p-ISSN: 1306-696x | e-ISSN: 1307-7945
Volume : 7 Issue : 1 Year : 2024

Quick Search




SCImago Journal & Country Rank
Turkish Journal of Trauma and Emergency Surgery - Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 7 (1)
Volume: 7  Issue: 1 - January 2001
1.THE STRATEGIES TO MAKE A SUITABLE ON-CALL SYSTEM IN THE EMERGENCY DEPARTMENT
Arif Alper Çevik, C James Hollıman, Cüneyt Ayrık
PMID: 11705165  Pages 1 - 7
Abstract |Full Text PDF

2.Trauma and resuscitation course (TRC): evaluation of the first 2 years
Korhan Taviloğlu, Cemalettin Ertekin, Recep Güloğlu, Rıfat Tokyay, Yılmaz Akgün
PMID: 11705181  Pages 8 - 12
Aralık 1998 ve Kasım 2000 tarihleri arasında, ülke genelinde 2'si eğitmen kursu ve 6'sı standart kurs olmak üzere toplam 8 Travma ve Resüsitasyon Kursu (TRK) düzenlemiştir. Yapılan anket sonuçlarına göre 63 eğitmen ve 121 kursiyerin görüşleri değerlendirilmiştir. Değerlendirme sonuçlarının ilerideki kurslara katkıda bulunacağına inandığımızdan, bu çalışmada tartışmayı uygun bulduk. İki eğitmen kursuna katılan 63 eğitmenden 55'i üniversite, geri kalan 8'i ise eğitim hastanelerinde görev yapmaktadır. Altı standart kursa toplam 121 hekim katılmış ve yaş ortalamaları 34 olarak belirlenmiştir. Katılımcıların hekimlik yaptığı ortalama süre 10 yıl (3 ay- 43 yıl) olarak saptanmıştır. Kursa katılan doktorların % 94'ü kursu içeriği yönünden yeterli bulmuştur. Kurs kitabını, katılımcıların % 15'i şekil ve resim açısından yetersiz bulmuştur. Kursun hedef kitlesinin en çok acil servis doktorları ve pratisyen hekimler olması gerektiğine inananlar çoğunluktadır. Sonuç olarak en büyük eleştirinin uygulamalı eğitimin eksikliği ve video oturumlarının azlığı ile TRK kitabımda şekillerin eksikliği olduğunu belirlemiş bulunmaktayız. Hedefimiz bu tip eleştirilerin ışığında, yeni kursların daha verimli ve yararlı olması yönünde gerekli değişiklikleri yapmak, acil travma ve resüsitasyon konusunda, ülke genelinde bir standardizasyona getirmektir.
Eight Trauma and resuscitation Courses (TRC): two instructor and 6 student courses have been organized in Turkey between December 1998 and November 2000. Questionnaire results of 121 students and 63 instructors were reviewed. We strongly believe that these results will be supportive for the courses in the future. Fifty-five of the instructors were from university, and 8 were from teaching hospitals. 121 doctors attended six student courses, the average age of whom was 34. Average time period following university graduation was 10 years (3 months 43 years) for the participants. Among these, 94 % found the course content sufficient. The course book was determined as insufficient in terms of drawings and pictures by 15%. The main target population of the course was selected as emergency service doctors and practitioners. As a result we determined that the main criticisms were insufficient practical and video sessions and the lack of drawings in the course book our main goal is to accomplish the required changes, and make new courses more yielding and profitable, thus introduce standardization in terms of trauma care nationwide.

3.DO EMERGENCY DEPARTMENTS COMPLY WITH THE RULES OF PATIENT TRANSPORTATION?
Erol Armağan, Şule Akköse, Hüseyin Çebişci, Zülfi Engindeniz, Rifat Tokyay
PMID: 11705166  Pages 13 - 16
Hasta sevk ederken acil servislerin en önemli çalışma ilkelerinden birisi de hasta şevkinde varolan kurallara uyumdur. Bu çalışma bölgemizde bu kurallara uyumun ne kadar sağlandığını anlamak amacıyla yapılmıştır, 01.05.1999-01.07.19999 tarihleri arasında acil servisimize başka bir hastaneden ambulans ile gelen 180 hastada Amerikan Acil Tıp Uzmanları Derneği (ACEP) nin hasta sevk kurallarına uyumun sağlanıp sağlanmadığı araştırılmıştır. Bulgular kurallara uyumun yeterli olmadığını göstermiştir. Çalışmanın sonuçları çevre hastanelerin acil servis ve travma bakımından sorumlu hekimlerinin aylık travma eğitim toplantısında sunulacak, bu konuda İl Sağlık Müdürlüğü, İl ve İlçe Devlet Hastaneleri, SSICya bağlı hastaneler ile görüşülerek belli protokollerin oluşturulması sağlanacak, hasta şevkinde daha iyi koşullar yaratılmaya çalışılacaktır.
Emergency departments must comply with the rules of patient transportation. The aim of this study was to find out the compliance of the emergency departments in our region with patient transport the rules and regulations. 180 patients transported to our emergency department by an ambulance from another hospital, between 01.05.1999-01.07.1999 were analyzed. ACEP's (American College of Emergency Physicians) patient transportation rules were taken as a reference for comparison. Our findings have shown that the compliance to these rules is insufficient. Results of the study, will be presented to our colleagues working in the emergency departments in our region, in one of our monthly trauma meetings. State Department of health in the city, two state hospitals and Social Security hospitals in the region will also be informed about the results so that certain guidelines for better patient transportation can be established in the region.

