p-ISSN: 1306-696x | e-ISSN: 1307-7945
Volume : 24 Issue : 2 Year : 2024

Quick Search




SCImago Journal & Country Rank
Turkish Journal of Trauma and Emergency Surgery - Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 24 (2)
Volume: 24  Issue: 2 - March 2018
EXPERIMENTAL STUDY
1.Oxytocin for preventing injury due to testicular torsion/detorsion in rats
Fatih Fırat, Fikret Erdemir, Engin Kölükçü, Fikret Gevrek, İsmail Benli, Velid Ünsal
PMID: 29569694  doi: 10.5505/tjtes.2017.25730  Pages 89 - 96
AMAÇ: Testislerdeki iskemi reperfüzyon hasarı üzerine oksitosinin etkilerini göstermeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamızda ağırlıkları 250–320 gr arasında değişen toplam 24 adet Wistar-Albino cinsi sıçan kullanıldı. Sıçanlar, sekiz sıçandan oluşan randomize üç gruba ayrıldı. Grup 1 kontrol grubu olarak değerlendirildi. Grup 2’de önce testis torsiyonu gerçekleştirildi. Sonrasında detorsiyone edilerek reperfüzyon hasarı oluşturuldu. Grup 3’de ise torsiyon ve detorsiyon işlemlerini takiben reperfüzyondan önce oksitosin uygulandı. Testiküler dokular, Johnsen skorlama sistemi kullanılarak histolojik ve spermatogenik parametrelere göre değerlendirildi ve ortalama Johnsen skoru hesaplandı.
BULGULAR: Histolojik test sonuçları torsiyon grubu tedavi ve kontrol gruplarından istatistiksel olarak anlamlı derecede farklıydı. Oksitosin ile tedavi edilen grup hem kontrol hem de torsiyon gruplarından farklıydı (p=0.010 ve p=0.012). Biyokimyasal test sonuçları testis torsiyonu oluşturulan grupta süperoksit dismutaz ve glutatyon peroksidaz düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu (p=0.007 ve p=0.007). Daha sonra oksitosin ile tedavi edilen testiküler torsiyon grubunda malondialdehit ve nitrik oksit düzeyleri yalnızca testis torsiyonu yapılan grupla karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı şekilde azaldı (p=0.017 ve p=0.014).
TARTIŞMA: Bu sonuçlara göre, oksitosin klinik uygulamada testiküler torsiyon tedavisinde doku hasarını en aza indirgemek için alternatif bir ajan olarak düşünülebilir.
BACKGROUND: We aimed to demonstrate the effectiveness of oxytocin on the testes for treating ischemia-reperfusion injury.
METHODS: A total of 24 male Wistar albino rats weighing 250–320 g were used. The rats were randomized into three groups of eight rats. Group 1 was assessed as the control group. In Group 2 rats, testicular torsion was first performed, followed by testicular detorsion to induce reperfusion injury. In Group 3, following testicular torsion and detorsion, oxytocin was administered before inducing reperfusion. Testicular tissues were histologically evaluated, spermatogenic parameters were assessed using the Johnsen scoring system, and the mean Johnsen score was calculated.
RESULTS: Histological tests revealed significantly different results between the testicular torsion group and the oxytocin-treated torsion and control groups as well as between the oxytocin-treated torsion group and the control and testicular torsion groups (p=0.010 and 0.012, respectively). Biochemical test results revealed that superoxide dismutase and glutathione peroxidase levels were significantly lower in Group 2 than in Group 1 (p=0.007 and 0.007, respectively). Malondialdehyde and nitric oxide levels were significantly lower in Group 3 than in Group 2 (p=0.017 and 0.014, respectively).
CONCLUSION: These results indicate that oxytocin can be considered as an alternative agent for treating testicular torsion in clinical practice to minimize tissue damage.

2.The success of endotracheal intubation with a modified laryngoscope using night vision goggles
Attila Aydın, Sedat Bilge, Cemile Aydın, Meltem Bilge, Erdem Çevik, Mehmet Eryılmaz
PMID: 29569679  doi: 10.5505/tjtes.2017.27546  Pages 97 - 103
AMAÇ: Karanlık ortamda düşman ateşi altında endotrakeal entübasyon (ETE) prosedürü hastane öncesi travma yaşam desteği prosedürlerinden farklıdır. Amacımız; aydınlık odada klasik laringoskop (KL), karanlık odada modifiye laringoskop (ML) modeli ile ETE prosedürlerinin başarı, zorluk derecesi ve ETE prosedür süresini ortaya çıkartmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Tüm girişimler 10 kişiden oluşan muharip sağlık personeli tarafından yapıldı. Gece koşullarında, gece görüş gözlükleri (GGG) ile ETE prosedürünün gerçekleştirmek için ML modeli geliştirdik. Girişimler; KL kullanılarak aydınlatılmış bir alanda ve ML ile GGG kullanılarak karanlıkta gerçekleştirildi. Modifiye laringoskop bıçağı ağız içinde (ML-Aİ+GGG) veya ağız dışında (ML-AD+GGG) açılacak şekilde iki ayrı metod şeklinde kullanıldı.
BULGULAR: Uygulayıcılar tarafından aydınlık ve karanlık odada yapılan ETE girişimlerinin (Gündüz-KL, ML-AD+GGG, ML-Aİ+GGG) ortalama tamamlanma süreleri sırasıyla 14.46 sn., 26.9 sn., ve 32.38 sn. olarak saptandı. ML-AD+GGG ve ML-Aİ+GGG, Gündüz-KL’ye göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha uzundu (p<0.05). Modifiye laringoskop-Aİ+GGG, ML-AD+GGG’ye göre göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha uzun bulundu (p<0.05). Bütün ETE girişimleri %100 başarılıydı. Gündüz-KL, ML-AD+GGG ve ML-Aİ+GGG ile karşılaştırıldığında daha kolaydı (p<0.05).
TARTIŞMA: Endotrakeal entübasyon savaş alanında GGG kullanarak karanlıkta uygulanabilir bir prosedürdür. Gece görüş gözlükleri ile karanlıkta yapılan tıbbi müdahaleler, taktik acil tıbbında verilen temel eğitimlerin bir parçası olmalıdır.
BACKGROUND: Endotracheal intubation (ETI) procedure in the combat area differs from prehospital trauma life support procedures because of the danger of gunfire and the dark environment. We aimed to determine the success, difficulty degree, and duration of ETI procedures with a classical laryngoscope (CL) in a bright room and with a modified laryngoscope (ML) model in a dark room.
METHODS: All interventions were performed by a combatant medical staff of 10 members. We developed an ML model to obtain a tool that can be used in combination with night vision goggles (NVGs) to perform ETI at night. The procedures were performed using a CL with the naked eye in a bright room and using a ML with NVGs in a dark room. The ETI procedure that used the ML was performed by engaging and locking the blade on the handle either in the mouth (ML-IM) or outside of the mouth (ML-OM).
RESULTS: The mean completion times for the ETI procedures, namely Day-CL, ML-OM+NVG, and ML-IM+NVG, performed by the operators were 14.46, 26.9, and 32.38 s, respectively. The ML-OM+NVG and ML-IM+NVG procedures were significantly longer than the Day-CL procedure (p<0.05). The ML-IM+NVG procedure was significantly longer than the ML-OM+NVG procedure (p<0.05). All ETI procedures were found to be 100% successful. The Day-CL procedure was easier than the ML-OM+NVG and ML-IM+NVG procedures (p>0.05).
CONCLUSION: The ETI procedure is applicable using NVGs in dark conditions on the battlefield. Medical interventions performed using NVGs in the dark should be a part of the basic training provided in tactical emergency medicine.

