p-ISSN: 1306-696x | e-ISSN: 1307-7945
Volume : 28 Issue : 5 Year : 2022

Quick Search




SCImago Journal & Country Rank
Turkish Journal of Trauma and Emergency Surgery - Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 28 (5)
Volume: 28  Issue: 5 - May 2022
NONE
1.Frontmatters

Pages I - V

RESEARCH ARTICLE
2.Protective effect of osthole on testicular ischemia/reperfusion injury in rats
Osman Hakan Kocaman, Tansel Günendi, Mustafa Erman Dörterler, Ismail Koyuncu, Hakim Çelik, Nihat Yumuşak, Mehmet Emin Böleken
PMID: 35485470  doi: 10.14744/tjtes.2021.43333  Pages 563 - 569
AMAÇ: Testis torsiyonu, zamanında teşhis ve tedavi edilmezse testis kaybına neden olan acil cerrahi müdahale gerektiren ürolojik bir acil durumdur. Dokuya giden kan akımının azalması ile başlayan oksijen yetersizliği ile iskemik doku hasarı, reperfüzyon sağlanır sağlanmaz hasarlı dokuların yeniden oksijenlenmesi ile artarak devam eder. Çeşitli çalışmalarda ostol'ün beyin, omurilik, bağırsak, böbrek ve miyokardiyal iskemi/reperfüzyon (İ/R) hasarını da azalttığı gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı, ostol'ün testis İ/R hasarı üzerindeki etkilerini incelemektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Yirmi sekiz Wistar-albino sıçan rastgele dört deney grubuna ayrıldı (n=7). Grup 1 sham operasyon grubuydu. Grup 2’de (İ/R uygulanan sıçanlar) testis saat yönünde 720° döndürülerek üç saatlik iskemi oluşturuldu. ardından üç saatlik reperfüzyon sağlandı. Grup 3’te (İ/R+tek doz ostol uygulanan sıçanlar) üç saatlik torsiyonun ardından detorsiyondan yarım saat önce intraperitoneal dozda 20 mg/kg ostol uygulandı. Testis detorsiyone edildi. Üç saatlik detorsiyon uygulandı. Grup 4’te (İ/R+iki doz ostol uygulanan sıçanlar) üç saatlik torsiyonu takiben detorsi-yondan yarım saat önce intraperitoneal dozda 20 mg/kg ostol uygulandı. Testis serbest bırakıldı ve detorsiyon yapıldı. Detorsiyondan yarım saat sonra tekrar intraperitoneal doz olarak 20 mg/kg ostol uygulandı. Üç saatlik detorsiyon yapıldı. Tüm sıçanlar altı saatin sonunca sakrifiye edilerek biyokimyasal analiz için kan ve histopatolojik örnek için sağ orşiektomi yapıldı.
BULGULAR: Grup 2’de GSH, NRF2, SOD, 8-OHDOG seviyeleri azalırken, IL-6, MDA ve MPO seviyelerinde artış saptandı. Grup 2’deki sıçanlarda kaspaz 3, kaspaz 8, kaspaz 9 ve TUNEL immünhistokimyasal olarak orta düzeyde immünopozitif dokular gösterirken, grup 3 ve grup 4’te hafif immünopozitif dokular tespit edildi. Histokimyasal incelemede grup 2’de dejeneratif tübül yapısı ve epitel hücrelerinin ayrılması gözlenirken, grup 3 ve grup 4’te kısmen iyileşmiş testis dokusu tespit edildi.
TARTIŞMA: Çalışmamızda ostol’ün oksidatif hasarı azalttığını, enflamatuvar süreci baskıladığını, apoptozu önlediğini ve hücre hasarını azalttığını gözlemledik. Tekrarlanan dozlarla hücresel hasarın kademeli olarak azalacağını düşünüyoruz.
BACKGROUND: Testicular torsion is a urological emergency that requires urgent surgical intervention which results in testicular loss if not diagnosed and treated in a timely fashion. Ischemic tissue damage with oxygen deficiency, which starts with the decrease in blood flow to the tissue, continues to increase with the reoxygenation of the damaged tissues as soon as reperfusion is achieved. In various studies, osthole has also been shown to reduce cerebral, spinal cord, intestinal, renal, and myocardial ischemia/perfusion (I/R) damage. The aim of this study is to examine the effects of osthole on testicular I/R injury.
METHODS: 28 Wistar-albino rats were randomly divided into four experimental groups (n=7). Group 1 was the sham operation group. In Group 2 (I/R), 3-h ischemia was created by rotating the testis 720° clockwise, followed by 3 h of reperfusion. In Group 3 (I/R + single dose of Osthole), 20 mg/kg ostol was administered intraperitoneally half an hour before detorsion after 3 h of torsion. The testis was detorsioned. Three h of detorsion was applied. In Group 4 (I/R + twice doses of Osthole), 20 mg/kg ostol was administered intraperitoneally half an hour before detorsion, followed by 3-h torsion. The testis was released and detorsioned. Half an hour after the detorsion, an intraperitoneal dose of 20 mg/kg osthole was administered again. Detorsion was done for 3 h. All rats were sacrificed after 6 h and right orchiectomy was performed for blood for biochemical analysis and histopathological sample.
RESULTS: Glutathion, nuclear respiratory factor 2, Superoxide dismutase, and 8-hydroxydeoxyguanosine levels were decreased in I/R rats, while interleukin-6, malondialdehyde, and myeloperoxidase levels were increased. While caspase 3, caspase 8, caspase 9, and TUNEL showed moderate immunopositive tissues immunohistochemically in rats with I/R damage, mild immunopositive tissues were detected in Group 3 and Group 4. In the histochemical examination, degenerative tubule structure and separation of epithelial cells were observed in I/R rats, while partially healed testicular tissue was detected in Group 3 and Group 4.
CONCLUSION: In our study, we observed that osthole reduced oxidative damage, suppressed the inflammatory process, prevented apoptosis, and reduced cell damage. We think that with repeated doses, cellular damage would gradually decline.

3.An investigation of the effect of acrylamide on fracture healing in rats
Özhan Pazarcı, Erkan Gumus, Ayca Taş, Neşe Keklikcioğlu Çakmak, Seyran Kılınç, Şeyma Nur Yıldız, Okay Bulut
PMID: 35485478  doi: 10.14744/tjtes.2021.94848  Pages 570 - 578
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, bir rat femur kırığı modelinde akrilamidin (AA) histolojik, biyokimyasal ve radyolojik olarak kırık iyileşmesi üzerindeki etkilerini araştırmaktır.
YÖNTEMLER: Akrilamid karakterizasyonu için taramalı elektron mikroskobu (SEM) görüntüleme ve Fourier dönüşüm kızılötesi spektroskopi (FTIR) ve UV (ultraviyole) -Vis (görünür) spektrofotometre incelemesi yapıldı. Bu çalışmada, femur kırığı modeli oluşturulduktan sonra gruplar, her grupta (G) sekiz rat olacak şekilde oluşturuldu; G1: 15. gün kontrol, G2: 15. gün AA, G3: 30. gün kontrol, G4: 30. gün AA. G2 ve G4'te 5 mg / kg akrilamid, mide gavajı ile haftada 3 kez uygulandı. Kırık, Lane-Sandhu skorlamasına göre radyolojik olarak ve Huo skorlamasına göre histolojik olarak değerlendirildi. Ratların ağırlık değişiklikleri kaydedildi. Kan örneklerinde; albümin, total protein, kolesterol, HDL, LDL, trigliserit, ALP, LDH, vitamin D, PTH, Ca, P, WBC, Hb, Plt değerleri incelendi. Veriler SPSS programı kullanılarak analiz edildi.
BULGULAR: AA’in karakterizasyon özellikleri doğrulandı. Çalışma sırasında ratlarda önemli bir ağırlık değişikliği gözlenmedi. Kan değerleri karşılaştırıldığında albümin, total protein, fosfor, WBC ve hemoglobin grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edildi (p=0.41, p=0.00, p= 0.003, p=0.019 ve p=0.017, sırasıyla). Histolojik skor karşılaştırmalarına göre G3, G1, G2 ve G4'ten anlamlı olarak farklıydı (p<0.05) ve G4, G1 ve G2'den anlamlı olarak farklıydı (p<0.05). Lane-Sandhu skorlamasına göre sırasıyla G2 ile G3 ve G4 (p: 0.0, p: 0.034), G1 ve G3 (p: 0.001) arasında anlamlı fark vardı.
SONUÇ: AA çalışmamızda olduğu gibi düşük dozlarda bile kırık iyileşmesini olumsuz etkilemektedir. Bu çalışmanın sonuçlarına göre, yazarlar, kırık tedavisi sırasında AA bakımından fakir bir diyet önermektedir. AA'nin kemik iyileşmesi ve vücut üzerindeki karmaşık etkisini bulmak için daha fazla insan çalışmasına ihtiyaç vardır.
BACKGROUND: The aim of this study was to investigate the effects of acrylamide (AA) on fracture healing histologically, biochemically, and radiologically in a rat femur fracture model.
METHODS: Scanning electron microscopy (SEM) imaging and Fourier transform infrared spectroscopy (FTIR), and UV (ultraviolet)-Vis (visible) spectrophotometer examination were performed for acrylamide characterization. In this study, after the femur fracture model was created, the groups were formed to include eight rats in each group (G) as follows: G1: 15th-day control, G2: 15th-day AA, G3: 30th-day control, G4: 30th-day AA. In G2 and G4, 5mg/kg acrylamide was administered 3 times a week by gastric gavage. The fracture was evaluated radiologically according to Lane-Sandhu scoring and histologically according to Huo scoring. The weight changes of the rats were recorded. Albumin, total protein, cholesterol, HDL, LDL, triglyceride, ALP, LDH, vit. D, PTH, Ca, P, WBC, Hb, Plt values were examined in the blood samples. The data were analyzed using the SPSS program.
RESULTS: The characterization properties of acrylamide were confirmed. No significant weight change was observed in the rats during the study. When blood values were compared, a statistically significant difference was determined between albumin, total protein, phosphorus, white blood cell (WBC), and hemoglobin groups (p=0.41, p=0.00, p=0.003, p=0.019, and p=0,017, respectively). According to the histological score comparisons, G3 was significantly different from G1, G2, and G4 (p<0.05), and G4 was significantly different from G1 and G2 (p<0.05). According to Lane-Sandhu scoring, there was a significant difference between G2 and G3 and G4 (p: 0.0, p: 0.034), G1 and G3 (p: 0.001), respectively.
CONCLUSION: AA adversely affects fracture healing even at low doses, as in the present study. According to the results of this study, the authors recommend a diet poor in acrylamide during fracture treatment. Therefore, further human studies are required to find out the complex effect of AA on bone healing and the body.

