p-ISSN: 1306-696x | e-ISSN: 1307-7945
Volume : 27 Supp : 6 Year : 2021

Quick Search




SCImago Journal & Country Rank
Turkish Journal of Trauma and Emergency Surgery - Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 27 (6)
Volume: 27  Issue: 6 - November 2021
RESEARCH ARTICLE
1.Effect of alpha-tocopherol and dose sensitivity on pancreatitis formation in rats with experimental pancreatitis
Deniz Tazeoğlu, Cüneyt Akyüz, Mehmet Gökçeimam, Gülçin Harman Kamalı, Ayhan Özsoy, Servet Rüştü Karahan
PMID: 34710231  doi: 10.14744/tjtes.2020.89054  Pages 605 - 612
AMAÇ: Akut pankreatit, asiner hücre hasarı ve lökosit infiltrasyonu ile karakterize pankreas enflamasyonun eşlik ettiği enflamatuvar hastalıktır. Günümüzde pankreatitin mevcut tedavisine rağmen mortalite ve morbidite yüksektir; bu nedenle yeni çalışmalara ve tedavi araştırmalarına ihtiyaç vardır. Bu çalışma, sıçanlarda L-arginin ile indüklenen deneysel akut pankreatit modelinde alfa-tokoferol’ün farklı dozlarda etkileri araştırıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Otuz adet yetişkin erkek Sprague Dawley albino sıçan, rastgele dört gruba ayrıldı; kontrol (sham) grubu (n=6), akut pankreatit grubu (n=8), düşük doz alfa-tokoferol (200 mg/kg bir kez i.p.) grubu (n=8) ve yüksek doz alfa-tokoferol (400 mg/kg bir kez i.p.) grubu (n=8). Deneysel akut pankreatit modeli, tek doz i.p. 5 g/kg L-arginin verilmesiyle oluşturuldu. Alfa-tokoferol, Grup 3 ve 4’te L-arginin indüksiyonu ile oluşturulan deneysel akut pankreatit modelinden otuz dakika önce intraperitoneal olarak tek dozda uygulandı. L-arginin enjeksiyonundan 72 saat sonra anestezi altında doku ve kan örnekleri alındı; sonrasında sıçanlar dekapitasyon ile sakrifiye edildi. Serum amilaz, lipaz, IL-1b, IL-6, TNF-alfa, C-reaktif protein (CRP) düzeyleri incelendi. Pankreas doku örnekleri histopatolojik inceleme için ışık mikroskop altında incelendi.
BULGULAR: Akut pankreatit grubu (grup 2) ile kontrol grubu (grup 1) karşılaştırıldığında; serum amilaz, lipaz, IL-1β, IL-6, TNF-alfa, CRP düzeylerinin anlamlı derecede arttığı gözlendi (hepsi için p<0.05). Histopatolojik incelemede ödem (p<0,001) ve enflamasyon (p=0,007) skorlarında anlamlı farklılık saptandı. Düşük (grup 3) ve yüksek (grup 4) doz alfa-tokoferol grupları ile grup 2 karşılaştırıldığında; amilaz, lipaz, IL-1β, IL-6, TNF-alfa ve CRP parametreleri istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu (hepsi için p<0.05). Grup 2, 3 ve 4’ün histopatolojik karşılaştırılmasında; grup 3 ve 4’te grup 2’ye göre ödem ve enflamasyon skorlarında azalma saptandı. Grup 4 ile grup 3 karşılaştırıldığında lipaz (p<0.01), IL-6 (p=0.038) ve TNF-alfa (p=0.002) değerlerinin anlamlı düzeyde düştüğü gözlendi; histopatolojik değerlendirmede ise anlamlı fark gözlenmedi.
TARTIŞMA: Alfa-tokoferol’ün, akut pankreatitte oluşan enflamasyonu ve pankreas hasarını azalttığı ve yüksek dozlarda daha etkili olduğu saptandı.
BACKGROUND: Acute pancreatitis is an inflammatory disease accompanied by pancreatic inflammation characterized by acinar cell damage and leukocyte infiltration in the tissue. At present, mortality and morbidity rates are high despite the current treatment of pancreatitis; therefore, new studies and treatment studies are needed. In this study, the effects of alpha-tocopherol on different doses of L-arginine-induced experimental acute pancreatitis model were investigated.
METHODS: Thirty adult male Sprague–Dawley albino rats were randomly divided into four groups; control (sham) group (n=6), acute pancreatitis group (n=8), low-dose alpha-tocopherol (200 mg/kg once intraperitoneal [IP]) group (n=8), and high dose alpha-tocopherol (400 mg/kg once ip) group (n=8). Experimental acute pancreatitis model was created by a single IP dose of 5 g/kg of L-arginine. Alpha-tocopherol was administered in a single dose intraperitoneally, 30 min before the creation of the experimental model of acute pancreatitis induced by L-arginine induction in Groups 3 and 4. Tissue and blood samples were taken under anesthesia 72 h after L-arginine injection; then the rats were sacrificed by decapitation. Serum amylase, lipase, interleukin (IL)-1β, IL-6, tumor necrosis factor (TNF)-alpha, and C-reactive protein (CRP) levels were examined. Pancreatic tissue samples were examined under a light microscope for histopathological examination.
RESULTS: When the acute pancreatitis group (Group 2) was compared to the control group (Group 1), serum amylase, lipase, IL-1β, IL-6, TNF-alpha, and CRP levels were all significantly increased (p<0.05 for all). Histopathological examination showed significant difference in edema (p<0.001) and inflammation (p=0.007) scores. When the low (Group 3) and high (Group 4) dose alpha-tocopherol groups were compared to Group 2, amylase, lipase, IL-1β, IL-6, TNF-alpha, and CRP parameters were statistically significantly lower (p<0.05 for all). In the histopathological comparison of Groups 2, 3, and 4, edema and inflammation scores were decreased in Groups 3 and 4 compared to Group 2. Comparing Group 4 to Group 3, lipase (p<0.01), IL-6 (p=0.038), and TNF-alpha (p=0.002) levels were significantly decreased; no significant difference was observed in the histopathological evaluation.
CONCLUSION: Alpha-tocopherol was found to reduce inflammation and pancreatic damage in acute pancreatitis and was more effective in high doses.

2.Effects of hypertonic saline replacement on colonic anastomosis in experimental hemorrhagic shock model in rats
Zekeriya Karaduman, Ozan Akıncı, Yasin Tosun, Sangar Mfaroq Abdulrahman, Nuray Kepil, Mehmet Faik Özçelik
PMID: 34710218  doi: 10.14744/tjtes.2020.00268  Pages 613 - 618
AMAÇ: Hemorajik şok sonucu gelişen yetersiz intestinal perfüzyon yara iyileşmesini olumsuz etkilemektedir. Bu deneysel çalışmada kontrollü hemorajik şok oluşturulan sıçanlarda hipertonik salin ile resüsitasyon yapılmasının kolon anastomozu üzerine etkilerini değerlendirmeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmada, ağırlıkları 200–250 gr arasında olan toplam 24 erkek Wistar albino sıçan kullanıldı. Sıçanlar kontrol, hipotonik, izotonik ve hipertonik olmak üzere dört gruba ayrıldı. Kontrol grubundaki sıçanlara median laparotomi, kolon rezeksiyonu ve kolokolonik anastomoz uygulandı. Diğer üç gruptaki sıçanlara kontrollü hemorajik şok oluşturulduktan sonra hipotonik, izotonik ve hipertonik salin ile resüsitasyon sağlandı. Resüsitasyon sonrası bu üç gruptaki sıçanlara da median laparotomi, kolon rezeksiyonu ve kolokolonik anastomoz yapıldı. Ameliyat sonrası beşinci gün tüm gruplara median laparotomi yapıldı ve anastomoz hatları değerlendirildi. Gruplar arasında anastomotik patlama basıncı, doku hidroksiprolin seviyesi ve doku fibrozis derecesi karşılaştırıldı.
BULGULAR: Anastomoz patlama basıncı, doku hidroksiprolin seviyesi ve doku fibrozis derecesi açısından gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (sırasıyla; p=0.320, p=0.537, p>0.05).
TARTIŞMA: Kontrollü hemorajik şok oluşturulan sıçanlarda, resüsitasyonun hipertonik salin ile yapılmasının kolon anastomozu iyileşmesi açısından izotonik veya hipotonik salinden anlamlı bir farkı yoktur.
BACKGROUND: Inadequate intestinal perfusion resulting from hemorrhagic shock negatively affects wound healing. In this experimental study, we aimed to evaluate the effects of resuscitation with hypertonic saline on colonic anastomosis in rats with controlled hemorrhagic shock.
METHODS: A total of 24 male Wistar albino rats weighing between 200 and 250 g were used in this study. The rats were divided into four groups as: Control, hypotonic, isotonic, and hypertonic. Median laparotomy, colon resection, and colocolonic anastomosis were performed to the rats in the control group. After creating controlled hemorrhagic shock to rats in other three groups, resuscitation was achieved with hypotonic, isotonic, and hypertonic saline. After resuscitation, median laparotomy, colon resection, and colocolonic anastomosis were performed on rats in these three groups. On the 5th post-operative day, a median laparotomy was applied to the rats in all groups and anastomosis lines were evaluated. Anastomotic bursting pressure, tissue hydroxyproline level, and tissue fibrosis degree were compared between the groups.
RESULTS: There was no statistically significant difference between the groups in terms of anastomotic bursting pressure, tissue hydroxyproline level, and tissue fibrosis degree (respectively; p=0.320, p=0.537, p>0.05).
CONCLUSION: In rats with controlled hemorrhagic shock, resuscitation with hypertonic saline does not differ significantly from isotonic or hypotonic saline in terms of healing of colonic anastomosis.