4.TRAUMATIC SPLENIC INJURIES
Erdoğan M Sözüer, Engin Ok, Oktay Banlı, Özhan İnce, Zeynep Kekeç
PMID: 11705167  Pages 17 - 21
Künt veya penetran abdominal travması ve dalak yaralanması olan hastalarda halen en sık kullanılan cerrahi yöntem splenektomidir. Bu çalışmada, travmalı ve dalak yaralanması olan hastalarda uyguladığımız cerrahi yöntemleri ve sonuçlarını incelemeyi amaçladık. Toplam 225 hastanın 55 (%24)'i kadın, 170 (%76)'i erkek, yaş ortalaması 29 idi. Moore sınıflamasına göre; birinci derece 23 (%10), ikinci derece 96 (%43), üçüncü derece 75 (%33), dördüncü derece 24 (%11) ve beşinci derece dalak yaralanması 7 (%3) hastada tespit edildi. Splenektomi 203 (%90) hastaya uygulandı. Kalan 22 hastanın 18'ine (%8) (I. ve II. derece dalak yaralanması olan hastalar) splenorafı, 4'üne (%2) (II. derece yaralanma) parsiyel splenektomi yapıldı. Toplam 27 (%12) hastada mortalite gelişti. İlave organ yaralanması ile mortalite arasında belirgin bir korelasyon olduğu tespit edildi (Fisher Ki-Kare Testi; X2=9,538, p<0.002). Sonuç olarak; dalak yaralanmalarında, özellikle I ve II derece yaralanmalarda nonoperatif tedavi yöntemlerine olan yönelim hastaların yarısına yakınında gereksiz splenektomileri önleyebilir. Kombine yaralanmalar mortaliteyi artıran en önemli faktörlerden biridir.
Splenectomy is the frequently used surgical method for the treatment of traumatic splenic injuries. In this study, the patients who had traumatic splenic injuries were investigated and the results of surgical treatments were evaluated. There were 225 patients with traumatic splenic injuries, which contains 55 (24%) female and 170 (76%) male. The mean age was 29 (range 16-71) years. Severity of splenic injury was classified according to Moore organ injury scaling and there were 23 (10%) patients in grade 1,96 (43%) in grade II, 75 (33%) in grade HI, 24 (11%) in grade IV and 7 (3%) in grade V. Splenectomy was performed in 203 (90%) patients, splenoraphy in 18 (8%) and partial Splenectomy in 4 (2%) patients. The overall mortality was 12%. A positive correlation was estimated between the combined trauma and the mortality (Fisher's Chi-Square test; X2-9,538, p<0.002). In conclusion, non-operative treatment methods may prevent unnecessary splenectomies, especially in grade I and II blunt or penetrating splenic injuries. Combined injuries are the major factor increasing the mortality.

5.ESOPHAGEAL INJURIES
Cemalettin Ertekin, Hakan T Yanar, Recep Güloğlu, Korhan Taviloğlu, Şükrü Dilege
PMID: 11705168  Pages 22 - 27
Özofagus yaralanmaları son yıllardaki antibiyotik ve cerrahi tekniklerdeki gelişme, monitörizasyon, solunum ve beslenme desteğinde artışa rağmen hala mortalitesi yüksek bir klinik tablodur. Prognoz ve tedavi şeklinin belirlenmesinde; perforasyon yeri, perforasyonun oluşumu ile teşhis arasında geçen süre, perforasyon bölgesinde organik veya fonksiyonel tıkanmanın olması, perforasyonun enflame veya tümörlü bölgede yer alması, gastro-özofajial reflünün bulunması, yandaş yaralanma ve hastalıklar ile yaş önemli rol oynar. Bu çalışmada Ocak 1995 ile Ocak 2001 tarihleri arasında İstanbul Tıp Fakültesi, Genel Cerrahi ABD, Acil Cerrahi Servisine özofagus yaralanması nedeniyle başvuran 7 olgu retrospektif olarak değerlendirildi. Olguların 5'i erkek, 2'si kadın olup, ortalama yaş 36 idi (12-75). 4 olguda servikal, 3 olguda torakal özofagus yaralanması tespit edildi. Perforasyon nedenleri 3 olguda kurşunlanma, 1 olguda yabancı cisim (kemik)yutma, 1 olguda bıçaklanma, 2 olguda iatrojenik yaralanma idi. 3 olgu eksitus olurken, 4 olgu şifa ile taburcu edildi. Mortalitesi oldukça yüksek olan özofagus perforasyonlarında erken teşhis ve uygun tedavi yönteminin seçimi hayat kurtarıcı olup, erken teşhisi sağlayan en önemli etken ise yaralanmanın varlığından şüphe etmektir.
Despite progress in the management of esophageal perforations by early diagnosis, antibiotics, monitoring, and respiratory and nutritional support, it still remains as a disasterous condition. The most common cause of esophageal perforation is iatrogenic disruption. The result in the management of esophageal perforation is influenced by several factors: localization and size of the rupture, length of delay in diagnosis, age, extent of mediastinal and pleural contamination, the presence of underlying esophageal diseases, and inflamation or tumor at the perforation localization. In this study, 7 cases of esophageal perforations in the last six years have been analysed retrospectively. In study group, there were 5 males and 2 females, and the mean age was 36 (12-75). The most common cause of perforation was gunshot injury (3 cases), and stab wound (1 case), foreign body (1 case), iatrogenic distruption (2 cases). Three patients died and four patients were discharged from hospital with recovery. Esophageal perforation is a life-threatening condition. Early diagnosis and repair reduces the morbidity and mortality.