CLINICAL ARTICLE
4.Can ionized calcium levels and platelet counts used for estimating the prognosis of pediatric trauma patients admitted to the emergency surgery intensive care?
Kemalettin Koltka, Mehmet ilhan, Ali Fuat Kaan Gök, Kayıhan Günay, Cemalettin Ertekin
PMID: 35485462  doi: 10.14744/tjtes.2022.17329  Pages 579 - 584
AMAÇ: Yaralanma, bir yaşından büyük pediyatrik popülasyon için önde gelen ölüm nedenidir ve bu ölümlerin %95’i düşük ve orta gelirli ülkelerden gelmektedir. Yaralanan pediyatrik hastaların çoğu 1. basamak hastanelerde tedavi edilmektedir. Belli travma merkezlerinde, ağır yaralı hastaların sonuçları daha iyidir. Yoğun bakım ünitelerinde (YBÜ) puanlama sistemleri triyaj işlemini kolaylaştırmak ve prognozu tahmin etmek amacıyla sıklıkla kullanılmaktadır. Ancak bazı puanlama sistemleri ek, pahalı ve zaman alıcı testler gerektirebilmektedir. Bu çalışmanın amacı, acil cerrahi servisine başvuran pediyatrik travma hastalarının prognozunu öngörmek için başlangıçtaki iyonize kalsiyum seviyeleri ve trombosit sayıları ile bazı skorlama sistemlerini karşılaştırmaktı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu geriye dönük çalışma, üçüncü basamak bir üniversite hastanesinde yapıldı. Hastaların yaş, cinsiyet, travma etiyolojileri, travma tipleri, travma zamanı, nakil yeri (birincil veya ikincil), yoğun bakımda ve hastanede kalış süreleri, ölüm oranları, başlangıçtaki iyonize kalsiyum düzeyleri (Ca+2), başlangıç trombosit sayıları ve çeşitli travma skorlarının (GCS, RTS, ISS, TRISS ve PTS) verileri analiz edildi.
BULGULAR: Yüz on dört pediyatrik travma hastası yoğun bakım ünitesine yatırıldı. Ortalama yaş 77.8±54 aydı. Hastaların çoğunluğu erkekti, düşme birincil yaralanma etiyolojisiydi ve kafa travması en yaygın yaralanma şekliydi. Mortalite oranı %15.8 olup, Ca+2, trombosit sayıları, GCS, RTS, TRISS ve PTS değerleri hayatta kalanlarda daha yüksek bulunurken, ISS skorları ölenlerde daha yüksek bulundu.
TARTIŞMA: Yoğun bakıma alınan çocuk hastaların çoğunun 10 yaşından küçük olduğu ve erkek olduğu belirlendi. Düşme en yaygın yaralanma etiyo-lojisiydi ve yoğun bakım ünitesine kabul edilen pediyatrik hastaların çoğunda kafa travması mevcuttu. Pediyatrik travma hastalarına ilişkin mortalite ve prognozun belirlenmesinde travma skorlama sistemleri ile birlikte başlangıç Ca+2 seviyeleri ve trombosit sayıları kullanılabilir.
BACKGROUND: Injury is the leading cause of death for pediatric population older than 1 year of age and 95% of those deaths are from the low- and middle-income countries. Most of those injured pediatric patients are treated in general hospitals. In designated trauma centers, the outcomes of severely injured patients are better. Scoring systems used frequently in intensive care units (ICUs) to make triage easier and to estimate prognosis. However, some of the scores may require additional expensive and sometimes time consuming tests. The purpose of the present study was to compare the usefulness of several scoring systems with initial ionized calcium levels and platelet counts to predict prognosis of pediatric trauma patients admitted to the emergency surgery department.
METHODS: This retrospective study was performed at a tertiary university hospital. The patients’ ages, genders, trauma etiologies, types of trauma, time of trauma, transport place (primary or secondary), duration of stay in the ICU and in the hospital, mortality rates, initial ionized calcium levels (Ca+2), initial platelet counts, and data of several trauma scores (GCS, RTS, ISS, TRISS, and PTS) were analyzed.
RESULTS: One hundred and fourteen pediatric trauma patients were admitted to the ICU. The mean age was 77.8±54 months. Most of them were male, falls were the primary mechanism of injury, and head trauma was the most common pattern of injury. The mortality rate was 15.8%, and the admission values for Ca+2, platelet counts, GCS, RTS, TRISS, and PTS had been found higher for patients who survived, while ISS scores were higher for those who had died.
CONCLUSION: It was found that pediatric patients admitted to the ICU were younger than 10 years, of whom most of them were male. Falls were the most common mechanism of injury, and head trauma was present in most of the pediatric patients admitted to the ICU. Initial Ca+2 levels and platelet counts can be used along with the trauma scoring systems in predicting mortality and overall survey regarding pediatric trauma patients.

5.Analysis of risk factors of mortality for pediatric burned patients with inhalation injury and comparison of different treatment protocols
Doğuş Güney, Hayal Doruk, Ahmet Ertürk, Can Ihsan Öztorun, Sabri Demir, Elif Emel Erten, Gülşen Keskin, Müjdem Nur Azılı, Emrah Şenel
PMID: 35485476  doi: 10.14744/tjtes.2021.84848  Pages 585 - 592
AMAÇ: Pediyatrik yanık hastalarda morbidite ve mortalite risk faktörlerini belirlemek için sağ kalan ve ölen hasta verilerinin karşılaştırılması amaç-landı. İkincil amaç olarak, farklı tedavi protokolleri karşılaştırıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Aralık 2009–Şubat 2019 arasında inhalasyon hasarı riski olan hastalar değerlendirildi. Yaş, cinsiyet, inhalasyon hasarı varlığı, inhalasyon hasar derecesi, karboksihemoglobin düzeyi, entübasyon durumu, uygulanan tedavi, yatış süresi ve mortalite kayıtedildi. İnhalasyon hasarı olan ve olmayan hastalar karşılaştırıldı. İnhalasyon yanığı olan hastalar yaşayanlar ve hayatını kaybedenler olanlar olarak gruplandırılarak karşılaştırıldı. BULGULAR: Bu geriye dönük çalışmaya toplam 60 inhalasyon hasarı şüphesi olan pediyatrik yanık hastası alındı. Çalışmaya alınan 40 hasta erkekti. Hastaların yaş ortalaması 87.7 aydı. Toplam yanık yüzey alanı (TYYA) ortalaması %32 idi. Bu hastaların 46’sında inhalasyon hasarı vardı. Daha geniş kutenöz yanığı olan ve erken entübasyona ihtiyaç duyan hastalarda inhalasyon hasarı riski daha yüksek olduğu görüldü. İnhalasyon hasarı derecesi ile mortalite ve tedavi protokolleri arasında anlamlı bir ilişki yoktu. Daha yüksek karboksihemoglobin seviyeleri ve daha geniş TYYA, tek değişkenli analizde mortalite için risk faktörleri olarak saptandı. İnhalasyon hasarı olan, TYYA’sı %47.5’in üzerinde olan pediyatrik hasta, çok değişkenli analizde beş kat daha yüksek mortalite riskine sahiptir.
TARTIŞMA: Çalımamız TYYA’nın inhalasyon hasarı olan pediyatrik hastalarda mortaliteyi bağımsız olarak etkileyen risk faktörü olduğunu göstermektedir. Yanık yüzey alanı %47.5’in üzerinde olan hastalarda ölüm riski beş kat artmaktadır.
BACKGROUND: We present our approach of pediatric burned patients with the suspicion of inhalation injury.
METHODS: This retrospective study was conducted on children with the suspicion of inhalation injury admitted to our burn center from December 2009 to December 2019. We collected data on patient demographics, total burn surface area (TBSA), presence of inhalation injury, level of carboxyhemoglobin, grade of inhalation injury, duration of mechanical ventilation, reintubation rate, total length of hospital stay, and the mortality rate. We also reviewed the required treatment of patients with inhalation injury.
RESULTS: A total of sixty pediatric burn patients were suspected inhalation injury were included in this retrospective study. 40 pa-tients included in the study were male. Age average of the patients was 87.7 months. Total burned surface area average was 32%. 46 of these patients had inhalation injury. Patients with larger cutaneous burn and needed early intubation have a higher risk of inhalation injury. There was no significant relation between inhalation injury grades and mortality and treatment protocols. Higher levels of car-boxyhemoglobin and larger TBSA are the risk factors for mortality at univariate analysis. Pediatric patient with inhalation injury whose TBSA is higher than 47.5% has a 5 times higher risk of mortality at multivariate analysis.
CONCLUSION: This study demonstrated that TBSA is the risk factor that independently affects the mortality in pediatric patients with inhalation injury. Among the patients with higher than 47.5% burn surface area, the mortality rate rises 5 times.

6.Evaluation of perfusion index in pediatric trauma patients
Mehmet Alakaya, Ali Ertuğ Arslanköylü
PMID: 35485474  doi: 10.14744/tjtes.2021.68145  Pages 593 - 598
AMAÇ: Çocuk travmalarında non invaziv pulse oksimetre ile ölçülen Perfüzyon indeksinin acil ve yoğun bakım ünitelerinde düşük pediatrik travma skoru olan hastalarda etkinliğini değerlendirmek.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bir yıllık süreçte yoğun bakım ünitesine yatırılarak takibi yapılan hastaların karekteristik değişkenleri, Pediatric Index of Morta-lity 2 skoru, Pediatric Logistic Organ Dysfunction skoru, pediatrik travma skoru, travma türü, travmadan etkilenen sistem sayısı, mekanik ventilatör izlemi olup olmaması, transfüze edilip edilmemesi, hemoglobin, laktat değerleri, yatış esnasında Perfüzyon indeksi değeri, yoğun bakım yatış gün süresi (gün) ve sonuç (taburcu/eksitus) kaydedildi.
BULGULAR: Belirlenen süreçte 91 çocuk travma hastası sonuçlarına eksiksiz ulaşılabildi. Hastaların çoğunluğu erkek (%64.8) yaş ortalaması 99.47±71.27 aydı, yatış nedeni en çok araç dışı trafik kazasıydı. Perfüzyon indeksi ile Pediatrik travma skoru arasında pozitif yönlü bir korelasyon vardı (p<0.05). PTS ≤8 hastalarda PI ortalaması 0.89, standart sapma 0.35, PTS >8 olan grupta PI ortalaması 1.77, standart sapma 0.95 olarak saptandı ve istatistiksel olarak anlamlı idi (p=0.000).
TARTIŞMA: Perfüzyon indeksi çocuk travma hastalarında tek başına veya pediatrik travma skoru ile birlikte unstabil hastaları non invaziv hızlı şekilde değerlendirmemizi sağlamaktadır.
BACKGROUND: The aim of this study is to investigate the effectiveness of perfusion index (PI) measured by non-invasive pulse oximetry in the evaluation of pediatric trauma patients and to show its correlation with pediatric trauma score (PTS).
METHODS: Patients hospitalized in the pediatric intensive care unit due to trauma were examined between March 2017 and March 2018. Characteristic variables of the patients, Pediatric Index of Mortality 2 score, Pediatric Logistic Organ Dysfunction score, PTS, type of trauma, number of systems affected by trauma, mechanical ventilation, transfusion, hemoglobin, lactate, PI at admission, length of ICU stay, and prognosis were recorded.
RESULTS: Ninety-one pediatric trauma patients were included in the study. The majority of the patients were male (64.8%), with a mean age of 99.47±71.27 months, the most common cause of trauma was an out of-vehicle traffic accident. There was a positive correlation between PI and PTS (p<0.05). In patients with PTS TS ≤8, the mean PI was 0.89, the standard deviation was 0.35; however, the mean PI was 1.77, the standard deviation was 0.95 in the group with PTS >8, and it was statistically significant (p=0.000).
CONCLUSION: PI can be used for non-invasive and rapid assessment of unstable patients separately or in combination with PTS in pediatric trauma patients.

