p-ISSN: 1306-696x | e-ISSN: 1307-7945
Cilt : 29 Sayı : 4 Yıl : 2024

Hızlı Arama




SCImago Journal & Country Rank
Ulusal Travma ve Acil Cerrahi Dergisi - Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 29 (4)
Cilt: 29  Sayı: 4 - Nisan 2023
DIĞER
1.
Ön Sayfalar
Frontmatters

Sayfalar I - V

DENEYSEL ÇALIŞMA
2.
Kombine açık-ilmek/Airborne bağlama tekniği ile hızlı, güvenli ve minimal asistans gerektiren mikrovasküler anastomoz: Deneysel ve klinik çalışma
Safe, fast, and minimally-assisted microsurgical anastomosis with combined open-loop suturing and airborne tying: a clinical and experimental study
Gökhan Sert, Ahmet Hamdi Sakarya
PMID: 36995208  PMCID: PMC10214895  doi: 10.14744/tjtes.2023.79702  Sayfalar 449 - 457
AMAÇ: Mikrovasküler anastomozda en sık kullanılan teknik basit aralıklı dikiş tekniğidir. Bu tekniğin en önemli riski, arka duvarın iğne ucuyla fark edilmeden yakalanması ve anastomozun başarısızlıkla tamamlanmasıdır. Çalışmamızda, bu riski ortadan kaldırmak ve anastomoz süresini kısaltmak için açık-ilmek tekniği ile Airborne bağlama tekniğinin kombinasyonu kullanıldı. Bu kombinasyonunun konvansiyonel teknik ile karşılaştırılması için deneysel ve klinik bir çalışma gerçekleştirildi.
GEREÇ VE YÖNTEM: Deneysel olarak sıçan femoral arterinde konvansiyonel tekniğin kullanıldığı (kontrol grubu) ve açık-ilmek/Airborne bağlama kombinasyonunun kullanıldığı (deneysel grup) iki deneysel gruptaki anastomozlarda, anastomoz patensi ve anastomoz süresi karşılaştırıldı. Klinik olarak ise açık-ilmek/Airborne bağlama kombinasyonunun kullanıldığı acil parmak replantasyonları ve serbest flep transferi vakalarındaki anastomoz patensleri ve anastomoz süreleri retrospektif olarak analiz edildi.
BULGULAR: Deneysel çalışmada iki grupta toplam 40 mikrovasküler arteriyel anastomoz gerçekleştirildi. Total anastomoz süresinin kontrol gru-bunda 779,65 saniye, deneysel grupta 527,4 saniye olduğu ve farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü (p<0.001). Erken ve geç dönemdeki anastomoz patensileri arasında anlamlı fark bulunmadı (p=0.5483). Klinik çalışma dahilinde 16 hastada 18 acil parmak replantasyonu ve 15 hastada 17 serbest flep transferi gerçekleştirildi (toplam 104 anastomoz). Anastomoz başarısının acil replantasyon vakalarında %94.2, serbest flep transfer-lerinde %95.1 olduğu görüldü.
TARTIŞMA: Konvansiyonel teknik ile karşılaştırıldığında açık-ilmek/Airborne kombinasyonu mikrocerrahın mikrovasküler anastomozu daha kısa sürede, güvenle ve asistans gerektirmeksizin tamamlamasına olanak sağlar.
BACKGROUND: The continuous open-loop technique accelerates anastomosis and eliminates the risk of inadvertently catching the back wall, which is the primary cause of technical failure when using interrupted sutures in microsurgical anastomosis. Combined with airborne suture tying, the total anastomosis time is significantly reduced. We conducted an experimental and clinical study to compare this combination to the conventional technique.
METHODS: Experimentally, anastomoses were performed on the femoral arteries (0.60 mm) of rats in two groups. The control group used simple interrupted suturing with conventional tying, while the experimental group employed open-loop suturing with air-borne tying. We recorded the total time taken for anastomosis completion and patency rates. Clinically, we retrospectively analyzed replantation and free flap transfer cases using the open-loop suture and airborne tying technique for arterial and venous microvascular anastomoses, assessing total anastomosis time and patency rates.
RESULTS: Experimentally, a total of 40 anastomoses were performed in two groups. The control group required 779.65 seconds, and the experimental group needed 527.4 seconds for anastomosis completion; this difference was statistically significant (p<0.001). Immediate and long-term patency rates were similar (p=0.5483). Clinically, 18 replantations were performed on 16 patients, and 17 free flap transfers were performed on 15 patients, totaling 104 anastomoses. The anastomosis success rate was 94.2% (33 of 35) for free flap transfers and 95.1% (39 of 41) for replantation cases.
CONCLUSION: The open-loop suture technique with airborne knot tying allows surgeons to complete microvascular anastomoses safely and in less time with minimal assistance when compared to the simple interrupted suture technique.

KLINIK ÇALIŞMA
3.
Kovid-19 döneminde üçüncü basamak bir hastanede acil sezaryen doğumlarda anestezi yönetimi seçimi
Choice of anesthesia technique for emergent cesarean sections during COVID-19 era in a tertiary care hospital
Berna Çalışkan, Merve Suvariogulları, Murat Ekmez, Öznur Şen, Filiz Yarsilikal Guleroglu
PMID: 36995199  PMCID: PMC10214896  doi: 10.14744/tjtes.2023.97580  Sayfalar 458 - 462
Amaç: Bu çalışma pandeminin ilk yılında Tersiyer Bakım Hastanemizdeki acil sezaryen doğumlarda anestezi yönetiminin değişimini araştırdı. Öncelikle spinal ve genel anestezi oranlarını, ikincil olarak yetişkin ve neonatal yoğun bakım ihtiyaçlarını pandemik öncesi yıla göre karşılaştırdık. Ayrıca üçüncül bir sonuç olarak acil sezaryen doğumda postoperatif PCR testlerini sergiledik.
Gereç ve Yöntem: Anestezi tekniği, postoperatif yoğun bakım, hastanede kalış süresi, postoperatif PCR sonucu ve yenidoğan statüsü gibi bilgileri retrospektif olarak analiz ettik.
Bulgular: Pandemiden sonra spinal anestezi oranı dikkat çekici şekilde % 44,1 den % 72.1 oranına değişti (p = 0.001). Çalışma gruplarının ortanca süresi, Kovid- 19 öncesi gruptan belirgin derecede uzun bulundu (p = 0.001). Kovid-19 sonrası grubundaki hastaların postoperatif yoğun bakım ihtiyacı oranı daha yüksekti (p = 0.058). Kovid-19 grubundaki yenidoğanların postoperatif yoğun bakımının oranı, Kovid-19 öncesi grubundan anlamlı olarak daha yüksekti (p = 0.001).
Sonuç: Kovid-19 pandemisi sırasında üçüncü basamak hastanelerde acil sezaryen doğumlarında spinal anestezi oranı önemli ölçüde artmıştır. Hastanede kalım sayıları, yetişkin ve yenidoğan yoğun bakım ihtiyaçlarının yükselmesi ile görüldüğü üzere pandemi sonrası toplam sağlık bakım hizmetleri çoğalmıştır.
Background: This study explored the change of anesthesia management for emergent cesarean sections in our tertiary care hospital in the first year of pandemic. We searched primarily for the changes in spinal to general anesthesia rate and secondarily for presented adult and neonatal intensive care needs in comparison to the year before the pandemic. We also presented the postoperative PCR tests of the emergent cesarean sections as a tertiary outcome.
Methods: We retrospectively analyzed clinical data such as anesthetic technique, need for postoperative intensive care, duration of hospital stays, postoperative PCR result, and newborn status.
Results: The rate of spinal anesthesia changed remarkably from 44.1% to 72.1% after the pandemic (p=0.001). The comparison of the median duration of hospital stays of the pre-pandemic group and post-pandemic group was found significantly longer than that of the before COVID-19 group (p=0.001). The rate of need for postoperative intensive care in the after COVID-19 group was higher (p=0.058). The rate of postoperative intensive care of the newborns in the after COVID-19 group was significantly higher than that of the before COVID-19 group (p=0.001).
Conclusion: The spinal anesthesia rate for emergent cesarean sections increased significantly during the peak of the COVID-19 pandemic in tertiary care hospitals. Total health care services after the pandemic were enhanced as seen with elevated numbers of hospital stays, postoperative need of adult and neonatal intensive care.