6.THE ANALYSIS OF THE RESULTS OF ACTIVITIES FOR 6 MONTHS RELATING TO AN EMERGENCY MEDICINE CLINIC
Başar Gander, Ali Çalıkuşu, Sadık Girişgin, Ayşegül Bayır
PMID: 11705169  Pages 28 - 31
Acil tıp uzmanlık programları ülkemizde henüz 6yıllık bir geçmişe sahiptir. 1995 yılında kurulan ülkemizin ikinci üniversite acil tıp departmanı olan S.Ü.T.F Acil Tıp Anabilim Dalı ve kliniği 5 yıl içinde oldukça uzun bir yol almıştır. S.Ü.T.F Acil Tıp Kliniğinde 6 aylık süre içinde gözlem ve yoğun bakım ünitelerinde izlenen 974 hastanın acil tıp kliniğinde ortalama 45.53 saat kaldığı, bu süre sonunda 55.75'inin taburcu edildiği, % 45.25'inin ilgili kliniklere devir edildiği, % 4.00'ünün öldüğü saptanmıştır. Kliniğin 6 aylık faaliyet sonuçlarının incelendiği bu makaleden elde edilen sonuçlar ektedir. Acil tıp uzmanlık programlarının başlamasından sonra sevk idaresinden acil tıp uzmanlarının sorumlu olduğu acil servis sıra spesifik kliniklerin acil ve ayrı kliniklere sahip olması gündem gelmiştir. Acil tıp klinikleri 2 üniteden oluşur; 1- Gözlem ünitesi, 2- Yoğun bakım ünitesi, Gözlem Ünitesi: Acil servislerde geçen ilk saatlerden sonra taburcu olma ya da hastaneye yatırılma işlemlerine alternatif olarak ilk kez ABD' de yaklaşık yirmi yıl önce kullanılmaya başlamıştır.
In our country emergency medicine expertise programmes have 6-year post yet. The second university emergency medicine department, S.U.T. F. Emergency Medicine Department and clinic, which was founded in 1995, has a long way in 5 years. 934 patient who has followed in observation and intensive care units had stayed in emergency medicine clinic for 45.53 hours on an average, after this time % 53 had dischanged from hospital, % 42.25 had send to other connecte clinics, % 4 died in S. U.T.F emergency medicine clinic in 6 months. The results of this article can be summarize as the emergency medicine clinic is successful as other clinics, reduced waiting on transport problems and prevented the complications because of unwilling behaviours to emergency patients. Becoming wides preaol of emergency medicine expertise programmes and emergency medicine clinics can be solution for reducing the delay in help, identification and treatment of patients.

7.Gallstone ileus: demographic and clinical criteria supporting preoperative diagnosis
Günay Gürleyik, Emin Gürleyik
PMID: 11705170  Pages 32 - 34
Safra taşı ileusu, yüksek mortalite riski taşıyan nadir bir barsak tıkanması şeklidir. Bu nadir hastalığın preoperatif tanısı zordur. Bu çalışmanın amacı, ince barsak tıkanmalı olgularda safra taş ileusu şüphesini destekleyen bazı basit öğelerin ortaya konmasıdır. Bu amaçla 25 yıllık bir dönemde inkarsere dış fıtıklar haricindeki mekanik barsak tıkanmalı 1230 ve safra taşı ileusu bulunan 8 olgunun hastane kayıtlarını retrospektif olarak inceledik. İnce barsak tıkanmalı olguların %0.9'unda (8/886) neden olarak safra taşı bulundu. Sekiz olgumuz da ortalama yaşı 74 olan kadınlardı. İnce barsak tıkanmalı yaşlı (+ 70 yıl) kadınların % 18'inde safra taşı ileusu tanısı vardı. Adezyonlara neden olan önceki karın ameliyatları dışarıda tutulduğunda bu yaşlı kadın grubunda safra taşı ileus oranı %36'ya yükseldi. Önceki ultrason incelemeleri 5 (%62) olguda safra kesesi taşı varlığını göstermişti. Yalnızca bir olguda (%12.5), safra yollarında gaz varlığını gösteren direkt grafi sayesinde preoperatif olarak tanı konabildi. Tıkanma enterolitotomi ile tedavi edildi. İki (%25) olguda kolesistektomi eklendi. Erken postoperartif dönemde iki olgu (%25) kaybedildi. İleri yaş, kadın cinsi, bilinen safra taşı varlığı hikaye, tanıyı destekleyen öğeler olarak ortaya çıktı. Sonuç olarak safra taşı ileusu, inkarsere dış fıtığı olmayan, karın içi ameliyat geçirmemiş ince barsak tıkanmalı yaşlı kadınlarda sık görülen bir tıkanma nedenidir. Pnömobili preoperatif tanıyı koydurabilen radyolojik bulgudur.
Gallstone ileus is an uncommon intestinal obstruction with unexpectedly high mortality. It is not easy to diagnose this uncommon disease preoperatively. The aim of our study is to establish some simple criteria supporting the suspicion of gallstone ileus patients with small intestine obstruction. We retrospectively analysed hospital records of 8 patients with gallstone ileus and 1230 cases of mechanical intestinal obstruction, excluding incarcerated external hernias. Gallstones were the cause of occlusion in 0.9% (8/886) of patients with small bowel obstruction. All our 8 patients were women with an average age of 74 years. Gallstone ileus was diagnosed 18% of elderly (+70 years) women with small intestine obstruction. This rate raised to 36% in this group of elderly women if previous abdominal operations that would produce adhesion were excluded. Previous ultrasonographic examinations had demonstrated gallstones in 5 (62%) patients. Only one patient (12.5%) was diagnosed preoperatively with plain X ray film demonstrating gas in the biliary tract. The obstruction was treated with enterolithotomy. Cholecystectomy was performed in two (25%) patients. The mortality was 25% in early postoperative period. Advanced age, female sex, and positive patient's history of known gallstone in the gallbladder have appeared as strong criteria. Gallstone ileus is a common cause of intestinal obstruction in elderly women with no previon abdominal operations and without incarcerated external hernia. Pneumobilia is more common radiological finding to establish the diagnosis of gallstone ileus in these patients.