CLINICAL ARTICLE
3.The role of trauma scoring systems and serum lactate level in predicting prognosis in thoracic trauma
Eray Çınar, Eren Usul, Erdal Demirtaş, Anıl Gökçe
PMID: 34710226  doi: 10.14744/tjtes.2021.22498  Pages 619 - 623
AMAÇ: Toraks travmaları, travmaya bağlı başvuruların %10’unu oluşturmakta ve travmaya bağlı ölümlerin %25–%50’sine neden olmaktadır. Hastalarda göğüs travmasının düzeyini doğru ve erken değerlendirmek, doğru tedaviye başlamak, yoğun bakım ihtiyacını ve mortaliteyi tahmin etmek ve gelişebilecek komplikasyonları önlemek önemlidir. Bu çalışmada majör torasik travmalı hastalarda serum laktat düzeyi, şok indeksi ve skorlama sistemlerinin prognozla ilgili prediktif etkinliği karşılaştırıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2014–2020 yılları arasında hastanemiz acil servisine travma nedeniyle başvuran 683 hastanın dosyaları geriye dönük olarak incelendi. İzole göğüs travması olan hastalar çalışmaya dahil edildi.
BULGULAR: Çalışmaya toplam 683 hasta dahil edildi. Hastaların 34’ü (%5) sağ kalmayan grupta, 649’u (%95) sağ kalan gruptaydı. Her iki grupta da sistolik kan basıncı, diyastolik kan basıncı, nabız hızı, solunum hızı veya şok indeksi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p>0.05). Hayatta kalmayan gruptaki GCS skoru, hayatta kalan grubunkinden anlamlı derecede düşüktü (p=0.000). Hayatta kalmayan gruptaki laktat seviyesi ve RTS, ISS ve NISS, hayatta kalanlar grubundakilerden önemli ölçüde daha yüksekti. Yaş, laktat seviyesi ve GCS, RTS, ISS ve NISS açısından anlamlı bir fark bulundu (p<0.05). Lojistik regresyon analizinde, laktat değerindeki 1 birimlik artışın, travma skorlarının ve laktat düzeyindeki sayısal değişikliğin mortaliteye etkisi açısından ölüm oranını 1.19 kat artırdığı bulunmuştur.
TARTIŞMA: Torasik travmalı hastalarda, NISS hızlı bir karar alınması gerektiğinde acil servislerde kullanılabilecek yararlı bir faktör olabilir. Ancak hasta takibi sırasında kan laktat düzeylerindeki artışlar da klinisyenin dikkat etmesi gereken bir kan parametresi olabilir. Ek olarak, torasik travmalı hastalarda skorlama konusunda ileri çalışmalar yapılmalıdır.
BACKGROUND: Chest trauma constitutes 10% of admissions due to trauma and causes 25–50% of trauma-related deaths. It is important to evaluate the level of thoracic trauma in patients accurately and early, start the correct treatment, predict the need for intensive care and mortality, and prevent complications that may develop. In this study, the predictive efficiency of the serum lactate level, shock index, and scoring systems regarding the prognosis in patients with major thoracic trauma were compared.
METHODS: The files of the 683 patients who applied to the emergency department of our hospital due to trauma, between 2014 and 2020, were analyzed retrospectively. Patients with isolated thoracic trauma were included in the study.
RESULTS: A total of 683 patients were included in the study. Of the patients, 34 (5%) were in the non-survivor group and 649 (95%) were in the survivor group. There was no statistically significant difference between the systolic blood pressure, diastolic blood pressure, pulse rate, respiratory rate, or shock index in either group (p>0.05). The Glasgow Come Scale (GCS) score in the non-survivor group was significantly lower than that in the survivor group (p=0.000). The lactate level, revised trauma score (RTS), injury severity score (ISS), and New ISS (NISS) in the non-survivor group were significantly higher than those in the survivor group. A significant difference was found in terms of age, lactate level, and the GCS, RTS, ISS, and NISS (p<0.05). In logistic regression analysis, it was found that a 1 unit increase in the lactate value increased the mortality rate by 1.19 times in terms of the effect of the trauma scores and numerical change in the lactate level on mortality.
CONCLUSION: In patients with thoracic trauma, the NISS may be a useful factor that can be used in emergency rooms when a quick decision is required. However, increases in blood lactate levels during patient follow-up may also be a blood parameter that the clinician should pay attention to. In addition, further studies should be conducted on scoring in patients with thoracic trauma.

4.Treatment of open wounds secondary to trauma using polyurethane foams with boric acid particles
Hasan Ulaş Oğur, Rana Kapukaya, Osman Çiloglu, Özgür Külahcı, Volkan Tolga Tekbaş, Abdulkerim Yörükoğlu
PMID: 34710221  doi: 10.14744/tjtes.2020.38613  Pages 624 - 630
AMAÇ: Travmaya sekonder doku defekti mevcut acık kırklarda, Negatif Basınçlı Yara Tedavi (NPWT) sistemi ile kombine borik asit parçacıklı süngerin etkinliği araştırılmak istendi.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2016–2018 yılları arası travmaya sekonder açık kırığı mevcut, yumuşak doku defektide olan 49 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar iki grupta incelendi. Birinci gruptaki 27 hastaya NPWT sistemi ile kombine, yeni bir yöntem olan borik asit emdirilmiş sünger, ikinci gruptaki 22 hastaya NPWT sistemi ile kombine gümüş nitratlı sünger kullanıldı. Gümüş nitratın geniş spektrumlu antibakteriyel özelliğinin değelendirilmesinin yanında, borik asitin antimikrobiyal, angiogenetik ve epitelizan etkileri, makroskopik ve histopatolojik olarak araştırıldı.
BULGULAR: Her iki grupta yara boyutunda küçülme ve granülasyon izlendi. Makroskopik olarak yara boyutunda küçülme, epitelizasyon ve granülasyon birinci grupta ve ikinci grupta belirgindi. Mikroskopik olarak fibroblast sayısı, kollojen sentezi ve angiogenezisin, grup1’de grup 2 ile karşılaştırıldığında anlamlı olarak arttığı görüldü.
TARTIŞMA: Bu klinik çalışmada asit boriğin hem geniş spektrumlu antimikrobik özelliği, hem de yara iyileşmesinden sorumlu olan hücrelere pozitif etkisi gümüş nitratlı süngerlere kıyaslandığında alternatif olabileceği görüldü. Asit borikli süngerlerin NPWT sistemi ile kombine edilerek kullanılması travmaya bağlı açık yara iyileşmesinde iyi bir alternatif bir yöntem olabilir.
BACKGROUND: To investigate the efficacy of new foams with boric acid particles combined with a negative pressure wound treatment (NPWT) system in open fractures with tissue defects secondary to trauma.
METHODS: Forty-nine patients with open fractures secondary to trauma with soft tissue defects who were admitted between 2016 and 2018 were included in the study. Patients were examined in two groups. In Group 1, boric acid-impregnated foams combined with the NPWT system were used in 27 patients, and in Group 2, silver nitrate-impregnated foams combined with NPWT systems were used in 22 patients. In addition to evaluating the broad-spectrum antibacterial feature of silver nitrate, the antimicrobial, angiogenetic, and epithelializing effects of boric acid were investigated macroscopically and histopathologically.
RESULTS: A reduction in wound size and granulation was observed in each group. Macroscopically, the reduction in wound size, epithelialization and granulation were pronounced in Group 1 and in Group 2. Microscopically, the number of fibroblasts, collagen synthesis, and angiogenesis were significantly increased in Group 1 compared with Group 2.
CONCLUSION: In this clinical trial, both the broad spectrum antimicrobial feature of boric acid and its positive effect on the cells responsible for wound healing were found to be an alternative compared with silver nitrate. The use of new foams with boric acid particles combined with the NPWT system may be a good alternative method in the treatment of open wounds due to trauma.

