p-ISSN: 1306-696x | e-ISSN: 1307-7945
Volume : 29 Issue : 1 Year : 2023

Quick Search




SCImago Journal & Country Rank
Turkish Journal of Trauma and Emergency Surgery - Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 29 (1)
Volume: 29  Issue: 1 - January 2023
NONE
1.Frontmatters

Pages I - V

RESEARCH ARTICLE
2.Effect of hyperbaric oxygen therapy when combined with fresh and frozen platelet-rich plasma on chronic wound healing in rats
Nevra Seyhan, Sinan Öksüz
PMID: 36588517  doi: 10.14744/tjtes.2022.01026  Pages 1 - 8
AMAÇ: Hiperbarik oksijen tedavisi (HBOT), komplike kronik yaraların tedavisine yeni bir boyut eklemiştir. Bu çalışmanın amacı, hiperbarik oksijen tedavisinin, taze ve donmuş trombosit zengin plazma (TZP) ile kombine edildiğinde kronik yaralar üzerine olan etkisini araştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Sıçanlar, her grupta 18 sıçan olacak şekilde hiperbarik oksijen tedavisi alan (Grup B) ve almayan (Grup A) olarak iki ana gruba ayrıldı. Her ana grup Grup 1: Kontrol, Grup 2: Taze TZP uygulanan, Grup 3: Dondurulmuş TZP uygulanan olmak üzere üç alt gruba ayrıldı. TZP hazırlamak için 10 adet sıçan kullanıldı. Fibrobastlar, kollajen lifler, lenfositler ve damarları içeren histolojik parametreler Clemeks Vision lite 3.5, yara yüzey alanları Image J dijital analiz programları ile değerlendirildi.
BULGULAR: HBOT alan grupta (Grup B) fibrobast, kollajen lif, lenfosit ve damar sayıları tüm taze TZP, donmuş TZP uygulanan ve kontrol alt gruplarında HBOT almayan gruptan (Grup A) anlamlı olarak yüksekti (p<0.05). HBOT alan grupta (Grup B) yara yüzey alanı ölçüm değerleri kontrol, taze ve donmuş TZP uygulanan alt gruplarda 5–10–15. günlerde HBOT almayan (Grup A) gruptan düşüktü.
TARTIŞMA: HBOT; taze ve donmuş TZP ile kombine edildiğinde yara iyileşmesini hızlandırmaktadır. Dondurulmuş TZP, taze formu kadar efektiftir ve klinik uygulamalarda bir alternatif olarak düşünülebilir.
BACKGROUND: Hyperbaric oxygen therapy (HBOT) has an added dimension to the armamentarium of treating complicated chronic wounds. The purpose of this study is to investigate the effects of HBOT on chronic wounds when combined with fresh and frozen platelet-rich plasma (PRP).
METHODS: Rats were divided into two main groups containing 18 rats in each group as HBOT received and non-received. Each group was divided into three subgroups as Group 1: Control, Group 2: Fresh, and Group 3: Frozen PRP applied. For PRP preparation, 10 rats were used. Histologic parameters including fibroblast, collagen fibers, lymphocytes, and vessels were evaluated by Clemex Vision Lite 3.5; wound sizes were evaluated by ImageJ digital analyzing program.
RESULTS: In HBOT received group, the number of fibroblasts, collagen fibers, lymphocytes, and vessels in all fresh and frozen PRP applied and control subgroups were significantly higher than hyperbaric oxygen non-received group (p<0.05). In HBOT received group, wound surface area measurement values of control, fresh, and frozen PRP applied groups at 5-10-15 days were lower than HBOT non-received group.
CONCLUSION: HBOT accelerates wound healing when combined with both fresh and frozen PRP. Frozen PRP is as effective as fresh form to be considered as an alternative in clinical setting.

3.Effect of L-carnitine on regeneration in experimental partial hepatectomy model in rats
Ahmet Topcu, Abdullah Yildiz, Omer Faruk Ozkan
PMID: 36588511  doi: 10.14744/tjtes.2022.80460  Pages 9 - 16
AMAÇ: Majör karaciğer rezeksiyonları veya pringle manevrası ile yapılan iskemik hasar durumlarında, rejenerasyonu artıran veya iskemik reperfüzyon hasarını yöneten ajanlar, araştırmacılar için büyüleyici bir konu haline gelmiştir. Bu çalışmanın amacı, arkasında kapsamlı araştırmalar bulunan bir antioksidan olan sistemik L-karnitinin, sıçanlarda deneysel hepatektomi (üçte iki karaciğer rezeksiyonu) modelinde majör hepatektomi sonrası karaciğer rejenerasyonunun nasıl etkilediğini görmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmada, Sağlık Bilimleri Üniversitesi Genel Cerrahi Kliniği, Hamidiye Eğitim ve Araştırma Hastanesi Laboratuvarı’nda geliştirilen sıçanlarda hepatektomi modeli kullanılarak karaciğer rejenerasyonu değerlendirildi. Deneyde ağırlıkları 250 ile 300 gram arasında değişen 15 erkek ve 15 dişi Wistar Albino cinsi sıçanlar cinsiyetleri karıştırılacak şekilde kullanıldı. Her grupta rastgele seçilen erkek ve dişi sıçanlar ve her biri 10 sıçandan oluşmak üzere üç grup oluşturuldu. G Kontrol: %70 hepatik rezeksiyon + intraperitoneal %0.9 salin, G Sham: laparotomi sonrası batın herhangi bir işlem yapılmadan tekrar kapatıldı, G Carnitine: %70 hepatik rezeksiyon + intraperitoneal 100 mg/kg L-karnitin uygulandı. G Sham ve G Carnitine gruplarına sistemik olarak uygulandı ve sıçanlara aynı işlem dört gün boyunca aynı anda herhangi bir kısıtlama olmaksızın uygulandı. Beşinci gün sakrifikasyon sonrası relaparotomi ile batına girildi ve karaciğer rejenerasyonu makroskobik olarak değerlendirildi ve her olgu için geliştirilen formlara kaydedildi. Daha sonra karaciğer dokusu rezeke edildi ve mitotik indeks, binükleer hepatosit, safra kanalı proliferasyonu, santral venlerde dilatasyon, parankimde hücre proliferasyonu ölçülerek mikroskobik olarak kaydedildi. Elde edilen sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirildi. BULGULAR: Sonuçlara göre, L-karnitin grubu, kontrol grubuna kıyasla histopatolojik değerlendirmede hepatektomi sonrası genel rejenerasyon skorunda istatistiksel olarak anlamlı bir artışa sahipti.
TARTIŞMA: Birçok olumlu etkisi deneysel ve klinik olarak gösterilen L-karnitin’nin karaciğer rejenerasyonu üzerine olumlu etkisi olduğu düşünülmekte ve bu yolun aydınlatılabilmesi için immünohistokimyasal araştırmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
BACKGROUND: In cases of major liver resections or ischemic damage made by the pringle maneuver, agents that increase regeneration or manage ischemic reperfusion injury have become a fascinating topic for researchers. The aim of this study is to see how systemic L-carnitine, an antioxidant with thorough research behind it, affects liver regeneration after major hepatectomy in a rat experimental hepatectomy (two-thirds liver resection) model.
METHODS: The liver regeneration was evaluated in this study using a rat hepatectomy model developed in the General Surgery Clinic of Health Sciences University, Umraniye Education and Research Hospital’s Laboratory. In the experiment, 15 male and 15 female Wistar Albino rats weighing between 250 and 300 g were used in a way that the genders were mixed. In each group, three groups were formed, including male and female rats randomly selected and ten rats. Gcontrol: 70% hepatic resection + intraperitoneal 0.9% saline, GSham: After laparotomy, the abdomen was closed again without any procedure, Gcarnitine: 70% hepatic resection + intraperitoneal 100 mg/kg L Carnitine was applied. It was applied systemically to GSham and Gcarnitine groups and the same procedure was applied to rats for 4 days at the same time without any restrictions. On the 5th day, the abdomen was entered with relaparotomy after sacrification and liver regeneration was evaluated macroscopically and recorded in the forms developed for each subject. Later, liver tissue was resected and microscopically recorded by measuring mitotic index, binuclear hepatocyte, gall duct proliferation, dilation in central veins, and cell proliferation in the parenchyma. The results obtained were evaluated statistically.
RESULTS: According to the results, the L-carnitine group had a statistically significant increase in overall regeneration scoring after hepatectomy in the histopathological assessment as compared to the control group.
CONCLUSION: It is thought that L-carnitine, whose many positive effects have been shown experimentally and clinically, has a positive effect on liver regeneration and immunohistochemical researches is required to elucidate this pathway.