8.OUR EXPERIENCE WITH THE ROLE OF INFERIOR VENA CAVA FILTER IN THE PREVENTION OF PULMONARY EMBOLISM RISK
Mehmet Kurtoğlu, Erol Aydın, Ahmet Necefli, Recep Güloğlu, Arzu Poyanlı
PMID: 11705171  Pages 35 - 39
Derin ven trombozu (DVT)'nun en ciddi ve ölümcül komplikasyonu halen pulmoner emboli (PE)'dir. Pulmoner emboli profilaksisinde kullanılan yöntemlerden biri de vena kava inferior filtresi (VKF) uygulanmasıdır. 1999-2000 yıllarında İstanbul Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilimdalı Travma ve Acil Cerrahi Servisinde yatırılan 12 (8 erkek, 4 kadın) hastaya VKF uygulandı. Filtrelerin 10'u kalıcı, 2'si geçici tipte idi. Spinal kord travması sonrası gelişen kalıcı nörolojik defisitli (parapleji veya kuadripleji) 8 hastaya kalıcı filtre uygulandı. Kalıcı filtre uygulanan iki hastada ise malignite mevcuttu. İleri evre serviks kanseri olan ilk olguda alt ekstremitede DVT gelişti ve kanama riski yüksek olduğundan VKF uygulandı. Mesane kanseri olan diğer hastada ise düşük molekül ağırlıklı heparin (DMAH) kullanırken DVT gelişmişti. Daha kısa süreli PE profilaksisi gerektiren iki hastaya ise geçici VKF uygulandı. Bu olgulardan birincisinde, kapalı kafa travması (subaraknoidal kanama) tanısıyla yatmakta iken 8. gününde alt ekstremitede DVT gelişti ve yüksek kanama riski olduğu için filtre uygulandı. İkinci olguda ise kafa travması (subdural hematom+subaraknoidal kanama) ve multipl alt ekstremite fraktürleri mevcuttu.Filtre uygulaması İstanbul Tıp Fakültesi Radiodiagnostik ABD'nda gerçekleştirildi. (Resim 1). Kalıcı filtrelerde (LGM Venatech (B.Braun)) giriş yolu olarak sağ femoral ven kullanıldı. Geçici filtreler (Proliser Cordis (Johnson and Johnson Company)) ise sağ internal juguler ven yolu ile uygulandı. Kalıcı filtre uygulanan iki politravma hastası sepsis ve multiorgan yetmezliği gibi PE dışı nedenlerle kaybedildi. Diğerlerin ortalama 7,6 aylık takiplerde VKF uygulanması ile ilgili komplikasyon veya pulmoner emboli gelişmedi. Daha geniş olgu serisine ve uzun sureli takibe ihtiyaç olmakla birlikte, PE'yi önlemede VKF'nin etkili ve güvenli bir seçenek olduğunu düşünmekteyiz.
The most serious and fatal complication of deep venous thrombosis (DVT) is still accepted as pulmonary embolism (PE). One of the methods used for PE prophylaxis is inferior vena cavafilter (VCF). Between 1999 and 2000, VCF is used in 12 patients (8 male, 4 female) who were hospitalized in Trauma and Surgical Emergency Service of Istanbul Medical Faculty. 10 of the VCF used were permanent and 2 of them were temporary filters. 8 permanent filter were applied to patients with life-long paraplegia or quadriplegia due to spinal cord injury. Two patients to whom permanent filters were applied had malignancy. Patient who had the diagnosis of late stage cervical carcinoma, had DVT. In this patient, because of the high bleading risk, we applied permanent filter. In the other patient, who had the diagnosis bladder carcinoma, had DVT despite the usage of low moleculer weight heparin. In two patients who needed short term PE prophylaxis, had temporary VCF. In one of these patients, primary diagnosis was subarachnoidal hemorrhage due to head trauma. In the 8. day of hospitalization, DVT occured. Because of high risk of intracranial bleedy, VCF was performed. The second patient had the diagnosis of subdural hematom and subarachnoidal hemorrhage due to head trauma and multiple lower extremity fractures. VCF were applied in Istanbul Medical Faculty, Department of Radiology. For canmdation line of permanent VCF (LGM Venatech - B.Braun) right femoral vein was used. For temporary filters (Proliser Cordis -Johnson and Johnson Company), right internal juguler vein was the preferred way. Two multitravma patients who had permanent filters died due to sepsis and multiorgan failure. In the follow up of other patients during the average period of 7,6 months, any problem due VCF application or by related complication and PE did not occur. Although larger patient groups with follow up period are necessary to evaluate better, we think that in PE prophylaxis, VCF is safe and effective modality.