5.The utility of serum miRNA-93 and miRNA-191 levels for determining injury severity in adults with multiple blunt trauma
Özgür Söğüt, Merve Metiner, Onur Kaplan, Mustafa Çalık, Sümeyye Çakmak, Tuba Betül Ümit, Hüseyin Ergenç, Fahri Akbaş, Seda Süsgün
PMID: 34710223  doi: 10.14744/tjtes.2020.45470  Pages 631 - 638
AMAÇ: Çoklu künt travma (ÇKT) sonrası hastaların travma şiddetini ve prognozunu belirlemek için çeşitli skorlama sistemleri geliştirilmiştir. Bununla birlikte, bu skorlama sistemleri tam olarak istenen şiddet değerlendirmesini sağlamaz. Son yıllarda, birçok spesifik miRNA’ların serum konsantrasyonunun, özellikle kafa travması için tanı, şiddet ve prognozun belirlenmesinde önemli bir rol oynadığı gösterilmiştir. Bununla birlikte, bugüne kadar, hiçbir çalışma ÇKT’li hastalarda serum mikroRNA’larını araştırmamıştır. Bu çalışmada, ÇKT’si olan yetişkinlerin serumunda miRNA-93 ve -191 ekspresyonu ölçülerek Yaralanma Şiddet Skoru (ISS) ve Revize Travma Skoru (RTS) ile korelasyonları incelendi. MiRNA düzeylerinenin bu hastalarda travma şiddetini tahmin etmesi amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: İleriye yönelik, olgu-kontrollü olarak yapılan bu çalışmaya çoklu travma tanısı alan 50 erişkin hasta ile benzer yaş ve cinsiyette 60 sağlıklı kontrol grubu alındı. Hastaların önce ISS ve RTS’leri hesaplanıp ISS >16 (grup 1, majör ya da ağır travma) ve ISS ≤16 (grup 2, minör ya da hafif-orta travma) olmak üzere iki ayrı gruba ayrılarak değerlendirildi. ÇKT geçiren hastalar ile sağlıklı kontrol grubunun serum miRNA-93 ve mikroRNA-191 düzeyleri kantitativ real-time reverse transcription-PCR kullanılarak ölçüldü. MiRNA’ların majör ve minör ÇKT hastalarında farklı şekilde eksprese edilip edilmediği değerlendirildi ve yaralanma şiddetinin değerlendirilmesinde faydaları belirlendi.
BULGULAR: Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında multitravmalı hastaların ortalama serum miRNA-93 ve miRNA-191 düzeylerinde anlamlı yükseklik tespit edildi (p<0.001). Ek olarak, ISS >16 olan hastaların ortalama serum miRNA-93 ve miRNA-191 düzeyleri, ISS ≤16 olan hastalarla karşılaştırıldığında, istatistiksel olarak anlamlı olmamasına rağmen, upregüle olarak saptandı. Hastaların ISS skorları ve serum miRNA-93 düzeyleri arasında anlamlı korelasyon bulunmazken, serum miRNA-191 düzeyleri arasında negatif yönde, anlamlı ve zayıf bir korelasyon saptandı (Rho=-0.320, p=0.023). ÇKT hastalarında ISS skoruna göre serum miRNA-93 düzeyinde anlamlı bir cut-off değeri saptanmadı (AUC 0.617, [0.455–0.779]). Bununla birlikte, şiddetli travmayı göstermede serum miRNA-191 <1.94 optimal bir kesim değeri olarak tanımlandı (AUC 0.668 [0.511–0.826]; %65.6 duyarlılık, %77.8 özgüllük).
TARTIŞMA: Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, ÇKT geçiren hastalarda miRNA-191 ve -93 düzeyleri önemli ölçüde yükselmiştir. ISS ile birlikte MiRNA-191 seviyesi, ancak miRNA-93’ün seviyesi değil, çoklu travmalı hastalarda travma şiddetini belirlemek için yararlı bir biyobelirteç olabilir.
BACKGROUND: Various scoring systems have been developed to determine the trauma severity and prognosis of patients following multiple blunt trauma (MBT). However, these scoring systems do not provide exactly the desired severity assessment. In recent years, serum concentration of many specific microRNAs (miRNAs), especially for head trauma, has been shown to play an important role in determining the diagnosis, severity, and prognosis of injury. To date, however, no studies have investigated serum miRNAs in patients with MBT. Thus, this study measured the expression of miRNA-93 and -191 in the serum of adults with MBT and examined the correlations of Injury Severity Score (ISS) and Revised Trauma Score values with serum miRNA-93 and -191 levels in these patients with the aim of predicting trauma severity based on the miRNA levels.
METHODS: This prospective case–control study enrolled 50 consecutive adults with MBT and age- and sex-matched 60 healthy controls. The patients were divided into ISS >16 (Group 1, major or severe trauma) and ISS ≤16 (Group 2, minor or mild-moderate trauma) groups. Serum miRNA-93 and -191 levels were assessed using quantitative real-time reverse transcription-PCR. We evaluated whether the miRNAs were differentially expressed in major and minor MBT patients and determined their utility for assessing the severity of injury.
RESULTS: The mean serum miRNA-93 and -191 levels were significantly elevated in the patients compared to the controls and were higher in patients with ISS >16 compared to those with ISS ≤16, although the difference was not significant. In the patients with multitrauma, ISS was significantly, negative and weak correlated with serum miRNA-191 level (rho=−0.320, p=0.023) but not with the serum miRNA-93 level. No optimal cutoff for the serum miRNA-93 level was found with respect to trauma severity (AUC 0.617, [0.455–0.779]). However, an optimal cutoff value for serum miRNA-191 was identified, with values <1.94 indicating severe trauma (AUC 0.668 [0.511–0.826]; 65.6% sensitivity, 77.8% specificity).
CONCLUSION: miRNA-191 and -93 levels were significantly upregulated in multitrauma patients compared to controls. The level of miRNA-191 in conjunction with ISS, but not that of miRNA-93, may be a useful biomarker for determining injury severity in patients with multitrauma.