3.Successful non-operative management of blunt abdominal trauma in highly selective cases: A safe and effective choice
Georgios Theodoros Liagkos, Charalampos Spyropoulos, Gerasimos Tsourouflis, Aris Papadopoulos, Paulos Ioannides, Constantine Vagianos
PMID: 29569680  doi: 10.5505/tjtes.2017.83404  Pages 104 - 109
AMAÇ: Abdominal yaralanmaların cerrahi dışı tedavisi (CDT) son 10 yıllarda geniş kabul görmüştür. Bu çalışmada, bölgesel Yunanistan hastanesinde künt abdominal travmada (KAT) CDT etkinliği değerlendirildi.
GEREÇ VE YÖNTEM: Künt abdominal travma için 2008–2015 arası hastaneye yatırılmış hastaların tümüne önceden kararlaştırılarak uygulanmış tedavi protokollerinin sonuçları incelendi. Protokol peritonit belirtileri olmayan hemodinamik açıdan stabil hastalarda CDT’yi önerdi. Demografik özellikler, yaralanmanın tipi, yaralanmış organ(lar), tedavi tipi (cerrahi’ye karşın cerrahi dışı) Yaralanma Şiddeti Skoru (YŞS), morbidite, mortalite oranları ve sağlık bakım maliyetleri değerlendirildi.
BULGULAR: Künt abdominal travma nedeniyle bölümümüze yatırılmış146 hasta çalışmaya alındı. Bunlar arasında 49’u ameliyat edilmiş, 97’sine CDT uygulanmıştı. Yaralanma Şiddeti Skoru cerrahi grubunda istatistiksel açıdan daha yüksek olmasına rağmen iki grup arasında karaciğer, dalak ve böbreklerdeki yaralanmanın şiddet derecesi açısından farklılık yoktu. Cerrahi dışı tedavi uygulanan hiçbir olgu için muhtemelen CDT’nin katı dahil edilme kriterleri nedeniyle cerrahi tedaviye geçiş gerekmemişti.
TARTIŞMA: Hemodinamik açıdan stabil, fizik muayenesi normal yüksek derecede selektif olgular yaralanmanın derecesine bakılmaksızın cerrahi dışı yöntemlerle tedavi edilebilir. Yaralanma Şiddeti Skoru cerrahi tedavi riskine ilişkin bağımsız bir risk faktörüdür.
BACKGROUND: The non-operative management (NOM) of abdominal injuries has gained wide acceptance over the last few decades. The present study evaluated the efficacy of NOM in blunt abdominal trauma (BAT) at a regional Hellenic hospital.
METHODS: We analyzed the results of a pre-decided treatment protocol, which was applied to all patients hospitalized for BAT, from 2008 to 2015. The protocol proposed NOM in hemodynamically stable patients with no signs of peritonitis. The demographic characteristics, type of injury, injured organ(s), type of management (operative vs. non-operative), Injury Severity Score (ISS), morbidity, mortality rates, and health costs were evaluated.
RESULTS: One hundred and forty-six patients hospitalized for BAT at our department were included. Among them, 49 were operated and 97 were subjected to NOM. Although ISS was significantly higher in the surgical group, the severity of injuries in liver, spleen, and kidneys was not different between the two groups. Surprisingly, no case subjected to NOM required a conversion to operative management, which may probably be because of the strict inclusion criteria for NOM.
CONCLUSION: Patients with hemodynamic stability and normal physical examination may be non-operatively treated, independent of the grade of injury, in highly selective cases. ISS score is an independent risk factor for surgical treatment.