CLINICAL ARTICLE
4.Evaluation of versatility and outcomes of the first dorsal metacarpal artery flap in thumb defects
Arda Küçükgüven, Hakan Uzun, Ali Emre Aksu
PMID: 36588507  doi: 10.14744/tjtes.2022.58336  Pages 16 - 21
AMAÇ: İyi bir estetik ve fonksiyonel sonuçla başparmak defektlerinin rekonstrüksiyonu için en iyi tekniği belirlemek klinik olarak büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmada, birinci dorsal metakarpal arter flebinin (BDMAF) güvenirliliğini, çok yönlülüğünü, limitasyonlarını, avantajlarını ve fonksiyonel sonuçlarını nicel veriler ile sunmayı ve ek olarak diğer güncel cerrahi seçeneklerle karşılaştırarak başparmak defekti rekonstrüksiyonundaki sonuçlarını analiz etmeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Toplam 21 hastaya başparmak defekti rekonstrüksiyonu gerçekleştirildi. Bu hastalar etiyoloji, yaş, rekonstrüksiyon zamanlaması, flep yaşamsallığı, Semmes-Weinstein monofilament (SWM) testi, statik iki nokta ayrımı (2NA) testi, ağrı, kortikal reoryantasyon, soğuk intoleransı anketi ve Michigan el sonuçları anketi gibi parametreler ile değerlendirildiler. Fonksiyonel sonuçlar, literatürde yayınlanmış diğer güncel cerrahi seçenekler ile nicel veriler üzerinden karşılaştırılarak değerlendirildi.
BULGULAR: Ortalama takip süresi 22.3 aydı. Fleplerin ortalama ağrı skoru 0.4±0.6 idi ve hiçbir hastanın donör bölgesinde ağrısı yoktu (aralık, 0–10). Duyusal sonuç, statik 2NA testine dayanarak “iyi” (8.6 mm) olarak bulundu. Ortalama SWM testi skoru 4.02 g idi. Hasta memnuniyeti ise Michigan el sonuçları anketine göre 4.6 idi (aralık, 0–5). Soğuk intolerans anketi skorlarına göre hastalar, hafif soğuk intoleransa sahipti (ortalama, 10.5; aralık 0–100). Hastaların %81’inde tam kortikal reoryantasyon olduğu görüldü.
TARTIŞMA: Sonuçlarımız ışığında bakıldığında, başparmak defekti innervasyonunun BDMAF ile restorasyonunda yüksek memnuniyet oranları görülmektedir. Bu teknikteki herhangi bir mikrocerrahi damar veya sinir onarımının olmaması ameliyatı kolaylaştırır, cerrahi süreyi kısaltır ve morbiditeyi azaltır. Böylelikle bu yaklaşım, daha komplike durumlar için mikrocerrahi seçenekleri potansiyel alternatif yaklaşımlar olarak rezerve etmiş olur. Bu doğrultuda düşünüldüğünde BDMAF, kompleks başparmak defektleri için çok çeşitli modifikasyonlara sahip, etkili bir fleptir ve cerrahların bu defektlerde hangi tekniğin kullanılacağını seçerken, tekniklerin klinik sonuçlar açısından birbirlerine üstünlükleri olup olmadığını ve artabilecek cerrahi süreyi göz önünde bulundurmaları gerektiği sonuçlarına varılabilir.
BACKGROUND: It is clinically vital to determine the best technique to reconstruct thumb defects with satisfactory esthetic and functional outcomes. We aimed to quantitatively present the safety, versatility, limitations, advantages, and functional results of the first dorsal metacarpal artery flap (FDMAF) and evaluate its outcomes in thumb defect reconstruction by comparing it with the other current surgical options.
METHODS: A total of 21 patients underwent thumb defect reconstruction. They were evaluated with the following parameters: Etiology, age, timing of reconstruction, flap vitality, Semmes-Weinstein monofilament (SWM) test, static two-point discrimination (2PD) test, pain, cortical reorientation, cold intolerance questionnaire, and Michigan hand outcomes questionnaire. Their functional outcomes were evaluated by comparing their scores with the other current surgical options published in the literature.
RESULTS: The mean follow-up period was 22.3 months. The mean pain score of the flap was 0.4±0.6 and no patient had pain in the donor area (range, 0–10). The sensory outcome was “good” (8.6 mm) based on the static 2PD test. The mean SWM test score was 4.02 g. Patient satisfaction was 4.6 according to the Michigan hand outcomes questionnaire (range, 0–5). The cold intolerance questionnaire scores showed that the patients had mild cold intolerance (mean, 10.5; range 0–100). Complete cortical reorientation was seen in 81% of the patients.
CONCLUSION: Restoration of the innervation of thumb defects is possible with the FDMAF with high satisfaction rates based on our results. The absence of the microsurgical vessel or nerve repair facilitates the surgery, shortens its duration, and reduces morbidity, reserving the microsurgical options for more complicated cases. Therefore, it can be concluded that the FDMAF is an effective flap with great modifications for complicated thumb defects but surgeons should consider their clinical outcomes and prolonged surgery when choosing which technique to be used.

RESEARCH ARTICLE
5.Are the cytokines and chemokines important for the early diagnosis of mesenteric ischemia?
Ali Emre Nayci, Selim Dogan
PMID: 36588519  doi: 10.14744/tjtes.2022.25042  Pages 17 - 21
AMAÇ: Akut mezenterik iskemi (AMİ) çok yüksek mortalite ve morbiditeye sahiptir ve AMİ’nin prognozunda en önemli faktör iskeminin süresidir. Bu çalışmanın amacı, AMİ’nin erken tanısında sitokin ve kemokinlerin olası kullanımı ve iskemi süresine göre bu belirteçlerin değişimini değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Yirmi bir erkek Sprague Dawley sıçanı üç eşit gruba ayrıldı. İlk iki grupta superior mezenterik arter ve superior mezenterik ven sıkıca bağlanarak grup 1’de iki, grup 2’de altı saat iskemiye maruz bırakıldı. Grup 3’e ise herhangi bir işlem uygulanmayarak kontrol grubu olarak belirlendi. Grup 1’de iskemiden iki saat sonra ve grup 2 iskemiden altı saat sonar ve grup 3’te ise laparotomiden altı saat sonar intrakardiyak kan örnekleri alınarak IL-1α, 1β, 6, 10, 12p70, 17A, 18, 33, CXCL1/KC, CCL2/MCP-1, GM-CSF, IFN-γ ve TNF-α düzeyleri flow sitometri kullanılarak ölçüldü.
BULGULAR: IFN-γ, CXCL1, MCP-1, TNF-α ve IL-6 parametrelerinde gruplar arasında önemli farklılıklar gözlendi. Mezenterik iskemi süresine göre yapılan korelasyon analizlerinde CXCL1’de çok yüksek, MCP-1, TNF-α ve IL-6’da yüksek düzeyde korelasyon gözlenmektedir. Ayrıca IFN-γ, IL-10 ve IL-18’de orta düzeyde bir korelasyon mevcuttu.
TARTIŞMA: Mezenterik iskemi olan hastalarda iskemi süresi ile yüksek korelasyon gösteren CXCL1, MCP-1, TNF-α ve IL-6 düzeylerinin artması, klinisyenin tanı koymasına ve doğru tedaviyi seçmesine yardımcı olabilir.
BACKGROUND: Acute mesenteric ischemia (AMI) has very high mortality and morbidity rates, and the most important factor in the prognosis of AMI is the duration of ischemia. This study aims to evaluate the changes of these markers according to the ischemia duration and possible use of cytokines and chemokines in the early diagnosis of AMI.
METHODS: Twenty-one male Sprague–Dawley rats were divided into three equal groups. The Superior Mesenteric Artery and Superior Mesenteric Vein were tied tightly and exposed to ischemia for 2 h for Group 1 and 6 h for Group 2. There was no intervention for Group 3, and it was selected as a control group. Intracardiac blood samples were collected after 2 h in Group 1 and 6 h in Groups 2 and 3. The IL-1α, 1β, 6, 10, 12p70, 17A, 18, 33, CXCL1/KC, CCL2/MCP-1, GM-CSF, IFN-γ, and TNF-α were measured using flow cytometry.
RESULTS: Significant differences were observed between the groups in IFN-γ, CXCL1, MCP1, TNF-α, and IL-6 parameters. In the correlation analyses performed according to the mesenteric ischemia time, a very strong correlation was observed in CXCL1, as well as a strong level for MCP-1, TNF-α, and IL-6. Furthermore, a moderate level of correlation was found in IFN-γ, IL-10, and IL-18.
CONCLUSION: The increased levels of CXCL1, MCP-1, TNF-α, and IL-6, which had a high correlation with the duration of ischemia in patients with intestinal ischemia, may help clinicians with diagnoses and treatment decision-making.