6.Evaluation of emergency operations and anesthesia procedures used in surgical emergencies before and during the COVID-19 pandemic
Tümay Uludağ Yanaral, Hüseyin Öz
PMID: 34710222  doi: 10.14744/tjtes.2020.43678  Pages 639 - 646
AMAÇ: Koronavirüs hastalığı 2019 (COVID-19) pandemisini takiben eğitime ara verilmesi, sosyal izolasyon ve sokağa çıkma kısıtlamaları gibi bulaş riskini azaltmaya yönelik alınan önlemler sonucunda toplumda aktif rol alan insan sayısında azalma olmuştur. Bunun sonucu olarak acil cerrahi etiyolojisinde bir değişiklik olacağı düşünülebilir. Bu çalışmada, COVID-19 pandemi öncesi ve pandemi dönemlerinde hastanemizde yapılan acil ameliyatları ve acil cerrahi anestezi yöntemlerini değerlendirmeyi ve şüpheli COVID-19 enfeksiyonu olan hastaların acil anestezi yönetimini sunmayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: 22 Ocak–29 Nisan 2020 tarihleri arasında hastanemizde acil ameliyat olan hastalar geriye dönük olarak incelendi. Hastalar, 11 Mart 2020 tarihi öncesinde ameliyat olanlar (Grup 1) ve sonrasında ameliyat olanlar (Grup 2) olarak iki gruba ayrıldı. İki grup verileri karşılaştırıldı. Grup 1’deki tüm hastalara ve Grup 2’de COVID-19 şüphesi olmayanlara rutin acil anestezi ve cerrahi yaklaşım uygulandı. Grup 2’de COVID-19 şüphesi olan hastalar, resmî kurumların ve bilimsel derneklerin kılavuzlarına uygun olarak oluşturulan algoritma ile tedavi edildi.
BULGULAR: Yaş, cinsiyet, kronik hastalıklar, ASA sınıflaması, Mallampati skoru, cerrahi branş, cerrahi prosedürler, cerrahi etiyolojisi, ameliyat süresi ve hastanede yatış süresi her iki grupta benzerdi. Genel anestezi ve spinal anestezi uygulanan hasta sayısı Grup 1 için sırasıyla 198 (%82.5) ve 42 (%17.5), Grup 2 için sırasıyla 161 (%73.9) ve 57 (%26.1) idi (p=0.025).
TARTIŞMA: Pandemi döneminde ki acil hastaların klinik verileri ve cerrahi ilişkili özellikleri pandemi öncesi acil hastalar ile benzerdir ancak pandemi döneminde daha fazla spinal anestezi uygulanmıştır. Acil anestezi uygulamaları sonucu anestezi ekibinde çapraz enfeksiyon gözlenmemesi için kişisel koruyucu ekipman kurallarına uyulmalıdır. T.C. Sağlık Bakanlığı’nın düzenli olarak güncellenen tavsiyelerine ve kılavuz önerilerine uyularak ameliyathanede gerekli acil müdahalelerin güvenli bir şekilde yapılabileceğini ve COVID-19 nozokomiyal enfeksiyonunun önlenebileceğini düşünüyoruz.
BACKGROUND: The number of people actively participating in society has decreased following the coronavirus disease 2019 (COVID-19) pandemic as a result of the measures taken to reduce the risk of transmission, such as interruption to education, social isolation, and curfews. Accordingly, change in the etiology of emergency surgery and characteristics of patients may be expected. The current study aimed to compare emergency surgery between the COVID-19 pre-pandemic and pandemic periods and to present the data and emergency anesthesia management of patients with suspected COVID-19.
METHODS: Patients who underwent emergency surgery in our hospital between January 22 and April 29, 2020, were examined retrospectively. The patients were divided into two groups: Those operated before March 11, 2020 (Group 1) and those operated from this date April 29, 2020 (Group 2). The data of the two groups were compared. Routine emergency anesthesia and surgical approach were applied to all patients in Group 1 and those without suspected COVID-19 in Group 2. Patients with suspected COVID-19 in Group 2 were treated with an algorithm created in accordance with the guidelines of official institutions and scientific associations.
RESULTS: Age, gender, chronic medical diseases, ASA classification, Mallampati score, surgical department, surgical procedures, surgical etiology, duration of surgery, and length of hospital stay were similar in both groups. The number of patients undergoing general anesthesia and spinal anesthesia was 198 (82.5%) and 42 (17.5%) for Group 1 while it was 161 (73.9%) and 57 (26.1%), respectively, for Group 2 (p=0.025).
CONCLUSION: The clinical data and surgical features of emergency patients during the pandemic were similar to those before the pandemic; however, the rate of spinal anesthesia was higher in the former. Personal protective equipment standards should be followed to prevent cross-infection among the anesthesiology team during anesthesia procedures for emergency operations. We consider that necessary emergency interventions can be safely performed and COVID-19 nosocomial infection can be prevented in the operating room by following the Ministry of Health recommendations and guidelines that are updated regularly.

7.Role of digital infrared thermal imaging in diagnosis of acute appendicitis
Uğur Aydemir, Talha Sarıgoz, Tamer Ertan, Ömer Topuz
PMID: 34710229  doi: 10.14744/tjtes.2020.80843  Pages 647 - 653
AMAÇ: Akut apandisit, acil cerrahi gerektiren en yaygın hastalıklardan biridir. Günümüzde akut apandisit tanısı öykü, fizik muayene ve ileri görüntüleme yöntemleri ile konmaktadır. Termal görüntüleme geleneksel tekniklerine göre, taşınabilir olması, invaziv olmaması, kolayca yapılabilir olması, iyonizasyon radyasyon içermemesi ve ucuz olması gibi avantajlar sağlar. Dijital kızılötesi termal görüntüleme çeşitli klinik çalışmalara araştırma konusu olmuştur. Bu ileriye yönelik randomize kontrollü çalışmada, akut apandisitte dijital kızılötesi termal görüntülemenin tanısal potansiyeli araştırıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Toplam 224 gönüllü (112 sağlıklı gönüllü, 112 hasta gönüllü) kontrol grubu ve hasta grubu olmak üzere iki gruba ayrıldı. Tüm olgular dijital kızılötesi termal görüntüleme ile değerlendirildi. Hem alt kadranların hem de sternumun görüntüleri alındı. Termal görüntüler bilgisayar yazılımına aktarıldı ve analiz edildi. Tanısal yöntem olarak termal görüntülemenin potansiyeli değerlendirildi.
BULGULAR: Kadranlar arasındaki sıcaklık farklarına ilişkin olarak, istatistiksel analiz, her iki grup arasında anlamlı farklılık göstermiştir (p<0.001). Analiz sonucunda, akut apandisit tanısı için kesim değerinin, ortalama alt kadran sıcaklıkları arasında 0.4 °C fark olduğu bulunmuştur.
TARTIŞMA: Bu çalışma, özellikle akut apandisit bağlamında, karın ağrısında dijital kızılötesi termal görüntülemenin uygulanmasını genişletmiştir.
BACKGROUND: Acute appendicitis (AA) is one of the most common diseases requiring emergency surgery. Today, diagnosis of AA is made through anamnesis, physical examination along with advanced imaging methods. Thermal imaging confers advantages over conventional techniques for being portable, non-invasive, easily conducted, ionization radiation-free, and inexpensive. Digital infrared thermal imaging (DITI) has been the subject of research in various clinical scenarios. In this prospective randomized controlled study, diagnostic potential of DITI in AA was investigated.
METHODS: Totally, 224 volunteers (112 healthy volunteers and 112 patient volunteers) were enrolled and divided into two groups; control group and patient group. All subjects were assessed by DITI. Steady-state images of both lower quadrants and sternum were taken. Thermal images were transferred to computer software and analyzed. Potential of thermal imaging as a diagnostic method was evaluated.
RESULTS: Regarding temperature differences between the quadrants, statistical analysis delivered significant difference between the both groups (p<0.001). As a result of the analysis, the cutoff value for the diagnosis of AA was found to be 0.4°C difference between the average lower quadrant temperatures.
CONCLUSION: This study has enlarged the application of DITI to abdominal pain, especially within context of AA. Thermal evaluation of patients with abdominal pain seems promising.