ORIGINAL ARTICLE
4.Can serum soluble urokinase plasminogen activator receptor be an effective marker in the diagnosis of appendicitis and differentiation of complicated cases?
Melih Akın, Başak Erginel, Nihat Sever, Kerem Özel, Banu Bayraktar, Abdullah Yıldız, Çetin Ali Karadağ, Meltem Tokel, Ali İhsan Dokucu
PMID: 29569681  doi: 10.5505/tjtes.2017.05752  Pages 110 - 115
AMAÇ: suPAR (Soluble urokinase plasminogen activator receptor) enflamasyon düzeyinin tesbitinde kullanılan yeni bir biyobelirteçtir. Çalışmamızın amacı suPAR düzeylerinin çocuklarda akut apandidsit tanısındaki ve akut ve kronik apandisit ayırımındaki yerini tartışmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamıza 40 komplike apandisit, 40 komplike olmaya apandisit ve 25 kontrol grubu oluştumak üzere 105 çocuk alındı. Tüm hastalardan ameliyat öncesinde suPAR, C-reaktif protein, lökosit, nötrofil ve nötrofil yüzdesi bakılmak üzere kan örnekleri alındı.
BULGULAR: Apandisitli gruplarda kontrol grubuna göre suPAR, C-reaktif protein, lökosit, nötrofil ve nötrofil yüzdesi anlamlı olarak yüksek bulundu. Komplike apandisitlerde suPAR değeri anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p=0.016).
TARTIŞMA: Çalışmamız kan suPAR seviyelerinin akut ve komplike apandisit ayırımında faydalı olduğunu göstermiştir.
BACKGROUND: Soluble urokinase plasminogen activator receptor (suPAR) is a new biomarker of inflammation level. The aim of the study was to evaluate whether suPAR levels could be useful to detect acute appendicitis and to differentiate uncomplicated appendicitis (UA) from complicated appendicitis (CA).
METHODS: We prospectively studied 105 patients consisting of 40 UA cases, 40 CA cases, and 25 control patients. Blood samples were collected to measure suPAR level, C-reactive protein level, leukocyte counts, neutrophil counts, and neutrophil percentages preoperatively.
RESULTS: Median values of suPAR level, C-reactive protein level, leukocyte counts, neutrophil counts, and neutrophil percentages in UA and CA were significantly higher than control patients. suPAR levels of the UA and CA groups showed a statistically significant difference (p=0.016).
CONCLUSION: The current study demonstrated that serum suPAR concentrations can be helpful in differentiating CA from UA and in diagnosing acute appendicitis.

5.Features and treatment of gas-forming synergistic necrotizing cellulitis: a nine-year retrospective study
Xiangwei Ling, Yuanyuan Ye, Hailei Guo, Zhengjun Liu, Weidong Xia, Cai Lin
PMID: 29569682  doi: 10.5505/tjtes.2017.93453  Pages 116 - 120
AMAÇ: Birçok doktor gaz oluşumuyla karakterize sinerjistik nekrotizan selülit hakkında az bilgi sahiptir, çalışmamızda bu durumu geriye dönük araştırdık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Kasım 2006 ile Eylül 2015 arasında gaz oluşumuyla karakterize sinerjistik nekrotizan selülit tanısı konmuş toplam 30 hasta çalışmaya alındı. On dokuz hastaya açık drenaj uygulandı, 11 hastaya agresif debridman yapıldı. Geriye dönük olarak demografiler, APACHE II skorları, patojenlerin kültür sonuçları, ameliyat sırasında kanama miktarı, beyaz küreler ve derlenme geriye dönük olarak incelendi.
BULGULAR: Ölüm oranları açık drenaj ve agresif debridman gruplarında sırasıyla %26 ve %73 idi (p=0.023). Tedavi öncesinde iki grup arasında APACHE II skorları açısından herhangi bir istatistiksel farklılık yoktu (16.6±4.5’e karşın 18.1±7.5, p=0.511). Tedavi sonrasında agresif tedavi grubunda APACHE II skoru anlamlı derecede daha yüksek idi (14.2±5.8’e karşın 20.1±9.1, p=0.038). Tedavi öncesi ve sonrası arasında beyaz küre sayısında istatistiksel farklılık yoktu (13.49±5.05×109 hücre/L’e karşın 17.46±6.94×109 hücre/L, p=0.082; 10.37±3.54×109 hücre /L ve 15.47±7.51×109 hücre /L, p=0.055). Ameliyat sırasında kanama agresif debridman grubunda anlamlı derecede daha fazla idi (315±112 ml’ye karşın 105±45 ml, p=0.000).
TARTIŞMA: Sinerjistik nekrotizan selülit tedavisi için hasta kabulden sonra olabildiğince en kısa sürede açık drenaj yapılacak en önemli girişimdir.
BACKGROUND: As many doctors know little about gas-forming synergistic necrotizing cellulitis, we retrospectively explored it in our study.
METHODS: Totally, 30 patients diagnosed with gas-forming synergistic necrotizing cellulitis between November 2006 and September 2015 were included. They were divided into two groups: open drainage group (19 patients) and aggressive debridement group (11 patients). Retrospectively analyzed data comprised demographic characteristics, APACHE II scores, pathogen culture results, bleeding amount during the operation, white blood cell count, length of hospital stay and recovery.
RESULTS: The mortality rate was 26% in the open drainage group and 73% in the aggressive debridement group (p=0.023). There was no statistical difference in the APACHE II score before treatment between the open drainageand aggressive debridement groups (16.6±4.5 vs 18.1±7.5, p=0.511). The APACHE II score was significantly higher after treatment in the aggressive debridement group (14.2±5.8 score vs 20.1±9.1, p=0.038). There were no statistical differences in the white blood count cell before and after treatment (13.49 × 109±5.05×109 cells/L vs 17.46×109±6.94×109 cells/L, p=0.082; 10.37×109±3.54×109 cells/L vs 15.47×109±7.51×109 cells/L, p=0.055; respectively). The bleeding amount during the operation was significantly more in the aggressive debridement group (315±112 ml vs 105±45 ml, p<0.001.
CONCLUSION: For treating gas-forming synergistic necrotizing cellulitis, performing open drainage as early as possible isthe most important procedure after admission.