6.Anatomical variations of intercostobrachial nerve: A potential candidate for neurotization after traumatic median nerve injury?
Mahmut Kursat Ozsahin, Gökhan Kaynak, Muhammed Yusuf Afacan, Ahmet Ertaş, Bedri Karaismailoglu, Mehmet Alp, Önder Aydıngöz, Hüseyin Botanlıoğlu
PMID: 36588508  doi: 10.14744/tjtes.2022.68622  Pages 22 - 29
AMAÇ: Bu çalışma, travmatik median sinir yaralanmasından sonra eldeki duyusal hasarın restorasyonunda ICBN’nin olası kullanımını araştırmayı amaçlamıştır. ICBN nörotizasyonunun median sinire uygulanabilirliğini değerlendirmek için interkostobrakiyal (ICBN) sinir ve median sinirin anatomik özellikleri ve varyasyonları incelenmiştir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Sekiz kadavranın 16 üst ekstremitesinde aksiller bölge diseksiyonu yapıldı. ICBN varyasyonları kaydedildi. ICBN’nin brakiyal pleksusa nörotizasyon açısından uygunluğunun ölçümleri milimetrik cihazlarla yapıldı. ICBN’nin median sinirin lateral (LCMN) ve medial (MCMN) katkılarının distal ucuna olan mesafesi ve ICBN, LCMN ve MCMN çapları ölçüldü.
BULGULAR: On beş aksiller diseksiyonda ICBN mevcutken kadavralardan birinin sol tarafında mevcut değildi. ICBN’nin başlangıç noktasındaki ortalama çapı 2.0±0.7 mm ve koaptasyon noktasındaki ortalama ICBN çapı 3.1±0.9 mm idi. LCMN’nin ortalama çapı 3.9±2.0 mm, MCMN’nin ortalama çapı 3.5±0.9 mm idi. ICBN’nin hem 45 hem de 90 derece omuz abdüksiyonunda, LCMN ve MCMN’ye uzanabilecek şekilde yeterli uzunluğa sahip olduğu bulundu. LCMN ve MCMN çapları, hem orijin hem de koaptasyon noktasında ICBN’nin çapı ile anlamlı derecede ilişkili değildi (LCMN: p=0.55–0.63 ve MCMN: p=0.89–0.85). LCMN çapı ile koaptasyon noktasındaki ICBN çapı arasında (p=0.168) ve ayrıca MCMN çapı ile koaptasyon noktasında ICBN çapı arasında (p=0.232) anlamlı bir fark saptanmadı.
TARTIŞMA: Disseke edilen tüm ICBN’ler, median sinirin lateral ve medial katkısına doğrudan ulaşmak için yeterli uzunluk gösterdi. Tanımlayıcı ve çıkarımsal istatistiklere göre ICBN çapı LCMN ve MCMN’ye yakın bulundu. Bu nedenlerIe ICBN, travmatik yaralanmalar sonrası median sinir nörotizasyonu için uygun bir aday olabilir.
BACKGROUND: This study focused on the anatomical characteristics and variations of intercostobrachial (ICBN) nerve and median nerve to investigate the possible use of ICBN in restoration of sensory damage of hand after traumatic median nerve injury and to evaluate the feasibility of ICBN neurotization to median nerve.
METHODS: Variations of ICBN were noted in 16 axillary region dissections of eight cadavers. Measurements for ICBN’s suitability in terms of neurotization to brachial plexus were done with millimetric devices. The distance of ICBN to the distal end of the lateral (LCMN) and medial (MCMN) contributions of the median nerve and the diameters of ICBN, LCMN, and MCMN were measured.
RESULTS: Fifteen axillary dissections exhibited ICBN, whereas it was absent on the left side of one of the cadavers. The mean diameter of ICBN at its origin was 2.0±0.7 mm and the mean diameter of ICBN at its coaptation point was 3.1±0.9 mm. The mean diameter of the LCMN was 3.9±2.0 mm, the mean diameter of MCMN was 3.5±0.9 mm. The length of ICBN was found to be adequate at both 45 and 90° of shoulder abduction to be extended to both LCMN and MCMN. The diameters of LCMN and MCMN were not significantly correlated with the diameter of ICBN both at origin and at coaptation point (LCMN: p=0.55–0.63 and MCMN: p=0.89–0.85). There is no significant difference between the diameter of LCMN and the diameter of ICBN at its coaptation point (p=0.168) and also between the diameter of MCMN and the diameter of ICBN at its coaptation point (p=0.232).
CONCLUSION: All ICBNs dissected showed adequate length to reach the lateral and medial contribution of the median nerve directly. The ICBN could be a feasible candidate since its diameter was close to LCMN and MCMN according to the descriptive and inferential statistics.

7.Histological examination of the effects of epidermal growth factor on regeneration of acute peripheral nerve injuries on rabbit model
Gökhan Ayık, Gazi Huri, Ramin Hashemihesar, Sinan Yürüker, Mahmut Nedim Doral
PMID: 36588515  doi: 10.14744/tjtes.2022.99201  Pages 30 - 39
AMAÇ: Periferik sinir yaralanmaları, özellikle genç nüfusu etkilemekte, yüksek maliyetlere sebep olmakta ve sık görülmektedir. Bu çalışmada, tavşan modelinde siyatik sinir üzerinde oluşturulan akut bir hasar ile sinir rejenerasyonunda EGF’nin histolojik rolünün belirlenmesi amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: On sekiz adet Yeni Zelanda türü tavşan; dokuz adet kontrol grubu, dokuz adet deney grubu olacak şekilde kullanıldı. Kontrol ve deney grupları kendi içlerinde dört ve beş tavşan içeren iki gruba ayrıldı. Dört tavşan içeren gruplarda alan ölçümleri yapılırken, beş tavşan içeren gruplarda çap ölçümleri yapıldı. Her bir tavşana sağ kalçasından siyatik sinir eksplorasyonu, tam kat sinir hasarı ve ardından epinöral tamir tek bir araştırmacı tarafından uygulandı. Deney grubuna 10 µg/kg EGF bölgeye enjekte edildi. Deney grubuna ameliyat sonrası günaşırı olacak şekilde beş enjeksiyon daha yapıldı. Kontrol grubunda aynı miktarlarda serum fizyolojik kullanıldı. Tavşanlar sekiz hafta boyunca gözlendi. Takipler sırasında iki tavşan öldü. Sekiz hafta sonunda hayvanlardan alınan siyatik sinir dokuları histolojik ve morfolojik olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Beş tavşan içeren EGF (+) grupta ortalama bağ doku (epinöryum + mezonöryum) çapı 156.867 µm; beş tavşan içeren kontrol grubunda ise 25.170 µm idi. Diğer gruplarda yapılan karşılaştırmalı alansal ölçümlerde ise EGF (+) grubunda bağ doku (epinöryum+ mezonöryum) alanlarında kontrol grubuna göre artış gözlendi. EGF verilen grupta epinöryum ve mezonöryumda genişleme izlendi. Bağ dokusunda adiposit ve kapiller artışı görüldü.
TARTIŞMA: EGF, akut periferik sinir yaralanma rejenerasyonunda çevre bağ dokuda epinöryum ve mezonöryum çaplarını arttırmaktadır. Fakat bu etkinin klinik ve fizyolojik açıdan anlamlandırılabilmesi için ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
BACKGROUND: Peripheral nerve injuries are one of the most common and costly injuries especially in the young population. In this study, it is aimed to determine the histological role of epidermal growth factor (EGF) in nerve regeneration with an acute damage made on sciatic nerve in the rabbit model.
METHODS: We used 18 New Zealand rabbits (nine in control group and nine in experimental group). Each group was divided into two groups consisting of five rabbits planned for diameter measurement and four rabbits planned for spatial measurement. The sciatic nerve exploration in the right flank of each animal, full-thickness nerve damage, and then epineural repair was made by a single researcher. 10 µg/kg EGF was given to the repair area of the experimental group and five more EGF injections were given to the experimental group every other day postoperatively. In the control group, we used saline solution. Rabbits were observed for 8 weeks. During follow-up, two rabbits died. At the end of 8 weeks, the nerve tissue of each animal was evaluated histologically and morphologically.
RESULTS: In the experimental group consisting of five rabbits, the mean thickness of connective tissue (epineurium+ mesoneurium) was 156,867 µm; while, in the control group, the thickness was 25,170 µm. In the other groups, the numerical increase in epineurium and mesoneurium areas was detected in the EGF (+) group as a result of the comparative spatial measurements. Epineurium and mesoneurium enlargement was observed in the EGF-given group. Adipocyte and capillary increase was observed in connective tissue.
CONCLUSION: EGF increases epineurium and mesoneurium diameters in peripheral connective tissue in acute peripheral nerve injury regeneration. However, further studies are needed to understand this effect clinically and physiologically.

CLINICAL ARTICLE
8.The effect of COVID-19 pandemic period on acute appendicitis and its complications
Ahmet Başkent, Murat Alkan, Mehmet Furkan Başkent
PMID: 36588509  doi: 10.14744/tjtes.2022.74711  Pages 40 - 45
AMAÇ: Akut apandisit, en yaygın abdominal cerrahi acil durumdur. SARS-CoV-2’de koronavirüsün bu yeni tipi ciddi akut solunum yolu sendromuna neden olmaktadır ve bu durum küresel çapta bir pandemiye dönüşmüştür. COVID-19 pandemi döneminde apendektomi ve komplike apandisit ile ilişkili risk faktörlerini belirlemek akut apandisit cerrahi tedavisi ve sonuçları üzerindeki etkilerini değerlendirmeyi amaçlanmıştır. Mevcut karşılaştırmalı çalışma, COVID-19 pandemisi sırasında ve aynı dönemi kapsayan geçen yıl apandisitli hastalarda apendektomi yöntemi ve komplike apandisit üzerine etkileri analiz edildi.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmadaki hastalar 1 Mart–31 Ağustos 2020 COVID-19 pandemisi döneminde (Grup B) ve 2019 yılının aynı döneminde (Grup A) Kartal Dr. Lütfi Kırdar Şehir Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği Acil Cerrahi Bölümü’ne başvuran akut apandisitli yetişkin hastalardan oluşmaktadır. Bu çalışma, karşılaştırmalı ve geriye dönük bir çalışma olarak planlandı. Çalışmaya akut apandisit ile başvuran toplam 658 hasta alındı. Grup A 347 hastadan oluşurken, Grup B 311 hastayı içeriyordu.
BULGULAR: Çalışma popülasyonunun demografik özellikleri ve klinik özelliklerinde anlamlı bir farklılık görülmedi. Hasta şikayetlerinin başvuru süresi, hastanın hastaneye geliş ile ameliyata alınma süresi, ameliyat esnasındaki bulgular ve ameliyat sonrası komplikasyonlarda da Grup A ve B arasında da anlamlı bir fark görülmedi. Genel apendektomi patolojilerinde benzer özellikler mevcuttu ancak çalışmamızda Grup B de yani COVID-19 pandemi döneminde kataral apandisitte istatistiksel olarak anlamlı derecede azalma görüldü (p=0.04).
TARTIŞMA: COVID-19 pandemisi sırasında komplike apandisitte önemli artış görülmedi ancak negatif apendektomilerde önemlide derecede azalma görüldü. Bu sonuç pandemi döneminde hastaların gereksiz acil cerrahi birimine gelmediklerini ve zamanında ve uygun cerrahi bakım aldıklarını göstermektedir.
BACKGROUND: Acute appendicitis is the most common abdominal surgical emergency. This new type of coronavirus, also called SARS-CoV-2, causes severe acute respiratory syndrome, and this has turned into a pandemic. We aimed to determine the risk factors associated with appendectomy and complicated appendicitis during the COVID-19 pandemic period and to evaluate the effects on the surgical treatment of acute appendicitis and its outcomes. In the current comparative study, we analyzed its effects on appendectomy management and complicated appendicitis in patients with appendicitis during the COVID-19 pandemic and past year covering the same period.
METHODS: The patients in this study consisted of adult patients with acute appendicitis who applied to the Emergency Surgery Department of Kartal Dr. Lütfi Kırdar City Hospital General Surgery Clinic between March 1, and August 31, 2020 (COVID-19 pe-riod) (Group B) and the same period of 2019 (Group A). A comparative and retrospective study was planned. A total of 658 patients who presented with acute appendicitis were included in the study. Group A and Group B consist of 347 and 311 people, respectively.
RESULTS: No significant difference was found in the demographic and clinical characteristics of the study population. There was no significant difference between Group A and B in terms of the duration of the application of patient complaints, the duration of the procedure, the time the patient was admitted to the hospital, the time of the patient being taken to the surgery, the findings during the operation, and the post-operative complications. There were similar features in general appendectomy pathologies, but in our study, a significant decrease in catarrhal appendicitis was observed in Group B, namely, during the COVID-19 pandemic period (p=0.04).
CONCLUSION: During the COVID-19 pandemic, there was no significant increase in complicated appendicitis, but a significant reduction in negative appendectomies. This result shows that during the pandemic period, patients do not come to the emergency surgery unit unnecessarily and receive timely and appropriate surgical care.