7.Lactate and base deficit combination score for predicting blood transfusion need in blunt multi-trauma patients
Engin Özakın, Nazlı Özcan Yazlamaz, Filiz Baloğlu Kaya, Mustafa Emin Çanakçı, Muzaffer Bilgin
PMID: 35485459  doi: 10.14744/tjtes.2021.02404  Pages 599 - 606
AMAÇ: Laktat ve baz defisiti (BD) değerleri, doku perfüzyonunun göstergeleri olarak değerlendirilen parametrelerdir ve yaralanma ve ölüm şidde-tinin belirteçleri olarak kullanılmıştır. Çalışmanın amacı kombine edilmiş skor ile kan transfüzyonu ihtiyacı arasındaki ilişkiyi 24 saat içinde belirlemek ve transfüzyon ile transfüzyon yapılamayan grup arasındaki değişkenlerin karşılaştırılması, laktatın, BD, fizyolojik ve laboratuvar parametreleri ile korelasyonu ve kan transfüzyonu ihtiyacı için başlıca risk faktörlerinin belirlenmesidir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya künt çoklu travmalı toplam 359 hasta (245 erkek, medyan yaş: 40, min-maks: 18–95) dahil edildi. Demografik veriler, laboratuvar parametreleri (hemoglobin, hematokrit, laktat, BD, pH), fizyolojik parametreler (sistolik kan basıncı: SBP; Diyastolik kan basıncı: DBP; kalp hızı: HR; solunum hızı: RR), Glascow Koma Ölçeği (GCS), şok indeksi (SI) ve Revize travma skoru (RTS) kaydedildi. Laktat ve BD de-ğerleri kullanarak elde edilen kombine skoru (CS) formülü oluşturmak için logistik regresyon yöntemi kullanıldı. Bu formüle göre 24 saat içinde kan transfüzyon ihtiyacı için olasılık değeri 0.092447509 hesaplandı. Elde edilen CS, olasılık değerinden daha yüksek ise, 24 saat içinde kan transfüzyonu ihtiyacı olacağı düşünüldü. Ayrıca, 24 saat içinde kan transfüzyonu gereksinimi için majör riskleri belirlemede tek değişkenli analiz kullanıldı ve kom-bine edilmiş skor, laktat, BD, SI ve RTS’yi kendi aralarında karşılaştırmak için alıcı ROC analizi yapıldı.
BULGULAR: Transfüzyon ve transfüzyon yapılmayan gruplar arasındaki karşılaştırmasında SBP, DBP, HR, RR, SpO2, GCS, hemoglobin, hematokrit, laktat, BD, pH, SI ve RTS arasında farklılık anlamlı idi (her biri için p<0.05). Laktat değeri, SI, HR ile pozitif, BD, RTS, SBP, DBP ile negatif korelasyon gösterdiği tespit edildi. BD değeri, RTS, SBP, DBP, Hb ve Htc ile pozitif korelasyona, SI, HR ve RR ile negatif korelasyon tespit edildi. Kan transfüzyon ihtiyacı için major riskler SI, laktat, BD, SBP ve SpO2 idi. CS, 100 hastada (%27.85) 0.092447509 değerinden yüksek idi ve yüksek CS’li 41 hastada 24 saat içinde kan transfüzyonu gerçekleştirildiği tespit edildi (p<0.001; OR: 21.803, duyarlılık %83.7, özgüllük %81, pozitif prediktif değer %41, negatif prediktif değer %96.9). ROC eğrisi, kan transfüzyonu ihtiyacı için CS’nin (AUC: 86). SI ve RTS’den daha anlamlı olduğunu gösterdi.
TARTIŞMA: CS, künt çoklu travmalı hastalar için 24 saat içinde kan ihtiyacının öngörülmesinde etkilidir.
BACKGROUND: Lactate and base deficit (BD) values are parameters evaluated as indicators of tissue perfusion and have been used as markers of severity of injury and mortality. Objectives: The aim of the study was to determine the relationship between combined score (CS) and blood transfusion need within 24 h and comparison of the variables between transfusion and non-transfusion group, correlation lactate with BD and with physiological, laboratory parameters, and determining the major risk factors of patients for the need for blood transfusion.
METHODS: The study included a total of 359 patients (245 males, median age: 40, min–max: 18–95) with blunt multi-trauma. De-mographics data, laboratory parameters (hemoglobin [Hb], hematocrit [Htc], lactate, BD, pH), physiologic parameters (systolic blood pressure [SBP], diastolic blood pressure [DBP], heart rate [HR], respiratory rate [RR]), shock index (SI), and revised trauma score (RTS) were recorded. Logistic regression method was used to create the CS formula using lactate and BD values. According to this formula, the probability value of 0.092447509 was calculated for the need for blood transfusion within 24 h. If CS was higher than the probability value, the need for blood transfusion within 24 h was considered. Furthermore, univariate analysis was used to determine major risk for blood transfusion need in 24 h, and the receiver operating characteristic curves were performed to compare CS, lactate, BD, SI and RTS.
RESULTS: The comparison between transfusion and non-transfusion group there was significance between SBP, DBP, HR, RR, SpO2, Glasgow coma scale, Hb, Htc, lactate, BD, pH, SI and RTS (for each p<0.05). Lactate value has a positive correlation with SI, HR and has a negative correlation with BD, RTS, SBP, and DBP. BD values has a positive correlation with RTS, SBP, DBP, Hb, and Htc and has a negative correlation with SI, HR, and RR. The main risks for blood transfusion need were SI, lactate, BD, SBP, and SpO2%. CS was 0.09 in 100 (27.85%) patients and 41 with high CS had blood transfusion within 24 h (p<0.001; OR21.803, sensitivity 83.7%, specificity 81%,positive predictive value 41%, and negative predictive value 96.9%). A ROC curve showed that CS (AUC: 86.) was more significant than SI and RTS for the need for blood transfusion.
CONCLUSION: CS is effective for predicting blood necessity in 24 h for blunt multi-trauma patients.

8.Value of neutrophil-to-platelet ratio, immature granulocyte-to-lymphocyte ratio, red blood cell distribution width-to-lymphocyte ratio in differentiating complicated acute appendicitis
Mehmet Kubat, Serkan Şengül
PMID: 35485466  doi: 10.14744/tjtes.2022.30434  Pages 607 - 614
AMAÇ: Komplike olmayan akut apandisit olgularında tıbbi tedavi başarısının olabileceğinin anlaşılması üzerine, komplike akut apandisit olgularının başarılı bir şekilde ayırt edilmesi gerekliliği ortaya çıkmıştır. Çalışmamızda, nötrofil/trombosit oranı, immatür granülosit/lenfosit oranı, eritrosit dağılımı genişliği/lenfosit oranı parametrelerinin komplike-komplike olmayan akut apandisit olgularının ayrımındaki kullanılabilirliği irdelemektedir. GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2019/Aralık 2020 tarihleri arasında apendektomi yapılan hastalar geriye dönük olarak değerlendirildi. Patolojik ve klinik bulgulara göre negatif apendektomi, komplike akut apandisit ve komplike olmayan akut apandisit gruplarına ayrıldı. Laboratuvar parametreleri ve bu parametrelerden elde edilen oranlar gruplar arasında değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya 348 hasta alındı. Hastaların %11.2’sinin komplike akut apandisit, %81.6’sının komplike olmayan akut apandisit ve %7.2’si-nin negatif apendektomi olduğu görüldü. Komplike-komplike olmayan akut apandisit ayrımında; nötrofil/lenfosit oranı (AUC=0.742), trombosit/lenfosit oranı (AUC=0.707), immatür granülosit/lenfosit oranı (AUC=0.782), monosit/lenfosit oranı (AUC=0.720) ve eritrosit dağılımı genişliği/lenfosit oranı (AUC=0.711) anlamlı bulundu. Nötrofil/trombosit oranı (AUC=0.789) pozitif apendektomi-negatif apendektomi ayrımında anlamlı bulundu.
TARTIŞMA: Daha önce akut apandisit tanılı olgularda çalışılmamış olan immatür granülosit/lenfosit oranı, nötrofil/trombosit oranı, monosit/lenfosit oranı, eritrosit dağılımı genişliği/lenfosit oranı parametreleri; komplike akut apandisit-komplike olmayan akut apandisit grupları ayrımında kullanılabilir oldukları sonucuna varıldı.
BACKGROUND: The discovery that medical treatment could be successful in cases with uncomplicated acute appendicitis (UCAA) has revealed the need for successfully differentiating cases with complicated acute appendicitis (CAA). The present study exam-ined the usability of neutrophil-to-platelet ratio (NPR), immature granulocyte-to-lymphocyte ratio, and red blood cell distribution width-to-lymphocyte ratio (RDWLR) in the CAA/UCAA differentiation.
METHODS: A retrospective evaluation was made of patients undergoing appendectomy between January 2019 and December 2020. According to pathological and clinical findings, the patients were divided into negative appendectomy, CAA and UCAA groups. Labo-ratory parameters and associated ratios were evaluated by comparing the groups.
RESULTS: The study included 348 patients. Of the patients, 11.2% had CAA, 81.6% had UCAA, and 7.2% had negative appendec-tomy. The neutrophil-to-lymphocyte ratio (AUC=0.742), platelet-to-lymphocyte ratio (AUC=0.707), immature granulocyte-to-lym-phocyte ratio (AUC=0.782), monocyte-to-lymphocyte ratio (AUC=0.720), and RDWLR (AUC=0.711) were found significant in the differentiation between complicated and uncomplicated AA. The NPR (AUC=0.789) was found to be significant in the differentiation between positive and negative appendectomy.
CONCLUSION: It was concluded that the immature granulocyte-to-lymphocyte ratio, NPR, monocyte-to-lymphocyte, and RD-WLR, which have not been previously studied in patients with acute appendicitis (AA), could be used to differentiate between com-plicated and uncomplicated AA groups.

9.Use of a modified surgical APGAR score for prediction of postoperative complications in emergency surgery: An observational retrospective study
Mehmet Nuri Yakar, Cengiz Polat, Müslüm Akkılıç, Kadir Yeşildal, Nagihan Duran Yakar, Namigar Turgut
PMID: 35485468  doi: 10.14744/tjtes.2021.34732  Pages 615 - 625
AMAÇ: Gawande ve ark.nın 2007 yılında tanımladığı Cerrahi Apgar (SAS), skorlama sisteminin ameliyat sonrası komplikasyon insidansını ve morta-liteyi tahmin etmede oldukça etkili olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada, acil cerrahide ameliyat sonrası komplikasyon insidansını ve mortaliteyi tahmin etmek için yeni, modifiye edilmiş bir SAS tanımlamayı amaçladık. Ayrıca, SAS skorunun üç intraoperatif parametresine ek olarak operasyonun süresinden oluşan bu modifiye edilmiş skorlama sisteminin etkinliğini de ölçmek istedik.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu geriye dönük gözlemsel çalışmaya acil cerrahi uygulanan 579 hasta dahil edildi. Operasyon sonunda hastaların muayene-sinden elde edilen verilerden SAS hesaplandı ve SAS hesaplamasında kullanılan verilere operasyon süresi eklenerek modifiye SAS (mSAS) hesaplandı (Cerrahi süre >8 sa; -4 puan; 7.01–8 sa; -3 puan; 5.01–7 sa; -2 puan; 3.01–5 sa; -1 puan; 0–3 sa; 0 puan eklendi).
BULGULAR: mSAS ile toplam komplikasyon sayısı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki vardı (ameliyat süresi arttıkça komplikasyon sayısı arttı) (r=0.360; p=0.001). SAS ve mSAS’ın uyum düzeyleri %98.4 idi ve istatistiksel olarak anlamlı bulundu (ICC: 0.984; p=0.001; p<0.01). TARTIŞMA: Operasyon süresinin, büyük operasyonlarda SAS risk skorunun basit, objektif ve pratik bir göstergesi olarak dahil edilmesi gerektiğini öneriyoruz. mSAS, ameliyat sonrası mortalite ve komplikasyonların bağımsız bir prediktörüdür. Elektronik tıbbi kayıt sistemlerinin ve ameliyat öncesi tıbbi verilerin etkin kullanımı ile mSAS, prognozu tahmin etmek için kolay ve yeni bir puanlama sistemi olarak kullanılabilir.
BACKGROUND: The surgical Apgar score (SAS) was defined by Gawande et al. in 2007. It has been shown that this scoring system was highly effective for predicting the incidence of post-operative complications and mortality. In this study, we aimed to define a new, modified SAS (mSAS) for predicting the incidence of post-operative complications and mortality in emergency surgery. We also wanted to quantify the effectiveness of this modified scoring system, comprising of the duration of the operation in addition to the three intraoperative parameters of the SAS score.
METHODS: Five hundred and seventy-nine patients who underwent emergency surgery were enrolled in this retrospective obser-vational study. At the end of the operation, the SAS was calculated from the data obtained from the examination of the patients and the mSAS was calculated by adding the duration of the operation to data used in the calculation of the SAS (Surgical duration >8 h; –4 points; 7.01–8 h; –3 points; 5.01–7 h; –2 points; 3.01–5 h; –1 points; 0–3 h; 0 points added).
RESULTS: There was a statistically significant relationship between the mSAS and the total number of complications (as operative time [OT] increased, the number of complications increased) (r=0.360; p=0.001). The compliance levels of the SAS and mSAS were 98.4% and they have been found as statistically significant (ICC: 0.984; p=0.001; p<0.01).
CONCLUSION: We suggest that the OT should be included as a simple, objective and practical indication of the SAS risk score in major operations. The mSAS was an independent predictor of post-operative mortality and complications. With the widespread use of electronic medical record systems and the effective use of pre-operative medical data, the mSAS can be used as an easy and new scoring system to predict prognosis.