9.TRAUMATIC INTRAABDOMINAL MAJOR VASCULAR INJURIES
Ali Doğan Bozdağ, Yasin Peker, Yusuf Kumkumoğu, Hayrullah Derici, Okay Nazlı, Çağatay Gürkök
PMID: 11705172  Pages 40 - 43
İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi II. ve III. Cerrahi Kliniklerinde Ocak 1990-Aralık 1999 tarihleri arasında opere edilen ve travmatik karın içi büyük damar yaralanması saptanan 47 olgu retrospektif olarak incelendi. Çalışmanın amacı mortaliteyi etkileyen faktörler araştırmaktı. Başvuru sırasında hemoglobin düzeyi (p<0.05), hematokrit (p<0.05), Glasgow Kamu Skalası (p=0.01), tansiyon arterial (p < 0.05), düzeltilmiş travma skoru (p=0.01), süre (p=0.01) ve yaralanan yandaş organ sayısı (p < 0.05), mortaliteyi etkileyen faktörler olarak belirlendi. Mortalite oranı %46.8, morbidite oram %41 olarak saptandı.
The records of 47 patients who underwent surgery with traumatic intraabdominal vascular injury at 2. and 3. Surgical Clinics of İzmir Atatürk Training and Research Hospital between January 1990 and December 1999 were studied. The aim of this study was to investigate the prognostic factors effecting the mortality. Hemoglobin (p<0.05), hematocrit (p<0.05), Glasgow Coma Score (p=0.01), blood pressure (p < 0.05), Revised Trauma Score (p=0.01), prehospital time (p=0.01) and associated organ injury (p< 0.05) were the significant factors effecting the mortality. Our overall mortality was 46.8 % and morbidity 41 %.

10.THROMBOEMBOLIC PROPHYLAXIS AFTER MAJOR ABDOMINAL SURGERY
Fehmi Çelebi, Ahmet A Balık, M İlhan Yıldırgan, Mahmut Başoğlu, Hatip Adıgüzel, Durkaya Ören
PMID: 11705173  Pages 44 - 48
Amaç: Büyük cerrahi işlem geçirmiş hastaların da tromboemboli profilaksisinde kullanılan yöntemlerin etkinliklerini karşılaştırmak. Hastalar ve Metod: Atatürk Üniversitesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda Eylül 1998 ile Eylül 1999 tarihleri arasında elektif koşullarda büyük ameliyat geçiren hastalar randomize edilerek üç gruba ayrıldı. Grup 1'deki hastalara varis çorabı giydirildi. Grup 2'deki hastalara düşük molekül ağırlıklı heparin (LMWH) olan nadroparine calcium 0,3 ml 2850 lUAXa (Fraxiparine(r)) subkutan uygulandı. Grup 3' deki hastalara LMWH+ çorap kombinasyonu uygulandı. Bütün hastalara preoperatif dönemde ve klinik yakınması yoksa postoperatif 7. günde doppler sonografi ile alt ekstremite venleri kontrol edildi. Pulmoner emboli (PE) şüphesi olan hastalara akciğer perfüzyon sintigrafisi yapıldı. Bulgular: Grup 1, 2 ve 3'deki hastalar sırasıyla 91, 91 ve 92 hastadan oluşmaktaydı. Her üç grupta yaş ortalaması sırasıyla 57,25± 13,12; 54,53± 13,54 ve 53,65± 13,28 idi. Cinsiyet dağılımı E/K sırasıyla 51/38,56/35 ve 62/30 idi. Risk faktörü taşıyan hasta sayısı gruplara göre sırayla 27, 26 ve 37 idi. Postoperatif?. günde yapılan doppler ultrasonografide grup 1 'de 10, grup 2'de 8 ve grup 3'de 3 hastada derin ven trombozu (DVT) saptandı. Postoperatif dönemde grup Vde 6, grup 2 ve 3'de birer hastada yapılan akciğer perfüzyon sintigrafisinde PE ile uyumlu bulgular saptandı Gruplardaki hastaların yaralarında hematom sırasıyla 1, 8 ve 3 iken karın konan dreninden kanama 0, 2 ve 1 hastada gelişti. Grup 1'de 4 ve grup 2'de 2 olmak üzere toplam 6 (%2,2) hasta postoperatif dönemde tedavisi devam etmekteyken öldü. İstatistiksel olarak postoperatif PE ve yarada hematom grup 1 ile grup 2 arasında, postoperatif DVT ve PE gelişmesi grup 1 ile grup 3 arasında, risk faktörlerinde ise grup 2 ile grup 3 arasında fark vardı (p<0,05). Grup 2 ile grup 3 arasında postoperatif DVT, PE ve yarada hematom gelişmesi açısından sınırda bir fark saptandı. Ancak bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sonuç: Ne tür profilaksi uygulanırsa uygulansın tromboembolik komplikasyonlar tamamen önlenememektedir. Çalışmamızda kombine profilaksinin daha etkili olduğu kanısına varıldı.
Purpose: To investigate the efficacy of prophylaxis modalities after major abdominal surgery. Patients and methods: Patients who underwent major abdominal surgery between October 1998 and October 1999 were randomly divided into 3 grups. The patients in Group 1 received compression stockings, in Group 2 0.3 ml low-molecular weight heparin (nadroparine calcium 0,3 ml, 2850 IU AXa LMWH) subcutaneously and in Group 3 compression stockings and 0.3 ml LMWH. All symptomless patients evaluated with low extremity deep venous doppler ultrasonography (DUSG), and patients who had pulmonary embolus (PE) suspicion evaluated with pulmonary scintigraphy. Results: There were 91 patients in Group 1, 91 patents in Group 2 and 92 patients in Group 3. The mean age was 57.25±13.12, 54.53±13.54, and 53.65±13.28 respectively. Male /female ratio was 51/38, 56/35 and 62/30, in Grup 1, 2 and 3 respectively. Twenty-seven patients in Group 1, 26 patients in Group 2 and 37 patients in Group 3 had risk factors. DUSG showed deep venom trombosis (DVT) on the 7 th postoperative day in 10 patients in Group 1, in 8 patients in Group 2 and in 3 patients in Group 1 Pulmonary scintigraphy showed PE suspicion in 6 patients in Group 1, 1 patient in Group 2 and 1 patients in Group 3. Wound hematoma and hemorrhage from abdominal drains were developed in 1/0, 8/2 and 3/1 patients in Groups 1,2 and 3 respectevly. Four patients in Group 1 and 2 patients in Group 2 died during the treatment (2.2%). Statistical analysis showed significant differences in PE and wound hematoma between Grups 1 and 2, in DVT and PE between Groups 1 and 3, in risk factors between Groups 2 and 3 (p<0.05). The differences in DVT and PE and hematoma between group 2 and 3 were not significant. Conduction: All treatment modalities could not prevent all tromboembolic complications. In our study combinated treatment was the most effective one.