4.
Simule edilmiş COVID-19 hastalarının entübasyonunda ilk girişim başarısına VieScope®’un etkisi: Randomize çapraz simulasyon çalışması
Impact of VieScope® on first-attempt success during simulated COVID-19 patients intubation: A randomized cross-over simulation trial
Togay Evrin, Leyla Öztürk Sönmez, Lezsek Gadek, Michal Pruc, Alla Navolokina, Wojciech Wieczorek, Maciej Cyran, Jacek Smereka, Gül Deniz Özkan
PMID: 36995204  PMCID: PMC10214889  doi: 10.14744/tjtes.2022.45682  Sayfalar 463 - 470
AMAÇ: Çalışmamızın amacı, aerosol oluşturma prosedürleri (AGP’ler) için kişisel koruyucu ekipman (PPE) giyen sağlık görevlileri tarafından simüle edilmiş COVID-19 hastalarının farklı senaryolarında VieScope® ve Macintosh laringoskop ile entübasyonun etkinliğini belirlemekti.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma ileriye yönelik, gözlemsel, randomize ve çapraz tasarlanmış simülasyon çalışması olarak tasarlanmıştır. Çalışmaya 37 sağlık görevlisi katıldı. COVID-19 olduğundan şüphelenilen hastaların endotrakeal entübasyonunu (ETI) gerçekleştirdiler. Entübasyon, iki araştırma senaryosunda VieScope® ve Macintosh laringoskoplar kullanılarak gerçekleştirildi: Senaryo A - normal hava yolu ve Senaryo B - zor hava yolu olarak tasarlandı. Hem katılımcıların sırası hem de entübasyon yöntemleri rastgele idi.
BULGULAR: Senaryo A’da VieScope® ve Macintosh laringoskop kullanılarak entübasyona kadar geçen süre (TTI) sırasıyla 35.3 (IQR; 32–40) sa-niye ve 35.8 (IQR: 30–40) saniye idi. Neredeyse tüm katılımcılar hem VieScope® hem de Macintosh laringoskop ile ETI’yi başarıyla gerçekleştirdi (%100’e vs. %94.6). B senaryosunda, Macintosh laringoskop ile karşılaştırıldığında VieScope® ile entübasyon, daha kısa entübasyon süresi (p<0.001), ilk entübasyon girişiminde daha yüksek başarı oranı (p<0.001), daha iyi görüntü alma (p=0.012) ve entübasyonun daha kolay olduğu saptanmıştır (p<0.001).
TARTIŞMA: Analizimiz, PPE-AGP’yi kullanan sağlık görevlileri tarafından gerçekleştirilen zor hava yolu entübasyonunda Macintosh laringoskopa kıyasla VieScope® kullanımının daha kısa entübasyon süreleri, daha yüksek entübasyon verimliliği ve ayrıca glottisin daha iyi görüntülenmesi ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Elde edilen sonuçları doğrulamak için ek klinik deneyler gereklidir.
BACKGROUND: The purpose of our study was to determine the efficacy of intubation with VieScope® and Macintosh laryngoscope in different scenarios of simulated COVID-19 patients by paramedics wearing personal protective equipment (PPE) for aerosol gener-ating procedures (AGPs).
METHODS: Study was designed as a prospective, observational, randomized, crossover simulation trial. 37 paramedics took part in the study. They performed endotracheal intubation (ETI) of a person suspected of COVID-19. Intubation was performed using VieS-cope® and Macintosh laryngoscopes in two research scenarios: Scenario A - normal airway and Scenario B - difficult airway. Both the order of participants and the methods of intubation were random.
RESULTS: In Scenario A, time to intubation using VieScope® and Macintosh laryngoscope amounted to 35.3 (IQR; 32–40) seconds and 35.8 (IQR: 30–40)s, respectively. Nearly all participants performed ETI successfully both with VieScope® and Macintosh laryngo-scope (100% vs. 94.6%). In scenario B, intubation with the VieScope®, compared to the Macintosh laryngoscope, was associated with a shorter intubation time (p<0.001), a higher success rate of the first intubation attempt (p<0.001), a better visualization degree glottis (p=0.012) and ease of intubation (p<0.001).
CONCLUSION: Our analysis suggests that the use of a VieScope® compared to Macintosh laryngoscope in difficult airway intuba-tion performed by paramedics wearing PPE-AGP is associated with shorter intubation times, greater intubation efficiency as well as better visualization of the glottis. Additional clinical trials are necessary to confirm the obtained results.