10.Can neutrophil-lymphocyte ratio predict mortality in acute non-variceal upper gastrointestinal bleeding?
Ramazan Dertli, Bilal Toka, Mehmet Asıl, Yusuf Kayar, Ahmet Karakarcayıldız, Mevlüt Hakan Göktepe, Murat Bıyık, Şevki Konur, Hüseyin Ataseven
PMID: 35485469  doi: 10.14744/tjtes.2021.42900  Pages 626 - 633
AMAÇ: Akut non varisiyel üst gastrointestinal kanama (NVUGIB) sık görülen gastrointestinal problemlerden biridir ve mortalitesi özellikle hemodi-namisi kötü olan hastalarda yüksek seyretmektedir. Bu nedenle tedavi ve takibinin dinamik olarak yönetilmesi gerekmektedir. Nötrofil-lenfosit oranı (NLR), trombosit lenfosit oranı (PLR) hızlı çalışılabilir, ucuz ve hesaplanması kolay hematolojik paremetrelerdir. Özellikle hemodinamisi stabil olma-yan ve yüksek mortalite ile seyreden NVUGIB hastalarının tedavi-takibinde Rockall score gibi rutin kullanılan sınıflamalar yanın da kolay ulaşılabilir parametrelere ihtiyacımız vardır. Biz bu çalışmamız da NLR ve PLR düzeylerinin NVUGIB olan hastaların tedavi-takibinde diğer skorlama sistemleri ile ve bu hastalardaki mortalite ile olan ilişkisini değerlendirmeyi planladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Kliniğimiz de Ocak 2015–Ocak 2017 tarihleri arasında başvuran, NVUGIB tanısı konan, gerekli tetkik ve takipleri yapılan 249 hasta çalışmaya alındı. Hastaların ilk başvuru anındaki Glasgow Blacthford, Rockall score, NLR ve PLR düzeyleri hesaplandı.
BULGULAR: Hastaların 156’sı erkek (%70.6) olup tüm hastaların ortalama yaşı 64.5±18.0 yıl idi. Takip ve tedavi sonrasında sonrasında kanamaya bağlı 28 (%11.2) hasta öldü. Başvuru anında NLR oranın yüksek olması, başvuru anında taşikardi olması ve hasta yaşının fazla olması hastane yatış süresinin uzun olmasını etkileyen bağımsız risk faktörleri olarak saptandı. Rockall skorunun yüksek olması, başvuru anında NLR yüksek olması, baş-vuru anında hipotansiyon varlığını mortaliteyi etkileyen bağımsız risk faktörleri olduğu gösterildi.
TARTIŞMA: Sonuç olarak NVUGIB olan hastalarda çeşitli skorlama sistemlerinin kullanımı yanında basit hematolojik paremetrelerin kullanımının uygun olabileceğini ve hemodinamisi stabil olmayan hastaların tedavi yönetiminde bu hematolojik parametrelerin kullanımının yararlı olabileceğini düşünüyoruz.
BACKGROUND: Acute non-variceal upper gastrointestinal bleeding (NVUGIB) is one of the common gastrointestinal problems and has a high mortality, especially in patients with poor hemodynamics. Therefore, treatment and follow-up should be managed dy-namically. Neutrophil-lymphocyte ratio (NLR) and platelet lymphocyte ratio (PLR) are fast workable, cheap, and easy to calculate he-matological parameters. We need easily accessible parameters as well as routine classifications such as Rockall score in the treatment and follow-up of NVUGIB patients, whose hemodynamics are unstable and progress with high mortality. In this study, we planned to evaluate NLR and PLR levels in patients with NVUGIB in the treatment follow-up with other scoring systems and their relationship with mortality in these patients.
METHODS: Two hundred and forty-nine patients who were admitted to our clinic between January 2015 and January 2017 diag-nosed with NVUGIB, and who underwent necessary examinations and follow-ups, were included in the study. The patients’ Glasgow Blacthford, Rockall Score, NLR, and PLR levels were calculated at the first admission.
RESULTS: One hundred and fifty-six of the patients were male (70.6%) and the mean age of all patients was 64.5±18.0 years. After follow-up and treatment, 28 (11.2%) patients died due to bleeding. High NLR and tachycardia at the time of admission and high patient age were found to be independent risk factors affecting the long of hospital stay. High Rockall score, high NLR at admission, and hy-potension at admission were shown to be independent risk factors affecting mortality.
CONCLUSION: Besides the use of various scoring systems in patients with NVUGIB, we think that the use of simple hematological parameters may be appropriate and the use of these hematological parameters may be useful in the management of patients with unstable hemodynamics.

11.Attention: Cardiac contusion
Ekim Sağlam Gürmen, Cumhur Murat Tülay
PMID: 35485460  doi: 10.14744/tjtes.2021.11290  Pages 634 - 640
AMAÇ: İzole künt toraks travmasında kardiyak kontüzyonlu hastaların tanı ve klinik sürecini ortaya koymaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma, acil tıp bölümüne izole künt toraks travması sonrası gelen 65 hasta üzerinde geriye dönük olarak gerçekleştirildi. Tomografi görüntüleri, kardiyak enzim düzeyleri, periyodik dört saatlik EKG ve başvuru sırasında ve gerektiğinde klinik duruma göre yapılan ekokar-diyografi sonuçları incelendi. Bir saatlik ve dört saatlik yüksek hassasiyetli troponin I seviyeleri çalışıldı ve 0.04 ng/ml’nin üzerindeki değerler pozitif olarak kabul edildi.
BULGULAR: Çalışmaya alınan, toraks travması geçiren 65 hastanın 23’ünde (%35.38) hem pulmoner hem de kardiyak kontüzyon vardı. Yirmi üç hastada (%35.38) pulmoner kontüzyon mevcuttu ve ilk değerlendirmede kardiyak kontüzyon tespit edilmedi. Bununla birlikte, klinik takip sıra-sında troponin pozitifleşmesi- aritmi gelişti ve bu hastaların dördünde travmaya bağlı kardiyak etkilenme görüldü. Altı hastada (%9.24) pulmoner kontüzyon olmadan kardiyak kontüzyon saptandı. On üç (%20) hastada kardiyak veya pulmoner kontüzyon saptanmadı. Hastaneye yatış sırasında pulmoner kontüzyon, hemotoraks ve/veya pnömotoraks olan ve ardından dört saatlik kontrolde troponin seviyeleri normal olan 10 hastada kardiyak kontüzyon tanısı olmadan troponin yüksekliği saptandı. Sonuçlar değerlendirildiğinde, dördüncü saat sonuçlarında kardiyak kontüzyon ile troponin-EKG arasında istatistiksel uyum tespit edildi
TARTIŞMA: Tüm künt toraks travması geçiren hastalarda EKG ve troponin düzeylerinin takibi ile kardiyak kontüzyon açısından taranmaları öneriyoruz.
BACKGROUND: The objective of the study is to investigate diagnostic and clinical processes performed for cardiac contusion in patients with blunt thoracic trauma.
METHODS: This study was conducted retrospectively on 65 patients admitted with isolated blunt thoracic trauma to the Emergency Medicine Department. The CT images, the cardiac enzyme levels, the periodic 4-h follow-up electrocardiography (ECGs) in the emer-gency department, and the results of echocardiography, performed at admission and when required according to the clinical status, were investigated. The 1-h and 4-h high-sensitivity troponin I levels were studied, and values above 0.04 ng/ml were considered as positive.
RESULTS: Sixty-five patients with isolated thoracic trauma were included in the study, 23 (35.38%) had pulmonary and cardiac contu-sions both. In 23 (35.38%) patients, pulmonary contusion had been present, and cardiac contusion had not been identified at the initial evaluation. However, during clinical follow-up, troponin became positive, dysrhythmia developed, and the trauma affected the heart in four of these patients. In six (9.24%) patients, cardiac contusion was identified without pulmonary contusion. In 13 (20%) patients, no cardiac or pulmonary contusion was identified. troponin elevation was detected in 10 patients without a diagnosis of cardiac contusion who had a pulmonary contusion, hemothorax, and/or pneumothorax at the time of hospital admission and then with normal troponin levels at 4-h control. We found that there was a statistical agreement between cardiac contusion and troponin-ECG results at 4th h.
CONCLUSION: We advise that all blunt thoracic trauma patients should be screened for cardiac contusion by continuous ECG monitoring and troponin levels.

12.Analysis of physical violence incidents against physicians in Turkey between 2008 and 2018
Damla Beyazadam, Feyza Kaya, İlknur Meryem Taşdemir, Orhan Alimoğlu
PMID: 35485472  doi: 10.14744/tjtes.2021.66745  Pages 641 - 647
AMAÇ: Bir güvenlik sorunu olmanın yanı sıra, beden ve ruh sağlığını etkileyerek, çalışma kalitesini düşüren doktora yönelik şiddet, istifalara ve intiharlara neden olabilen dünya çapında bir meseledir. Buna rağmen, doktorların maruz kaldığı şiddeti objektif olarak ortaya koyan çalışma sayısı kısıtlıdır. Bu çalışmadaki amacımız, 2008–2018 yıllarında her türlü yazılı basın mecrasında yer alan doktorlara fiziksel şiddet haberlerini kullanarak yıllar boyunca doktorlara karşı fiziksel şiddet olaylarını değişimi incelemektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ulusal yazılı basın veri tabanı kullanarak yapılan taramada 45 anahtar kelime kullanılarak 8612 yazılı basın haberine ulaşıldı. Bu haberlerden 5964’ü dahil edilme kriterlerini karşılayarak geriye dönük tarandı.
BULGULAR: Toplam 5964 yazılı haberden 3754’ü (%62.9) şiddet olaylarına karşı kınama ve protesto haberleridir. Çalışma süresi olan 11 yıl boyun-ca, 647 hekimin fiziksel şiddete maruz kaldığı, 560 ayrı şiddet olayı raporlanmıştır. Bu 560 olayı anlatan toplam haber sayısı 2267’dir. Şiddet vakası sayılarında yıllar içinde artış görülürken 2012 yılı, 91 şiddet olayı ve olay başına yapılan en yüksek haber ve protesto sayısı ile ilk sırada yer aldı. Şiddete maruz kalan hekimlerin %77.7’si erkek olup şiddet vakalarının çoğunluğu (%42.15) Türkiye’nin batı bölgelerinde meydana gelmiştir. On bir yıl boyun-ca, toplam 10 hekim görev uğruna hayatını kaybetmiştir. Acil tıp (%20.4) ve aile hekimliği (%9.89) sırasıyla en sık fiziksel şiddetin görüldüğü branş-lardır. Gerçekleşen şiddet olaylarında, doktorlar tarafından gösterilen ilginin yetersiz olduğu iddiası başlıca saldırı neden olarak öne sürülmektedir. TARTIŞMA: Hekimlere karşı fiziksel şiddet insidansı gitgide artmaktadır. Çalışma süresi boyunca hekime karşı fiziksel şiddeti kınayan, eleştiren ve protesto içeren yazılı basın haberleri de sık sık göze çarpsa da, kamuoyunda birlik ve bilinç oluşturmak açısından yetersiz kalmaktadır. Bu nedenle ulusal ve küresel basın yayın organlarında konuya daha sık yer verilerek toplumsal farkındalığı artırılması gerekmektedir. İlave olarak, hekime şiddete karşı kanunen önlemler alınmalı ve ivedilikle uygulamaya konmalıdır.
BACKGROUND: Violence against physicians is a global issue that causes impaired physical and mental health, declined work quality, resignations, and even suicides. Studies regarding violence against physicians are very limited. Therefore, our aim is to investigate the physical violence incidents against physicians presented in print media between 2008 and 2018.
METHODS: A total of 8612 news reports acquired in national news database via 45 keywords were assessed. Five hundred and sixty-four of the reports met the inclusion criteria and were retrospectively analyzed.
RESULTS: Of 5964 news reports, 3754 (62.9%) were reprimands and protests against violence incidents. In 11 years, 560 individual incidents occurred where 647 physicians were physically assaulted, with 2267 news reports written on those incidents. The number of incidents increased over the years, and in 2012 both the number of incidents (n=91) and news reports count per incident were found highest. About 77.7% of assaulted physicians were male, and incident rate was higher in Western Turkey (42.15%). In 11 years, ten dedicated physicians have lost their lives in the line of duty. Emergency medicine (20.4%), primary care (9.89%) were the departments most exposed to physical violence. The claim of receiving inadequate medical attention was noted to be the primary allegation of the assailants.
CONCLUSION: The frequency of physical violence incidents against physicians is increasing. Throughout the study period, news reports containing condemnations, critiques, and protests are also more frequently, yet not adequately, placed in print media. Thus, social and public awareness ought to be enhanced through national and global media outlets. Furthermore, extensive measures must be taken by governments in order to prevent and eliminate violence.