8.The role of complete blood count parameters in diagnosing acute appendicitis and measuring the severity of inflammation
Rıfat Peksöz, Bahattin Bayar
PMID: 34710227  doi: 10.14744/tjtes.2020.69195  Pages 654 - 661
AMAÇ: Tanı ve tedavideki tüm gelişmelere rağmen akut apandisitin tanısının ve ciddiyetinin değerlendirilmesi halen zor olabilmektedir. Bu çalışmada, birinci basamak sağlık kuruluşlarında dahil rahatça ulaşılabilen ve hızlıca sonuçlanan hemogram parametrelerinin akut apandisitin tanısı ve hastalığın ciddiyetini ortaya koymadaki etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Beş yüz yirmi bir hasta geriye dönük incelendi. Çeşitli sebeplerle hemogram sonucunu etkileyen 53 hasta çalışma dışı bırakıldı. Hastaların yaş, cinsiyet, hastanede yatış süresi, hemogram alt parametreleri ve histopatolojik sonuçları incelendi.
BULGULAR: Çalışmada 468 hasta incelendi. Hastaların 279’u erkek %59.6, 189’u kadın %40.4 olup tüm hastaların yaş ortalaması 33.37±13.05 yıl idi. Akut apandisit ön tanısıyla ameliyat yapılmayıp tıbbi tedavi uygulanan 90 hasta (grup I), akut apandisit tanısı alan nonkomplike 227 apandisit (grup II), komplike apandisit 151 (grup III) olarak üç grup halinde incelendi. beyaz kan hücresi (WBC), nötrofil, nötrofil-lenfosit oranı (NLR) değerleri en az grup I’de, en fazla grup III’te görüldü. Gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0.05). ortalama trombosit hacmi (MPV) değerleri en fazla grup II’de en az grup III’de görüldü. Gruplar arasında istatiksel anlamlı fark saptanmadı (p>0.05).
TARTIŞMA: Akut apandisit karnın en sık görülen cerrahi hastalığıdır. Hemogram hemen tüm sağlık kuruluşlarında kolay ulaşabilen, hızlı sonuçlanan, maliyet etkin ve kabul edilebilir düzeylerde tanısal etkinliği olan hastalığın tanısında kullanılabilen bir testtir. Hemogram parametrelerinden WBC, nötrofil, NLR akut apandisit tanısı koymada ve şiddetini belirlemede fiziki muayene ve diğer tanı yöntemlerine yardımcı ve kullanışlı değişkenlerdir. Ancak MPV değerinin düşük tanısal oranları ve çelişkili sonuçları nedeniyle kullanımını önermiyoruz.
BACKGROUND: The diagnosis and severity of acute appendicitis (AA) are still challenging despite all the improvements in diagnosis and treatment. This study aimed to evaluate the efficacy of complete blood count (CBC) parameters in diagnosing AA and measuring severity.
METHODS: Data of 521 patients were reviewed retrospectively. Fifty-three patients with CBC results influenced by various reasons were excluded from the study. Age, gender, length of stay, CBC parameters, and histopathological results were examined.
RESULTS: The study included 468 patients: 90 patients with a preliminary diagnosis of AA, not undergoing surgery but receiving medical treatment (Group I), 227 patients with uncomplicated appendicitis (Group II), and 151 patients with complicated appendicitis (Group III). Of the patients, 279 were male (59.6%) and 189 were female (40.4%). The mean age was 33.37±13.05 years. Groups I and III had the lowest and highest white blood cell (WBC), neutrophil, and neutrophil-to-lymphocyte ratio (NLR), respectively. There was a statistically significant difference between the groups (p<0.05). The highest and lowest mean platelet volume (MPV) values were in Groups II and III, respectively. There was no statistically significant difference between the groups (p>0.05).
CONCLUSION: AA is the most common cause of abdominal surgery. The CBC is a cost-effective and easily-accessible test with acceptable diagnostic accuracy. It provides fast results and can be used in the diagnosis of appendicitis. Neutrophil, WBC, and NLR are helpful and useful parameters for physical examination and other diagnostic methods in diagnosing AA and measuring severity. However, the use of MPV is not recommended as it has a low diagnostic rate and contradictory results.

9.Intestinal perforation in necrotizing enterocolitis: Does cardiac surgery make a difference?
Elif Altınay Kırlı, Saniye Ekinci
PMID: 34710230  doi: 10.14744/tjtes.2020.80930  Pages 662 - 667
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı kardiyak cerrahi geçiren hastalarda görülen nekrotizan enterokolite (NEC) ikincil sindirim kanalı perforasyonun etiyolojik farklılıklar, risk faktörleri, tedavi ve izleme ait özellikler açısından değerlendirilmesidir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Nekrotizan enterokolite ikincil sindirim kanalı perforasyonu nedeni ile ameliyat edilen hastaların dosya bilgileri geriye dönük olarak değerlendirildi. Hastalar doğuştan kalp hastalığı nedeni ile kardiyak cerrahi uygulanması öyküsü temel alınarak iki gruba ayırıldı. NEC’ye ikincil sindirim kanalı perforasyonu kardiyak cerrahi sonrası izlemde gelişen hastalar Grup 1’de kardiyak cerrahi girişim olmaksızın NEC’ye ikincil gelişen sindirim kanalı perforasyonları Grup 2’de toplandı. Gruplara ait demografik özellikler, pre ve postnatal takip özellikleri, uygulanan cerrahi girişimler, ameliyat öncesi ve sonrası izlem farklılıklar açısından istatistiksel olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Belirtilen süre içerisinde 30 hastanın NEC’ye ikincil sindirim kanalı perforasyonu nedeni ile ameliyat edildiği tespit edildi. Prematürite, düşük doğum ağırlığı ve intrauterin gelişme geriliği öyküsü Grup 2’de yer alan hastalarda daha sıktır (p=0.001, p=0.001, p=0.05). NEC tanısı öncesi hipotansif atak geçirme öyküsü Grup 1’de yer alan hastalarda daha sıktır (p=0.018). Prostaglandin kullanımı ve renal replasman tedavisi gereksinimi oranı Grup 1’de yer alan hastalarda daha yüksek orandadır (p=0.022, p=0.03). Grup 1’de yer alan hastaların tamamında tanı anında NEC ileri evredir. Mortalite Grup 1’de yer alan hastalarda daha yüksektir (p=0.018).
TARTIŞMA: Kardiyak cerrahi sonrası gelişen NEC tablosu etiyoloji, kolaylaştırıcı faktörler ve klinik seyir açısından yenidoğan döneminde görülen NEC’den farklıdır. Kardiyak cerrahi sonrası ortaya çıkan NEC’ye ikincil sindirim kanalı perforasyonunda mortalite oranı daha yüksektir. Bu grupta ayrıca NEC tanısının ve sindirim kanalı perforasyonun klinik olarak tespit edilmesi klasik NEC bulgularının baskılanması ve fizik inceleme bulgularının belirsizliği nedeni ile zordur. Kardiyak sağaltım esnasında prostaglandin kullanımı ve takipte renal replasman tedavisi gereksinimi olası sindirim sistemi preforasyonu gelişimi açısından uyarıcı bulgulardır.
BACKGROUND: The aim of this study is to evaluate the patients with intestinal perforation secondary to necrotizing enterocolitis (NEC) following cardiac surgery in the terms of risk factors and diagnosis/treatment process.
METHODS: A series of cases operated for intestinal perforation secondary to NEC were retrospectively reviewed in two groups. Group I involved patients who had cardiac surgery for congenital heart disease previous to intestinal perforation secondary to NEC. Group II consisted patients who had intestinal perforation secondary to NEC without any previous cardiac surgery. Demographic characteristics, prenatal and postnatal features, and pre- and post-operative course of groups were statistically compared to define differences.
RESULTS: Thirty-two patients underwent laparotomy secondary to intestinal perforation in this period. The gestational age and birth weight were smaller in Group II (p=0.001, p=0.001). Intrauterine growth retardation was more frequent in Group II (p=0.05). More Group I patients had hypotensive periods (p=0.018) before the diagnosis of NEC. Prostaglandin treatment and requirement of renal replacement therapy were more frequent in Group I (p=0.022, p=0.03). The mortality rate was higher in Group I (p=0.018). All patients in Group I were late stage NEC at the time of diagnosis.
CONCLUSION: NEC developing after cardiac surgery is different from NEC seen in the neonatal period in the terms of etiology, facilitating factors, and clinical course. Mortality rate is higher in NEC after cardiac surgery. The diagnosis of intestinal perforation might be difficult in NEC after cardiac surgery due to insignificant physical examination findings and characteristic radiological signs of NEC. The history of prostaglandin usage and requirement of renal replacement were thought as alarming signs in terms of possible intestinal complications after cardiac surgery.

