhage (hemoglobin, hematocrit) and shock (lactate, base excess) were assessed. US and CT values were also compared for accuracy using Bland–Altman analysis.
RESULTS: The final study population was 140, with a mean age of 38 years and 79.3% were male. dIVC and dAorta did not have any clinically significant correlation with any of the vital signs or laboratory values of hemorrhage or shock when measured by US or CT. A good and significant correlation was observed between dIVC and dAorta measured by US and CT.
CONCLUSION: The value of an initial and single measurement of IVC and aorta parameters in the evaluation of trauma patients should be questioned. However, the change in the measured parameters may be of value and should be investigated in further studies.

13.Comparison of the functional results of radial head resection and prosthesis for irreparable mason type-III fracture
Mehmet Can Unlu, Hüseyin Botanlioglu, Mehmet Fatih Guven, Lercan Aslan, Onder Aydingoz, Mustafa Gokhan Bilgili, Alkan Bayrak, Muharrem Babacan, Gokhan Kaynak
PMID: 30028495  doi: 10.5505/tjtes.2017.97682  Pages 359 - 363
AMAÇ: Radius başı ön kol rotasyonel stabilitesi ve dirsek valgus stresine dayanma açısından önemlidir. Radius başı erişkinlerdeki en sık dirsek kırığıdır. Kırığın derecesine göre farklı tedavi yöntemleri tanımlanmıştır. Bununla birlikte, tip III kırıkların tedavisi tartışmalıdır. Bu çalışmanın amacı ileri derecede parçalı Mason tip III radius başı kırıklarının baş rezeksiyonu veya protez ile tedavi sonuçlarının araştırılmasıdır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Radius başı rezeksiyonu (n=7) veya radius başı protezi (n=7) ile tedavi edilmiş parçalı Mason tip III kırığı çok merkezli ve geriye dönük olarak değerlendirildi. Klinik sonuçları değerlendirmede DASH (Disabilities of the Arm, Shoulder and Hand) ve Mayo dirsek-el bileği skorları kullanıldı. Kavrama kuvvetini değerlendirmede hidrolik el dinomometresi kullanıldı; kavrama kuvveti her iki taraf ekstremite için üçer kez tekrarlanıp ortalaması alındı. Kavrama kuvveti sağlam tarafa göre yüzde olarak hesaplandı.
BULGULAR: Rezeksiyon ve protez yapılan hastalarda ortalama fonksiyonel sonuçlar sırası ile DASH skoru için 25.8 ve 17.2; Mayo dirsek skoru için 74 ve 84.1; Mayo el bileği skoru için 84 ve 92.5 bulundu. Maksimum kavrama kuvvetleri ise rezeksiyon grubu için %48.8, protez grubu için ise %77.8 oldu. Ortalama eklem hareket açıklığı rezeksiyon ve protez yapılan gruplarda sırası ile fleksiyon, 112.14° ve 104.29°; ekstansiyon -10.00° ve -25.00°; pronasyon, 70.00° ve 47.86°; supinasyon, 70.00° ve 52.14° bulundu.
TARTIŞMA: Radius başı rezeksiyonu yapılan hastalarda eklem hareket açıklığı kısıtlanmış bununla beraber fonksiyonel sonuçlar ve kavrama kuvveti radius protezi ile tedavi edilen hastalarda daha iyi olmuştur. Bu sonuçlar ileri derecede parçalı Mason tip III radius başı kırıklarının tedavisinde radius başı protezi uygulamasının hasta memnuniyeti ve fonksiyonel sonuçlar açısından rezeksiyona göre daha iyi olduğunu desteklemektedir.
BACKGROUND: The radial head is essential for the rotational stability of the forearm and resistance to valgus stress. Radial head fractures are the most common elbow fracture in adults. Various treatment options are available, depending on the fracture severity. However, the treatment of Type-III fractures is controversial. The aim of this study was to evaluate functional results in patients with irreparable Mason Type-III radial head fractures treated with radial head resection or prosthesis.
METHODS: Fourteen irreparable Mason Type-III radial head fracture patients treated with radial head resection (n=7) or radial head prosthesis (n=7) were evaluated in this multicenter, retrospective study. Disabilities of the Arm, Shoulder and Hand (DASH) and Mayo Elbow and Wrist scores were used to determine clinical outcomes. A hydraulic hand dynamometer was used to measure grip strength on the operated and unoperated sides to avoid potential bias. Measurements were made three times for each extremity, and the mean value was recorded. Grip strength was calculated as a percentage of the strength of the unoperated side.