9.The effect of COVID-19 pandemic on the characteristics of patients presenting to the pediatric ocular emergency department in Türkiye: Demographic and diagnoses
Deniz Kilic
PMID: 36588510  doi: 10.14744/tjtes.2022.78928  Pages 46 - 51
AMAÇ: 2019 koronavirüs hastalığı (COVID-19) pandemisinin Türkiye’de pediatrik oftalmoloji acil servisine (POAS) başvuran hastaların demografik özelliklerini ve tanılarını nasıl etkilediğini değerlendirmek.
GEREÇ VE YÖNTEM: 15 Mart–31 Mayıs 2020 (ilk evde kalma süresi) ve 15 Kasım–31 Aralık 2020 (ikinci evde kalma süresi) arasında POAS’ye başvuran 18 yaşından küçük hastaların elektronik tıbbi kayıtları, geriye dönük olarak tarandı. Bu dönemlere ait demografik veriler ve klinik tanılar 2019 yılının aynı dönemleriyle karşılaştırıldı.
BULGULAR: Sekiz yüz otuz dokuz pediyatrik hastanın dosyası incelendiğinde POAS’yi 2019 yılında ziyaret edenler (n=510) ile 2020 yılında ziyaret edenler (n=329) arasında yaş (p=.067) veya cinsiyet (p=.268) açısından anlamlı bir fark bulunmadı. 2019 ile karşılaştırıldığında, ilk evde kalma döneminde (yani, 322’ye karşı 159) POAS’yi ziyaret eden hasta %50.63 daha az ve ikinci dönemde (yani, 188’e karşı 170) %9.66 daha az hasta ziyaret etti. 2019 ve 2020’deki tanılar benzerdi; en sık tanı yabancı cisimdi ve ikinci en sık tanı oküler travmaydı.
TARTIŞMA: COVID-19 pandemisinin ortasında, fark ikinci dönemde daha az olmasına rağmen, birinci ve ikinci evde kalış dönemlerinde 2019’un aynı dönemlerine göre daha az pediatrik hasta POED’yi ziyaret etti. Bununla birlikte, yıldan yıla demografik veriler ve teşhisler benzerdi. Bu bulgular, pandemiler gibi olağanüstü durumlarda POAS yönetimi için yeni stratejiler ve kılavuzlar geliştirmede klinisyenlere yardımcı olabilir.
BACKGROUND: This study aims to evaluate how the coronavirus disease 2019 (COVID-19) pandemic has impacted the demographics and diagnoses of patients presenting at a pediatric ophthalmology emergency department (POED) in Türkiye.
METHODS: The electronic medical records of patients <18 years old who presented at the POED from March 15 to May 31, 2020 (first stay-at-home period), and from November 15 to December 31, 2020 (second stay-at-home period), were retrospectively scanned. The demographic data and clinical diagnoses from those periods and the same periods in 2019 were compared.
RESULTS: No significant differences emerged regarding age (p=0.067) or sex (p=0.268) among the 839 pediatric patients who visited the POED in 2019 (n=510) versus 2020 (n=329). Compared with 2019, 50.63% of fewer patients visited the POED in the first stay-at-home period (i.e., 322 vs. 159) and 9.66% fewer visited in the second period (i.e., 188 vs. 170). The diagnoses in 2019 and 2020 were similar, with foreign body being the most common diagnosis, followed by ocular trauma.
CONCLUSION: Amid the COVID-19 pandemic, fewer pediatric patients visited the POED during the first and second stay-at-home periods than during the same periods in 2019, although the difference was less during the second period. Demographic data and diagnoses from year to year, however, were similar. These findings could aid clinicians in developing new strategies and guidelines for POED management in extraordinary situations such as pandemics.

10.The role of neutrophil–albumin ratio in the diagnosis of acute appendicitis and its efficacy in predicting perforation
Bora Çekmen, Busra Bildik, Şeref Emre Atiş, Hüseyin Güven
PMID: 36588506  doi: 10.14744/tjtes.2022.56570  Pages 52 - 58
AMAÇ: Akut apandisit karın ağrısı ile acile başvuruların sık sebeplerinden biri olup, tanısında radyolojik görüntülemelerde ilerlemelere rağmen, daha basit, ucuz ve güvenli bir biyobelirteç arayşı devam etmektedir. Bizde çalışmamızda akut apandisit perforasyonunda, şiddetli enflamatuvar süreçlerde prognozu ön gören bir biyobelirteç olan nötrofil sayısı ile albümin oranının biyobelirteç olarak kullanılabilirliğini saptamaktadır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamız geriye dönük, kesitsel bir çalışmadır. Çalışmaya Ocak 2018–Aralık 2020 tarihleri arasında acil servisine başvuran ve akut apandisit ön tanısı ile hastaneye yatırılan hastalar arasında yapıldı. Olgular önce “apandisit değil” ve “akut apandisit” şeklinde iki gruba ayrıldı, ardından “akut apandisit” olduğu saptanan hastalar “perfore olan” ve “perfore olmayan” şeklinde iki alt gruba ayrıldı. Hastaların demografik verileri, semptomları, fizik muayene bulguları, operasyon kararının hangi şekilde verildiği not edildi. Olguların acil servise başvuru anında alınan kan örneklerinde saptanan nötrofil sayısı ve albümin seviyeleri kaydedildi. Sonrasında nötrofil/albümin oranı hesaplandı ve saptanan değerler için akut apandisit tanısını öngörmedeki yeri ile perforasyon gelişimini öngörmede kestirim seviyesi belirlendi.
BULGULAR: Akut apandisit gelişmeyen hasta grubundaki periumbilikal bölgede ağrı şikâyeti olma oranı akut apandisit grubundaki hastalara göre anlamlı olarak daha fazla idi (%70.6 ve %40.3, p=0.034). Lökosit sayısı, nötrofil sayı ve yüzdesi ve nötrofil/albümin oranı akut apandisit grubunda anlamlı olarak daha yüksek iken lenfosit sayısı anlamlı olarak daha düşük olarak bulundu (p=0.005). Buna karışın nötrofil/albumin oranı ile perforasyon gelişimi arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmedi (p=0.697).
TARTIŞMA: Nötrofil/albümin oranı akut apandisit tanısında kullanılabilir bir orandır. Bununla birlikte perforasyonu saptamada yeterli bir biyobelirteç değildir.
BACKGROUND: Acute appendicitis (AA) is one of the most common causes of abdominal pain in patients presenting to the emergency department with abdominal pain, and despite developments in radiological imaging for its diagnosis, researchers are still in pursuit of a simpler, cheaper, and safer biomarker. Our study investigated the usability of the neutrophil–albumin ratio, a biomarker that predicts prognosis in cases with severe inflammation, in diagnosing AA and anticipating perforation.
METHODS: Our study is a retrospective and cross-sectional study. The study was conducted with patients who presented to the emergency department between January 2018 and December 2020 and were hospitalized with a preliminary diagnosis of AA. The cases were first divided into two groups as “Not appendicitis” and “AA,” and then the patients with “AA” were divided into two subgroups as “Perforated” and “Non-perforated.” The demographic data of the patients, their symptoms, physical examination findings, and the decision-making process for surgery were noted. The neutrophil count and albumin levels detected in the blood samples obtained at the time of admission to the emergency department were noted. Afterward, the neutrophil-albumin ratio (NAR) was calculated and the cutoff level was determined to predict the diagnosis of AA and the development of perforation.
RESULTS: The rate of complaints of pain in the periumbilical region was significantly higher in the patient group without AA compared to the patients in the AA group (70.6% and 40.3%, p=0.034). Although the leukocyte count, neutrophil count and percentage, and NAR were significantly higher in the AA group, the lymphocyte count was found to be significantly lower (p=0.005). However, no significant correlation was found between the NAR and the development of perforation (p=0.697).
CONCLUSION: The NAR is useful for the diagnosis of AA. Nevertheless, it is not a sufficient biomarker for detecting perforation.