13.Combat-related ocular trauma and visual outcomes during counter-terrorism urban warfare operations in Turkey
Dorukcan Akıncıoğlu, Murat Küçükevcilioğlu, Ali Hakan Durukan
PMID: 35485465  doi: 10.14744/tjtes.2021.25822  Pages 648 - 653
AMAÇ: Hendek operasyonları sürecinde yaralanma sonrasında Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi Oküler Travma Merkezi’ne sevk edilen askeri personelin başvuru esnasındaki ve tedavi süreci sonrasındaki sonuçlarını raporlamak.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamızda çatışma alanından ve bölgedeki sahra hastanelerinden üçüncü basamak oküler travma merkezimize sevk edilen güvenlik güçleri personelinin sevk, başvuru ve epikriz kayıtları incelenmiştir. Oküler yaralanmalar, gözdeki yaralanma bölgesine göre ve oküler travma sınıflamasına göre alt gruplar halinde değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Yetmiş dört güvenlik personelinin 103 gözü değerlendirildi. Değerlendirilen olguların hepsi erkek (%100) ve ortalama yaş 27.31±4.64 yıl (dağılım, 21–48 yıl) idi. Ortalama takip süresi ise 529.34±213.98 gündü (dağılım, 288–1.464 gün). Seksen dört gözde açık göz yaralanması, on dokuz gözde ise kapalı göz yaralanması mevcut idi. Otuz altı (%34.9) gözde son görme keskinliği 20/40 veya daha iyi düzeyde idi. En sık uygulanan cerrahi pars plana vitrektomiydi (%79.6) Beş göze evisserasyon cerrahisi uygulanırken, yedi gözde takiplerde fitizis bulbi gelişimi gözlenmiştir. Göz küresinin bütünlüğünün korunma oranı %88.3 idi. Zayıf görsel sonuçlar için en önemli risk faktörü zon III yaralanma (%32.2) iken, yaralanmaların en sık sebebi el yapımı patlayıcı (EYP) (%59.2) olarak gözlemlenmiştir. Görsel ve anatomik yönden en kötü sonuçlar da EYP ile yaralanan gözlerde iken göz küresinin alınması veya fitizis bulbi gelişmesi riski de bu gözlerde daha fazla idi [Odds oranı: 21.5 (%95 GA: 1.23–323)]. Keratoprotez eşliğinde pars plana vitrektomi ile aynı seansta penetran keratoplasti (PK) cerrahisi uygulanan iki gözde donör yetmezliği görülmüş iken PK’nin daha sonraki seansta uygulandığı gözlerde donör yetmezliği görülmedi.
TARTIŞMA: El yapımı patlayıcı ile yaralanma sonrasında meydana gelen oküler yaralanmalar hem görsel hem de anatomik yönden en kötü prognoza sahip yaralanma çeşidi iken göz küresinin bütünlüğünün korunma ihtimali zon III yaralanmalarda ve koroidi penetre eden göz içi yabancı cismi bulunan olgularda daha düşük idi. Aynı seansta PK cerrahisinin uygulandığı gözlerde de donör yetmezliği riskinin daha fazla olduğu gözlendi.
BACKGROUND: The study was to report the clinical features and post-operative outcomes in military personnel admitted to the Ocular Trauma Center of Gülhane Training and Research Hospital after sustaining combat injuries in urban warfare.
METHODS: This is a retrospective, non-comparative, interventional case series analyzing Turkish military personnel transferred to our tertiary ocular trauma center from the warfare zone and combat support hospitals. Ocular injuries were subdivided into zones and ocular trauma classification.
RESULTS: There were 103 combat ocular injuries in 74 military personnel. The average age was 27.31±4.64 years (range; 21–48 years), and all were men (100%). The average follow-up was 529.34±213.98 days (288–1464 days). There were 84 open-globe and 19 closed-globe injuries. Thirty-six (34.9%) had final vision of 20/40 or better. Pars plana vitrectomy was the most common surgery (79.6%). Five eyes underwent evisceration, and seven eyes developed phthisis bulbi. The globe survival rate was 88.3%. Zone III injuries (32.2%) were the most common cause of unfavorable visual outcomes, and most injuries were caused by improvised explosive devices (IEDs) (59.2%). These devices also had the worst impact on globe survival and visual improvement. These eyes had a higher likelihood ratio of requiring globe removal surgery or developing phthisis bulbi [odds ratio: 21.5 (95% CI: 1.23–373)]. Two eyes that underwent keratoprosthesis-assisted pars plana vitrectomy followed by penetrating keratoplasty (PKP) during the same session developed PKP failure while failure was not seen in any of the cases that underwent PKP in a later session.
CONCLUSION: Ocular injuries related to IEDs had the most significant impact on both visual and anatomic prognoses, and globe survival was less likely in eyes with zone III trauma, in which intraocular foreign bodies penetrated the choroid. There is a higher pos-sibility of PKP failure if this procedure is performed during the same session as other ocular surgery.

14.Clinical characteristics and outcomes of ocular injuries in pediatric patients
Sezin Akça Bayar, Zeynep Kayaarası Öztürker, Gürsel Yılmaz
PMID: 35485471  doi: 10.14744/tjtes.2021.54524  Pages 654 - 661
AMAÇ: Çocukluk çağı göz yaralanmaları edinsel tek taraflı körlüğün en yaygın nedenlerinden biridir. Bu çalışmada çocukluk çağı göz yaralanmalarının nedenleri, hastaların demografik özellikleri ve tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu geriye dönük çalışmada Başkent Üniversitesi Hastanesi Göz Klinikleri’ne 1 Ocak 2017–31 Aralık 2019 tarihleri arasında başvuran oküler travmalı çocuklar değerlendirildi. Çalışmaya 16 yaşın altındaki tüm hastalar dahil edildi. Olgular yaş, cinsiyet, travmanın zamanı, yaralanma tipi, eşlik eden yaralanmalar, tedavi, görme bozukluğu, göz içi basıncı (GİB) ve gelişen oftalmik sekeller açısından değerlendirildi. Oküler travmalar, Birmingham Göz Travma Terminolojisi (BETT) sistemine göre sınıflandırıldı.
BULGULAR: Çalışmaya toplam 21 hasta alındı. Erkek-kadın oranı 13/8 idi. Hastaların ortalama yaşı 8.5±3.4 idi. Ortalama tedavi sonrası takip 8.2±4.3 aydı. Olguların tümünde yaralanma tek taraflı idi (10 sağ göz, 11 sol göz). On beş hastada (%71.4) açık glob yaralanması ve altı hastada (%28.5) kapalı glob yaralanması mevcuttu. Yedi olguda rüptür, beş olguda perforasyon, dört olguda penetrasyon ve dört olguda göz içi yabancı cisim tespit edildi. Takip süresi boyunca beş olguda retina dekolmanı saptandı. On bir (%52.3) olguda kesici tarzda, 10 (%47.6) olguda künt tarzda yara-lanma görüldü. En sık eşlik eden bulgular perforan yaralanmada kornea laserasyonu ve künt yaralanmada hifema idi. Beş olguda koroidal hemoraji, üç olguda kommosyo retina, iki olguda vitre içi kanama, bir olguda retina diyalizi, bir olguda makulada subhyaloidal hemoraji, bir olguda makula deliği ve bir olguda optik sinir avulsiyonu saptandı. On iki (%57.1) olguya lensektomi uygulandı ve bunların ikisine göz içi lens implantasyonu yapıldı. İlk başvuruda görme keskinliği alınabilen çocukların dördünde ışık persepsiyonu yoktu. Yedi olguda görme ışık persepsiyonu ve parmak sayma düzeyindeydi. Beş hastada en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) 0.05–0.3 arasında idi. Son kontrolde, olguların %61.9’unda EİDGK 0.05–0.8 düzeyinde idi. Takip sonunda 14 (%66.6) olguda korneada skar, veya lökom izlendi. Bir olguya tedaviye yanıt vermeyen posttravmatik endoftalmi nedeniyle enükleasyon uygulandı. Son muayenede, iki olguda GİB <6 mmHg, dört olguda GİB >21 mmHg idi.
TARTIŞMA: Çocukluk çağı göz yaralanmalarında ön segment hasarı, görme azlığının başlıca nedenidir. Keskin nesnelerle olan yaralanmalar, künt trav-maya göre iki kat daha sık meydana gelir ve hastaların yaklaşık üçte ikisinde korneada rezidüel yara izi ile görmeyi azaltır. Travmaların özelliklerinin bilinmesi çocuk göz sağlığını korumak açısından gerekli olan stratejilerin belirlenmesinde faydalı olacaktır.
BACKGROUND: Childhood eye injuries are one of the most common causes of acquired unilateral blindness. In this study, our purpose was to investigate the demographics, etiology, and outcome of pediatric patients with ocular injury.
METHODS: The charts of children with ocular trauma who presented to Baskent University Hospitals, between January 1, 2017 and December 31, 2019 were retrospectively reviewed. All patients who were under 16 years of age were included. Data were collected on age, sex, time of trauma, injury type, associated injuries, treatments, visual impairment, intraocular pressure (IOP), and ophthalmic sequelae. Ocular traumas were classified according to the Birmingham Eye Trauma Terminology (BETT) system.
RESULTS: A total of 21 patients were identified. Male-female ratio was 13/8. The mean age of the patients was 8.5±3.4 years. Mean post-treatment follow-up was 8.2±4.3 months. Injury was unilateral in all cases (10 right eye, 11 left eye). Fifteen patients (71.4%) had open globe, and 6 (28.5%) had closed globe injury. Type of injury was rupture in 7 cases, perforation in 5, penetration in 4, and intraocular foreign body in 4. A total of 5 cases were documented to have retinal detachment during the follow-up. Sharp injuries were documented in 11 (64.7%) cases, and blunt in 6 (35.2%). The most frequent finding was hyphema in blunt injury, and corneal laceration in perforating injury. Five patients had choroidal hemorrhage, 3 had commotio retinae, 2 had intravitreal hemorrhage, 1 had subhyaloidal hemorrhage, 1 had macular hole, and 1 had optic nerve avulsion. Lens aspiration was performed in 12 (57.1%) cases, and 2 of them had intraocular lens implantation. In children whose initial vision was able to be taken, 4 had no light perception, 7 had light perception-counting fingers, and 5 had best-corrected visual acuity of 0.05–0.3. At final visit, 61.9% of patients had a VA of 0.05–0.8. Corneal scar or leucoma was observed in 14 (66.6%) cases at last visit. One eye was enucleated due to post-traumatic endophthalmitis that did not respond to treatment. At final visit, IOP <6 mmHg was identified in 2 cases and >21 mmHg in 4.
CONCLUSION: Anterior segment damage is the main cause of visual morbidity in pediatric ocular trauma. Injuries with sharp objects occur twice as often as blunt trauma and reduce vision with residual corneal scarring in about two-thirds of patients. Under-standing the pattern of eye injuries is useful in determining the strategies required to protect children’s eye health.