11.EVALUATION OF THE EARTHQUAKE VICTIMS: AUGUST THE 17TH, 1999 OUR EXPERIENCE IN THE MARMARA EARTHQUAKE
Necmi Kurt, Hasan Fehmi Küçük, Gürhan Çelik, Recep Demirhan, Özden Gül, Gülüm Altaca
PMID: 11705174  Pages 49 - 51
Amacımız on yedi Ağustos 1999' da meydana gelen Marmara Depremi'nde Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesinin deneyimini aktarmaktır. Deprem sonrası 30 günlük zaman diliminde hastanemize başvuran 698 yaralı, yaralanma şekilleri, yapılan tedavi yaklaşımları, morbidite ve mortalite açısından analiz edildi. Yatan 273 hasta yaralanan majör organ sistemine göre sınıflandırılırken; crush yaralanmalar ayrı bir grupta sınıflandırıldı. En sık görülen yaralanmalar crush yaralanma (%23.1), ekstremite kırıkları (%16.8) ve pelvis ve omurga kırıkları (%16.1) idi. En fazla yandaş yaralanmanın olduğu gruplar abdominal yaralanmalar (%45.5), crush yaralanmaları (%24.4) ve pelvis ve omurga yaralanmaları (%27.3) idi (p<0.05). Toplam mortalite % 7.3 idi. En sık mortalite görülen gruplar abdominal yaralanmalar (%27.3) ve crush yaralanmalar (%20) oldu (p<0.05). Crush sendromlu hastaların %61.9'una daha sonra gelişen kompartman sendromuna bağlı olarak fasiyotomi yapıldı. 31 hastaya hemodializ uygulandı. Depremlerle ilgili olarak en önemli sorun, deprem sahasında, hastaneler arasında ve hastane içi organizasyon problemleridir. Yüksek oranda yandaş travması olan hastalarda mortalite daha yüksek olmaktadır. Depremde en fazla görülen yaralanma türü crush yaralanmadır Erken tanı, uygun ve hızlı tedavi sağ kalımı artırmaktadır.
This study describes the experience of Kartal Research and Training Hospital in the Marmara Earthquake. We reviewed medical records of 698 patients admitted to our hospital in a 30 days' period after the earthquake and analysed the types of injuries, treatment, morbidity and mortality rates. The hospitalized 273 patients were grouped according to the major injury; patients with crash syndrome were analysed separately. The most frequent injuries were crush injury (23.1 %), extremity fractures (16.8 %) and pelvis and spine injuries (16.1%). More than two system injuries were seen most frequently in the abdominal injury (45.5%), crush injury (24.4%), and pelvis and spine injury (27.3%) groups (p < 0.05). Overall mortality rate was 7.3 %. The highest mortality rates were seen in the abdominal injury (27.3%) and crush injury (20%) groups (p<0.05). 61.9% of the patients with crush syndrome underwent fasciotomy due to the compartment syndrome; hemodialysis was performed in 31 patients. The most serious problem with earthquake is organization in the earthquake area, between hospitals and in hospitals. Crush injury is the major injury seen earthquakes. Early diagnosis and proper treatment should be done to improve survival,