5.
Sigmoid volvulus’ta bağırsak gangreninin tahmininde yeni bir model
A new model for prediction of bowel gangrene in sigmoid volvulus
Cengiz Ceylan, Necip Tolga Baran, Hüseyin Kocaaslan, Ömer Güngörür, Emrah Cengiz, Mehmet Güzel, Yavuz Selim Angın, Kutay Sağlam, Cemalettin Aydın
PMID: 36995205  PMCID: PMC10214898  doi: 10.14744/tjtes.2022.11893  Sayfalar 471 - 476
AMAÇ: Sigmoid volvulus yaşlı hastalarda sık görülmesi nedeniyle mortal seyreden bir patolojidir. Bağırsak gangreni durumunda mortalite ve morbidite daha da artmaktadır. Sigmoid volvuluslu hastalarda bağırsak gangreni olup olmadığını sadece kan tahlileri ile tahmin etmeyi ve böylece tedavi yön-temlerine hızlı bir şekilde rehberlik etmeyi amaçlayan bir model oluşturarak modelin etkinliğinin değerlendirildiği geriye dönük bir çalışma planladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Kliniğimizde 1999–2021 tarihleri arasında sigmoid volvulus nedeniyle opere edilen hastaların yaş, cinsiyet gibi demografik verilerinin yanında white blood cell (WBC), C-reaktif protein (CRP), LDH, potasyum gibi labaratuar değerleri, kolonoskopik bulgulara ve operas-yonda kolonda gangren olup olmadığı geriye dönük olarak incelendi. Verilerin analizinde Mann-Whitney U ve ki-kare testlerinin yanısıra Univariate ve Multivariate Logistic Regresyon analizleri ile bağımsız risk faktörü belirlendi. İstatistiksel olarak anlamlı olan sürekli sayısal veriler için ROC analizi yapılarak cut off değerleri belirlendi ve Malatya Volvulus Gangren Modeli (MVGM) oluşturuldu. Oluşturulan modelin etkinliği yine ROC analizi ile değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 74 hastanın 59’u (%79.7) erkekti. Popülasyonun ortanca yaşı 74 (19–88) olmasının yanısıra ameliyatta 21 (%28.37) hastada gangren tespit edildi. Tek değişkenli analizlerde lökositler <4000/mm3 ve >12000/mm3 (OR: 10.737; CI %95: 2.797–41.211, p=0.001), CRP ≥0.71 mg/dl (OR: 8.107 CI %95: 2.520–26.082, p<0.0001), potasyum ≥3.85 mmol/L (OR: 3.889; %95 GA): 1.333–11.345, p=0.013) ve LDH ≥288 U/L (OR: 3.889; CI %95: 1.333–11.345, p=0.013), çok değişkenli analizlerde ise sadece CRP ≥0.71 mg/dl (OR: 3.965; CI %95: 1.071–15.462), p=0.047) bağırsak gangreni için bağımsız bir risk faktörü olarak bulundu. MVGM’nin gücü AUC 0.836 (0.737–0.936) idi. Ayrıca MVGM ≥7 ise (OR: 9.846; %95 GA: 3.016–32.145, p<0.0001) bağırsak kangreni olasılığının yaklaşık 10 kat arttığı gözlendi.
TARTIŞMA: Kolonoskopik işleme kıyasla noninvaziv olmasının yanında MVGM, bağırsak gangrenini tespit etmede kullanışlı bir yöntemdir. Ayrı-ca bağırsak ansı gangrene giden hastaların tedavi basamaklarında vakit kaybetmeden acil ameliyata alınmasında klinisyeni yönlendirmekle birlikte kolonoskopi esnasında meydana gelebilecek komplikasyonlardan da uzak durulmasını sağlayacaktır. Bu sayede morbidite ve mortalite oranlarının azaltılabileceğini düşünmekteyiz.
BACKGROUND: Sigmoid volvulus is a pathology that can be mortal because it is frequently encountered in elderly patients. In case of bowel gangrene, mortality and morbidity increase further. We planned a retrospective study, in which the effectiveness of the model was evaluated by creating a model that aims to predict whether intestinal gangrene is present in patients with sigmoid volvulus only by blood tests and thus to quickly guide treatment methods.
METHODS: In addition to demographic data such as age and gender, laboratory values such as white blood cell, C-reactive protein (CRP), lactate dehydrogenase (LDH), potassium, and colonoscopic findings and whether there was gangrene in the colon during the operation were evaluated retrospectively. In the analysis of the data, independent risk factors were determined by univariate and multivariate logistic regression analyzes as well as Mann–Whitney U and Chi-square tests. Receiver operating characteristic (ROC) analysis was performed for statistically significant continuous numerical data, and cutoff values were determined and Malatya Volvulus Gangrene Model (MVGM) was created. The effectiveness of the created model was again evaluated by ROC analysis.
RESULTS: Of the 74 patients included in the study, 59 (79.7%) were male. The median age of the population was 74 (19–88), and gangrene was detected in 21 (28.37%) patients at surgery. In univariate analyzes, leukocytes <4000/mm3 and >12000/mm3 (OR: 10.737; CI 95%: 2.797–41.211, p=0.001), CRP ≥0.71 mg/dl (OR: 8.107 CI 95%: 2.520–26.082, p<0.0001), potassium ≥3.85 mmoL/L (OR: 3.889; 95% CI): 1.333–11.345, p=0.013), and LDH ≥288 U/L (OR: 3.889; CI 95%: 1.333–11.345, p=0.013), whereas, in multivariate analyzes, only CRP ≥0.71 mg/dL (OR: 3.965; CI 95%: 1.071–15.462, p=0.047) was found to be an independent risk factor for bowel gangrene. The strength of MVGM was AUC 0.836 (0.737–0.936). In addition, it was observed that the probability of bowel gangrene increased approximately 10 times if MVGM was ≥7 (OR: 9.846; 95% CI: 3.016–32.145, p<0.0001).
CONCLUSION: Besides being non-invasive compared to the colonoscopic procedure, MVGM is a useful method for detecting bowel gangrene. In addition, it will guide the clinician in taking the patients with intestinal loop gangrene to emergency surgery without wasting time in the treatment steps, as well as avoiding complications that may occur during colonoscopy. In this way, we think that morbidity and mortality rates can be reduced.

6.
Zor endotrakeal entübasyonu hangi test en iyi tahmin eder? İleriye yönelik bir kohort çalışması
Which test best predicts difficult endotracheal intubation? A prospective cohort study
Güray Alp, Müge Koşucu
PMID: 36995200  PMCID: PMC10214888  doi: 10.14744/tjtes.2022.34460  Sayfalar 477 - 485
AMAÇ: Entübasyonu zor olacak hastaların belirlenmesi, gerekli önlemlerin alındığından emin olmak çok önemlidir. Bu çalışmada, zor endotrakeal entübasyonu (DEI) öngörmede kullanılan hemen hemen tüm testlerin gücünü göstermeyi ve bu amaçla hangi testlerin daha doğru olduğunu belir-lemeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu gözlemsel çalışma, Mayıs 2015 ile Ocak 2016 tarihleri arasında Türkiye’de üçüncü basamak bir hastanenin anesteziyoloji bölümünde yapıldı (n=501). DEI için kullanılan toplam 25 parametre ve 22 test Cormack-Lehane sınıflamasına (altın standart) göre oluşturulan gruplara göre karşılaştırıldı.
BULGULAR: Ortalama yaş 49.83±14.00 yıldı ve 259 (%51.70) hasta erkekti. DEI sıklığını %7.58 olarak bulduk. Mallampati sınıflaması, atlanto-oksi-pital eklem hareket testi (AOJMT), üst dudak ısırma testi, mandibulohyoid mesafe (MHD), maksillofaringeal açı, tiromental mesafe yükseklik oranı testi ve maske ventilasyon testi bağımsız olarak zor entübasyon ile ilişkiliydi.
TARTIŞMA: Bu çalışmada 22 testin karşılaştırılmasına rağmen, elde edilen sonuçlar zor entübasyonu öngören tek bir testi kesin olarak tanımlaya-mamaktadır. Bununla birlikte, sonuçlarımız MHD (yüksek duyarlılık ve negatif prediktif değer) ve AOJMT’nin (yüksek özgüllük ve pozitif prediktif değer) zor entübasyonu öngörmede en faydalı testler olduğunu göstermektedir.
BACKGROUND: It is critical to identify patients whose intubation will be difficult to ensure that necessary precautions are taken. In this study, we aimed to show the power of almost all tests used to predict difficult endotracheal intubation (DEI), and to determine which test are more accurate for this purpose.
METHODS: This observational study conducted between May 2015 and January 2016 at department of anesthesiology of a tertiary hospital in Turkey (n=501). A total of 25 parameters and 22 tests used for DEI were compared according to groups formed according to the Cormack-Lehane classification (gold standard).
RESULTS: The mean age was 49.83±14.00 years, and 259 (51.70%) patients were males. We found difficult intubation frequency to be 7.58%. Mallampati classification, atlanto-occipital joint movement test (AOJMT), upper lip bite test, mandibulohyoid distance (MHD), maxillopharyngeal angle, height-to-thyromental distance ratio, and mask ventilation test were independently associated with difficult intubation.
CONCLUSION: Despite comparing 22 tests, the results obtained in this study cannot definitively identify any single test that pre-dicts difficult intubation. Nonetheless, our results show that MHD (high sensitivity and negative predictive value) and AOJMT (high specificity and positive predictive value) are the most useful tests to predict difficult intubation.