11.A medicolegal evaluation of geriatric cases with traumatic injuries
Gözde Bağcı, Güven Seçkin Kırcı
PMID: 36588512  doi: 10.14744/tjtes.2022.89039  Pages 59 - 67
AMAÇ: Dünya genelinde sayıca artış gösteren 65 yaş üzeri, travmatik yaralanmaların morbidite ve mortalitesi diğer yaş gruplarına göre daha yüksektir. Çalışmamızda, 65 yaş ve üzeri olguları, cinsiyet, yaş, travma öyküsü, travmatik yaralanmanın türü, yaralanma sonrası klinik progres, yaşlı istismarı ve kişinin yaşadığı ortam bakımından inceleyerek, travma sonucu yaralanmaların morbidite ve mortalite düzeyleri ile yaşlı istismarı gibi medikolegal yönleriyle irdelemek amaçlanmaktadır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Araştırmanın yapısı kesitsel tanımlayıcı bir çalışma niteliğinde olup, Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Farabi Hastanesi Acil Sevisi’ne 2019–2020 yılları arasında başvuru yapmış 65 yaş ve üzeri hasta dosyalarının elektronik ve fiziki ortamda geriye dönük olarak incelenmesi ile yapılmıştır.
BULGULAR: Travma nedeniyle başvuran 647 hastadan 384 hastanın (%59.4) erkek, 263 hastanın (%40.6) kadın olduğu görüldü. Travma oluş şekillerinde; 244 (%37.7) olgu ile kendi seviyesinden düşme ilk sırada görülürken, delici kesici alet yaralanması 123 (%19.0) ve yüksekten düşme 80 (%12.4) olgu ile takip etti. Kendi seviyesinden düşme ve yanık kadın cinsiyette istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı (p<0.001).
TARTIŞMA: Geriatrik travmanın en sık nedeni olan düşmeler başta olmak üzere tüm travma oluş mekanizmaları ve yaşlı istismarı, adli tıbbi açıdan ele alınması gereken bir konudur. Travmayı önleyici tedbirler yaşlılar için düzenlenmeli ve gözden geçirilmeli, adli travmatik yaralanmalarda sağlık personeli adli bildirim yükümlülüğünü yerine getirmelidir.
BACKGROUND: The morbidity and mortality of traumatic injuries are higher in individuals aged >65 years, which are a population group showing an increase worldwide, compared to other age groups. The aim of this study was to compare the medicolegal aspects, such as abuse of the elderly with the morbidity and mortality rates of injuries resulting from trauma by examining the age, gender, trauma history, type of traumatic injury, clinical progress following injury, elderly abuse, and the care environment of the person in cases aged 65 years and older.
METHODS: In this cross-sectional and descriptive study, a retrospective examination was made of the electronic and physical patient files of patients aged 65 years and older who presented at the Emergency Department of Blacksea Tecnical Univercity Medical Faculty Farabi Hospital between 2019 and 2020.
RESULTS: Of the 647 patients who presented because of trauma, 384 (59.4%) were male and 263 (40.6%) were female. The leading cause of trauma was a same-level fall in 244 (37.7%) cases, followed by piercing or cutting injuries in 123 (19.0%), and a fall from height in 80 (12.4%) cases. Same-level falls and burns injuries were determined at a statistically significantly higher rate in females (p<0.001).
CONCLUSION: Abuse of the elderly and the mechanisms of all traumas, primarily falls as the most common cause of geriatric trauma, are a subject that should be addressed in terms of forensic medicine. Preventative measures against trauma should be implemented and reviewed for the elderly, and health-care personnel should take responsibility for the legal reporting of forensic traumatic injuries.

12.Analysis of trauma scoring system for patients with abdominal trauma
Youngjin Jang, Heungman Jun
PMID: 36588514  doi: 10.14744/tjtes.2022.94475  Pages 68 - 72
AMAÇ: Bu çalışmada, abdominal travması olan hastalarda Yaralanma Şiddet Skoru (ISS), Klinik Abdominal Skorlama Sistemi (CASS), Yeni Yaralanma Şiddet Skoru (NISS) dahil olmak üzere çeşitli travma skor sistemleri ile laparotomi, hastane içi mortalite (IHM) ve uzun hastanede kalış süresi (LS) dahil klinik sonuçlar arasındaki korelasyonlar araştırılmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2009 ile Aralık 2019 tarihleri arasında abdominal travma geçiren 749 hastanın verileri geriye dönük olarak incelendi. Tıbbi kayıtlardan elde edilen veriler arasında yaş, cinsiyet, başlangıç yaşamsal bulgular, travma tipi ve mekanizması, hastanede kalış süresi, laparotomi ve hastane içi mortalite (IHM) yer almaktadır. Yaralanmış organlar ve derecelerine ait bilgiler bilgisayarlı tomografi kullanılarak toplandı. Skor sistemi ile klinik sonuçlar arasındaki korelasyonlar, Alıcı Çalışma Karakteristikleri (ROC) eğrisinin Eğri Altındaki Alanı (AUC) kullanılarak analiz edildi. BULGULAR: Hastaların ortalama yaşı 40.14±19.47 yıldı. Yedi yüz dört hastada (%94.0) en sık travma tipi künt travma, 475 hastada (%63.4) ise trafik kazası en sık görülen nedendi. Yaralanmış organlar arasında karaciğer (%45.1) ve dalak (%25.1) mevcuttu. Toplam 179 hastaya (%23.9) laparotomi uygulanmış ve 35 hastada (%4.6) IHM bildirilmişti. ISS, NISS ve CASS için ROC’nin AUC’si laparotomi ile anlamlı şekilde ilişkiliydi (0.682; p=0.001, 0.713; p=0.001; 0.845; p=0.001). AUC’ler, IHM için istatistiksel olarak anlamlılık gösterdi (0.606; p=0.034, 0.626; p=0.012, 0.701; p=0.001). Uzun hastanede kalış süresi (LS) için AUC’ler 0.554 (p=0.041), 0.549 (p=0.062) ve 0.581 (p=0.002) idi.
TARTIŞMA: Klinik Abdominal Skorlama Sistemi (CASS), abdominal travmalı hastalarda laparotomi, IHM ve LS’yi öngörmek için mükemmeldir. Yeni Yaralanma Şiddet Skoru (NISS), laparotomi ve IHM’yi öngörmek için ISS’den daha uygundur.
BACKGROUND: This study investigated the correlations between several trauma scoring systems, including the injury severity score (ISS), clinical abdominal scoring system (CASS), new injury severity score (NISS), and clinical outcomes, including laparotomy, in-hospital mortality (IHM), and long hospital stay (LS) in patients with abdominal trauma.
METHODS: Data of 749 patients with abdominal trauma between January 2009 and December 2019 were reviewed retrospectively. Data from medical records included age, sex, initial vital signs, type and mechanism of trauma, hospital stay, laparotomy, and IHM. Injured organs and grades were collected using computed tomography. Correlations between the scoring system and clinical outcomes were analyzed using the area under Curves (AUC) of the receiver operating characteristic (ROC) curve.
RESULTS: The mean age of the patients was 40.14±19.47 years. Blunt trauma was the most common type of trauma in 704 patients (94.0%), and traffic accident was the most common mechanism in 475 (63.4%). Injured organs included liver (45.1%) and spleen (25.1%). A total of 179 patients (23.9%) underwent laparotomy and IHM was reported in 35 (4.6%). The AUC of ROC for ISS, NISS, and CASS was significantly associated with laparotomy (0.682; p=0.001, 0.713; p=0.001; 0.845; p=0.001). The AUCs showed significant for IHM (0.606; p=0.034, 0.626; p=0.012, 0.701; p=0.001). The AUCs for LS were 0.554 (p=0.041), 0.549 (p=0.062), and 0.581 (p=0.002).
CONCLUSION: The CASS is excellent for predicting laparotomy, IHM, and LS in patients with abdominal trauma. The NISS is more appropriate than the ISS for predicting laparotomy and IHM.