12.THE RESULTS IN ACUTE GRADE III ACROMIOCLAVICULAR DISLOCATIONS TREATED WITH NEVIASER'S METHOD
Davut Keskin, Naci Ezirmik, Recep Çelik
PMID: 11705175  Pages 52 - 55
Akut grade III akromioklavikular çıkıkların tedavisinde kullanılan yöntemler ve sonuçları üzerinde farklı görüşler vardır. Bu çalışmada Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'nda Neviaser yöntemi ile cerrahi olarak tedavi edilen ve takip edilebilen 10 hastanın sonuçları değerlendirilmiştir. Hastaların hepsi erkek olup, yaşları 25 - 44 (ortalama 36.5) yıldır. Çıkık 5 olguda (%50) omuz üzerine düşme, 4 olguda (9640) trafik kazası, 1 olguda (%W) ise direk omuz travması sonucu oluşmuştur. Çıkık oluşması ile ameliyat zamanı arasında geçen süre 5 20 (ortalama 10.2) gündür.6 ay 2 yıl (ortalama 13.1 ay) takip edilen olguların hiç birinde komplikasyon gözlenmemiş ve 9 olguda (%90) çok iyi ve iyi sonuç elde edilmiştir. Bu çalışmanın sonucunda akut grade III akromioklavikular çıkıklı hastalarda Neviaser yönteminin iyi sonuçlar verdiği kanaatine varılmıştır.
There are the different opinions on the methods used in the treatment of acute grade III acromioclavicular dislocations and their results. In this study, the results of 10 patients treated with Neviaser's method and followed in The Department Orthopaedics and Traumatology of Atatürk University Medical School were evaluated. All patients were males and the average age was 36.5 (25 to 45) years. The causes of dislocations were falls on the shoulder in 5 cases (50%), traffic accidents in 4 cases (40%) and direct trauma to the shoulder in 1 case (10%). The mean interval between injury and operation time was 10.2 (5 to 20) days. The cases were followed up with an average period of 13.1 months (6 months 2 years). The excellent and good results were obtained in 9 cases (90%) and the complication was observed in not one of the patients. We consider that Neviaser's method is a good alternative in the treatment of acute grade III acromioclavicular dislocations that operation is indicated.

13.RESULTS OF SURGICAL TREATMENT IN PATELLAR FRACTURES
Hakan Özdemir, Merter Özenci, Kürşat Dabak, Ahmet Turan Aydın
PMID: 11705176  Pages 56 - 59
Çalışma; Mart 1996 Mart 2000 tarihleri arasında cerrahi tedavi uygulanan 20 hasta ile yapıldı. Hastaların 13'ü erkek, 7'si kadın ve yaş ortalaması 39.5 idi. Transvers kırığı olan 10 hastaya modifiye tension band, vertikal kırığı olan 3 hasta ile distal pol kırığı olan 2 hastaya lag screw veya mini spongioz vida ile fiksasyon, parçalı kırığı olan 5 hastaya ise K teli + periferik sirküler serklaj ile tespit uygulandı. Ortalama 24 ay süreyle takip edilen hastalar radyolojik bulgulara ve Levack tarafından tanımlanan kriterlere göre değerlendirildiler. Vakaların %55'inde iyi, %35'inde orta ve %10'unda kötü sonuç elde edildi. En iyi sonuçlar modifiye tensiyon band yöntemi ile tedavi edilen transvers kırıklarda elde edilirken, en kötü sonuçlar, periferik sirküler serklaj uygulanarak patellanın korunmaya çalışıldığı parçalı kırıklarda elde edildi. Çalışmanın sonucunda, cerrahi olarak tedavi edilen patella kırıklarında; kırığı oluşturan travmanın şiddeti, kırık tipi, uygulanan cerrahi teknik ve ameliyat sonrası rehabilitasyonun sonuç üzerinde önemli etkileri olduğu saptandı. Ayrıca, patella eklem yüzü bütünlüğünün korunamadığı çok parçalı kırıklarda patellektominin ciddi bir tedavi seçeneği olarak düşünülmesinin uygun olacağı sonucuna varıldı.
Twenty patients were treated surgically between March 1996 and March 2000. The mean age was 39.5 (18-68) and whom 13 were male and 7 were female. Surgical treatment methods as follows; modified tension band wiring in 10 of the patients with transverse fractures, mini cancellous screw and lag-screw fixation in 7 with vertical fractures and in 2 with distal pol fractures, combination of K wire and circumferential cerclage wire fixation in 5 with comminuted fractures. The average follow-up time was 24 months (6-54 months) and findings were evaluated radiologically and according to scale of Levack. Results were rated as good in 55%, moderate in 35% and poor in 10% of the patients. It was found that modified tension band wiring technique gave the best results. We concluded that majority of the trauma, type of the fracture, surgical technique and post operative rehabilitation were affected the results of patellar fractures treated surgically. In addition to this, patellectomy may be performed in severely comminuted fractures where no major fragments containing of articular surface of the patella exist.