10.Indicators that determine disease course in COVID-19 patients
Osman Uzundere, Cem Kıvılcım Kaçar, Hakan Akelma, Mehmet Salih Gül, Deniz Kandemir, Ümit Akol, Abdulkadir Yektaş
PMID: 34710228  doi: 10.14744/tjtes.2021.06634  Pages 668 - 676
AMAÇ: Bu çalışmada, koronavirüs hastalığı-2019 nedeniyle hastanede takip edilen hastalarda klinik sürece etkili olan faktörler saptanmaya çalışıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Tek merkezli ve geriye dönük kohort olarak dizayn edilen çalışmaya koronavirüs hastalığı-2019 hastalığı nedeniyle servise yatan 658 hasta dahil edildi. Çalışmaya alınan hastalar öncelikle serviste takip edilenler (Grup 1) ve yoğun bakım ünitesine alınanlar (Grup 2) şeklinde; sonrasında yoğun bakım ünitesine alınan hastalar, entübe edilenler (Grup I) ve edilmeyenler (Grup NI) olarak ve son olarak entübe edilen hastalar, mortal olanlar (M) ve olmayanlar (NM) olarak gruplandırıldı ve karşılaştırıldı.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 658 hastanın 566’sı (%86) serviste takip edilip taburcu edilirken 99’u (%14) yoğun bakım ünitesine alınmıştı. Takip edilen 658 hastanın ölüm oranı %7.75 olarak bulundu. Grup 1 ve 2 karşılaştırıldığında Grup 2’deki hastaların daha fazla komorbiditeye ve daha yüksek KDIGO skorlarına sahip olduğu gözlendi (p<0.001). Ayrıca Grup 2’deki hastaların daha ileri yaş, daha yüksek APACHE II ve SOFA skorları, WBC, nötrofil, lenfosit, N/L oranı, CRP, LDH, CK, PTZ, D-dimer, prokalsitonin and ferritin değerlerine sahip olduğu gözlendi (bütün özellikler için p<0.001, CK için p=0.034). Grup I ve NI karşılaştırıldığında Grup I’daki hastaların daha fazla komorbiditeye sahip olduğu ve yüksek mortalite oranlarına sahip olduğu gözlendi (p<0.001). Ayrıca Grup I’daki hastalar daha ileri yaş, yüksek D-dimer ve ferritin düzeylerine sahipti (sırasıyla, p=0.008; 0.011 ve 0.043). Son olarak Grup M ve NM karşılaştırıldığında Grup M’deki hastaların çoğunlukla erkek (p=0.017) ve KDIGO evre 1 ve 2’deki hastalardan oluştuğu (p=0.005) gözlendi. Ayrıca Grup M’deki hastaların daha yüksek CRP ve LDH değerlerine sahip olduğu saptandı (sırasıyla, p=0.018 ve 0.023).
TARTIŞMA: Komorbidite, klinik özellikler ve laboratuvar bulguları koronavirüs hastalığı-2019 nedeniyle hastaneye yatırılan hastaların klinik seyrini tahmin etmede yardımcı olabilecek parametrelerdir.
BACKGROUND: In this study, it was tried to determine the factors affecting the clinical process in patients who were followed up in hospital for coronavirus disease-2019 (COVID-19).
METHODS: The study, which was designed as a single-center and retrospective cohort, included 658 patients admitted to the service due to COVID-19. The patients were grouped and compared as the patients followed up in the wards (Group 1) and those admitted to ICU (Group 2), between those who were intubated (Group I) in the ICU and those who were not (Group NI), and between patient groups who died (Group M) and survived (Group NM) among those who were intubated.
RESULTS: Of the 658 patients hospitalized in the wards, 566 (86%) were discharged and 99 (14%) were later admitted to the ICU. The mortality rate for the 658 patients that were followed up was found to be 7.75%. When Groups 1 and 2 were compared, it was observed that the patients in Group 2 had more comorbidity and higher KDIGO stages (p<0.001). In addition, patients in Group 2 had older age, higher APACHE II and SOFA scores, high WBC counts, neutrophil counts, lymphocyte counts, N/L ratio, CRP, LDH, CK, PTZ, D-dimer, procalcitonin, and ferritin values (all values p<0.001, for CK p=0.034). When the patients in Group I and Group NI were compared, it was observed that the patients in Group I had more comorbidities and higher mortality rate (p<0.001). In addition, patients in Group I had older age, high D-dimer, and ferritin levels (p=0.008; 0.011, and 0.043, respectively). When the patients in Group M and Group NM were compared, it was observed that the patients in Group M were mostly males (p=0.017) and were mostly in KDIGO Stages 1 and 2 (p=0.005). In addition, it was found that the CRP and LDH levels of patients in Group M were significantly higher than those in Group NM (p=0.018 and 0.023, respectively).
CONCLUSION: Comorbidity, clinical features, and laboratory findings are parameters that can help in predicting the clinical course of hospitalized patients due to COVID-19.

11.Management of burns during coronavirus disease pandemic: Single center experience and outcomes
Merve Akın, Ali Emre Akgün, Birkan Birben, Tezcan Akın, Ahmet Çınar Yastı
PMID: 34710234  doi: 10.14744/tjtes.2021.77088  Pages 677 - 683
AMAÇ: Yanık hastalarında uzun süreli hastanede yatış ve tekrarlayan ameliyatlar bulaş riskini artırmaktadır. Covid-19 enfeksiyonu olan yatarak tedavi olan yanık hastaları hakkındaki deneyimimizi tartışıp paylaşmak istedik.
GEREÇ VE YÖNTEM: Covid-19 enfeksiyonu teyit edilmiş, hastanede yatan yanık hastaları çalışmaya alındı. Yaş, cinsiyet, toplam vücut yanık yüzey alanı (TVYA), ameliyat sayısı, yapılan ameliyat, pansuman sayısı, yoğun bakım ve klinikte kalış süresi, mortalite ve morbidite analiz edildi. Pandemi süresince sağlık personeli olası covid enfeksiyonu açısından takip edildi.
BULGULAR: Covid-19 enfeksiyonu olan 11 hastanın yaş ortalaması 51 (±19.37), yanık TVYA ise %34.36 (±21.97%) idi. Altı hastada (%54.5) Covid-19 PCR testi negatif olmasına rağmen semptom ve bulgular Covid-19 enfeksiyonu ile uyumluydu. Hastalara hidrocerrahi de dahil olmak üzere toplam 85 ameliyat yapıldı. Toplam 475 pansuman yapıldı. Üç hasta sepsise bağlı olmayan respiratuvar yetersizlik nedeni ile hayatını kaybetti. Yaş, TVYA ve yanık derinlikleri arasında bir fark tespit edilmedi. Yanık tedavi merkezinde yatan diğer hastalarda ve sağlık personelinde bu süreçte hastane kaynaklı Covid-19 enfeksiyonu tespit edilmedi.
TARTIŞMA: Pandemiler sırasında sağlık hizmeti devam etmek zorundadır. Farkındalık, kişisel koruyucu ekipmanların uygun kullanımı, sosyal mesafe, kliniğe kontrollü erişimin sağlanması viral bulaşı engellemede önde gelen yöntemlerdir. Covid-19 PCR negatif olan hastalarda Covid-19 enfeksiyon tanısı koymak zordur. Majör yanıklı hastalarda ise her iki durumun bulgularının benzer olması tanıyı koymayı daha da zorlaştırır. Hastanın kliniği yanık kliniği ile açıklanamıyorsa Covid-19 akılda bulundurulmalıdır. Sonuçlarımız dikkate alındığında ve kliniğimizde hastane kaynaklı viral bulaş olmadığı da göz önüne alındığında yanık hastalarının rutin tedavi şemalarının revize edilen önlemler eşliğinde güvenle yapılabileceği aşikardır. Klinikte yatan hasta ve yakınlarının da viral bulaş açısından bilgilendirilmeleri önemlidir. Sağlık çalışanları pandemiler de dahil olmak üzere her durumda kendi sağlıklarını en önde tutmalıdırlar. Alınması gereken tedbir ve önlemleri sürekli güncel tutmak ve mutlak uyum şarttır.
BACKGROUND: Prolonged stays and multiple operations in burn management increase the risk of transmission. We would like to discuss our experience in hospitalized burn patients with Coronavirus disease (covid-19) infection.
METHODS: In-patient burns with confirmed COVID-19 infection were studied. Age, gender, burned total body surface area (TBSA), number and sort of operations and dressing changes, intensive care unit stay, ward stay, total length of stay, and morbidity and mortality were analyzed. Medical staff observed for infection.
RESULTS: The mean age of the 11 positive patients was 51 (±19.37) years and burned TBSA was 34.36% (±21.97%). Six (54.5%) patients presented with negative polymerase chain reaction (PCR) tests; however, symptoms and findings revealed the illness. Patients underwent 85 operations including hydrosurgery. Totally, 475 dressing changes were done. Respiratory failure caused three mortalities without sepsis. Age, TBSA, and deep dermal burn percent of the mortalities showed no difference. None of the staff and hospitalized other patients had hospital acquired COVID-19 infection.
CONCLUSION: Healthcare must continue during pandemics. Awareness, proper usage of personal protective equipment, keeping social distance, and strengthened access control to the clinic are important priorities to avoid viral transmission. The difficulty in PCR negative patients was the confusing effect of burns as most of the laboratory and radiologic findings overlaps with the major burns’ consequences. Findings, cannot be explained by the clinical course of burn, should indicate COVID infection. Regarding our results, burn patient treatment routines can be applied safely by competence to focused and re-adopted precautions as there were no hospital acquired COVID-19. Patients must trained for cross-contamination. Healthcare’s must prioritize their own health under all situations including pandemics. Updating, the preventive cautions and rigid compliance are a must.