15.The relationship between extremity fractures and visual impairment in childhood: A case–control study
Abdullah Alper Şahin, Asena Keleş Şahin, Aslıhan Uzun, Erdem Değirmenci
PMID: 35485477  doi: 10.14744/tjtes.2022.90235  Pages 662 - 667
AMAÇ: Kırıklar, pediatrik ortopedi uygulamasında sık görülen ekstremite yaralanmalarıdır. Bu çalışmanın amacı, çocuk ekstremite kırıkları ile görme bozuklukları arasındaki ilişkiyi belirlemektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Düşme sonrası ekstremite kırığı nedeniyle acil ile ortopedi ve travmatoloji polikliniğine başvuran 30 çocuk hasta çalışmaya alındı. Kırık tedavisi sonrası hastalar taburculuk öncesi veya taburculuk sonrası ilk poliklinik takibinde göz bulguları açısından değerlendirildi. Göz has-talıkları polikliniğine rutin muayene için başvuran yaş ve cinsiyet uyumlu, sağlıklı 30 çocuk da kontrol grubu olarak alındı. Tüm katılımcılara sikloplejik refraksiyon, görme keskinliği seviyeleri ve yakın stereopsis ölçümü dahil olmak üzere kapsamlı bir oftalmolojik muayene yapıldı.
BULGULAR: Her iki grupta da erkek katılımcı sayısı daha fazlaydı. Gruplar arasında yaş ve cinsiyet dağılımı açısından anlamlı fark yoktu. En sık üst ekstremite kırıklarının distal radius (%52) ve distal humerus kırıkları (%28) olduğu görüldü. Gözlük gerektiren kırma kusuru olan hasta sayısı kırık grubunda anlamlı olarak daha yüksekti (p=0.039). Daha iyi olan gözün görme keskinlikleri değerlendirildiğinde, kırık grubunda ortalama görme keskinliği anlamlı olarak daha düşüktü (p=0.016). Ortalama stereopsis de çalışma grubunda önemli ölçüde daha düşüktü (<0.001). İkili lojistik reg-resyon analizi modelinde, düşük stereopsis seviyelerinin, pediatrik ekstremite kırığı riski ile ilişkili olduğu bulundu (%95 GA: 1.056–1.385; p=0.006). TARTIŞMA: Çalışmamız, düşük enerjili pediatrik ekstremite kırıklarının tedavi gerektiren görme bozukluğu olan çocuklarda daha sık olduğunu ve düşük stereopsisin kırık için risk faktörü olduğunu göstermiştir. Sonuç olarak, çocuklarda düzenli göz muayeneleri ve görme bozukluklarının erken tedavisi, düşmeye bağlı yaralanmaların önlenmesine yardımcı olabilir.
BACKGROUND: Fractures are common extremity injuries in pediatric orthopedic practice. The aim of this study is to determine the relationship between pediatric extremity fractures and visual impairments.
METHODS: Thirty pediatric patients who were admitted to the emergency and orthopedics and traumatology clinic due to an extremity fracture after a fall were included in the study. Following fracture treatment, the patients were evaluated in terms of ocu-lar findings before discharge from the hospital. Thirty age- and sex-matched healthy children who presented to the ophthalmology department for routine care were also recruited as the control group. All participants underwent a comprehensive ophthalmologic examination, including cycloplegic refraction, visual acuity levels, and near stereoacuity measurement.
RESULTS: The number of male participants was higher in both groups. There was no significant difference between the groups in terms of age and gender distribution. The most common upper extremity fractures were observed to be distal radius (52%) and distal humerus fractures (28%). The number of patients who had a refractive error that required spectacles was significantly higher in the fracture group (p=0.039). When the visual acuity levels of the better eye were evaluated, the mean visual acuity was significantly lower in the fracture group (p=0.016). The mean stereoacuity was also significantly lower in the study group (<0.001). In the binary logistic regression analysis model, low stereopsis levels were associated with the risk of pediatric extremity fractures (95% CI: 1.056–1.385; p=0.006).
CONCLUSION: Our study showed that low-energy pediatric extremity fractures are more common in children with visual im-pairments that require treatment, and low stereopsis is a risk factor for fractures. Consequently, regular eye examinations and early treatment of visual impairments in children may help to prevent fall-related injuries.

16.Functional and radiological comparison of three cephalomedullary nails with different designs used in the treatment of unstable intertrochanteric femur fractures of elderly
Furkan Yapıcı, Hanifi Üçpunar, Volkan Gür, Osman Onaç, Yakup Alpay, Reşit Karaköse, Yalkın Çamurcu
PMID: 35485475  doi: 10.14744/tjtes.2020.80733  Pages 668 - 677
AMAÇ: İnstabil intertrokanterik kırıkların (İİTK) tedavisinde kullanılan farklı tasarımlara sahip üç sefalomedüller çivinin (SMÇ) komplikasyon, reope-rasyon, implant yetersizliği, mortalite oranları ve fonksiyonel sonuçları açısından karşılaştırılmasıdır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu geriye dönük çalışma, Ekim 2014 ile Ekim 2018 yılları arasında bu SMÇ’lerden biriyle (Talon-PFN: 74 hasta, PFN-III: 70 hasta ve Intertan: 69 hasta) tedavi edilmiş İİTK’lı hastaları (AO/OTA tip 31-A2 ve 31-A3) içermektedir.
BULGULAR: Çalışmaya yaş ortalaması 81.0±9.3 yıl olan toplam 213 hasta (122 kadın ve 91 erkek) katılmıştır. Ortalama takip süresi 26.1±6.3 aydır. Malfiksasyonun, herbir SMÇ tipi için en sık komplikasyon ve reoperasyon nedeni olduğu görülmüştür. Komplikasyon ve reoperasyon oranları, ame-liyat sonrası fonksiyonel durum, ortalama kaynama süreleri ve genel mortalite oranları gruplar arasında benzer bulunmuştur. Ortalama operasyon/floroskopi süresi ve ortalama kan kaybı Talon-PFN grubunda düşük iken, bu parametrelerin en yüksek ortalamaları PFN-III grubundaydı. Talon-PFN grubunda altı (%8.2) ve PFN-III grubunda bir (%1.5) implant yetersizliği mevcuttu. Intertan grubunda hiç implant yetersizliği görülmemiştir. En yüksek anatomik redüksiyon oranı (%58.6) PFN-III grubunda tespit edilmiştir.
TARTIŞMA: Çalışma sonuçlarımız, İİTK’ların tedavisinde benzer fonksiyonel ve reoperasyon sonuçlarına sahip olmakla beraber her bir implant tipi-nin farklı avantaj ve dezavantajlara sahip olduğunu göstermiştir. Intertan, implant yetersizliği olmamasıyla avantajlıdır. Talon-PFN ameliyat/floroskopi süresini ve intraoperatif kan kaybını azaltmakla beraber en yüksek implant yetersizliği oranına sahiptir. PFN-III’ün iki ayrı paralel boyun vidasını femur boynunda merkezi yerleştirebilmek için daha fazla anatomik redüksiyona ihtiyaç duyduğu ve bunun operasyon/floroskopi süresinin uzamasına ve kan kaybının artmasına sebep olduğu görülmüştür. En sık komplikasyon ve reoperasyon sebebi olan malfiksasyondan kaçınılmalıdır.
BACKGROUND: The aim of this study to compare three cephalomedullary nails (CMNs) with different designs in terms of complica-tion, reoperation, implant failure, mortality rates, and functional outcomes in the treatment of unstable intertrochanteric fractures (UIFs).
METHODS: This retrospective study included patients with UIFs (AO/OTA type 31-A2 and 31-A3) who were treated with one of these CMNs (74 patients with Talon-PFN, 70 patients with PFN-III, and 69 patients with Intertan) between October 2014 and October 2018.
RESULTS: A total of 213 patients (122 females and 91 males) with a mean age of 81.0±9.3 years have participated in this study. The mean follow-up time was 26.1±6.3 months. Malfixation was the most common complication and the most common reason of reop-eration for each type of CMN. Complication and reoperation rates, post-operative functional status, mean union times, and overall mortality rates were similar between groups. Mean operation/fluoroscopy time and mean blood loss were low in the Talon-PFN group, whereas the highest means of these parameters were in the PFN-III group. There were six (8.2%) implant failures in the Talon-PFN group and one (1.5%) in PFN-III group. No implant failure was seen in the Intertan group. The highest rate (58.6%) of anatomic reduc-tion was detected in PFN-III group.
CONCLUSION: Our study results showed that each implant type had its own advantages and disadvantages in the treatment of UIFs with similar functional and reoperation outcomes. Intertan was advantageous with its absence of implant failures. Talon-PFN decreased the operation/fluoroscopy time and intraoperative blood loss but had the highest implant failure rate. There was a need for more anatomic reduction to centralize two separate parallel lag screws in the femoral neck in PFN-III group, and that costs operation/fluo-roscopy time and blood loss. Malfixation, which was the most common cause of complications and reoperations, should be avoided.

17.A new posterior stabilization technique in pediatric subaxial cervical vertebrae: Stabilization of spinous processes with the microplate/screw system: A radiological anatomy study
İlker Güleç, Feyza Karagöz Guzey, Burak Eren, Günay Vahabova
PMID: 35485464  doi: 10.14744/tjtes.2021.24657  Pages 678 - 685
AMAÇ: Çocuklarda gelişen servikal subaksiyel instabilite durumunda omurların kemik boyutlarının küçük olması ve sık anatomik değişkenlik cerrahi seçenekleri önemli ölçüde sınırlandırır. Bu olgularda yanal kütle vidaları, pedikül vidaları ve sublaminar/interspinöz baglama seçenekleri dışında posterior servikal stabilizasyon seçeneği bulunmamaktadır. Bu çalışma, daha önce yetişkinlerde kullanılan spinöz proçes (SP) stabilizasyonunun çocuklarda da kullanılıp kullanılamayacağını araştırmak için tasarlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2012–2020 yılları arasında hastanemize başvuran ve üç boyutlu servikal BT yapılan 4–12 yaş arası çocuklar geriye dönük ola-rak tarandı. Çalışmaya, servikal omurgasında kırık, tümör, deformite ve bilgisayarlı tomografisinde (BT) hareket artefaktları olmayan çocuklar dahil edildi. Kabul edilme kriterlerine sahip 870 çocuk tespit edildi. Ardından hasta havuzundan rastgele seçilen 360 çocuk dokuz farklı yaş grubuna veya üç farklı yaş grubuna (4–6 yaş, 7–9 yaş ve 10–12 yaş) ayrıldı. Çocuklara ait BT görüntüleri üzerinde subaksiyal SP’lerin uzunluğu, yüksekliği, kalınlığı ve anomalileri çalışıldı. SP’lerin mikroplak/vida stabilizasyon sistemi için uygunluğu araştırıldı.
BULGULAR: Subaksiyal vertebralarda, vida yerleştirilmesi için uygunluk oranı %57.6 ve en az bir segmental ünitede stabilizasyon için uygunluk oranı %74.7 idi. C3, 4, 5, 6 ve 7 omurlarının tamamını kapsayan stabilizasyon için uygunluk oranı %16.1 idi. Ölçümler sonucunda, dokuz farklı stabilizasyon kombinasyonu tespit edildi, C6-7 segmental ünitesi (%71.9) bu kombinasyonlarda en sık oranda yeralmaktaydı. Bifidite, çocukların %21’inde vida yerleştirilmesini engelledi. İstatistiksel olarak SP’nin vida için uygunluk oranının sekiz yaş civarında artmaya başladığını ve stabilizasyona katılabilen segmental ünite sayısının ise en fazla 10–12 yaşında olduğu saptandı.
TARTIŞMA: Literatürde ilk olan bu çalışmada, çocuklar için önerilen spinöz proçes stabilizasyon yöntemi az sayıda seçilmiş olguda bir kurtarma yöntemi olarak, anterior cerrahi stabilizasyonu desteklemek için veya tek başına kullanılabileceğine inanıyoruz.
BACKGROUND: There are limited options for posterior stabilization techniques in cases of cervical subaxial instability in children. We designed this study to investigate whether the spinous process (SP) stabilization, which was previously used in adults, can also be used in children.
METHODS: Children aged 4–12 years who were admitted to our hospital between 2012 and 2020 and underwent 3D cervical computed tomography (CT) were retrospectively screened. Children without cervical spine fractures, tumors, deformities, or any ab-normalities and motion artifacts on CT were included in the study. Eight hundred seventy children were identified. Then, 360 children randomly selected from the patient pool were divided into nine different age groups or 3 different age groups (4–6 years, 7–9 years, and 10–12 years). The length, height, thickness, and anomalies of subaxial SPs were studied on CT images of children. The suitability of the SPs for the microplate/screw stabilization system was investigated.
RESULTS: The suitability rate for screw insertion was 57.6% and the suitability rate for the stabilization in at least one segmental unit was 74.7%. The eligibility rate for stabilization involving C3, 4, 5, 6, and 7 vertebrae was 16.1%. There were nine different stabilization combinations and C6-7 segmental unit (71.9%) were the most common in those combinations. Bifidity prevented screw insertion in 21% of children. We found that the screw acceptance rate of SP started to increase statistically around 8 years of age and the number of segmental units that could be stabilized was at the age of 10–12 at most.
CONCLUSION: According to the results of this study, we believe that the SP stabilization method recommended for children can be used as a salvage method, to support anterior stabilization or alone in a small number of selected cases.