7.
Geriatrik travma hastalarında kırılganlık indeksinin ve geriatrik travma sonlanım skorunun mortalite üzerine ilişkisinin değerlendirilmesi
Relationships of the frailty index and geriatric trauma outcome score with mortality in geriatric trauma patients
Müge Arslan Erduhan, Halil Doğan, Bugra Ilhan
PMID: 36995206  PMCID: PMC10214887  doi: 10.14744/tjtes.2022.85522  Sayfalar 486 - 492
AMAÇ: Çalışmamızda 65 yaş ve üzeri geriatrik travma hastaların Travma Spesifik Kırılganlık İndeksi ve Geriatrik Travma Sonlanım skorunun hasta-ların 30 günlük mortaliteleriyle ilişkisini incelemeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: İleriye yönelik gözlemsel çalışmamıza bir eğitim araştırma hastanesine künt travma sebebiyle başvuran 65 yaş ve üzeri 382 hasta dahil edildi. Hastaların kendilerinden ve/veya yakınlarından onam alındı. Hastaların acil servise başvurularında tespit edilen vital bulguları, kro-nik hastalık ve ilaç kullanım bilgilerinin yanısıra laboratuvar sonuçları, radyolojik görüntülemeleri, kan replasmanı ihtiyaçları, acil servis ve hastanede kalış süreleri ve mortaliteleri vaka formuna kaydedildi. Glasgow Koma Skalası, Yaralanma Şiddeti Ölçeği, Geriatrik Travma Sonlanım Skoru, Travma Spesifik Kırılganlık İndeksi ve Beden Kitle İndeksi araştırmacılar tarafından hesaplandı. Hastaların 30 günlük sonlanımlarıyla ilgili hasta ve/veya hasta yakınlarından 30 gün sonra telefonla bilgi alındı.
BULGULAR: Travma sonrası 30. günde ölen ve yaşayan hastalar karşılaştırıldığında Beden Kitle İndeksi ve Travma Spesifik kırılganlık indeksi açısından anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Başvurusu sırasında Geriatrik Travma sonlanım skoru ≥95 olan hastaların 30 günlük mortalitelerinin yüksek oldu-ğu saptandı (sensivitesi %76, spesifitesi %72.27 (p<0.001). İki grup arasında iki veya daha fazla komorbid hastalığa sahip olmakla mortalite arasında korelasyon saptandı (p=0.001).
TARTIŞMA: Çalışmamızın sonucunda acil servise başvuruda hesaplanan Travma Spesifik Kırılganlık İndeksi’nin tek başına mortaliteyi belirlemede yeterli olmadığı, hastanın laktat değerinin, Geriatrik Travma Sonlanım Skoru (GTOS)’un ve hastanede kalış süresinin de mortalitede etkili olduğu ve bu parametrelerin kullanılmasıyla daha güvenilir bir kırılganlık puanı elde edilebileceğini düşünmekteyiz. GTOS 24 saatlik mortaliteyi belirlemede kullanılmaktadır, buna ek olarak uzun dönem mortalite öngörme skorlarına dahil edilmelidir.
BACKGROUND: We aimed to determine the relationships of the trauma-specific frailty index (TSFI) and the geriatric trauma out-come score (GTOS) with 30-day mortality among geriatric trauma patients aged 65 and older.
METHODS: This prospective observational study included 382 patients aged 65 years and older who were admitted to a training and research hospital due to blunt trauma. Informed consent was obtained from them and/or their relatives. In addition to patients’ vital signs, information about chronic diseases and drug use was obtained on admission to the emergency service and the results of labo-ratory examinations, radiological imaging, blood replacements, length of stay in the emergency room and hospital, and mortality were recorded in case forms. Glasgow coma scale, ınjury severity score, GTOS, TSFI, and body mass index (BMI) values were calculated by the researchers. Outcome information was obtained from the patient and/or relatives by phone 30 days later.
RESULTS: When the patients who died and those who survived were compared at the 30th day after trauma, no significant difference was found in terms of BMI or TSFI (p>0.05). It was determined that patients with a GTOS of ≥95 at admission would have higher 30-day mortality (the sensitivity was 76%, and the specificity was 72.27% (p<0.001)). When correlations were evaluated according to mortality, a correlation was found between the presence of two or more comorbid diseases and mortality (p=0.001).
CONCLUSION: We think that a more reliable frailty score can be obtained using these parameters as we have determined that the TSFI as calculated at admission to the emergency department is not sufficient on its own, while the lactate, GTOS, and the length of hospital stay are also effective in mortality. We suggest that it would be appropriate to use the GTOS in long-term follow-up as well as for predictive power for mortality within 24 h.

8.
Doğumsal brakiyal pleksus felcinde botulinum toksini uygulamasının latissimus dorsi ve teres majör kasları üzerindeki etkisi: Elektron mikroskopik ve klinik çalışma
The effect of botulinum toxin application on latissimus dorsi and teres major muscles in patients with brachial plexus birth palsy: An electron microscopic and clinical study
Hayri Ömer Berköz, Erol Kozanoğlu, Atakan Aydın, Safiye Özkan, Bora Edim Akalın, Seyhun Solakoglu
PMID: 36995203  PMCID: PMC10214890  doi: 10.14744/tjtes.2022.19406  Sayfalar 493 - 498
AMAÇ: Doğumsal brakiyal pleksus felci’nde (DBPF) glenohumeral displaziyi engellemek içn botulinum toksini uygulanabilir ve bu sayede eklemin doğal büyümesi sağlanabilir. Tekrarlayıcı uygulamalar kasta atrofi yapabilir ve bunun işlevsel etkileri belirsizdir. Bu çalışmanın amacı, tendon transferi öncesi iki kez botulinum toksini enjeksiyonu yapılan kaslar ile enjeksiyon yapılmayan kasları mikroyapı ve işlev açısından karşılaştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2013 ile Aralık 2015 arasında DBPF’ye yönelik omuza tendon transferi yapılan hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Latis-simus dorsi ve teres majör kasları humerusa standart yöntem ile transfer edilmiştir. Hastalar ameliyat öncesinde uygulanmış olan botulinum toksini durumuna göre ikiye ayrılmıştır. Grup 1’e toksin uygulanmamışken Grup 2’ye toksin uygulanmıştır. Her hasta için ortalama latissimus dorsi miyosit kalınlığı (LDMK) elektron mikroskopi için ölçülmüştür. Ameliyat öncesi ve sonrasındaki etkin omuz abdüksiyonu, fleksiyonu, dış ve iç rotasyonu ve Mallet skorları goniometre ile ölçülmüştür.
BULGULAR: On dört hasta (grup başı yedi hasta) değerlendirilmiştir. Beş hasta kızdır ve dokuz hasta erkektir. Ortalama LDMK gruplar arası anlamlı farklılık göstermemiştir (p>0.05). Transfer sonrası her iki grupta da, toksin uygulamasından bağımsız olarak, omuz abdüksiyonu, fleksiyonu ve dış rotasyonu anlamlı olarak iyileşmiştir (p<0.05). Grup 2’de iç rotasyon anlamlı olarak azalmıştır (p<0.05). Mallet skoru her iki grupta da, toksin uygu-lamasından bağımsız olarak artmıştır ancak anlamlı artış saptanmamıştır (p>0.05).
TARTIŞMA: Latissimus dorsi ve teres majör kaslarına iki kez uygulanan botulinum toksin enjeksiyonu glenohumeral displaziyi engellemiştir ve geç dönemde, kasta kalıcı atrofiye ve işlev kaybına yol açmamıştır. Bu uygulama ile iç rotasyon kontraktürü ortadan kaldırılarak üst ekstremite işlevleri iyileştirilmiştir.
BACKGROUND: In brachial plexus birth palsy (BPBP), botulinum toxin may be utilized to prevent glenohumeral dysplasia and to maintain the stable growth of the glenohumeral joint. Repeated injections may cause muscular atrophy and their functional effects are uncertain. The aim of this study was to compare the microstructure and the function of the muscles that received two injections before transfer with the muscles that were not injected.
METHODS: BPBP patients that were operated between January 2013 and December 2015 were included in the study. Latissimus dorsi and teres major muscles were transferred to humerus in standard fashion. Patients were divided in two groups according to bo-tulinum toxin status. Group 1 was toxin negative whereas Group 2 was toxin positive. For each patient, mean latissimus dorsi myocyte thickness (LDMT) was measured with electron microscopy and pre-operative and post-operative active shoulder abduction, flexion, external and internal rotation, and Mallet scores were evaluated with goniometry.
RESULTS: Fourteen patients (seven patients per group) were evaluated. Five patients were female whereas nine were male. Mean LDMT was not affected significantly (p>0.05). The operation improved shoulder abduction, flexion, and external rotation significantly (p<0.05), independent of the toxin status. The internal rotation decreased significantly only in Group 2 (p<0.05). The Mallet score increased in both groups, but it was not significant (p>0.05), independent of the toxin status.
CONCLUSION: Botulinum toxin that was applied twice prevented glenohumeral dysplasia and it did not cause permanent latissimus dorsi muscle atropy and function loss in late period. It augmented upper extremity functions by alleviating internal rotation contracture.