6.Computed tomography use in minor head injury: attitudes and practices of emergency physicians, neurosurgeons, and radiologists in Turkey
Ebru Özan, Gökçe Kaan Ataç
PMID: 29569683  doi: 10.5505/tjtes.2017.56884  Pages 121 - 128
AMAÇ: Türkiye’deki acil tıp hekimleri, beyin cerrahları ve radyologların, minör kafa travmasında (MKT) bilgisayarlı tomografi (BT) kullanımı ile ilgili tutum ve davranışlarını belirlemektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma acil tıp hekimleri, beyin cerrahları ve radyologlara anket formu uygulanarak gerçekleştirildi.
BULGULAR: Ankete 201 acil tıp hekimi, 179 beyin cerrahı ve 227 radyolog dahil olmak üzere toplam 607 katılımcı yanıt verdi. Minör kafa travmasında beyin BT kuralları ile ilgili genel farkındalık oranı %31 olarak bulundu. Katılımcıların %27.3’ü kuralları uyguladığını bildirdi. Kuralların farkındalığı ve kullanımı acil tıp hekimi grubunda en belirgin iken en düşük oranlar radyologlar grubunda gözlendi (p<0.01). Acil tıp hekimlerinin MKT’de beyin BT kurallarını kullanmalarını engelleyen başlıca etkenler; mediko legal kaygı (%73.6), hastaların ve/veya hasta yakınlarının beklentileri (%72.6) ve zaman kısıtlamaları (%44.3) idi. Beyin cerrahlarının belirttikleri başta gelen faktörler; mediko legal kaygı (%60.9) ve hasta ve/veya hasta yakınlarının beklentileri (%46.4) idi. Radyologlar tarafından belirtilen başlıca etken “karar verme sürecinde danışılmamaktadır” (%65.6) idi.
TARTIŞMA: Çalışmamızın sonuçları, Türkiye’de birçok hekimin MKT’de beyin BT kuralları ile ilgili olumlu tutumları olmadığını göstermektedir. Mediko legal kaygı, hastanın ve/veya hasta yakınlarının beklentileri, zaman kısıtlamaları, BT’nin yaygınlığı ve tıbbi görüntülemede radyasyondan korunma veya hasta radyasyon dozu konularında eğitim yetersizliği bu uygulama şekli için ortak nedenler olarak tanımlanmaktadır.
BACKGROUND: We aimed to determine the attitudes and practices of emergency physicians (EPs), neurosurgeons, and radiologists in Turkey regarding computed tomography (CT) use for adults with minor head injury (MHI).
METHODS: This cross-sectional study was conducted between August 2015 and October 2016 after obtaining the approval of the institutional ethical committee. The purpose of this study was disclosed to the participants prior to beginning the survey. The study was performed conducting a questionnaire via e-mail on three groups of participants including EPs, neurosurgeons, and radiologists. Participants comprised academic staff at university hospitals as well as department chiefs, specialists, and residents working at university, government, and private hospitals, all of whom are in charge of evaluating MHI patients.
RESULTS: A total of 607 participants including 201 (33.1%) EPs, 179 (29.5%) neurosurgeons, and 227 (37.4%) radiologists responded to the survey; 31% of the participants reported awareness and 27.3% reported use of head CT rules in MHI. Awareness and use of the rules were most prominent in EPs group, while the lowest rates were observed in radiologists group (p<0.01). The leading factors inhibiting the use of head CT rules in MHI stated by EPs were medicolegal anxiety (73.6%), expectations of patients and/or patient relatives (72.6%), and time constraints (44.3%). The leading factors stated by neurosurgeons were medicolegal anxiety (60.9%) and expectations of patient and/or patient relatives (46.4%); “not being consulted in the decision-making process to obtain CT in MHI” (65.6%) and medicolegal anxiety (49.8%) were the leading factors stated by radiologists.
CONCLUSION: The results of our study show that many physicians in Turkey do not have favorable attitudes regarding head CT rules in MHI. Medicolegal anxiety, expectations of patient and/or patient relatives, time constraints, wide availability of CT, and lack of adequate education on radiation protection or on patient dose from imaging are the common reasons for this practice pattern.

7.Media-based clinical research on selfie-related injuries and deaths
Mehmet Dokur, Emine Petekkaya, Mehmet Karadağ
PMID: 29569684  doi: 10.5505/tjtes.2017.83103  Pages 129 - 135
AMAÇ: Yoğun olarak özçekim ve bunları sosyal medyada paylaşmak ya da bununla ilişkili davranışlar, özellikle gençler arasında giderek artmaktadır. Bu durum özçekim nedenli travmalara yol açabilir. Bu klinik çalışmayı, özçekim ilişkili yaralanma ve ölümlere dikkat çekmek için gerçekleştirdik.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamızda medya kaynaklarında rapor edilen 111 özçekim olayı veya kazası ile ilişkili 159 olgu değerlendirildi. Özçekimle ilişkili yaralanma ve ölümlerin nedenleri ile birlikte kurbanların vital bulguları, demografileri, ritmisiteleri, tercihler, olay veya kaza tipleri, risk faktörleri ve etkilenen vücut bölgeleri değerlendirildi.
BULGULAR: Özçekim kurbanlarının birçoğunun öğrenci olduğu belirlendi. Özçekim ilişkili yaralanma ve ölümler en sık Hindistan, ABD ve Rusya’dan bildirilmişti. Kurbanların en sık poz tercihi uçurum kenarı idi. En sık rapor edilen kaza tipi yüksekten zemine düşme idi. Özçekim ilişkili yaralanma ve ölümlerde en sık etkilenen çoklu vücut bölgesi idi. En sık saptanan ölüm nedeni multitravma ve suda boğulma idi.
TARTIŞMA: Özçekim ilişkili yaralanma ve ölümler son yıllarda giderek artmaktadır. Özellikle ergenler ve genç yetişkinler tehlikeli özçekim açısından yüksek risk taşırlar. Bu nedenle özçekim ilişkili yaralanma ve ölümleri azaltmak için bilinçlendirme yapılmalıdır.
BACKGROUND: The incidence of taking selfies and sharing them on social media as well as selfie-related behaviors is increasing, particularly among young people, possible leading to selfie-related trauma. Therefore, we performed this clinical study to draw attention to selfie-related injuries and deaths.
METHODS: We analyzed 159 selfie victims from 111 events or accidents, which were reported in the media sources. We evaluated vital results, demography, rhythmicity, preferences, event or accident types, selfie-related risk factors, affected body regions of victims with causes of injury, and death.
RESULTS: We found that the majority of selfie victims were students. Selfie-related injuries and deaths were reported most frequently in India, the US, and Russia. The most preferred site of taking selfies was the edge of the cliff. The most frequently reported event or accident type was falling from a height. Mostly multiple body parts were affected in selfie-related injuries and deaths. The most frequent causes of selfie-related deaths were multitrauma and drowning.
CONCLUSION: Selfie-related injuries and deaths have increased in the past years. Particularly, teenagers and young adults are at high risk for selfie-related traumas and deaths; therefore, drastic measures should be taken to reduce their incidence.