RESULTS: Functional outcomes for resection and prosthesis patients were the following: mean DASH scores, 25.8 and 17.2; mean Mayo Elbow scores, 74 and 84.1; mean Mayo Wrist scores, 84 and 92.5; and maximum grip strengths, 48.8% and 77.8%, respectively. The range of motion of the respective resection and prosthesis groups were as follows: flexion, 112.14° and 104.29°; extension, −10.00° and −25.00°; pronation, 70.00° and 47.86°; and supination, 70.00° and 52.14°.
CONCLUSION: Although range of motion was restricted in the radial head resection group, functional results and grip strength were superior in patients treated with a radial head prosthesis. These results support the radial head prosthesis as a superior treatment modality for patients with irreparable Mason Type-III radial head fractures with respect to patient satisfaction and functional outcomes.

CASE SERIES
14.Reconstruction of extensive scalp defects with anterolateral thigh flap
Altuğ Altınkaya, Şükrü Yazar, İbrahim Sağlam, Kaan Gideroğlu
PMID: 30028496  doi: 10.5505/tjtes.2018.94684  Pages 364 - 368
AMAÇ: Farklı nedenlerle meydana gelen geniş saçlı deri defektlerinin onarımında çoğunlukla serbest doku nakilleri gerekmektedir. Bu çalışmanın amacı serbest anterolateral uyluk flebi ile onarım uygulanmış geniş saçlı deri defekti olan olgulardaki deneyimlerimizi gözden geçirmek ve paylaşmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2007 ile 2015 yılları arasında geniş saçlı deri defekti olan, defekt onarımında anterolateral serbest uyluk flebi kullanılan olguların tıbbi kayıtları geriye dönük olarak tarandı. Ortalama yaşı 44 olan on bir hasta bu çalışmaya dahil edildi.
BULGULAR: Saçlı derideki geniş defekti onarmak için; genişliği 7 ile 14 cm, uzunluğu ise 10 ile 34 cm arasında değişen on bir serbest anterolateral uyluk flebi kullanıldı. Hiçbir hastada flep kaybı gözlenmedi.
TARTIŞMA: Saçlı deri onarımında kullanılabilecek pek çok serbest flep seçeneği bulunmaktadır. Serbest anterolateral uyluk flebi diğer serbest flep seçeneklerine olan üstünlüğü, güvenilirliği ve avantajları nedeniyle geniş saçlı deri defekti olan olgularda ilk seçenek olarak değerlendirilebilir.
BACKGROUND: Extensive scalp defects caused by various etiologies often require free-tissue transfer. We aimed to review our experience in the reconstruction of extensive scalp defects with free anterolateral flaps.
METHODS: A retrospective analysis was performed on all patients with extensive scalp defects that were reconstructed with free anterolateral thigh flaps from November 2007 to April 2015. Eleven patients with a mean age of 44 years were included in this study.
RESULTS: Eleven free-tissue transfers were used to reconstruct the extensive scalp defects. The flaps were 7–14 cm in width and 10–34 cm in length.
CONCLUSION: Microvascular free-tissue transfer is the mainstay for the treatment of extensive scalp defects. We recommend anterolateral thigh free flap use for challenging and complex cases, given the method’s numerous advantages, including reliability and safety.

15.Three-dimensional printing-assisted surgical technique with limited operative exposure for both-column acetabular fractures
Hyun-chul Shon, Seungmyung Choi, Jae-young Yang
PMID: 30028497  doi: 10.5505/tjtes.2018.47690  Pages 369 - 375
AMAÇ: Pelvisin bölgesel anatomisi ve genellikle yüksek derecede parçalı kırığın eşlik ettiği kırık konfigürasyonunun karmaşıklığı nedeniyle asetabulumun her iki kolonun kırıklarında tatminkâr bir redüksiyon ve fiksasyon elde etmek sıklıkla zordur. Bu yazıda, ameliyat öncesi planlamayı kolaylaştırmak, kırık redüksiyon işlemini simüle etmek ve asetabulumun her iki kolonunun kırıkları için tespit plaklarını önceden biçimlendirmek amacıyla üç boyutlu (3D) hastaya özgü pelvisin bilgisayarda oluşturulmuş bir modelinin kullanımı sunuldu.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bilgisayarlı tomografi görüntülerini girdi olarak kullanıp oluşturulan birleştirmeli yığma modellemesi ile yazıcıda 3 boyutlu kalıp gerçekleştirildi. Asetabulumun her iki kolonunda kırıkları olan ortalama 41.4 yaşındaki beş hastanın cerrahi ve klinik sonuçları değerlendirildi. Malta kriterleri kullanılarak kırık redüksiyonunun durumu sınıflandırılmış, modifiye edilmiş Merle d’Aubigne skoru kullanarak fonksiyonel sonuç değerlendirildi.