18.Radiographic and clinical outcomes of distal tibia fractures (3–12 cm proximal to the plafond): Comparison of two intramedullary nailing
Hüseyin Koca, Sedat Duman, Necdet Sağlam
PMID: 35485463  doi: 10.14744/tjtes.2020.24152  Pages 686 - 692
AMAÇ: Tibia distal dia-metafizyel kırıkların intramedüller çivi ile tespitinde çeşitli distal kilitleme seçenekleri mevcuttur. Bu distal kilitleme seçenek-leri arasında herhangi birinin üstünlüğü konusunda görüş birliği yoktur. Distal kilitleme bolt vidasına (DSBLS) sahip çivi ile konvansiyonel çivilerin kıyaslandığı çalışmamızda; tibia distal diametafizyel kırıkların tespitinde intramedüller çivi modellerinin klinik ve radyolojik sonuçlarını kıyaslamayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği’mizde Ağustos 2007 ile Mayıs 2015 tarihleri arasında intramedüller çivi ile tedavi edilmiş 116 hastanın 117 tibia distal dia-metafizyel kırığı etik kurul onayı ile geriye dönük olarak değerlendirildi. Poliklinik kontrollerine düzenli gelmiş, minimum 18 aylık takibi olan ve tibial plafond ile kırık mesafesi 3 ile 12 cm arasında olan 45 hastanın 46 tibia distal dia-metafizyel kırığı çalışmaya dahil edildi. Yaş ortalaması 44 (dağılım, 16–76 yaş) olan 28 erkek ve 17 kadından oluşan çalışma grubunun ortalama takip süresi 48 ay (dağılım, 18–100 ay) idi. DSBLS kilitlemeli intramedüller çivi kullanılan grup 1. grup, konvansiyonel distal kilitlemeli intramedüller çivi kullanılan grup 2. grup olarak kabul edildi. İki grup arasında radyolojik olarak kaynama süreleri, koronal, sagittal ve aksiyel plandaki açılanmaları ve malunion varlığı kıyaslandı. Ayrıca iki grup klinik olarak yük verme zamanları, işe dönüş zamanları, OMAS ve AOFAS skorları ile karşılaştırıldı.
BULGULAR: İki grup arasında parsiyel ve tam yük verme süreleri bakımından 1. grubun üstün olduğunu bulduk (p=0,00031, p=0.00007). Ayrıca 1. grubun kaynama süreleri daha kısadır (p=0.0149). İki grup arasındaki diğer radyolojik veya klinik sonuçlar anlamlı farklılık göstermemektedir. Ayrıca kırığın tibial plafonda olan mesafesi ile açılanmalar arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Yalnız malunion görülen olgularda malunion görülmeyen olgulara göre kırık hattı daha distaldedir (p=0.0411).
TARTIŞMA: Tibia distal dia-metafizyel kırıklarda yeni geliştirilmiş DSBLS kilitlemeli intramedüller çiviler de konvansiyonel çiviler kadar iyi sonuçlar vermektedir. Erken yük verebilme ve daha kısa sürede kaynaması nedeniyle tibia distal dia-metafizyel kırıklarda güvenle tercih edilebilir ve immobi-lizayona bağlı görülebilen komplikasyonları azaltabilir.
BACKGROUND: There are various distal locking options for the repair of tibia distal diametaphyseal fractures with intramedullary nails. There is no consensus about the superiority of any of these distal locking options. In our study, comparing nails with distal bolt locking screw (DSBLS) and conventional nails; we aimed to compare the clinical and radiological results of intramedullary nail models in fixing tibial distal diametaphyseal fractures.
METHODS: In our orthopedics and traumatology department, 117 tibial distal diametaphyseal fractures of 116 patients treated with intramedullary nails between August 2007 and May 2015 were retrospectively evaluated. Forty-six tibial distal diametaphyseal fractures of 45 patients who came to regular visits to outpatient clinic controls and who had a minimum follow-up of 18 months and whose fracture distance was between 3 and 12 cm were included in the study. The average follow-up period of the study group consisting of 28 males and 17 females with an average age of 44 (16–76 years) which was 48 months (18–100 months). The group using the DSBLS locking intramedullary nail was considered the first group and the group using the conventional distal locking intramedullary nail was considered the second group. Radiological union times, coronal, sagittal, and axial plan angulations and malunion presence were com-pared between the two groups. In addition, the two groups were compared clinically with length of time spent on weight-bearing and return to work, Olerud-Molander ankle score, and American Orthopedic Foot and Ankle Society Score scores.
RESULTS: We found that the first group was superior in terms of length of time spent on partial and full weight-bearing between the two groups (p=0.00031 and p=0.00007). In addition, the union time of the first group was shorter (p=0.0149). Other radiological or clinical results did not differ significantly between the two groups. In addition, no significant correlation was found between the distance of the fracture from the tibial plate and its angulation. In cases with malunion alone, the fracture line was more distal than those without malunion (p=0.0411).
CONCLUSION: Newly developed DSBLS intramedullary nails give as good results as conventional nails in tibia distal diametaphyseal fractures. Due to its ability to loading bone early and have a shorter union time, DSBLS can be safely preferred in distal diametaphyseal fractures and reduce complications from immobilization.

19.Does the pre-operative neutrophil-lymphocyte ratio have a predictive value in detecting infection in type 3 open tibia diaphysis fractures?
Tahsin Sami Çolak, Ahmet Fevzi Kekeç
PMID: 35485467  doi: 10.14744/tjtes.2021.31766  Pages 693 - 697
AMAÇ: Bu geriye dönük çalışmayda tibia diafiz tip 3 açık kırıklı hastalarda ameliyat öncesi dönemdeki nötrofl-lenfosit (N/L) oranın enfeksiyon gelişiminin değerlendirilmesi açısından prediktif değeri olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2015–2020 yılları arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi acil servisine başvuran tibia tip 3 açık kırıklı 72 hasta geriye dönük olarak tarandı. İlk tedavisinde eksternal fiksatör yapılan toplam 39 hasta çalışmaya alındı. Hastaların demografik verileri, yaralanma şekli, kültürlerinde üreme olup olmaması ve ameliyat öncesi dönemdeki N/L oranları kayıt edildi. Hastalar enfeksiyon varlığına göre enfeksiyon olanlar: grup 1 (12 hasta), enfeksiyon olmayanlar: grup 2 (27 hasta) olarak iki gruba ayrıldı.
BULGULAR: Tüm hastaların 34’ü (%87.2) erkek beşi (%12.8) kadındı. Bu hastaların yaş ortalaması 43.18±18.67 (19–80) idi. Toplam 39 hastadan 12’sinde (%30.8) enfeksiyon tespit edildi. Hastaların dokuzu (%75) monomikrobiyal üçü (%25) polimikrobiyaldi. Tüm hastaların 16’sında (%41), enfeksiyon olanların altısında (%50) ve enfeksiyon olmayanların 10’unda (%37) en sık yaralanma mekanizması ateşli silah yaralanmasıydı. Ancak gruplar arasında yaralanma mekanizması açısından anlamlı bir fark bulunmadı (p=0.445). Tüm hastalar N/L oranları ile enfeksiyon varlığı açısından incelendiğinde grup 1 ve grup 2 arasında anlamlı fark tespit edilmedi (p=0.976).
TARTIŞMA: Ameliyat öncesi dönemdeki kanda hesaplanan N/L oranının kronik hastalıklarda predikdif değeri olmasına karşın akut tibia tip 3 açık kırıklı hastalarda enfeksiyon varlığı açısından prediktif değerinin olmadığı kanaatindeyiz.
BACKGROUND: This retrospective study was aimed to investigate whether the pre-operative neutrophil-lymphocyte (N/L) ratio has a predictive value in terms of evaluating the development of infection in patients with type 3 open fractures of the tibia diaphysis.
METHODS: A total of 72 patients with type 3 open tibia fractures who consulted to the emergency service at the Necmettin Er-bakan University Meram Faculty of Medicine, during the period between 2015 and 2020 were retrospectively examined. A total of 39 patients who underwent external fixator in the first treatment were included in the study. The information pertaining to the patients such as the patient demographic data, type of injury, wound cultures, and N/L rates during the pre-operative period were recorded. Patients were divided into two groups based on the presence of infection: Group 1 (12 patients) consisted of patients who had infec-tion, and Group 2 (27 patients) consisted of patients who had no infection.
RESULTS: 34 (87.2%) of the patients were male and 5 (12.8%) were women. The mean age of these patients was 43.18±18.67 (19–80). Infection was detected in 12 (30.8%) out of 39 patients. Of these patients, 9 (75%) were monomicrobial, and 3 (25%) were polymicrobial. The most common mechanism of the injury was gunshot injury in 16 (41%) of all patients. However, there was no sig-nificant difference between the groups in terms of mechanism of injury (p=0.445). When all patients were examined in terms of N/L rates and presence of infection, there was no significant difference between Group 1 and Group 2 (p=0.976).
CONCLUSION: Although N/L ratio of the blood in the pre-operative period has a predictive value for chronic diseases, we believe that it has no predictive value for detecting infection in patients with type 3 acute open tibia fractures.