8.Importance of knowledge of the management of traumatic dental injuries in emergency departments
Acar Aren, Arzu Pınar Erdem, Gamze Aren, Zeynep Deniz Şahin, Ceren Güney Tolgay, Merve Çayırcı, Elif Sepet, Recep Güloğlu, Hakan Yanar, Kaya Sarıbeyoğlu
PMID: 29569685  doi: 10.5505/tjtes.2017.57384  Pages 136 - 144
AMAÇ: Hastane acil servisleri hem travmatik hem de travmatik kökenli olmayan acil dental durumlarla karşı karşıya gelirler. Öte yandan literatür, tıp uzmanları arasında travmatik dental yaralanmalarının (TDY) yönetimi konusunda bilgi eksiklikleri bulunduğunu ileri sürmektedir. Bu çalışmanın amacı, İstanbul acil cerrahi doktorlarının TDY’nin tedavisine yönelik bilgi ve tutumlarını araştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Anketler acil servis yöneticilerine ve doktorlara dağıtıldı. Anket, özellikleri ve dental travma yönetimi konusundaki bilgilerini değerlendiren soruları içermekteydi.
BULGULAR: Toplamda 126 anketin (13’ü acil sevis yöneticisi, 113 doktor) geri dönüşü olmuş ve değerlendirme kapsamına alınmıştır. Acil çalışanlarının kron kırıkları ve avülsiyon konusundaki uygun tedavi bilgi düzeyleri genelde iyi düzeyde olmasına karşın (p=0.221), lüksasyon yaralanmalarda konusundaki bilgileri yetersizdi (p=0.0001). Doktorlar kalıcı dişler konusunda süt dişlerine oranla daha iyi bir bilgi düzeyine sahiplerdi (p=0.027).
TARTIŞMA: Bu çalışmadan elde edilen bulgulara dayanarak, hastanelerde özellikle doktorlar arasında TDY yönetimini iyileştirmek için eğitim, izleme, kaynakların daha iyi kullanılabilirliği ve disiplinler arası uyum eksikliğinin değerlendirilmesi gereklidir.
BACKGROUND: Hospital emergency departments (EDs) are confronted with managing dental emergencies of both traumatic and non-traumatic origin. However, the literature suggests inadequate knowledge of the management of traumatic dental injuries (TDIs) among medical professionals. The aim of this study was to investigate the knowledge and attitudes regarding management of TDIs among Istanbul ED physicians.
METHODS: Surveys were distributed to emergency departments (ED) directors and their physicians. The survey contained questions about their characteristics and tested their knowledge of managing dental trauma.
RESULTS: A total of 126 surveys (13 ED directors and 113 physicians) were returned and included in the analysis. ED physician’s knowledge of the appropriate management of crown fractures and avulsion was generally good (p=0.221), but poor for luxation injuries (p=0.0001). Physicians were more likely to have a better knowledge about permanent teeth than about primary teeth (p=0.027).
CONCLUSION: Education, monitoring, improved availability of resources, and disciplinary measures in cases of poor compliance are necessary to improve TDI management in hospitals, especially among physicians.

9.Spiked railing penetration that causes injuries in the upper extremities of children
Egemen Ayhan, Kadir Çevik, Melih Bağır, Mehmet Çolak, Metin Manouchehr Eskandari
PMID: 29569686  doi: 10.5505/tjtes.2017.85349  Pages 145 - 148
AMAÇ: Çocuklar duvarlara, merdivenlere ve korkuluklara tırmanmaya meraklıdır. Bu durum düşme sonucu travmaları da artırmaktadır. Çalışmamızda korkuluk demiri ile üst ekstremite penetran yaralanması olan çocuk hastalarımızdaki tecrübelerimizi paylaşmayı ve çocuklardaki bu tip yaralanma riskine dikkat çekmeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamızda ortalama yaşı 8.8 olan beş erkek çocuk dâhil edildi. Saplanmış olan korkuluk demirleri ameliyathanede çıkartıldı.
BULGULAR: Eksplorasyon sonucu yaralandığı tespit edilen yapılar (fleksör digitorum profundus tendonu, A4 pulleyi, distal interfalangeal eklem volar plak, radial dijital sinir, ulnar dijital sinir ve radial dijital arter) hemen onarıldı.
TARTIŞMA: Korkuluk demiri yaralanmaları, ameliyathanede eksplorasyon gerektirmekte ve önemli yapıların yaralanmasına neden olabilmektedir. Özellikle erkek çocukları risk altındadır ve ebeveynler bu açıdan dikkatli olmalıdır. Korkuluk demirlerinin kullanımında standart bir hukuki düzenleme olması gerektiğini düşünmekteyiz. Bu çalışmayı, olası yaralanmalar açısından toplumun, olası hukuki sonuçları açısından da kullanan kurumların ve kişilerin dikkatine sunuyoruz.
BACKGROUND: Children have a curiosity for climbing walls, stairs, and railings and have an increased risk of falling. Here, we report our experience with railings causing injuries by penetrating the upper extremities, and aim to call attention to spiked railing injuries in children.
METHODS: We report on five children with a mean age of 8.8. All of the children were male. The penetrating railing parts were removed in a surgical room.
RESULTS: The injured structures repaired immediately were as follows: flexor digitorum profundus tendon, A4 pulley, volar plate of the distal interphalangeal joint, radial digital nerve, ulnar digital artery, and radial digital artery.
CONCLUSION: Spiked railings can lead to significant injury that requires further exploration. Boys particularly are at risk, and parents should be alert regarding these type of injuries. We recommend a standard regulation for fence erection, and we wish to warn owners of this type of fence regarding probable legal sanctions.