13.Knowledge level on the management of pediatric burn patients among physicians working in the emergency department
Mehmet Arpacık, Aytekin Kaymakcı
PMID: 36588503  doi: 10.14744/tjtes.2022.85781  Pages 73 - 80
AMAÇ: Çocuklarda yanık travması mortalite ve morbiditesi yüksek acil bir sorundur. Bu hastaların ilk 24 saat içindeki yönetimi prognozu önemli oranda etkiler. Amacımız acil serviste çalışan doktorların çocuk yanık travmalı hasta yönetimi bilgi düzeyini değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma acil serviste çalışan 229 doktor (acil tıp uzmanı=80, pediatrist=84 ve pratisyen=65) ile yapıldı. Sorular Türkiye Sağlık Bakanlığı Yanık Algoritma Rehberi, Amerikan Yanık Derneği kriterleri ve güncel literatür esas alınarak altı başlıkta hazırlandı; 1- Etiyoloji ve yanık derecesi, 2- acil tıbbi müdahale, 3- yanık alanını hesaplama ve sıvı-elektrolit tedavisi, 4- yanık tedavi birimleri yatış endikasyonları, 5- adli ve tıbbi sorumluluk, 6- eğitim yeterliliği ve talebi. Çoktan seçmeli 25 soru Whatsapp uygulaması ile katılımcılara iletildi. Sonuçlar 100 puan üzerinden >%75 iyi, %50–75 orta, <%50 düşük şeklinde değerlendirildi.
BULGULAR: Acil serviste çalışan doktorların çocuk yanıkları toplam bilgi düzeyi 57.65±10.13 (Acil Tıp: 60.11, Pediatrist: 57.56, Pratisyen: 54.75) puan ile orta idi. Acil tıbbi müdahale puanı (35.02±22.43) ve yanık tedavi birimleri ve yatış endikasyonları puanı (38.6±18.96) düşüktü. Acil tıp uzmanlarının tıbbi müdahale puanı pediatrist ve pratisyenlerden istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olmakla birlikte bu gurupta da düşüktü. Yanık eğitimini yeterli bulanların oranı: %15.3, düzenlenecek eğitime katılmak isteyenlerin oranı ise %96.9 idi.
TARTIŞMA: Acil serviste çalışan doktorların çocuk yanıkları bilgi düzeyi düşüktür. Acil serviste çalışan doktorlara uygulamalı erişkin ve çocuk yanık eğitimi verilmelidir.
BACKGROUND: Prognosis of burned child is heavily influenced by how they are treated in the first 24 h. This study aimed to assess the degree of knowledge of emergency department physicians about the pediatric burn patients.
METHODS: The study included 229 physicians (80 emergency medicine specialists, 84 pediatricians, and 65 general practitioners). The questions were organized into six categories, each based on the Turkish Ministry of Health’s Burn Treatment Algorithm, American Burn Association criteria, and current literature: 1 – Etiology and Degree of Burn, 2 – Emergency Medical Intervention, 3 – Calculation of Burn Area and Fluid-electrolyte Treatment, 4 – Indications for Hospitalization in Burn Treatment Units, 5 – Judicial and Medical Liability, and 6 – Training Sufficiency and Demand for Burn Injury Training. Questionnaire form was sent to the participants through the WhatsApp application. The outcomes were rated as 75-100% good, 50%–75% moderate, and <50% poor.
RESULTS: The overall knowledge level of physicians about pediatric burns was moderate, with a score of 57.65±10.13 (emergency medicine specialists: 60.11, pediatricians: 57.56, and general practitioners: 54.75). Emergency medical intervention scores (35.02±22.43) and burn treatment units and hospitalization indications scores (38.6±18.96) were both low. Despite having a statistically significant higher medical intervention score than the pediatricians and general practitioners, the knowledge level of the emergency medicine specialists was poor.
CONCLUSION: As result, physicians practicing in the emergency department have a poor knowledge level about pediatric burns. Hence, pediatric burn education should be provided to all emergency department physicians.

14.The role of biomarkers in the early diagnosis of acute kidney injury associated with acute pancreatitis: Evidence from 582 cases
Esat Taylan Uğurlu, Mehmet Tercan
PMID: 36588520  doi: 10.14744/tjtes.2022.60879  Pages 81 - 93
AMAÇ: Akut pankreatitin (AP) sistemik komplikasyonlarından biri akut böbrek hasarıdır (ABH). Akut pankreatitli hastalarda ABH gelişimi mortalite, morbidite ve tedavi maliyetini artırmaktadır. Bu nedenle ABH’nIn erken teşhisi ve önlenmesi önemlidir. Çalışmamızın amacı, AP’li hastalarda gelişen ABH’nin biyobelirteçlerini ve olgu yönetimini sunmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu geriye dönük çalışmanın katılımcılarını akut pankreatit tanısı ile takip edilen 582 hasta oluşturdu. Akut pankreatitin tanısında ve şiddetinin belirlenmesinde Atlanta sınıflaması kullanıldı. Hastaların acil servise ilk başvuru anındaki laboratuvar değerleri kaydedildi. Kırk sekiz saat sonra kan testleri yapıldı. Kan testleri taburcu oldukları güne kadar günlük olarak izlendi.
BULGULAR: Akut pankreatit tanısı ile başvuran 582 hastanın 344’ü kadındı. AP tanısı ile başvuran hastaların 147’sinde (%25.2) ABH saptandı. ABH gelişen hastaların ortalama yaşı, ABH gelişmeyenlere göre daha yüksekti. ABH gelişen hastalarda albümin ve kalsiyum düzeyleri ABH olmayan gruba göre anlamlı derecede düşüktü. ABH olan grupta, ABH olmayan gruba göre CRP/albümin ve nötrofil/lenfosit oranları istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti. ABH olan grup ile ABH olmayan grup arasında AST ve ALT düzeylerindeki artış değerleri istatistiksel olarak anlamlı değildi. ABH olan hastalarda, AKI’si olmayan hasta grubuna göre ortalama lökosit, CRP, prokalsitonin düzeyleri ve % IG oranı daha yüksekti. ABH olan hasta grubunda, AKI olmayan hasta grubuna göre lenfosit, hematokrit ve trombosit düzeylerindeki azalma daha yüksekti. ABH olan grubun başvuru sırasındaki üre ve kreatinin düzeyleri, ABH olmayan gruba göre daha yüksekti. AP tanısı ile takip ettiğimiz hastaların 13’ünde klinik tablo ölümle sonlandı. TARTIŞMA: Akut pankreatitli hastalarda hastaneye yatış anında bakılan hematokrit, trombosit, lökosit, lenfosit, albümin, CRP, CRP/albümin oranı, nötrofil/lenfosit oranı, IG%, prokalsitonin, üre, kreatinin değerleri ABH gelişimini öngörmede faydalı biyobelirteçler olabilir. Ayrıca eşlik eden hastalıklar ve yaş da ABH gelişimini etkileyen faktörler arasındadır.
BACKGROUND: One of the systemic complications of acute pancreatitis (AP) is acute kidney injury (AKI). AKI development in patients with AP increases mortality, morbidity, and the cost of treatment. Therefore, early diagnosis and prevention of AKI is important. The purpose of our study was to present biomarkers and case management of AKI developing in patients with AP.
METHODS: The participants of this retrospective study consisted of 582 patients who were followed up with the diagnosis of AP. Atlanta classification was used for the diagnosis and the identification of severity of AP. The laboratory values of patients at the time of first application to the emergency room were recorded. Blood tests were checked 48 h/l. Their blood tests were monitored daily until the day of discharge.
RESULTS: Of the 582 patients who were admitted with the AP diagnosis, 344 were female. AKI was detected in 147 patients (25.2%) of the patients admitted with AP diagnosis. The mean age of patients developing AKI was higher than those who did not develop AKI. The albumin and calcium levels in patients developing AKI were significantly lower than the group without AKI. The C-reactive protein (CRP)/albumin and neutrophil/lymphocyte ratios were statistically significantly higher in the group with AKI than the group without AKI. The increase values in AST and ALT levels between the group with AKI and the group without AKI were not statistically significant. The mean leukocyte, CRP, procalcitonin levels, and immature granulocyte percentage (IG%) ratio were higher in patients with AKI in comparison to the patient group without AKI. The decrease in the lymphocyte, hematocrit, and platelet levels was higher in the patient group with AKI compared to the patient group without AKI. Urea and creatinine levels of the group with AKI at the time of admission were higher than the group without AKI. The clinical picture in 13 of the patients we followed up with AP diagnosis was mortal.
CONCLUSION: The values of hematocrit, platelet, leukocyte, lymphocyte, albumin, CRP, CRP/albumin ratio, neutrophil/lymphocyte ration, IG%, procalcitonin, urea, and creatinine that were examined at the time of hospital admission can be useful biomarkers in predicting the development of AKI in patients with AP. In addition, accompanying diseases and age are among the factors affecting AKI development.