20.Retrospective examination of complications observed in orthognathic surgical surgery in 85 patients
Barış Altuğ Aydil, Mert Akbaş, Mustafa Ayhan, Onur Atalı, Serhat Can, Yağmur Çömlekçioğlu
PMID: 35485479  doi: 10.14744/tjtes.2022.67863  Pages 698 - 702
AMAÇ: Çalışmamızın amacı kliniğimizde yaptığımız olgular ışığında ortognatik cerrahide karşılaşılan muhtemel komplikasyonları, risk faktörlerini ve çözümlerini incelemektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmada İstanbul Pendik Bölge Hastanesi Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Servisinde 2015 ve 2020 yılları arasında ortognatik cerrahi uygulanan 85 hastanın kayıtlarının geriye dönük olarak incelenmesini kapsamaktadır. Çalışmada operasyonlarda karşılaşılan komplikasyon tipleri kaydedildi. Cinsiyet, yaş, ameliyat sayısı, ameliyat yeri ve yapılan osteotomi tipi gibi bağımsız değişkenler değerlendirildi. Komplikasyonlar Clavien-Dindo Sınıflamasına göre incelendi. Veriler anlamlılık düzeyi 0.05 ile istatistiksel analize sunuldu.
BULGULAR: Çalışmaya dahil olan 85 hastanın 40’ı erkek, 45’i kadındır. Bu hastaların 65’ine çift çene operasyonu, 20’sine tek çene operasyonu yapılmıştır. Toplamda 150 adet çene osteotomisi uygulanmış olup, bunların 78 tanesi maksillada, 72 tanesi mandibuladadır. Tek çene operasyonu yapılan vakaların 13’ünde maksillada işlem yapılmış iken, yedisinde sadece mandibula işlem görmüştür. Toplam 227 osteotomiden 24’ünde (%10.57) komplikasyon gözlenmiştir. Karşılaşılan komplikasyonlar arasında kanama (8), sinir hasarı (7), maloklüzyon (3), enfeksiyon (2), TME problemleri (2), bad split (1) ve burun ucunda deviasyon (1) göze çarpmaktadır. Komplikasyonlar kadın ve erkeklerde eşit olarak gözlenirken, ameliyat süresi uzayan olgularda daha sık komplikasyon gözlenmiştir (p<0.05). İki taraflı sagital split osteotomilerde (p<0.001) komplikasyonlar Le Fort 1 osteotomilerine göre daha sık gözlendi. Tedaviye bağlı olarak en sık (%72.04) Clavien-Dindo derece I komplikasyonları görüldü. Clavien-Dindo sınıflamasına göre cinsiyet, yaş, ameliyat süresi, hastanede kalış süresi veya cerrahi bölge arasında komplikasyon dereceleri arasında bir ilişki yoktu (p≥0.05). TARTIŞMA: Ortognatik cerrahide ameliyat sonrası maloklüzyon, kanama, inferior alveolar sinir yaralanması, enfeksiyon, kötü bölünme ve enfek-siyon en sık görülen komplikasyonlardır. Komplikasyonlar; ameliyat süresi, ameliyat sayısı, ameliyat yeri ve yapılan osteotomi tipi gibi faktörlerle ilişkilendirebilmektedir. Tedavi planlamasında, ameliyat esnasında ve ameliyat sonrası takip kısmında bu faktörlerde göz önünde bulundurularak ameliyatın başarısına olumlu katkılar sağlanabileceği düşünülmektedir.
BACKGROUND: The aim of our study is to examine the possible complications, risk factors, and solutions encountered in orthog-nathic surgery in the light of the cases; we performed in our clinic.
METHODS: This study includes a retrospective analysis of the records of 85 patients who underwent orthognathic surgery between 2015 and 2020 in Istanbul Pendik District Hospital Oral and Maxillofacial Surgery Service. The types of complications encountered during the operations were recorded in the study. Independent variables such as gender, age, number of operations, surgical site, and type of osteotomy were evaluated. Complications were evaluated according to the Clavien–Dindo classification. The data were pre-sented for statistical analysis with a significance level of 0.05.
RESULTS: Of the 85 patients included in the study, 40 were male and 45 were female. Of these patients, 65 had double chin operation and 20 had single chin operation. A total of 150 jaw osteotomies were performed, 78 of them in the maxilla and 72 in the mandible. While the maxilla was operated in 13 of the cases, in which single jaw operation was performed, only the mandible was treated in 7 of them. Complications were observed in 24 (10.57%) of a total of 227 osteotomies. Among the complications encountered, bleeding (8), nerve damage (7), malocclusion (3), infection (2), TMJ problems (2), bad split (1), and deviation at the tip of the nose (1) stand out, while complications were observed equally in men and women, complications were observed more frequently in cases with longer operative time (p<0.05). Complications were observed more frequently in bilateral sagittal split osteotomies (p<0.001) compared to Le Fort 1 osteotomies. Clavien–Dindo grade I complications were most common (72.04%) depending on the treatment. According to the Clavien–Dindo classification, there was no relationship between gender, age, duration of surgery, length of hospital stay, or surgical site, and the degree of complications (p≥0.05).
CONCLUSION: Post-operative malocclusion, bleeding, inferior alveolar nerve injury, infection, poor division, and infection are the most common complications in orthognathic surgery. It can be associated with factors such as the duration of the operation, the number of operations, the site of the operation, and the type of osteotomy which performed. It is thought that positive contributions can be made to the success of the surgery by considering these factors in the treatment planning, during the operation and in the post-operative follow-up part.

21.Evaluation of the appendectomy cases performed under emergency conditions during the COVID-19 pandemic and discussed with the pathology reports
Mert Mahsuni Sevinç, Onur Olgaç Karagülle, Rozan Kaya, Candeniz Ertürk, Selim Doğan
PMID: 35485461  doi: 10.14744/tjtes.2022.16287  Pages 703 - 710
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı COVID-19 pandemisi sırasında apendektomi yapılan olguları incelemek, hastaların patoloji raporlarını tartışmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: COVID-19 pandemisi sırasında 1 Ocak 2020–1 Haziran 2021 tarihleri arasında acil servise başvuran 15 yaş üstü 588 hastanın apendektomi materyallerinin patolojik raporları incelendi. Akut (AA), subakut (SA) veya perfore apandisit (PA) tanılı 565 hasta çalışmaya dahil edildi ve tanılarına göre üç gruba ayrıldı. Yirmi üç hasta, diğer patolojiler nedeniyle çalışma dışı bırakıldı. Hastaların yaş, cinsiyet, ağrı süresi, ASA skoru, ameliyat tekniği, ameliyat süresi, Clavien-Dindo skoru, hastanede yatış süresi, ameliyat sonrası komplikasyonlar, şüpheli COVID-19 olgularında ameliyat öncesi ve sonrası PCR ve torasik tomografi bulguları, laboratuvar ve radyolojik bulguları geriye dönük olarak incelendi.
BULGULAR: Apandisit tanısı alan 565 hastanın 464’üne (%82.1) AA, 35’ine (%6.2) SA ve 66’sına (%11.7) PA tanısı kondu. PA grubunun medyan yaşı AA grubuna göre daha fazlaydı (p=0.0139). PA grubunda diabetes mellitus ve SA grubunda astım insidansı diğer gruplar arasında en yüksekti (sırasıyla p=0.004 ve 0.0037). SA ve PA gruplarında ağrı süresi AA grubuna göre daha uzundu (p<0.0001), bu nedenle hastaların akut gruba göre hastaneye daha geç başvurduğu belirlendi. COVID-19 şüphesi olan hastalarda toraks BT taraması pozitif olanların oranı %1.6 idi (p=0.066). Tüm gruplarda %70’in üzerinde laparoskopik cerrahi tercih edilirken, AA grubunda en fazla konvansiyonel cerrahi (%21.1) yapıldığı ve PA grubunda la-paroskopik cerrahiden açık cerrahiye geçiş oranının diğer gruplara kıyasla en yüksek (%10.6) olduğu tespit edildi (p<0.0001). Hastanede kalış süresi PA grubunda en uzundu (p<0.0001).
TARTIŞMA: COVID-19 pandemisi sadece sosyal hayatın tüm rutinlerini değiştirmekle kalmamış, acil şartlarda hastaneye başvuran AA semptomlu olguların tedavisini ve yönetimini de zorlaştırmıştır. Apendektomi piyeslerinin takibi diğer patolojilerin dışlanması açısından önemlidir.
BACKGROUND: The aim of this study is to examine the cases underwent appendectomy during the COVID-19 pandemic and to discuss the pathology reports of patients.
METHODS: During the COVID-19 pandemic, the pathological reports of the appendectomy materials of 588 patients over the age of 15 who applied to the emergency department between January 1, 2020, and June 1, 2021, were examined. A total of 565 patients with a diagnosis of acute (AA), subacute (SA), or perforated appendicitis (PA) were included and divided into three groups according to diagnosis. Twenty-three patients were excluded from the study due to other pathologies. The age, gender, duration of pain, ASA score, operational technique, operation time, Clavien-Dindo score, hospitalization time, post-operative complications, pre- and post-operative PCR and thoracic tomography findings in suspected cases of COVID-19, and laboratory and radiological findings of patients were retrospectively analyzed.
RESULTS: Of 565 patients diagnosed with appendicitis, 464 (82.1%) had AA, 35 (6.2%) SA, and 66 (11.7%) PA. The median age of the PA group was higher than in the AA group (p=0.0139). The incidence of diabetes mellitus in the PA group and of asthma in the SA group were highest among other groups (p=0.004 and 0.0037, respectively). The duration of pain was longer in the SA and PA groups than the AA group (p<0.0001), therefore, the patients applied to hospital later than the acute group. The rate of thorax CT-positive scans was 1.6% in patients suspected for COVID-19 (p=0.066). While laparoscopic surgery was preferred over 70% in all groups, the rate of conventional surgery (21.1%) in the AA group was highest and of transition from laparoscopic to open surgery was highest in the PA group (10.6%) (p<0.0001). Hospitalization duration was longest in the PA group (p<0.0001).
CONCLUSION: COVID-19 pandemic not only changes all routines of social life but also complicates the treatment and manage-ment of cases with AA symptoms applied to hospital under emergency conditions. Follow-up of the appendectomy specimen is crucial in terms of excluding other pathologies.

CASE REPORTS
22.Orbital compartment syndrome secondary to retrobulbar hematoma after infratrochlear nerve block for nasolacrimal probing
Ceyhun Arıcı, Busenur Gönen, Burak Mergen, Ahmet Murat Sarıcı
PMID: 35485473  doi: 10.14744/tjtes.2020.67932  Pages 711 - 713
Yetmiş bir yaşında kadın hastada nazolakrimal probing işlemi için yapılan infratrochlear sinir bloğu sonrası ani görme kaybı, ışık refleksi kaybı, prop-tozis ve göz hareketlerinin total kısıtlanması gözlendi. Hastaya retrobulbar hemoraji nedenli orbital kompartman sendromu tanısı kondu ve lateral kantotomi, kantoliz ve medial orbitotomi yapıldı. Hastanın herhangi bir oral antikoagülan ilaç veya hipotiroidi ve sistemik hipertansiyon dışında her-hangi bir sistemik hastalık öyküsü yoktu. Hastanın iki ay persiste eden hafif ptozisi (~1 mm) dışındaki tüm klinik bulguları normale döndü. Perioküler anestezi işlemi planlanan tüm hastalar antikoagülan ilaç kullanımı açısından sorgulanmalı, fakat herhangi bir risk faktörü olmayan bir hastada bile bu işlemler sırasında ciddi komplikasyonlar gelişebileceği mutlaka akılda tutulmalıdır. Retrobulbar hemoraji nedenli orbital kompartman sendromu gelişen hastalara geri dönüşsüz optik sinir hasarı oluşumunu engellemek adına kritik sürede (90 dakika) cerrahi müdahale uygulanmalıdır.
After infratrochlear nerve block for nasolacrimal probing, sudden vision loss, proptosis, pain, loss of light reflexes, and a total limitation of ocular movement was observed in a 71-year-old female patient. She was diagnosed with retrobulbar hemorrhage and orbital compartment syndrome (OCS). Lateral canthotomy, cantholysis, and medial orbitotomy were performed on the patient. She was not taking any oral anticoagulant medication and did not have any disease other than hypothyroidism and systemic hy-pertension. All the clinical findings returned to normal right after the intervention except mild ptosis (~1 mm), which persisted for 2 months. All patients scheduled for periocular anesthesia should be questioned about using oral anticoagulant medications, and the possibility of serious complications should be kept in mind even for patients without any risk factors. Patients with OCS secondary to retrobulbar hemorrhage should be surgically managed within the critical window (90 min) to prevent any irrevers-ible optic nerve injury.