12.Comparison of two surgical methods in the treatment of intra-articular distal radius fractures: Volar locking plate and K-wire augmented bridging external fixator
Kerim Öner, Ahmet Emre Paksoy, Serhat Durusoy
PMID: 34710224  doi: 10.14744/tjtes.2020.56345  Pages 684 - 689
AMAÇ: Biz bu çalışmamızda eklem içi distal radius kırıklarında uygulanan volar radius kilitli plak ve K-teli ile güçlendirilmiş köprü eksternal fiksatör (BEF) tedavilerinin radyolojik, klinik ve fonksiyonel sonuçlarını karşılaştırmayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Mayıs 2016 ve Ocak 2019 tarihleri arasında kliniğimizde ameliyat edilen AO/OTA sınıflamasına göre 23-C2 ve 23-C3 tipi kırığı olup dahil edilme kriterlerini sağlayan 162 hasta geriye dönük olarak değerlendirildi. Hastaların 78’ine (37 erkek, 41 kadın, ortalama yaş 49.92) K-teli ile güçlendirilmiş köprü eksternal fiksatör (BEF), 84’üne (41 erkek, 43 kadın, ortalama yaş 46.81) ise volar kilitli plak (VLP) ile tespit uygulanmıştır. Hasta gruplarının demografik (yaş, cinsiyet, travma şekli, takip süresi) radyolojik (radial inklinasyon, radial yükseklik, volar tilt, kaynama zamanı) klinik ve fonksiyonel (eklem hareket açıklıkları, kavrama kuvveti, QuickDash, GreenO’Brien ve Mayo skorlamaları) verileri kaydedilerek istatistiksel olarak karşılaştırıldı.
BULGULAR: Hasta grupları arasında fonksiyonel skorlama sistemleri açısından anlamlı farklılık bulunamadı. Radyolojik olarak radial inklinasyon ve radial uzunluk volar plak grubunda anlamlı olarak daha iyiydi. Eklem hareket açıklıkları açısından fleksiyon, ekstansiyon, pronasyon, supinasyon hareketleri VLP grubunda anlamlı olarak daha iyiydi. BEF grubunda Sudek atrofisi görülme oranı ve sıkma kuvveti kaybı daha fazlaydı. Ortalama kaynama süresi ise BEF grubunda anlamlı olarak daha kısaydı.
TARTIŞMA: Her iki tedavi yönteminde de başarılı sonuçlar alınabilir. Ancak VLP tedavisi BEF tedavisine göre daha iyi eklem hareket açıklığı sağlamaktadır ve komplikasyon oranları daha azdır.
BACKGROUND: In this study, we aimed to compare the radiological, clinical and functional results of volar radius locking plate, and K-wire augmented bridging external fixator (BEF) treatments that applied in intra-articular distal radius fractures.
METHODS: Between May 2016 and January 2019, 162 patients who met the inclusion criteria of 23–C2 and 23–C3 according to the AO/OTA classification who operated in our clinic were evaluated retrospectively. 78 patients (37 males, 41 females, mean age 49.92) were fixated with K wire augmented BEF and 84 patients (41 males, 43 females, mean age 46.81) were fixated with volar locking plate (VLP). Demographic (age, gender, type of trauma, and follow-up time), radiological (radial inclination, radial height, volar tilt, and fracture healing time), and clinical and functional (range of motion [ROM], grip strength, Quick Dash, Green O’Brien and Mayo scores) data of the patient groups were recorded and compared statistically.
RESULTS: There was no significant difference between the patient groups in terms of functional scoring systems. Radiologically, radial inclination, and radial length were significantly better in the volar plate group. In terms of joint ROM, flexion, extension, pronation, and supination movements were significantly better in the VLP group. Sudek atrophy incidence and loss of grip strength were higher in BEF group. Mean time of union was significantly shorter in the BEF group.
CONCLUSION: Successful results can be obtained in both treatment methods. However, VLP treatment provides better joint ROM and lower complication rates compared to BEF treatment.

13.Radial nerve injuries and outcomes: Our surgical experience
Nail Cağlar Temiz, Adem Doğan, Alparslan Kırık, Soner Yaşar, Mehmet Ozan Durmaz, Ahmet Murat Kutlay
PMID: 34710220  doi: 10.14744/tjtes.2020.34576  Pages 690 - 696
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, merkezimizde radial sinir lezyonu nedeniyle cerrahi müdahale yapılan hastaları cerrahi sonuçları açısından geriye dönük olarak değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Merkezimize radial sinire ait disfonksiyon bulguları ile 38 hasta başvurmuştu. Hastaların 27’sinde radial sinirin tuzak nöropatisi, 11’inde ise farklı nedenlere bağlı radial sinir yaralanması mevcuttu. Cerrahi sonuçlar, cerrahi müdahaleye kadar geçen süre, yaralanma mekanizması, rekonstrüksiyon şekli gibi çeşitli faktörler çalışmamızda analiz edildi.
BULGULAR: Radial sinir tuzak nöropatisi nedeniyle ameliyat edilen 27 hastanın tamamında ameliyat sonrası üçüncü ayda el bileği dorsal fleksionda tamamen düzelme saptandı. Radial sinir hasarı nedeniyle ameliyat edilen 11 hastanın yedisinde ameliyat sonrası üçüncü ayda el bileği dorsal fleksionda değişik derecelerde düzelme saptandı. Yedi hastanın ikisinde sural sinir grefti kullanılarak anastomoz yapılmıştır. Tüm olgularımızda iyileşme oranı %89 olarak değerlendirildi (34 hasta). Radial sinir yaralanması sonrası ameliyat edilen hastalardan iyileşmeyen dört hastanın üçü yaralanma sonrası ilk bir ay içerisinde ameliyat edilen hastalardı.
TARTIŞMA: Radial sinir lezyonlarında ilk bir ay sonrasında ameliyat edilen, internal nörolizis yapılan ve anastomoz için kısa sinir grefti kullanılan hastalarda ameliyat sonrası dönemde daha iyi fonksiyonel sonuçlar elde edildi. Tuzak nöropati ile başvuran hastalarda ise en erken zamanda yapılan cerrahi ameliyat sonrası dönemde yüz güldürücü sonuçlar ortaya çıkarmıştır.
BACKGROUND: The aim of this study was to retrospectively evaluate patients who underwent surgery in our department for radial nerve lesions in terms of surgical outcomes.
METHODS: Thirty-eight patients were admitted to our department with radial nerve lesion. Twenty-seven of the patients had entrapment neuropathy and 11 had radial nerve injury secondary to other traumas. Various factors such as surgical results, time to surgical intervention, injury mechanism, and reconstruction technique were analyzed.
RESULTS: In all of 27 patients who were operated for radial nerve entrapment neuropathy, a complete improvement in wrist dorsal flexion was detected at postoperative 3rd month. Seven of the 11 patients who were operated for radial nerve lesion had different degrees of improvement in wrist dorsal flexion at the postoperative 3rd month. Two of the seven patients underwent anastomosis using a sural nerve graft. The recovery rate in our series was 89%. Three of the 4 patients who did not recover after the radial nerve injury were the patients who were operated within the 1st month after the trauma.
CONCLUSION: Better functional results were obtained in the postoperative period in patients who were operated after the 1st month, underwent internal neurolysis and used a short nerve graft for anastomosis in the radial nerve lesions. In patients with entrapment neuropathy, the earliest surgery revealed satisfactory results in the postoperative period.