10.Mortality in Code Blue; can APACHE II and PRISM scores be used as markers for prognostication?
Nurten Bakan, Gülşah Karaören, Şenay Göksu Tomruk, Sinem Keskin Kayalar
PMID: 29569687  doi: 10.5505/tjtes.2017.59940  Pages 149 - 155
AMAÇ: Mavi Kod, hastanelerde kalp ve solunum arrestine yanıt vermek üzere geliştirilmiş acil çağrı sistemidir. Ancak, literatürde Mavi Kod işlemlerinde mortaliteyi öngörmek için bir skor sistemi geliştirilmemiştir. Bu çalışmada Mavi Kod ile değerlendirilen hastalarda mortalite tahmininde hesaplanan APACHE II ve PRISM skorlarının etkinliğinin araştırılması ve Mavi Kod çağrılarının geriye dönük analizi amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Hastanemizde 2009 ile 2013 yılları arasında Mavi Kod ekibi tarafından değerlendirilen 1195 hasta geriye dönük olarak incelendi. Hastalara ait demografik veriler, tanı ve ilişkili bölümler, Mavi Kod nedenleri, kardiyopulmoner resüsitasyon süresi, APACHE II ve PRISM skorları ile hesaplanan mortalite ve gerçekleşen mortalite değerleri hastane veritabanı ile Mavi Kod Bildirim Formlarından geriye dönük olarak kayıt edildi.
BULGULAR: Mavi Kod çağrılarında gerçek mortalite ile APACHE II ve PRISM skorları tarafından hesaplanan beklenen mortalite arasında tüm yaş gruplarında anlamlı fark vardı (p<0.05). Gerçek mortalite oranı beklenen mortaliteden anlamlı derecede daha düşüktü.
TARTIŞMA: Mevcut parametrelerle APACHE ve PRISM skorları, Mavi Kod işlemlerinde mortalitenin öngörülmesine yardımcı olmayacaktır. Bu yüzden, farklı parametrelerin kullanıldığı yeni skor sistemlerine gereksinim vardır.
BACKGROUND: Code blue (CB) is an emergency call system developed to respond to cardiac and respiratory arrest in hospitals. However, in literature, no scoring system has been reported that can predict mortality in CB procedures. In this study, we aimed to investigate the effectiveness of estimated APACHE II and PRISM scores in the prediction of mortality in patients assessed using CB to retrospectively analyze CB calls.
METHODS: We retrospectively examined 1195 patients who were evaluated by the CB team at our hospital between 2009 and 2013. The demographic data of the patients, diagnosis and relevant de-partments, reasons for CB, cardiopulmonary resuscitation duration, mortality calculated from the APACHE II and PRISM scores, and the actual mortality rates were retrospectively record-ed from CB notification forms and the hospital database.
RESULTS: In all age groups, there was a significant difference between actual mortality rate and the expected mortality rate as estimated using APACHE II and PRISM scores in CB calls (p<0.05). The actual mortality rate was significantly lower than the expected mortality.
CONCLUSION: APACHE and PRISM scores with the available parameters will not help predict mortality in CB procedures. Therefore, novels scoring systems using different parameters are needed.

11.Surgical treatment of displaced intraarticular calcaneus fractures using anatomical lateral frame plate
Irfan Esenkaya, Fatih Türkmensoy, Bahattin Kemah, Oğuz Şükrü Poyanlı
PMID: 29569688  doi: 10.5505/tjtes.2017.62355  Pages 156 - 161
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı deplase eklem içi kalkaneus kırıklarının tedavisinde uyguladığımız anatomik lateral çerçeve plak sonuçlarını değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya 13 hastanın (3 kadın, 10 erkek, ortalama yaş: 37.5) 14 deplase eklem içi kırığı olan hasta alındı. Tüm hastalara genişletilmiş lateral yaklaşım uygulandı ve eklem hattı redükte edildikten sonra otogreft kullanılarak desteklendi. Daha sonra da anatomik lateral çerçeve plak ile tespit edildi. Ameliyattan sonra tüm hastalara atel uygulandı. Ameliyattan sonra hastalara 6–8. haftalarda kontrollü, 12. haftadan sonra ise tam yük verdirildi.
BULGULAR: Hastaların ortalama takip süresi 28 aydı. Kırıkların sınıflaması Sanders sistemine göre yapıldı. Hastaların klinik skorlamaları AOFAS, Creighton-Nebreska ve Maryland skorlama sistemleri kullanılarak yapıldı. Hastaların bu skor sistemlerine göre ortalaması sırası ile 83.7, 75.7, 88.5 olarak bulundu.
TARTIŞMA: Çalışmamızda deplase eklem içi kalkaneus kırığı olan hastalarda kullandığımız anatomik lateral çerçeve plak tasarımımızın sonuçlarını tanımladık. Kullandığımız plağın kalkaneusun lateral yüzüne anatomik olarak oturmasıyla hem klinik hem de radyolojik olarak yeterli ve tatmin edici sonuçlar elde ettik.
BACKGROUND: The present study evaluated the results obtained from the anatomical lateral frame plate treatment of displaced intraarticular calcaneus fractures.
METHODS: Overall, 14 displaced intraarticular fractures of 13 patients (3 females, 10 males; Mean age, 37.5 years) were included in the present study. Surgery was performed using widened lateral approach and supported by auto grafts following joint line reduction in all patients. They were then fixated by anatomical lateral frame plate. All the joints were stabilized by casting after the operation. All patients were prescribed controlled and full weight bearing at 6–8th and 12th weeks, respectively.
RESULTS: Mean follow-up of patients was 28 months. The fractures were classified according to Sanders system. Clinical scoring of the patients was performed according to American Orthopaedic Foot and Ankle Society, Creighton-Nebraska, and Maryland systems. According to these systems, the mean scores of the patients were 83.7, 75.7, and 88.5 respectively.
CONCLUSION: In the present study, we have defined the results of anatomical lateral frame plate treatment in patients with displaced intraarticular calcaneus fractures. We have obtained clinically and radiologically satisfactory results with the anatomical compatibility of plate to the lateral surface of the calcaneus.