9.
Çocuklarda akut karın ile başvuran karın içi lenfanjiyomların intralezyonel bleomisin enjeksiyonu tedavisi
Intralesional bleomycin injection treatment of intra-abdominal lymphangiomas presenting with acute abdomen in children
Rahşan Özcan, Ali Ekber Hakalmaz, Senol Emre, Ayten Ceren Bakır, Süreyya Aydın, Fatih Gulsen, Osman Faruk Senyuz, Gonca Topuzlu Tekant
PMID: 36995202  PMCID: PMC10214886  doi: 10.14744/tjtes.2022.37963  Sayfalar 499 - 504
AMAÇ: Çocuklarda akut karın ile başvuran intraabdominal lenfanjiomların (IAL) acil intralezyonel bleomisin enjeksiyonu (İBİ) tedavisinin sonuçlarını değerlendirdik.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2013 ile Ocak 2020 arasında akut İAL nedeniyle acil İBİ yapılan hastaların kayıtları geriye dönük olarak yaş, başvuru semptomları, kist tipi, enjeksiyon sayısı, tedavi öncesi ve sonrası kist hacmi, klinik yanıt, komplikasyonlar ve takip açısından değerlendirildi. BULGULAR: Ortalama yaşı 4.3 (2–13 yıl) olan altı hasta tedavi edildi. Başvuru semptomları akut karın ağrısı (n=4), karın şişliği (n=1), hipoprotei-nemi ve şilöz asit (n=1) idi. Lezyonlar dört hastada makrokistik, iki hastada makro ve mikro kistik tipteydi. Enjeksiyon sayısı ortalama 2 (1–11) idi. Ortalama kist hacmi tedaviden sonra 567 cm3’ten (117–1656 aralığı) 3.4 cm3’e (0–13.8 aralığı) dramatik bir şekilde azaldı (p=0.028). Tedavi yanıtı, kistlerin tamamen kaybolduğu dört hastada mükemmelken, geri kalan iki hastada iyiydi. Ortalama 40 aylık (16–56 ay) takip döneminde erken veya geç komplikasyon veya nüks gözlenmedi.
TARTIŞMA: İBİ, akut başvuran IAL tedavisinde tatmin edici sonuçlar veren güvenli, hızlı ve kolay uygulanabilir bir yöntemdir. Primer ve tekrarlayan lezyonlarda önerilebilir.
BACKGROUND: We evaluated the results of urgent intralesional bleomycin injection (IBI) treatment of intra-abdominal lymphan-giomas (IAL) presenting with acute abdomen in children.
METHODS: The records of patients who underwent urgent IBI due to acutely presenting IAL between January 2013 and January 2020 were reviewed retrospectively in terms of age, presenting symptoms, cyst type, number of injections, pre- and post-treatment cyst volume, clinical response, complications, and follow-up.
RESULTS: Six patients with a mean age of 4.3 years (2–13 years) were treated. Presenting symptoms were acute abdominal pain (n=4), abdominal distention (n=1), hypoproteinemia and chylous ascites (n=1). Lesions were of macrocystic type in four and macro and micro cystic in two patients. The median number of injections performed was 2 (1–11). Mean cyst volume reduced dramatically from 567 cm3 (range 117–1656) to 3.4 cm3 (range 0–13.8) after treatment (p=0.028). Treatment response was excellent in four patients with complete resolution of the cysts, while good in the remaining two. No early or late complications or recurrence was observed in a mean follow-up period of 40 months (16–56 months).
CONCLUSION: IBI is a safe, fast, and easily applicable method with satisfactory results in the treatment of acutely presenting IAL. It may be recommended in primary as well as recurrent lesions.

10.
Acil batın cerrahisi geçiren hastalarda mortalite oranlarını etkileyen değişkenler: Geriye dönüm kesitsel çalışma
Variables affecting mortality rates in patients undergoing emergency abdominal surgery: A retrospective cross-sectional study
Necmiye Ay, Abdurrahim Derbent, Ayça Sultan Şahin, Naime Yalcin, Mine Çelik
PMID: 36995195  PMCID: PMC10214885  doi: 10.14744/tjtes.2022.01264  Sayfalar 505 - 513
AMAÇ: Acil şartlarda opere edilen hastaların ölüm ve komplikasyon riski elektif şartlarda yapılan operasyonlara göre daha fazladır. Özellikle ko-morbitesi fazla olan hasta grubunun özel olarak değerlendirilmeleri gerekmektedir. Cerrahi risk ve ASA skorlamasına göre hızlıca peroperatif risk belirlenip hasta yakınları bilgilendirilmelidir. Bu çalışmada, acil batın cerrahisi geçiren hastalarda mortalite ve morbiditeyi etkileyen faktörleri değer-lendirmeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bir yıl içinde acil batın cerrahisi geçiren 18 yaş ve üzeri toplam 1065 hasta çalışmaya dahil edildi. Bu çalışmanın amacı, ilk 30 gün ve bir yıl içindeki mortalite oranlarını ve bu oranları etkileyen değişkenleri tespit edebilmekti.
BULGULAR: 1065 hastanın 385’i (%36.2) kadın, 680’i (%63.8) erkek idi. En yaygın prosedür apendektomi (%70.8) olup, ardından tanısal laparotomi (%10.2), peptik ulcus perforasyonu (%6.7), herniografi (%5.5), kolon rezeksiyonu (%3.6), ince bağırsak rezeksiyonuydu (%3.2). Hastaların yaşı ile mortalite arasında anlamlı fark bulundu (p<0.05). ASA skorları, peroperatif komplikasyon, peroperatif kan ürünü kullanımı, reoperasyona alınma, yoğun bakıma yatış, hastane yatış süresi ve peroperatif komplikasyon ile 30. gün mortalite ve bir yıllık mortalite arasında istatistiksel açıdan anlamlı ilişki bulundu. Travma ile sadece 30. gün mortalite arasında anlamlı bir ilişki vardır (p=0.030).
TARTIŞMA: Acil şartlarda opere edilen hastaların morbidite ve mortaliteleri, özellikle 70 yaş üzerinde elektif cerrahi operasyonlara göre artış göstermiştir. Acil karın ameliyatı geçiren hastaların 30 günlük mortalite oranı %3 iken bir yıllık mortalite oranı %5.5’dir. ASA risk skoru yüksek olan hastalarda mortalite oranları daha yüksektir. Ancak çalışmamızdaki mortalite oranları ASA risk skorlamasındaki mortalite oranlarına göre daha yüksek olarak bulunmuştur.
BACKGROUND: Patients operated under emergency conditions have a higher risk of death and complications than those per-formed under elective conditions. Especially the patient group with high comorbidity needs to be evaluated more specifically. Accord-ing to the surgical risk and American Society of Anesthesiologists (ASA) scoring, the perioperative risk should be determined quickly, and the relatives of the patients should be informed. This study aimed to evaluate the factors affecting mortality and morbidity in patients undergoing emergency abdominal surgery.
METHODS: A total of 1065 patients aged 18 years and older who underwent emergency abdominal surgery in 1 year were included in the study. The primary aim of this study was to determine the mortality rates in the first 30 days and 1 year and the variables af-fecting these rates.
RESULTS: Of 1065 patients, 385 (36.2%) were female and 680 (63.8%) were male. The most common procedure was appendectomy (70.8%), followed by diagnostic laparotomy (10.2%), peptic ulcus perforation (6.7%), herniography (5.5%), colon resection (3.6%), and small bowel resection (3.2%). There was a significant difference between the age of the patients and mortality (p<0.05). There is no statistically significant relationship between gender and mortality. A statistically significant correlation was found between ASA scores, perioperative complication, perioperative blood product use, reoperation, intensive care unit admission, hospitalization time, periop-erative complication, and 30-day mortality and 1-year mortality. There is a significant relationship between trauma and only 30-day mortality (p=0.030).
CONCLUSION: The morbidity and mortality of patients operated on under emergency conditions increased compared to elective surgical operations, especially those over age 70. The 30-day mortality rate of patients who underwent emergency abdominal surgery is 3%, while the 1-year mortality rate is 5.5%. Mortality rates are higher in patients with a high ASA risk score. However, mortality rates in our study were found to be higher than the mortality rates in ASA risk scoring.