CASE REPORTS
14.Bilateral vertebral artery occlusion after traumatic complete disruption of the cervical spine associated with ankylosing spondylitis
Berk Benek, Hakan Yilmaz, Emrah Akçay, Alaattin Yurt
PMID: 34710225  doi: 10.14744/tjtes.2020.63679  Pages 697 - 701
İki taraflı vertebral arter oklüzyonu yüksek enerjili travmalar sonrası görülebilen nadir ve ölümcül bir yaralanmadır. Ankilozan spondilit hastasında, travma sonrası komplet spinal kord hasarı ile birlikte servikal ayrışma kırığını takiben iki taraflı vertebral arter oklüzyonu gelişen ilginç bir olgu sunuldu. Kırk dokuz yaşında erkek hasta trafik kazası sonrası acil servise getirildi. ASIA Skalası Komplet A olarak değerlendirildi. Servikal bilgisayarlı tomografide (BT) C2 ve C3 seviyesinde komplet ayrışma kırığı saptandı. Manyetik rezonans görüntülemede spinal kordda belirgin bası ve incelme görüldü. BT anjiyografi sonrası iki taraflı vertebral arter oklüzyonu tespit edildi. Hastanın nörolojik durumu, bölgede aşırı kanama ve ödem nedeniyle cerrahi girişim planlanamadı. Hasta iki gün sonra kaybedildi. Literatürde günümüze kadar bildirilen sadece 13 servikal spinal travma sonrası iki taraflı vertebral arter oklüzyonu olgusu mevcuttur. Morbidite ve mortalite ile birlikte kötü prognoza neden olabilecek vertebrobaziler iskemi görülebilir. Tanıda altın standart katater anjiyografi olsa da BT anjiyografinin de yakın duyarlılık ve özgüllüğü vardır. Vertebral arter oklüzyonu tedavi stratejileri hala netlik kazanmamıştır.
Background: Bilateral vertebral artery occlusion is an uncommon and mortal injury that could be seen after high-energy traumas. We illustrate an extreme case of bilateral vertebral artery occlusion following traumatic cervical disruption with complete spinal cord injury in a patient with ankylosing spondylitis. A 49-year-old male was admitted to our emergency department after a motor vehicle accident. The American Spinal Injury Association Impairment Scale was a complete A grade. Computed tomography (CT) scan of the cervical region revealed complete disruption between C2 and C3 levels. Magnetic resonance imaging showed apparent compression and narrow calibration of the spinal cord. CT angiography demonstrated occlusion of the bilateral vertebral arteries. Because of the neurological status of the patient, extensive hematoma, and edema at the region, no surgical intervention could be planned. The patient died on the second day of his hospitalization. Only fourteen cases of bilateral vertebral artery occlusion following blunt cervical spine traumas have been reported to date. They have a possibility to cause vertebrobasilar ischemic events with a poor prognosis of morbidity and mortality. The gold standard of diagnosis is the catheter angiography, but also CT angiography has close sensitivity and specificity. The treatment strategies of vertebral artery occlusion are still unclear.

15.Spinal cord contusion and paraplegia resulting from indirect gunshot injury
Chen-Wei Wu, Chien-Chin Hsu, Kuo-tai Chen
PMID: 34710219  doi: 10.14744/tjtes.2020.12686  Pages 702 - 705
Acil hekimleri, ateşli silahın omurgaya doğrudan etkisi olmadığı durumlarda hastalarda omurilik yaralanmasını gözden kaçırabilirler. Sağ göğüs duvarından vurulmuş 30 yaşındaki erkek hasta acil servise getirildi. Şok durumunda gelen hastaya masif hemotoraks nedeniyle acil torakotomi yapıldı. Ameliyattan sonra hastanın paraplejik olduğu tespit edildi. Spinal manyetik rezonans görüntülemede T4 seviyesinde kontüzyon görüldü. Delici merminin enerjisi çevre dokulara yayılır ve omurilikte kontüzyona neden olur. Omurilik yaralanmasına dair bir başka varsayım, spinal korda olan kan akışının bozulmasıdır. Ateşli silahla ilişkili dolaylı omurilik yaralanması için etkili bir tedavi mevcut değildir. Bildirilen bu olgular, acil hekimlerine ateşli silah yarası olan hastanın stabilizasyonundan sonra, gizli omurilik yaralanmasını saptamak için tam bir nörolojik muayene yapılması gerektiğini hatırlatmaktadır.
Emergency physicians may overlook spinal cord injury in patients when the direct impact of a gunshot on the spine is lacking. A 30-year-old man who was shot on his right chest wall was brought to the emergency department. He arrived in a state of shock and underwent emergent thoracotomy for massive hemothorax. After surgery, he was found to be paraplegic. Magnetic resonance imaging of the spine showed T4 spinal cord contusion. The penetrating bullet dissipates energy to the surrounding tissue and contuses the spinal cord. Another assumption of the spinal cord injury is the impairment of blood supply to the cord. No effective treatment exists for gunshot-related indirect injury to the spinal cord. These reported cases reminded emergency physicians that after stabilization of the patient with a gunshot wound, a complete neurologic examination should be performed to discover occult spinal cord injury.

16.Unexpected acute abdominal pain during pregnancy caused by primary omental torsion diagnosed laparoscopically: A case report and literature review
Barış Mantoğlu, Fatih Altıntoprak, Merve Yiğit, Necattin Fırat
PMID: 34710232  doi: 10.14744/tjtes.2020.96898  Pages 706 - 709
Primer omental torsiyon akut karın patolojisi olarak nadir karşılaşılan klinik bir durumdur. Primer omental torsiyon erkeklerde kadınlardan daha sık görülür. Primer omental torsiyonun tanısının zor olmasının yanında, hamilelik tanıyı çok daha zor ve önemli hale getirir. Gebelikte bilgisayarlı tomografi gibi radyolojik yöntemlerin kullanılamayacak olması tanı koymadaki en büyük problemi oluşturmaktadır. Bu noktada tanısal laparaskopi gebe hastalarda akut karın patolojilerinin tanı ve tedavisinde önemli bir yer tutmaktadır. Acil servisimize ani başlayan karın ağrısının şiddetlenmesi üzere acil servisimize başvuran 28 haftalık gebe hastanın tanısı batın ultrasonu ile netleştirilemeyince tanısal laparoskopi ile primer omental torsiyon tanısı alan hastanın aynı zamanda laparaskopik olarak torsiyone olan omentumunun alınması ile sağlığına kavuştu. Gebe hastalarda konservatif takip önemli bir yer tutarken hastanın gerek laboratuvar, gerekse fizik muayenedeki kötü yönde ilerlemesi görüntüleme yöntemlerinin sınırlılığı da eklendiğinde tanısal laparoskopiyi önemli bir noktaya taşımaktadır.
Primary omental torsion (POT) is a rarely encountered clinical condition as an acute abdominal pathology. POT is more prevalent in males than females. The diagnosis of POT is challenging, and pregnancy initiates the diagnosis more difficult and essential. The fact that radiological methods such as computed tomography cannot be used during pregnancy constitutes the biggest problem in diagnosis. At this point, diagnostic laparoscopy plays a significant role in the diagnosis and treatment of acute abdominal pathologies in pregnant patients. The diagnosis of a 28-week pregnant woman who was admitted to our emergency department with the aggravation of abdominal pain was not clarified by abdominal ultrasound so the patient was diagnosed with POT by diagnostic laparoscopy. Conservative follow-up plays an important role in pregnant patients, and the poor progress of the patient in both laboratory and physical examination leads diagnostic laparoscopy to an important point when the limitation of imaging methods is added.

LETTER
17.Neutrophil to lymphocyte ratio and platelet to lymphocyte ratio in anorectal abscess
Rujittika Mungmunpuntipantip, Viroj Wiwanitkit
PMID: 34710233  doi: 10.14744/tjtes.2021.91954  Page 710
Abstract | Full Text PDF