12.Open reduction and internal fixation in AO type C distal humeral fractures using olecranon osteotomy: Functional and clinical results
Mert Zeynel Asfuroğlu, Ulukan İnan, Hakan Ömeroğlu
PMID: 29569689  doi: 10.5505/tjtes.2017.32916  Pages 162 - 167
AMAÇ: Çalışmada AO tip 13C humerus distal kırıklarında olekranon osteotomisi ile birlikte açık redüksiyon ve internal tespit yapılan hastaların fonksiyonel ve klinik sonuçlarını ortaya koymaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: AO Tip 13C distal humerus kırığı tanısı mevcut olan ve cerrahisi yapılan 39 hasta (ortalama yaş, 44.7; Erkek, %56.4) geriye dönük olarak değerlendirildi. Hastaların demografik verileri, tıbbi öyküleri, radyolojik ve fonksiyonel sonuçları kayıt altına alındı. Hastaların fonksiyonel sonuçları Mayo Dirsek Performans Puanlama Sistemi’ne (MEPI) göre değerlendirildi.
BULGULAR: Ortalama dirsek fleksiyon derecesi 102.2 (60–120 derece) ve ortalama ekstansiyon kaybı derecesi 11.4 (0–25 derece) olarak hesaplandı. Mayo Dirsek Performans Puanlama skorlama sistemine göre yedi hastada mükemmel, 12 hastada iyi, 13 hastada orta ve 7 hastada kötü sonuç elde edildi. Tüm hastalarda ameliyat sonrası altıncı ayda radyolojik olarak kaynama görüldü. Tip 13C3 kırıklarda tip 13C1 ve 13C2’ye göre daha fazla ekstansiyon kaybı, daha düşük fleksiyon derecesi ve daha düşük ortalama MEPI skoru tespit edildi. Fonksiyonel sonuçlara bakıldığında olekranon fiksasyon yönteminin (tansiyon bant ve kanüle vida) anlamlı farklılık yaratmadığı tespit edildi.
TARTIŞMA: AO tip 13C1 ve tip 13C2 kırıkların klinik ve fonksiyonel sonuçlarının AO tip 13C3 kırıklara göre daha iyi olduğu ve iki farklı olekranon fiksasyon yönteminde fonksiyonel sonuçların değişmediği görüldü.
BACKGROUND: To investigate the outcomes of patients undergoing open reduction and internal fixation with olecranon osteotomy due to AO type13C fractures of the distal humerus.
METHODS: Data of 39 patients (mean age, 44.7 years; males, 56.4%) undergoing surgery with the diagnosis of AO type 13C distal humeral fractures were retrospectively evaluated. Patients’ demographic characteristics, medical history, and radiological and functional outcomes were recorded. The patients were evaluated at the final follow-up according to the Mayo Elbow Performance Index (MEPI).
RESULTS: The mean degrees of flexion and extension loss were 102.2 degrees (range, 60–120 degrees) and 11.4 degrees (range, 0–25 degrees), respectively, at the final follow-up. According to the MEPI score, outcomes were excellent in seven, good in 12, fair in 13, and poor in seven patients. All patients achieved a radiological union of the fracture site within the first postoperative six months. It was found that the loss of extension was more severe, the range of flexion was decreased, and the mean MEPI score was lower in the patients with type C3 fractures than in those with type C1 and type C2 fractures. No significant difference was determined between fixation techniques (tension band vs. cannulated screw) regarding the functional outcomes.
CONCLUSION: Our results revealed better prognosis in AO type C1 and type C2 fractures than in AO type C3 fractures and no different effects of two fixation techniques in olecranon osteotomy on the outcomes.

13.Fixation of rotationally unstable extracapsular proximal femoral fractures
Elsayed Ibraheem Elsayed Massoud
PMID: 29569690  doi: 10.5505/tjtes.2017.47041  Pages 168 - 174
AMAÇ: AO tipleri A1.2 ve A1.3 kırıklarının rotasyonel instabil olduğu düşünülmesine rağmen, dinamik kalça vidası ile tespitten sonra stabil olmadıkları ortaya çıkmıştır. Bu nedenle bu kırıkların rotasyonel instabil kırıklar gibi tedavi edilmesi gerektiğini varsaymaktayız.
GEREÇ VE YÖNTEM: AO tip A1, A2 and B2.1 kırıkları olan 83 kırıklık bir seri DKV/DRV ile tedavi edildikten sonra 24 ay izlendi. Ameliyattan hemen sonra, redüksiyonun ve fiksasyonun yeterliliği, altıncı aylarda veya kırıklar iyileştiğinde ise kırık bölgesindeki çökme değerlendirildi. Varsayımımızın uygulanabilirliğini araştırmak için kırıklar iki gruba ayrıldı: Kaçınılmaz olarak instabil kırık grubu (KİKG) AO tip A1.1, A2.1,2,3 ve B2.1 kırıkları, potansiyel olarak instabil kırık grubu (PİKG) AO tip A1.2 ve A1.3 kırıkları içermekteydi. Sonuçlar istatistiksel açıdan analiz edildi.
BULGULAR: Yetmiş yedi kırıkta yeterli redüksiyon ve 71’inde yeterli fiksasyon sağlandı. Kırıkların tümü ortalama 13.5 haftada iyileşti ve kırık bölgesinde ortalama 5.8 mm’lik çökme (kolaps) oluştu. Altmış altı hastada her iki alt ekstremite eşitlendi, 80 hastada kalça hareket erimi diğer sağlam kalçanın hareket erimine kavuştu. Bir AO tip A1.2’li hasta yeniden ameliyata alındı. Sonuçların karşılaştırılmasına göre KİKG ile PİKG arasında önemsiz farklılıklar vardı.
TARTIŞMA: DKV/DRS ile femurun proksimal ucunun anatomik özellikleri orijinal haline getirilmiş ve takip dönemi sırasında bu durum korunmuştur. KİKG ile PİKG sonuçları arasında önemsiz farklılıklar, rotasyonel instabil kırıklara AO tip A1.2 ve A1.3 kırıkların da ilavesi akla yakındır.
BACKGROUND: It was thought that the AO types A1.2 and A1.3 fractures are rotationally stable; however, it revealed instability when fixed using the dynamic hip screw. Therefore, we hypothesized that these fractures should be treated as rotationally unstable.
METHODS: A series of 83 fractures of the AO types A1, A2, and B2.1 were treated using dynamic hip screw with derotation screw (DHS/DRS) composite and then prospectively followed for 24 months. Adequacy of reduction and fixation were immediately assessed after surgery, and fracture collapse was assessed at six months or when fractures healed. To investigate the feasibility of our hypothesis, fractures were classified into two groups: 1) the inevitably unstable group (IUG) included the AO types A1.1, A2.1, A2.2, A2.3, and B2.1 fractures and 2) the potentially unstable group (PUG) included the AO types A1.2 and A1.3 fractures. The results were statistically analyzed.
RESULTS: Adequate reduction was achieved in 77 and adequate fixation in 71 fractures. All fractures healed in a mean time of 13.5 weeks, and the amount of the fracture collapse averaged 5.8 mm. Equalization of the lower limbs was achieved in 66 patients, and hip motion range equalized the healthy contralateral in 80 patients. Re-operation was performed in one case with AO type A1.2. Comparison of IUG and PUG using the outcomes revealed insignificant differences.
CONCLUSION: Using the DHS/DRS composite, anatomical features of the proximal femoral end were restored and maintained during the follow-up period. Insignificant differences between outcomes of IGU and PGU render the addition of the AO types A1.2 and A1.3 to the rotationally unstable fractures reasonable.