11.
İnterhemisferik subdural ampiyemlerin cerrahi tedavisi: Literatür taraması ve 12 olguluk seri
Surgical management of interhemispheric subdural empyemas: Review of the literature and report of 12 cases
Doğan Güçlühan Güçlü, Duygu Dolen, İlyas Dolaş, Seniha Başaran, Tugrul Cem Unal, Ezgi Özbek, Görkem Alkır, Harun Mehmet Özlü, Aydın Aydoseli, Mitra Kubilay, Altay Sencer
PMID: 36995197  PMCID: PMC10214894  doi: 10.14744/tjtes.2022.56706  Sayfalar 514 - 522
AMAÇ: Subdural ampiyemler çoğunlukla sinuzite sekonder gelişen nadir intrakranyal enfeksiyonlardır. Yıllık insidansları %5–%25 arasında raporlan-mıştır. İnterhemisferik yerleşimli subdural ampiyemler ise daha da nadir olup tanıları ve tedavileri zordur. Agresif cerrahi girişimler ve geniş spekt-rumlu antibiyotikler tedavinin bel kemiğini oluşturmaktadır. Geriye dönük çalışmamızda, antibiyoterapinin yanı sıra cerrahi tedavi uygulanmış olan interhemisferik subdural ampiyemli hastaların irdelenmesi amaçlanmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: İnterhemisferik subdural ampiyem tanısıyla opere edilen 12 hastanın klinik ve radyolojik özellikleri, tıbbi ve cerrahi tedavile-rinin detayları ve prognozları geriye dönük olarak incelenmiştir.
BULGULAR: 2005 ve 2019 seneleri arasında interhemisferik subdural ampiyem tanılı 12 hasta tedavi edilmiştir. Hastaların onu (%84) erkek ve ikisi (%16) kadındır. Ortalama yaş 19 (7–38)’dur. En sık şikayet baş ağrısıdır (%100). Hastaların beşi ampiyem tanısından evvel frontal sinuzit tanısı almışlardır. İlk cerrahi girişim açısından üç (%27) hastaya burrholeden aspirasyon ve on (%83) hastaya kranyotomi uygulanmıştır. Bir hastada her iki cerrahi yöntem aynı seansta uygulanmıştır. Takiplerinde altı (%50) hastada ikinci cerrahi ihtiyacı olmuştur. Hasta takibinde haftalık manyetik rezonans görüntüleme ve kan testleri kullanılmıştır. Tüm hastalar en az altı hafta boyunca geniş spektrumlu antibiyotik kullanmıştır. Mortalite yoktur. Ortalama takip süresi 10 aydır.
TARTIŞMA: İnterhemisferik subdural ampiyemler nadiren rastlanan ve tedavisi zor intrakranyal enfeksiyonlar olup geçmişte yüksek mortalite ve morbidite ile ilişkilendirilmiştir. Tedavi seçenekleri arasında cerrahi ve antibiyoterapi bulunmaktadır. Cerrahi tekniğin dikkatle seçilmesi ve ihtiyaç duyulan olgularda ikinci cerrahiden kaçınılmaması, uygun antibiyotik rejimeni ile beraber, sağ kalımı iyileştirmektedir.
BACKGROUND: Subdural empyemas (SDEs) are rare intracranial infections mostly secondary to sinusitis. Incidence of SDEs is 5–25%. Interhemispheric SDEs are even rarer, which makes their diagnosis and treatment difficult. Aggressive surgical interventions and wide-spectrum antibiotics are needed for treatment. In this retrospective clinical study, we intended to evaluate the results of surgical management supported by antibiotics in patients with interhemispheric SDE.
METHODS: Clinical and radiological features, medical and surgical management and outcomes of 12 patients treated for interhemi-spheric SDE have been evaluated.
RESULTS: 12 patients were treated for interhemispheric SDE between 2005 and 2019. Ten (84%) were male, two (16%) were female. Mean age was 19 (7–38). Most common complaint was headache (100%). Five patients were diagnosed with frontal sinusitis prior SDE. Initially, three patients (27%) underwent burr hole aspiration and ten patients (83%) underwent craniotomy. In one patient both were done in the same session. Six patients were reoperated (50%). Weekly magnetic resonance imaging and blood tests were used for follow-up. All patients received antibiotics for at least 6 weeks. There was no mortality. Mean follow-up period was 10 months.
CONCLUSION: Interhemispheric SDEs are rare, challenging intracranial infections that have been related to high morbidity and mor-tality rates in the past. Both antibiotics and surgical interventions play role in treatment. Careful choice of surgical approach and repeated surgeries if necessary, accompanied by appropriate antibiotic regimen, leads to good prognosis reducing morbidity and mortality.