14.TRAUMATIC KNEE: MRI FINDINGS
Gürkan Ege, Haluk Akman, Kısmet Kuzucu, Ekrem Ertem, Şafak Şahlan
PMID: 11705177  Pages 60 - 65
Amaç: En sık yaralanan eklemlerden biri olan diz travmalarında, fizik muayene bulguları ve direkt grafiler tanıda sınırlı kalmaktadır. Manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ise, kemik yapılara ek olarak menisküs ve bağlar gibi yumuşak doku patolojilerinin değerlendirilmesinde önemli bir fayda sağlamaktadır. Çalışmamızda, diz travmalarındaki MRG bulgularını değerlendirdik ve literatürle kıyasladık. Gereç ve yöntem: Ortopedi servisine diz travmasıyla gelen olgular arasından aperatif, artroskopik ve klinik korelasyonu olan 49 olguya ait 50 diz seçildi ve değerlendirildi. Fizik muayene ve direkt grafilerin tanıda yetersiz kaldığı olgulara MRG uygulandı. Bulgular: En sık rastladığımız bulgu kemik kontüzyonu oldu (n: 33). Daha sonra sırasıyla, 17 olguda ön çapraz bağ (ÖÇB) lezyonları, 12 olguda menisküs yırtıkları, 9 olguda osteokondral fraktür, 7 olguda kollateral bağ lezyonu ve 5 olguda kemik fraktürü tespit edildi. Sonuç: Diz travmalarında, MRG bulguları tanıya büyük katkı sağlamakta ve hastayı gereksiz tanısal artroskopi uygulamalarından korumaktadır.
Purpose: The knee is the most frequently injured joint that physical examination and plain radiographies are limited to diagnose precisely the knee injuries. Magnetic resonance imaging (MRI) has been contributed great benefits to the accurate diagnosis by determining the injuries of menisci and ligaments in addition to bone structures. We evaluated MRI findings in traumatic knees and compare them to literature. Materials and methods: The patients with the knee injury who were admitted to orthopedic surgery service were reviewed. Of them, 49 patients (50 knees) correlated operatively, arthroscopicly and clinically were included in our study population. If the diagnosis was not sufficient by using plain films and clinical evaluation, the patients underwent MRI examination. Results: Bone contusions were the most common finding in the injuries (n: 33). The other findings were respectively, the anterior cruciate ligament injuries in 17 patients, meniscal tears in 12 patients, osteochondral fractures in 9 patients, collateral ligament injuries in 7 patients and bone fractures in 5 patients. Conclusion: MR imaging plays a major role in decisions 0,7 evaluation and management of traumatic knees, improves clinician diagnostic certainty and reduces the need for arthroscopy.

15.PIPKIN TYPE IV FRACTURE DISLOCATION OF THE HIP ASSOCIATED WITH A TRAUMATIC AORTIC VALVE RUPTURE
Abdullah Göğüş, Sercan Akpınar, Mehmet Ünal, Bingür Sönmez, Azmi Hamzaoğlu
PMID: 11705178  Pages 66 - 69
Kardiak travmalar, politravmatize hastaların takibinde önemli bir klinik problemdir. Politravmatize hastalarda hastane öncesi ölümlerin üçte birini kardiotorasik travmalar oluşturmaktadır. Kardiak yaralanmalar, hastaneye canlı ulaşan hastaların ölüm nedenlerinin de büyük bir çoğunluğunu oluşturmaktadır. Bu ölümler sıklıkla multi-disipliner yaralanmaları olan politravmatize hastaların acil birimlerde eksik değerlendirme ve tanıları neticesinde olmaktadır. Burada, araç içi trafik kazası sonucu kalça kırıklı çıkığı (Pipkin Tip-IV) ve ayrışmamış sternum kırığı tanıları ile yatırılan, klinik takibi ve Ortopedik ameliyat hazırlıkları sırasında travmatik aort kapak rüptürü tanısı konan bir olgu sunulmaktadır.
Traumatic aortic valve rupture with resultant aortic insufficiency is a rare complication of blunt trauma. Here reported is a case with a posterior fracture-dislocation of the hip (Pipkin type-IV) and an undisplaced sternum fracture who developed hemodynamic instability in the clinical follow-up and was diagnosed having a traumatic aortic valve rupture using echocardiography. He first was treated with a biological valve replacement. Two weeks later a total hip arthroplasty combined with the osteosynthesis of the posterior wall of the asetabulum was performed. Sternum fracture healed conservatively. In multiply injured patients especially with a blunt thorax trauma hemodyanamic instability despite appropriate fluid replacement should rise the suspicion of cardiac injuries, especially traumatic aortic valve rupture. Echocardiography is a simple but reliable method for the diagnosis.

16.Use of a modified occlusal bite guard to treat self-induced traumatic macroglossia (two case reports)
Serhat Yalçın, Buket Aybar, Cemalettin Ertekin, Recep Güloğlu
PMID: 11705179  Pages 70 - 73
Amaç: Dilde devamlı olarak meydana gelen travmayı önlemek üzere ağız açıcı apareyin kullanımı Dizayn: İki vaka raporu. Araçlar: ağız açıcı aparey Sonuç: Ağız açıcı apareyin erken kullanılarak, travmatik makroglossi'li 16 yaşında erkek ve 22 yaşında bayan hastanın, diline gelen travmanın önlenmesi ve dildeki ödemin hızla giderilmesi.
Objective: To describe the use of a bite guard to avoid continued tongue trauma and edema Design: Two case reports. Interventions: bite raiser. Conclusion: Muscle relaxation and a bite guard were used in a 16 years old male and 22 years old female with traumatic macroglossia, which allowed for rapid resolution of edema and prevented additional trauma to the tongue.

17.A CASE OF SMALL BOWEL PERFORATION DUE TO PRIMARY INTESTINAL LYMPHOMA
İbrahim Aydın, Ahmet Başkent, Gürhan Çelik, Acar Aren, M Zeki Eren, Erdal Ayar, Mete Demir
PMID: 11705180  Pages 74 - 76
A 17 years old male with symptoms of acute abdomen was operated. The preoperative diagnosis was peptic ulcus perforation but at the operation there were multipl perforations throughout the small bowels, multiple lymphadenopaties in the mesentery of the jejenum. 60 cm small bowel resection- end to end anastomosis, raphe omentoplasty, primary repair with suture were performed. The patient got well after the operation and discharged postoperative 14th day. The pathological diagnosis was diffuse grand cell lymphoma. We conclude that, this rare condition which we could be able to find only one case in the literature must be thought among the reasons of acute abdomen.