CASE REPORTS
14.Traumatic evisceration after blunt trauma in a 20-month-old boy
Marta Diana Komarowska, Ewa Matuszczak, Wojciech Debek, Adam Hermanowicz
PMID: 29569691  doi: 10.5505/tjtes.2017.37807  Pages 175 - 177
Künt travmaya bağlı eviserasyon son derece nadirdir. Yirmi aylık erkek çocukta künt travma sonrası mide, ince ve kalın bağırsakta eviserasyonu tanımladık. Acil laparotomi ve cerrahi onarım yapılmıştı. Mezenterde küçük bir delikten başka bir yaralanma yoktu. Bağırsaklar karın boşluğuna drene edildi ve cilt kapatıldı. Hasta iyileşti.
Blunt traumatic evisceration is extremely rare. We describe the case of a 20-month-old boy with stomach and small and large intestine evisceration after blunt trauma. Immediate laparotomy and surgical repair were performed. There was no injury, other than a small hole in the mesentery. The bowels were drained into the abdominal cavity, and the skin was closed. The patient recovered well.

15.Intestinal nonrotation and left-sided perforated appendicitis
Ertan Zengin, Arzu Turan, Ahmet Salih Çapaloglu, Ercan Nalbant, Gürkan Altuntaş
PMID: 29569692  doi: 10.5505/tjtes.2017.58726  Pages 178 - 180
Akut apandisit, acil cerrahi gerektiren en yaygın akut karın ağrısı nedenlerinden biridir. Apendiksin varyasyonel anatomik lokalizasyonlarından dolayı olguların yaklaşık üçte birinde farklı bir kadranda ağrı olabilir. Akut apandisit, sitüs inversus totalis (SIT), Midgut malrotasyon (MM) gibi birkaç doğuştan anomali dışında sol alt kadran ağrısında nadiren akla gelir. Midgut malrotasyon nadir bir doğuştan anomali olup superior mezenterik damarların etrafında rotasyon veya bağırsakların fiksasyonu hatasından kaynaklanır ve bağırsağın inkomplet rotasyonu veya nonrotasyonu anlamına gelir. Burada sol alt kadran ağrısı ile başvuran ve akut perfore apandisit tanısı alan intestinal nonrotasyonlu bir olgu sunuldu. Klinisyenler intestinal nonrotasyonun sol alt kadran ağrısı ile prezente olan akut apandisit ile komplike olabileceğini bilmeli, sol alt kadran lokalizasyonlu apandisitlerde intestinal nonrotasyon akla gelmelidir.
Acute appendicitis is the most common cause of acute abdominal pain, requiring emergency surgery. Approximately one third of cases have pain unexcepted location due to its various anatomical location. Acute appendicitis is a very rare cause of left lower quadrant pain; if it occurs, a few congenital anomalies should be considered such as Situs Inversus totalis and Midgut Malrotation (MM). MM is a rare congenital anomaly; it occurs due to error in process of rotation or fixation of intestines around the superior mesenteric vessels and it refers to nonrotation or incomplete rotation of intestines. Here we report a case who presented with left lower abdominal pain and was diagnosed with acute perforated appendicitis with intestinal nonrotation. Clinicians should be aware that intestinal nonrotation may be presented with left lower quadrant pain and complicated by acute appendicitis.

16.Acute arterial occlusion due to vascular closure device: A report of two cases
Süleyman Utku Çelik, Ömer Arda Çetinkaya, Can Konca, Mehmet Ali Koç, Elvan Onur Kırımker, Akın Fırat Kocaay, İskender Alaçayır
PMID: 29569693  doi: 10.5505/tjtes.2017.10705  Pages 181 - 183
Vasküler kapatma cihazı, endovasküler girişimsel işlemler sonrasında hemostazı sağlamak amacıyla sıklıkla kullanılmaktadır. Bu cihazlar, ponksiyon yerinde hızlı bir hemostaz sağlamasının yanı sıra, hastanın erken mobilizasyonuna ve kliniğin iş yükünün azalmasına da olanak sağlamaktadır. Ancak nadir de olsa işleme bağlı komplikasyonlar bildirilmiştir. Bu yazıda, vasküler kapatma cihazı kullanımı sonrasında ani başlayan ve cerrahi girişim gerektiren iki akut arter tıkanıklığı olgusu paylaşıldı.
Vascular closure devices are frequently used after percutaneous arterial interventions to achieve hemostasis at the puncture site and facilitate early ambulation. Occasionally, complications have been reported with closure devices, such as hematoma, infection, arteriovenous fistula, pseudoaneurysm, and ischemia. This is a report of 2 cases of severe, acute-onset arterial occlusion and critical limb ischemia, one of which occurred in the upper limb following the use of a vascular closure device, and the required surgical treatment.