12.
Deplase pediatrik suprakondiler humerus kırıklarında posterior yaklaşım her zaman kötü fonksiyonel ve kozmetik sonuçlara neden olur mu?
Does posterior approach always lead to poor functional and cosmetic outcomes in displaced pediatric supracondylar humeral fractures?
Tayfun Koşucu, Ekin Kaya Şimşek, Bahtiyar Haberal, Recep Dincer, Emrah Kovalak, Yakup Barbaros Baykal
PMID: 36995201  PMCID: PMC10214893  doi: 10.14744/tjtes.2022.29403  Sayfalar 523 - 529
AMAÇ: Suprakondiler humerus kırıkları (SKHK), çocuklarda en sık görülen dirsek kırığı tipidir. Kapalı redüksiyon perkütan tespit (KRPT), SKHK tedavisinde ilk olarak tercih edilen yöntemdir. Kapalı redüksiyon ile tedavi edilemeyen durumlarda açık redüksiyon ve internal fiksasyon (ARIF) ile tedavi gereklidir. Bu çalışmanın amacı, pediatrik SKHK olgularında posterior yaklaşımla yapılan ARIF ile KRPT sonuçlarını klinik ve fonksiyonel açıdan karşılaştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu geriye dönük çalışmaya Ocak 2013 ile Aralık 2016 tarihleri arasında kliniğimizde posterior yaklaşımla ARIF veya KRPT uygulanan Gartland tip III SKHK olan hastalar dahil edildi. Cerrahi tedavi uygulanan, hastane veri tabanımızda verileri mevcut olan ve ek yaralanması olmayan toplam 60 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaş, cinsiyet, kırık tipi gibi demografik verileri ile nörovasküler hasar varlığı ve cerrahi tedavi ilişkili verileri analiz edildi. Ek olarak, hastaların 1 yıllık takiplerinde ön-arka ve yan grafileri incelenerek Baumann (humerokapitellar) açısı (BA) ve taşıma açısı (TA) ölçüldü. Gonyometre değerlendirmesi ile dirsek hareket açıklığı (ROM) kontrol edildi. Kozmetik ve fonksiyonel sonuçlar, Flynn kriterleri kullanılarak belirlendi.
BULGULAR: Yaşları 2–15 arasında değişen 60 hastanın demografik, ameliyat öncesi ve sonrası verileri analiz edildi. Bu hastaların 46’sına KRPT ve 14’üne posterior ARIF yapılmıştı. Kırık dirsek ve kontralateral dirsek için TA, Baumann açısı ve lateral kapitellohumeral açı (LKHA) ölçüldü ve elde edilen veriler istatistiksel olarak karşılaştırıldı. TA (p=0.288), Baumann açısı (p=0.951) ve LKHA (p=0.578) açısından iki cerrahi yaklaşım arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Bir yıllık takip sonunda dirsek EHA ölçüldü ve iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p= 0.190). Ayrıca iki cerrahi yaklaşım arasında hem kozmetik (p=0.814) hem de fonksiyonel (p=0.319) sonuçlar açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu.
TARTIŞMA: Pediatrik SKHK ile ilgili kapsamlı bir literatür taraması, cerrahların kapalı redüksiyon ile tedavi edilemeyen Gartland tip III kırıklarında posterior insizyonları sıklıkla tercih etmediğini göstermektedir. Ancak posterior açık redüksiyon, distal humerus üzerinde daha fazla kontrol sağla-dığı, her iki korteksi de içeren tam bir anatomik redüksiyona olanak sağladığı, sinir eksplorasyonu sayesinde ulnar sinir yaralanması riskini azalttığı, kozmetik ve fonksiyonel sonuçlar üzerinde olumsuz etkisi olmadığı için tercih edilebilecek güvenli ve etkili bir yöntemdir.
BACKGROUND: Supracondylar humerus fractures (SCHFs) are the most common types of elbow fractures in children. Closed reduction percutaneous pinning (CRPP) is the primary surgical treatment of SCHFs. In cases that cannot be managed with closed reduction, treatment with open reduction and internal fixation (ORIF) is necessary. We aimed to compare CRPP and ORIF through a posterior approach regarding clinical and functional outcomes in pediatric SCHF cases.
METHODS: Patients with Gartland type III SCHF who underwent CRPP or ORIF with posterior approach at our clinic between January 2013 and December 2016 were included in this retrospective study. A total of 60 patients who underwent surgical treatment and had available data on our hospital database and no additional injuries were included in the study. We analyzed their data concerning age, gender, fracture type, neurovascular damage, and surgical treatment. In addition, we inspected the patients’ anteroposterior and lateral radiographs at 1-year follow-up visits for Baumann (humerocapitellar) angle (BA) and carrying angle (CA) and checked their go-niometer assessments of elbow range of motion (ROM). The cosmetic and functional outcomes were determined using Flynn’s criteria.
RESULTS: Demographic, preoperative, and post-operative data of 60 patients between the ages of 2–15 were analyzed. 46 of these patients had CRPP, and 14 had posterior ORIF. CA, Baumann angle, and lateral capitello-humeral angle were measured for fractured elbow and contralateral elbow and compared statistically. There was no statistically significant difference between the two surgical ap-proaches in terms of CA (p=0.288), Baumann’s angle (p=0.951) and LHCA (p=0.578). At the end of 1-year follow-up, elbow ROM was measured, and there was no statistically significant difference between the two groups (p=0.190). Furthermore, there is no statistically significant difference between the two surgical approaches in terms of both cosmetic (p=0.814) and functional (p=0.319) outcomes.
CONCLUSION: A comprehensive literature review of pediatric SCHF shows that surgeons do not frequently prefer posterior incisions in Gartland type III fracture that cannot be managed with closed reduction. However, posterior open reduction is a safe and effective method since it provides more control over the distal humerus, allows for a complete anatomical reduction involving both cortices, reduces the risk of ulnar nerve injury, thanks to the nerve exploration, and yields positive cosmetic and functional outcomes.

13.
Atlanmış el tendon yaralanmalarında ultrasonografi ve manyetik rezonans görüntülemenin tanısal değeri
The diagnostic value of ultrasonography and magnetic resonance imaging in missed hand tendon injuries
Uğur Bezirgan, Erdinç Acar, Yasin Erdoğan, Mehmet Armangil
PMID: 36995207  PMCID: PMC10214892  doi: 10.14744/tjtes.2023.78622  Sayfalar 530 - 537
AMAÇ: El tendon yaralanması olan hastalar, acil servislerde muayene edildikten sonra geç dönemde el cerrahisi kliniğine başvurabilirler. Bu hastalarda fizik muayenede yaklaşık bir fikir elde edilmiş olsa bile, rekonstrüktif yaklaşım ve cerrahi kesilerin doğru planlanması ve medikolegal nedenler için genellikle tanısal görüntüleme istenir. Bu çalışmanın birincil amacı, geç başvuran tendon yaralanmasının olan hastalarda USG (Ultrasonografi) ve MRG’nin (Manyetik rezonans görüntüleme) genel doğruluğunu belirlemektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Kliniğimizde geç dönem tendon yaralanması tanısı ile cerrahi eksplorasyon, geç sekonder tendon onarımı veya rekonstrüksiyon uygulanan 60 hastanın (32 kadın, 28 erkek) cerrahi bulguları ve görüntüleme raporları değerlendirildi. 39 ekstansör ve 21 fleksör tendon yara-lanması için ameliyat öncesi 47 USG (18-874 gün) ve 28 MRG (19-717 gün) sonucu karşılaştırıldı. Görüntüleme raporları kısmi rüptür, tam rüptür, iyileşmiş tendon ve adezyon oluşumu olarak yorumlandı ve cerrahi raporlarla doğruluk açısından karşılaştırıldı.
BULGULAR: Ekstansör tendon yaralanmalarında USG için duyarlılık ve doğruluk değerleri %84, MRG için %44 ve %47 idi. Fleksör tendon yaralan-malarında MRG için duyarlılık ve doğruluk değerleri %100 ve USG için sırasıyla %50 ve %53 idi. 4 duyusal sinir yaralanmasından 4’ü USG’de ve 1’i MRI’da gözden kaçmıştır. Bu çalışmada geç başvuran hastalarda USG ve MRG ile elde edilen sonuçlar, literatürde daha önce USG ve MRG çalışma-larında bildirilenlerden daha düşüktür.
TARTIŞMA: Tendon iyileşmesi ile birlikte skar oluşumu anatomide değişikliğe neden olmakta ve bu da doğru değerlendirmeyi engelleyebilmektedir. Bu nedenle cerrahların hastalarını kolay ulaşılabilen ultrasonografi ile değerlendirmeye başlamaları faydalı olacak ve cerrahi morbidite azalacaktır.
BACKGROUND: Patients with hand tendon injuries may present to the hand surgery clinic in the late stage after being examined in emergency departments. Even if an approximate idea has been obtained in physical examination of these patients, diagnostic imaging is usually requested for reconstructive approach, correct planning of surgical incisions and medicolegal reasons. The primary purpose of this study was to determine the overall accuracy of Ultrasonography (USG) and Magnetic Resonance Imaging (MRI) in patients with late presentation of a tendon injury.
METHODS: The surgical findings and imaging reports of 60 patients (32 females, 28 males) who underwent surgical exploration, late secondary tendon repair or reconstruction with a diagnosis of late-presenting tendon injury in our clinic were evaluated. Comparisons were made of 47 preoperative USG images (18-874 days) and 28 MRI (19-717 days) results for 39 extensor and 21 flexor tendon injuries. The imaging reports were interpreted as partial rupture, complete rupture, healed tendon and adhesion formation and these were compared with the surgical reports in terms of accuracy.
RESULTS: In extensor tendon injuries, the sensitivity and accuracy values were both 84% for USG and 44% and 47% for MRI, respec-tively. In flexor tendon injuries, the sensitivity and accuracy values were 100% for MRI and 50% and 53%, respectively, for USG. Of the 4 sensory nerve injuries, 4 were missed on USG and 1 on MRI. The results obtained with USG and MRI in the late-presenting patients in this study were lower than those reported in previous USG and MRI studies in the literature.
CONCLUSION: Scar formation with tendon healing causes a change in anatomy, which could prevent accurate evaluation. There-fore, it would be beneficial for surgeons to start evaluating their patients with easily accessible ultrasonography; thus, surgical morbid-ity should be reduced.