BULGULAR: Redüksiyon dört hastada mükemmel ve bir hastada iyi olarak sınıflandırılmış ve son izlemde hastaların hepsinde iyi fonksiyonel sonuçlar gerçekleştirilmiştir. Ortalama insizyon uzunluğu 6.9 cm ve ortalama cerrahi süresi 124 dakika idi.
TARTIŞMA: Asetabulumun her iki kolon kırığının cerrahi tedavisinde yazıcıyla 3 boyutlu sanal modellemeyi başarıyla uygulayarak cerrahi sonuçları iyileştirdik, iyi-mükemmel redüksiyon ve orta vadede iyi fonksiyonel sonuçlar elde ettik.
BACKGROUND: It is often difficult to achieve satisfactory reduction and fixation of both-column acetabular fractures owing to the complexity of the regional anatomy of the pelvis and the fracture configuration, which is commonly associated with a high degree of comminution. Herein, we describe the use of a three-dimensional (3D) patient-specific printed model of the pelvis to facilitate preoperative planning, simulate the fracture reduction procedure, and pre-contour the fixation plates for treating both-column acetabular fractures.
METHODS: The 3D-printed model was constructed using a fused deposition modeling method with computed tomography images as inputs. Operative and clinical outcomes were evaluated for 5 patients with both-column acetabular fractures (mean age: 41.4 years). The status of fracture reduction was classified using the Matta criteria, and the functional outcome was assessed using the modified Merle d’Aubigne score.
RESULTS: Reduction was classified as excellent in 4 patients and good in 1 patient, and good functional outcomes were achieved in all patients at the final follow-up. The average incision length was 6.9 cm with an average operative time of 124 min.
CONCLUSION: We successfully applied 3D printing for the surgical management of both-column acetabular fractures, thereby improving surgical outcomes while achieving good-to-excellent reduction and good medium-term functional outcomes.

CASE REPORTS
16.Strangulated Morgagni hernia in an adult: Synchronous prolapse of the liver and transverse colon
Seok Youn Lee, Jung Nam Kwon, Yong Sung Kim, Keun Young Kim
PMID: 30028498  doi: 10.5505/tjtes.2017.99045  Pages 376 - 378
Morgagni hernisi (MH) kasın kostal ve sternal bölümleri arasında diyafragmanın ön yüzünde çok seyrek saptanan doğuştan bir defekttir. En sık görülen defekt doğuştan diyafragma hernisi %90 oranında Bochdalek tipidir. MH’leri tüm diyafragmatik hernilerin aşağı yukarı %90’ını oluşturur. MH’lerin çoğu çocuklarda bulunur ve onarılır, ancak %5’i erişkinlerdedir. Burada, enkansere ve strangüle MH ile eş zamanlı karaciğer ve enine kolon düşüklüğü olan ve karın ağrısı ve intestinal obstrüksiyon semptomlarıyla hastanemize kabul edilmiş 77 yaşındaki bir erkek hastayı sunuyoruz.
Morgagni hernia (MH) is a very rare congenital defect found in the anterior aspect of the diaphragm between the costal and sternal portions of the muscle. The most common defect is congenital diaphragmatic hernia, 90% of which are Bochdalek type. MHs account for approximately 3% of all diaphragmatic hernias. Most MHs are found and repaired in children, but 5% are found in adults. Here, we present the case of an incarcerated and strangulated MH with synchronous prolapse of the liver and transverse colon in a 77-year-old man who was admitted to our hospital for abdominal pain and symptoms of intestinal obstruction.