15.Correct triage at the scene increases success in the ED: Sabiha Gökçen Airport plane accident
Kenan Ahmet Turkdogan, Yusuf Uğurlu, Selim Altinarik, Osman Türk, Fatih Türkmen, Levent Özder, Ahmet Çelik, Elif Arslan, Erdal Yılmaz
PMID: 36588505  doi: 10.14744/tjtes.2022.48092  Pages 94 - 99
AMAÇ: Triyaj, kitlesel yaralanmaların meydana geldiği kaza, deprem, yangın ve sel gibi olayların yönetiminin büyük bir bölümüdür. Bu çalışmanın amacı, 5 Şubat 2020 tarihinde İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanı’nda 183 hasta ile meydana gelen uçak kazasında triyajın hasta sonuçları, yaralanmalar, travma mekanizmasının rolü ve spinal immobilizasyonu üzerindeki etkilerini değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Komuta kontrol merkezi verileri, ambulans ve tıbbi çizelgeler geriye dönük olarak incelendi. Sonuçlar acil müdahaleler ve nakil sırasında spinal immobilizasyon, yaralanma tipi, triyaj kodları ve ISS değerleri açısından değerlendirildi.
BULGULAR: 05.02.2020 tarihinde 18: 19’da inen ve düşen uçakla ilgili ilk bildiri 18: 21’de sisteme düştü ve ilk ekip 18: 26’da güvenlik kapısına ulaştı. İlk ekip enkaz alanına geldi ve triyaj yaptı. Havalimanının hava tarafında ilk kurbanlar 18: 32’de alınarak 18: 36’da transfer edildi ve 18: 41’de hastaneye transfer edildiler. İlk vaka 18: 35’te enkaz alanından alınarak hastaneye kaldırıldı. Uçakta bulunan 183 yaralıdan üçü olay yerinde çıkış yaptı. Kurbanların %43.7’si kadın iken, yaş ortalaması 35.0±15.7’dir. Kurbanların ortalama sistolik kan basıncı 122.0±17.4 idi. Hastanelere ortalama uzaklık, ulaşım süresi, müdahale süresi, kalp hızı ve ISS seviyeleri 55.0 (23.0–79.0) km; 780.5 (390.0–1540.0) sn; 817.0 (552.0-1200.0) sn; 86.0 (78.0–1000.0); 4.5 (1.0–9.0), sırasıyla. ISS ile yatış günleri arasında pozitif yönde anlamlı ilişki bulundu (r=0.577; p<0.001).
TARTIŞMA: Takip ve tedavi sırasında hiçbir hastanın kaybedilmemesi başta uçağın inerken düşmesinin yanında triyajın, uygun hastanın uygun hastaneye sevkinin, birinci ve ikinci basamak bakımın iyi yapıldığının bir göstergesidir. Havaalanı ve 112 Acil Sağlık Hizmetleri’nin koordineli hareketi ve uygun triyaj hem hastane öncesi hem de hastane ölümlerini azalttı.
BACKGROUND: Triage is the most important part of the management of events, such as accidents, earthquakes, fires, and floods, in which mass injuries occur. The aim of this study is to evaluate the effects of triage on patient outcomes, injuries, the role of trauma mechanisms, and spinal immobilization during transportation following the plane crash at the İstanbul Sabiha Gökçen airport that involved 183 patients on February 5, 2020.
METHODS: Command control center data and ambulance and medical charts were examined retrospectively. The results were evaluated in terms of spinal immobilization, injury type, triage codes, and ISS values during emergency interventions and transportation.
RESULTS: We received the first notice at 18: 21 about the plane that had landed and crashed at 18: 19 on February 5, 2020, and the first team reached the security gate at 18: 26. The first team arrived at the debris field and performed triage. On the airside of the airport, the first victims were taken at 18: 32, transferred at 18: 36, and reached the hospital at 18: 41. The first case was taken from the debris field at 18: 35 and transferred to the hospital. Of the 183 patients on the plane, three became exitus at the scene, 43.7% of the victims were female, and the mean age was 35.0±15.7. The mean systolic blood pressure of the victims was 122.0±17.4. The mean distance to hospitals, transportation time, intervention time, heart rate, and ISS levels were measured as 55.0 (23.0–79.0) km; 780.5 (390.0–1540.0) s; 817.0 (552.0–1200.0) s; 86.0 (78.0–100.0); and 4.5 (1.0–9.0), respectively. A positive significant correlation was found between ISS and the days of hospitalization (r=0.577; p<0.001).
CONCLUSION: The fact that no patient was lost during the follow-up and treatment is an indication that triage, appropriate patient referral to the appropriate hospital, and primary and secondary care are well performed, as well as the crash of the plane while landing. Coordinated acts of the airport and 112 emergency health services and guidance for appropriate triage reduced both pre-hospital and hospital mortality.

16.Use of the AIMS65 and pre-endoscopy Rockall scores in the prediction of mortality in patients with the upper gastrointestinal bleeding
Mazlum Kılıç, Rohat Ak, Ummahan Dalkılınç Hökenek, Halil Alışkan
PMID: 36588521  doi: 10.14744/tjtes.2022.38890  Pages 100 - 104
AMAÇ: Üst gastrointestinal (Gİ) kanama acil servislerde (AS) en sık görülen ziyaret nedenlerinden biridir. Bu çalışmanın amacı AS’i ziyaret edip üst Gİ kanama tanısı alan hastalarda AIMS65 ve pre-endoscopy Rockall skorunun hastane içi mortalite tahmininde tahmin güçlerini değerlendirmektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma süresi boyunca Kartal Dr. Lütfi Kırdar Şehir Hastanesi Acil Servis’ine başvuran 18 yaş ve üzeri üst Gİ kanamalı hastaların verileri geriye dönük olarak analiz edildi. Veriler elektronik tabanlı bir hastane bilgi sisteminden elde edildi. Her puanlama sistemi, alıcı işletim eğrisi (ROC) kullanılarak karşılaştırıldı.
BULGULAR: Çalışma 592 hasta ile tamamlandı. Bu hastaların yaş ortalaması 63.5±19.0 olup bunların %68.6’sı erkekti. Total hastane içi morta-lite oranı %5.2 idi. AIMS65 skorunun hastane içi mortaliteyi kestirmedeki ROC analizi sonucunda eğri altında kalan alan (AUC) 0.822 (%95 GA 0.788–0.852), Pre-endoscopy Rockall skorunun hastane içi mortaliteyi kestirmedeki ROC analizi sonucunda AUC 0.777 (%95 GA 0.741–0.810) olarak hesaplandı. Skorlar kendi aralarında karşılaştırıldığında ise skorların hastane içi mortaliteyi kestirmede birbirlerine istatistiksel olarak anlamlı bir üstünlüğü saptanmadı.
TARTIŞMA: AIMS65 ve pre-endoscpy Rockall skorlarının Gİ kanaması olan hastalarda in-hospital mortalite tahmininde kullanılabilir. Ancak AIMS65 skorunun sadece beş değişkenden oluşması ve bu değişkenlerin AS’lerde kolayca hesaplanabilmesi nedeniyle klinik pratikte kullanımını öneriyoruz.
BACKGROUND: Upper gastrointestinal (GI) bleeding is one of the most common reasons for emergency department (ED) visits. This study aimed to evaluate the predictive power of the AIMS65 and pre-endoscopy Rockall scores in predicting in-hospital mortality in patients that presented to ED and were diagnosed with the upper GI bleeding.
METHODS: Data of patients aged 18 years and older, who visited ED of Kartal Dr. Lütfi Kırdar City Hospital during the study period and were diagnosed with upper GI bleeding, were obtained from the electronic-based hospital information system and analyzed retrospectively. Each scoring system was compared using the receiver operating characteristic (ROC) curve analysis.
RESULTS: The study was completed with 592 patients. The mean age of the patients was 63.5±19.0 years, and 68.6% were male. The total in-hospital mortality rate was 5.2%. In the ROC analysis of the AIMS65 and pre-endoscopy Rockall scores in the prediction of in-hospital mortality, the area under the curve values was calculated as 0.822 (95% confidence interval [CI]: 0.788–0.852) and 0.777 (95% CI: 0.741–0.810), respectively. When these two scoring systems were compared, neither had statistically significant superiority over the other in predicting in-hospital mortality.
CONCLUSION: The AIMS65 and pre-endoscopy Rockall scores can be used to predict in-hospital mortality in patients with GI bleeding. However, since the AIMS65 score consists of only five variables that can easily be calculated in ED, we recommend its use in clinical practice.

17.Medicolegal evaluation in terms of physical abuse of children aged 0–3 years presenting at the emergency department with brain hemorrhage
Güven Seçkin Kırcı, Hacı Seyit Bölükbaşı, Deniz Utku Öztürk, Hilal Çakır, Erdal Özer
PMID: 36588518  doi: 10.14744/tjtes.2022.06730  Pages 105 - 108
AMAÇ: Çocuğun fiziksel istismarı; bakım veren tarafından yapılan, kaza dışı ve önlenebilir her türlü fiziksel şiddet ve yaralanmayı kapsar.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya 2017–2021 yılları arasındaki beş yıllık süreçte, 0–3 yaş grubu kafa içi kanama bulgusu ile acil servisine başvuran çocukların, yaş, cinsiyet, başvuruyu yapan kişi, klinik tanı, kanama dışı bulguları yönleriyle geriye dönük değerlendirilerek, başvuruların çocuğun fiziksel istismarı açısından dikkat edilmesi gereken bulguları literatür eşliğinde ortaya konulmuştur.
BULGULAR: Çalışmaya dahi edilen 32 olguda en sık rastlanan kraniyal bulgu subdural hematom iken, en sık gözlenen ekstrakranial bulgu ekimozlar olarak tespit edilmiştir. Olguların yüzde 9.37’sinin ise acil servise başvurusun iki gün daha geç sürede yapıldığı görülmüştür.
TARTIŞMA: Çocuğun fiziksel istismarına ilişkin bulgular ile karşılaşan hekim, ayrıntılı bir anamnez ve muayene sonucu elde ettiği veriler ile istismar lehinde kanaat oluşturduğunda mutlaka adli ve sosyal bildirimi yapmalıdır. Aksi halde davranan ya da bildirimden kaçınan hekim, ilerleyen süreçte hem hukuki hem de vicdani sorumluluk içinde kalacaktır.
BACKGROUND: Physical abuse of children covers all types of non-accidental and preventable physical violence and injury perpetrated by the caregiver.
METHODS: The study included children in the 0–3 years age group who presented at the Emergency Department (ED) with the finding of intracranial hemorrhage during the 5-year period of 2017–2021. These children were evaluated retrospectively, and findings that should be considered were revealed.
RESULTS: In the 32 cases included in the study, the most common cranial finding was subdural hematoma, and the most common extracranial finding was ecchymoses. Presentation at the ED was seen to be 2 days after the trauma in 9.37% of the cases.
CONCLUSION: Any physician who encounters findings related to physical abuse of a child must make a forensic and social services report. Physicians who do not make the necessary reports or act to the contrary have both a legal and moral responsibility in the subsequent process.