OLGU SUNUMU
14.
Erişkinde konjenital diafram hernisi ile birlikte mide perforasyonu: İntratorasik mide perforasyonu
Congenital diaphragmatic hernia with gastric perforation in adult: Intrathoracic gastric perforation
Mehmet Taner Ünlü, Serkan Sarı, Ozan Çalışkan
PMID: 36995198  PMCID: PMC10214891  doi: 10.14744/tjtes.2022.62289  Sayfalar 538 - 542
Konjenital diafram hernileri nadirdir ve çoğunlukla neonatal dönemde tanı alır. Bochdalek hernisi olarak da bilinen konjenital diafram defekti genel-likle diafram sol posterolateral bölgesinde embriyolojik dönemde bulunan plöroperitoneal kanalın persistan olarak kalmasıyla ortaya çıkar. Erişkinde nadir olarak görülse de konjenital diafram defektiyle birlikte olan intestinal volvulus, strangülasyon veya perforasyon gibi tablolar yüksek morbidite ve mortalite ile seyreder. Bu çalışmada konjenital diafram hernisi ile birlikte intratorasik mide perforasyonu sebebiyle opere ettiğimiz olgumuzu raporladık. Hastanın hastane başvurusunda atipik bir karın ağrısı, belirgin sırt ağrısı ve şüpheli respiratuvar şikayetleri bulunmaktaydı. Radyolojik gö-rüntülemelerde diafram hernisine bağlı midenin dilate vaziyette ve dalağın sol hemitoraksta bulunduğu görülmekteydi. Hastanın servise internasyonu sonrası yatışının ikinci gününde taşikardi ve hipotansiyon gelişmesi saturasyon düşüklüğü sonrası yapılan kontrol görüntülemelerinde sol hemito-raksta; midenin kollabe ve etrafında hidropnömotoraks ile uyumlu görünüm olması üzerine acil laparotomi kararı verildi. Operasyonda radyolojik bulguların da gösterdiği gibi diafram sol posterolateralinde diafram defekti görüldü ve bu defektten mide ve dalak sol hemitoraksa herniye olmuştu. Mide ve dalak karın içine redükte edildi. Sol hemitoraks 2000 cc izotonik ile yıkandı, sol tüp torakostomi uygulandı ve diafram onarıldı. Mide ön yüzü primer onarıldı. Ameliyat sonrası takiplerinde yara yeri enfeksiyonu dışında bir komplikasyon görülmeyen hastanın toraks tüpü çekildi. Enteral gıdayı tolere eden hasta şifa ile taburcu edildi.
Congenital diaphragmatic hernias are rarely seen and they are usually diagnosed in the neonatal period. Congenital diaphragmatic de-fect, also known as Bochdalek hernia, usually occurs with the persistence of the pleuroperitoneal canal in the left posterolateral region of the diaphragm in the embryological period. Although it is rarely seen in the adults, conditions such as intestinal volvulus, strangulation, or perforation with congenital diaphragm defect progress with high mortality and morbidity. In this study, we reported our case that we operated for intrathoracic gastric perforation with congenital diaphragmatic defect. When the patient admitted to the hospital, he had an atypical abdominal pain, significant back pain, and suspicious respiratory complaints. Radiological imaging showed that the stomach and the spleen were located in the left hemithorax due to diaphragmatic hernia also stomach was very dilated. Tachycardia, hypotension, and low saturation developed on the 2nd day of the patient’s hospitalization. In the control imaging of the patient, in the left hemithorax, stomach was collapsed and the surrounding appearance compatible with hydropneumothorax, after that findings emergency laparotomy was decided. During the operation, as demonstrated by the radiological findings, a diaphragm defect was seen in the left posterolateral region of the diaphragm. The stomach and spleen were herniated to the left hemithorax from this defect. The stomach and spleen were reduced into the abdomen. The left hemithorax was lavaged with 2000 cc isotonic, left tube thoracostomy was applied, and the diaphragm was repaired. The anterior stomach was primarily repaired. In post-operative follow-up, there were no complications other than wound infection and thoracic tube of the patient was removed. The patient who tolerated enteral food was discharged from hospital with full recovery.

15.
On dört yaşındaki adölesan olguda travmatik asfiksiye bağlı ekimoz maskesi
Traumatic asphyxia with a “masque ecchymotique” in a 14-year-old adolescent
Nihan Şık, Oğuzhan Başerdem, Murat Duman, Durgül Yılmaz
PMID: 36995196  PMCID: PMC10214897  doi: 10.14744/tjtes.2022.53099  Sayfalar 543 - 545
Travmatik asfiksi, yüzde ödem, siyanoz, subkonjonktival kanama ve göğsün üst bölümü, boyun ve yüzde peteşiler ile karakterize olup çocuklarda çok nadir görülen bir klinik sendromdur. Erişkinlerdeki insidansı 1/18,500 olarak rapor edilmiştir ancak çocuklardaki oran tam olarak bilinmemektedir. Travmatik asfiksi, torako-abdominal bölgedeki ani kompresyona bağlı mekanik hipoksinin sonucu olup bu sendromun ortaya çıkması için Valsalva manevrası gereklidir. Bu yazıda, ekimoz maskesi görünümü olan 14 yaşındaki travmatik asfiksi olgusu sunuldu.
Traumatic asphyxia, which is manifested by facial edema, cyanosis, subconjunctival hemorrhage, and petechiae on the upper chest and abdomen, is a very rare clinical syndrome in children. In adults, the incidence of traumatic asphyxia was reported as 1 case/18,500 accidents, but the actual incidence is not known for pediatric population. Traumatic asphyxia is a mechanical cause of hypoxia resulting from sudden compression of the thoracic-abdominal region and the valsalva maneuver is necessary for the development of this syn-drome. Here, we describe a case of traumatic asphyxia with an ecchymotic mask in a 14-year-old boy who was referred to our pediatric emergency department.