18.The importance of the scoring system in Fournier’s gangrene
Seracettin Eğin, Sedat Kamalı, Semih Hot, Berk Gökçek, Metin Yeşiltaş, Mehmet Güray Duman, Ali Alemdar
PMID: 36588504  doi: 10.14744/tjtes.2022.42738  Pages 109 - 115
AMAÇ: Fournier gangreninde (FG) mortaliteyi etkileyen faktörleri araştırarak, sağkalımı arttırabilecek yöntemleri geliştirmek amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: İstanbul Prof. Dr. Cemil Taşçıoğlu Şehir Hastanesi Cerrahi Kliniği’nde 01.02.2012–30.06.2021 tarihlerinde FG tanısıyla yatan 73 olgu geriye dönük incelendi. Sağkalanlar (Grup 1: 56), ölenler (Grup 2: 17) olarak ayrıldı. Gruplar cins, yaş, enfeksiyonun genişliği, Uludağ Fournier Gangreni Şiddet İndeksi (UFGSI), Fournier Gangreni Şiddet İndeksi (FGSI), enfeksiyonun kaynağı, yandaş hastalıklar, stoma varlığı, Vacuum Assisted Closure süresi, yattığı gün sayısı, yoğun bakım süresi (YBS), bakteri türleri açısından karşılaştırıldı. Sonuçlar, SPSS 21.0 programı kullanılarak değerlendirildi.
BULGULAR: Mortalite %23’dü, 31 kadın, 42 erkek içeriyordu. Gruplar arasında cinsiyette anlamlı fark bulundu (p=0.001). Toplamda ortalama yaş 57.29±13.36, Grup 1’dekilerin ortalama yaşı (53.66±11.185) Grup 2’dekilerin ortalamasından (69.24±13.264) anlamlı küçüktü (p=0.000). Enfeksiyonun genişliği Grup 1’de anlamlı düşüktü (p=0.011). UFGSI ve FGSI skorları Grup 1’de Grup 2’den anlamlı düşüktü (sırasıyla p=0.00, p=0.009). Hematokrit, bikarbonat değerleri Grup 2’de anlamlı düşüktü (p=0.000, p=0.015). UFGSI ve FGSI, mortalitenin öngörülmesinde sırasıyla %100 ve %82 duyarlılık ve sırasıyla %68 ve %58 özgüllüğe sahipti. UFGSI ve FGSI eşik değerleri 8 ve 6 bulundu. Grup 1’dekilerin 29’unda, Grup 2’dekilerin tamamında yandaş hastalıklar vardı, anlamlı fark bulundu (p=0.000). YBS Grup 2’de anlamlı uzundu (p=0.000).
TARTIŞMA: UFGSI 8’den küçük hastalarda sağkalım yüksek, nadiren yoğun bakım gerektirir. UFGSI 8’den büyük hastalarda mortalite yüksektir. Bu hastalar genel cerrahi, plastik cerrahi, yoğun bakım uzmanından oluşan deneyimli bir takım tarafından yoğun bakım ünitesinde tedavi edilmelidir.
BACKGROUND: The objective of the study was to investigate risk factors affecting mortality rates in patients with Fournier’s gangrene (FG) and develop methods to increase the survival rate.
METHODS: We collected data of 73 patients treated for FG between February 2012 and June 2021 at Istanbul Professor Doctor Cemil Taşçıoğlu City Hospital General Surgery Clinic. The data of living patients (Group 1, n=56) and deceased patients (Group 2, n=17) were analyzed separately. Demographic data of patients were sex, age, infection rate, Uludag FG severity index (UFGSI) scores and FG severity index (FGSI) scores, urea serum levels, the source of infection, the presence of diabetes, obesity, the presence of diversion stoma, duration of vacuum-assisted closure treatment in days, hospitalization time in days, intensive care period in days, and isolated bacterial species.
RESULTS: The mortality rate was 23%. A significant difference in age and dissemination score of the infection was found between the two groups. According to UFGSI and FGSI scores, the scores of the two groups of patients were significantly higher. The UFGSI had 100% sensitivity and 68% sensitivity. FGSI had 82% sensitivity and 58% specificity. The cutoff values for UFGSI and FGSI were 8 and 6, respectively.
CONCLUSION: Age and dissemination scores of diseases were important factors that cause mortality in patients with FG. However, an accurate scoring system is important in predicting patients to be treated in the intensive care unit (ICU). Patients with a UFGSI score above 8 face a higher risk of death and should be treated in the ICU.

CASE SERIES
19.The role of liver resection in the management of severe blunt liver trauma
Hakan Küçükaslan, Serkan Tayar, Şükrü Oğuz, Serdar Topaloglu, Sukran Geze Saatci, Ahmet Can Şenel, Adnan Calik
PMID: 36588513  doi: 10.14744/tjtes.2021.89678  Pages 122 - 129
AMAÇ: Karaciğer travmasına yaklaşımın tarihsel gelişimine bakıldığında ameliyatın zorunlu, ameliyat dışı tedavinin ise seçilerek uygulandığı bir dönemden günümüzde ameliyat dışı tedavinin yaygın uygulandığı ve ameliyatın seçilerek uygulandığı bir döneme doğru ilerleme olduğu görülmektedir. Karaciğer travmasının tedavisinde karaciğer rezeksiyonunun kısıtlı bir rolü bulunmaktadır. Ancak, ağır karaciğer travmasında cerrahi tedavi hayat kurtarmak için tek seçenektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Sekiz yıllık süre zarfında merkezimizde tedavi edilen ağır seviyedeki beş künt karaciğer yaralanması olgusunun verileri geriye dönük olarak sunuldu.
BULGULAR: Hastaların ortanca yaşı 30.8 (23–43), en sık yaralanma mekanizması ise aracın yayaya çarpmasıydı (%60). İki hasta merkezimize başka merkezlerde kanama kontrolüne yönelik yapılan ameliyat sonrasında transfer edildi. Karaciğer hasarının derecesi çoğunlukla V. dereceydi (%80). Tüm olgularda karaciğer sağ lobda değişen genişlikte hasar olduğu gözlemlendi. Dört hastada eşlik eden büyük damar yaralanması saptandı. Hemostazı sağlamak için sağ hepatektomi (n=1), segment 5, 6 ve 7’nin rezeksiyon yolu ile debritmanı (n=1), posterior sektörektomi (n=2) ve segment 7 rezeksiyonu (n=1) uygulandı. İnferior vena kava ile sağ hepatik ven bileşkesi (n=1), sağ hepatik venin ön yüzeyi (n=1), segment 7’nin hepatik veninin sağ hepatik vene açıldığı bölge (n=1), ana portal ven (n=1) ve sağ renal ven (n=1) yaralanmaları vasküler teknikle onarıldı. Ortanca ameliyat süresi 162 dakikaydı (120–180 dk). Ameliyat mortalite oranı %20 bulundu. Yaşayan dört hastada üçünde tekrar ameliyata gerek duyuldu. Dört hastanın ikisinde komplikasyonlar görüldü. Yoğun bakım ve hastanede kalış ortanca süreleri sırası ile 12.4 gün (1 ile 48 gün arası) ve 28.2 gündü (1 ile 65 gün arası). TARTIŞMA: Paketleme (packing) uygulamasının hemostazı sağlayamadığı ağır karaciğer yaralanması varlığında cerrah, kanamanın ancak vasküler kontrol manevraları ve karaciğer rezeksiyonu ile durdurulabileceğini aklından çıkarmamalıdır.
BACKGROUND: The management of hepatic trauma has a historical progress from mandatory operation with selective non-operative treatment, to non-operative treatment with selective operation. Liver resection (LR) seems to have a minimal role in the management of liver injury. However, surgical treatment becomes the only life-saving treatment in cases with severe liver trauma.
METHODS: It is a retrospective presentation of five cases with severe blunt liver injury whose were admitted at our center during the 8-year period.
RESULTS: The median age of patients was 30.8 (23–43). The most frequent mechanism of injury was pedestrian struck (60%). Two of five cases were transferred to our hospital from rural state hospitals after initial attempt to achieving hemostasis. The majority of liver injury was grade V (80%). The right lobe of the liver was injured in different extensions. Major vascular injury was associated to liver injury in four of five cases. The right hepatectomy (n=1), resectional debridement of segments 5, 6, and 7 (n=1), posterior sectorectomy (n=2), and segment 7 resection (n=1) were performed for hemostasis. Vascular injuries in the junction of inferior vena cava and right hepatic vein (n=1), the anterior surface of the right hepatic vein (n=1), the junction of segment 7 hepatic vein and right hepatic vein (n=1), the main portal vein (n=1), and the right renal vein (n=1) were repaired. Median operation time was 162 min (120–180 min). Operative mortality was 20%. Reoperation was needed in three of four survived cases. In-hospital complications were observed in two of four survived cases. Median stay in intensive care unit and hospital was 12.4 days (1–48 days) and 28.2 days (1–65 days), respectively.
CONCLUSION: When a severe liver injury is unresponsive to packing, the surgeon must always keep in mind that extensive maneuvers for vascular control and LR are required for bleeding control.

LETTER
20.Intestinal hernia: An unusual intra-abdominal hernia with bloody ascites as the main clinical manifestation
Shi-ping Wang, Guo-Ming Zhang
PMID: 36588516  doi: 10.14744/tjtes.2022.25995  Pages 130 - 131
Abstract |Full Text PDF