p-ISSN: 1306-696x | e-ISSN: 1307-7945
Volume : 5 Supp : 4 Year : 2021

Quick Search




Turkish Journal of Trauma and Emergency Surgery - Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 5 (4)
Volume: 5  Issue: 4 - October 1999
1.THE EFFECTIVENESS OF NARROW BAND INFRARED BEAM ON PRIMARY WOUND HEALING
Nesrin Yağcı, Abdullah Eren, Onur Uysal, Erol Göktürk, Hanifegül Taşkıran, Hülya Rayihan
Pages 229 - 234
Çalışmamız, sıçanlarda infraruj ışınının primer yara iyileşmesine etkisini araştırmak amacıyla planlanmıştır. Deney ve kontrol grubundaki sıçanlarda oluşturulan insizyonel yaranın iyileşmesi, histolojik analiz skalası ve yaranın kopma kuvveti yöntemi ile incelenmiştir. Post-operatif ilk 3 gün, ilk 7 gün ve post-operatif 3. günden sonra başlamak suretiyle 7 gün boyunca, günde bir seans ve 10 dakika süreyle uygulanan infraruj ışını sonrasında deney ve kontrol grupları arasında biomekanik inceleme sonucunda yaranın kopma kuvveti açısından istatistiksel fark bulunmazken (p > 0.05), deney ve kontrol gruplarının kendi aralarındaki kıyaslamada yara iyileşmesi yönünden ileri düzeyde anlamlı fark bulunmuştur(p<0.001). Ayrıca histopatolojik inceleme sonucunda, deney grubunda kontrol grubuna göre doku tamirinin hızlandığı görülmüştür.
This experimental study was planned to explore the effectiveness of infrared beam on primary wound healing in rats. The healing of incisional wound was studied by the mean of the scala of histologic analyses and wounds strength breaking off in both experiment and control groups. The biomechanical study was done between experimental and control groups starting from first post operative three days, seven days and from the third post operative day for continuous seven days, where one session of 10 minutes duration of infrared radiation was performed daily. There was no significant statistical difference in the biomechanical study between the above mentioned groups (p < 0.001). But the tissue healing was noticed to be quicker in the experimental group than the control group. Healing of the wound was also correlated between the two groups, and showed a significant difference(p>0.05). In the histopathologic analyse it is also observed that the tissue healing is speeded up according to the experimental and control groups.

2.FACTORS AFFECTING TREATMENT AND MORTALITY IN CASES WITH LOWER CERVICAL SPINAL TRAUMA
Ümit Özkan, Ö Rahmanlı, S Kemaloğlu, A E Ak
Pages 235 - 237
Bu çalışmada Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma Hastanesi Nöroşirurji Kliniğinde 1990- 1996 yılları arasında ki 6 yıllık bir süre içerisinde yatırılarak tedavi edilen (C4 altı) alt servikal spinal yaralanması olan 43 olgu incelendi. Yaşları 10-66 arasında değişen 43 olgunun 32'si (% 74,4) erkek, 11'i (%25,6) bayandı. Bu 43 hastanın 24'ü (%55,8) düşme, 11'i (%25,5) trafik kazası, 8'i (%18,6) ateşli silah yaralanması sonucu başvuranlardı. Olguların 17si (%39,5) ölümle sonuçlanmıştır. Çalışmamızda yüksek mortalite ve morbiditeye neden olan servikal spinal yaralanmalarda mortaliteyi etkileyen faktörler incelendi. Lezyonlar önce direkt grafilerle, sonra bilgisayarlı tomografi ile görüntülendi. Sonuç olarak bu tip yaralanmalarda tedaviye ve mortaliteye etki eden faktörlerin; hastaların yaşları, nörodefisitlerinin varlığı, ilave travmatik patolojilerinin olması, alt birim sağlık istasyonlarında bu konuda eğitim eksikliği, uygun olmayan koşullarda transfer, tanı ve uygun müdahalelerinin gecikmesi gibi faktörlerin tedaviyi ve mortaliteyi etkilediği saptandı.
In the study, we investigated a total of 43 cases with lower cervical spinal injury, admitted and treated at the Department of Neurosurgeiy, Research Hospital of Medical Faculty, Dicle University, between 1990-1996. Of 43 patients whose ages varied between 10-66,32 (74.4%) were male and 7 I (25.6%) were female. Of these patients, 24 (55.8%) applied to our clinic due to fall-down, 11 (25.5%) traffic accident, 8 (18.6%) gun-shot injury. Seventeen of the cases (39.5%) died. In our study, the factors affecting mortality in cervical spinal injuries leading to high mortality and morbidity were investigated. Lesions were imaged first by direct radiography and later by computerized tomography. The results of this study demonstrated that such factors as patients age, existence of neuro-deficits, presence of additional traumatic pathologies, lack of training in primary health care units on this matter, transfer under inadequate conditions, delay of diagnosis and proper intervention affected mortality and morbidity in this type of injuries.

3.PENETRATING CRANIOCEREBRAL GUNSHOT WOUNDS
İbrahim M Ziyal, Bülent F Kılınçoğlu, Yüksel Şahin, Yunus Aydın
Pages 238 - 241
Kranyoserebral ateşli silah yaralanmaları sıklıkla savaş dönemlerinde görülmekle birlikte, sivil hayatın da nadir kafa travması sebeplerinden biridir. Bu çalışmada, son dört yıl içinde ateşli silah yaralanması sonucu kafa travması geçiren 29 sivil yaralanma olgusu tanı, tedavi ve takip sonuçları ile birlikte literatür gözden geçirilerek özetlendi. Kurşun yaralanması 21 olguda, saçma ile yaralanma ise 8 olguda tesbit edildi. Olguların kliniğe kabulleri esnasındaki Glasgow Koma Skalaları (GKS) 12 olguda 3-7 arası, 11 olguda 8-11 arası ve 6 olguda 12-15 arası idi. Travmatik subaraknoid kanama (SAK) 27 olguda (%93), pnömosefalus 26 olguda (% 83), ayrıca 6 olguda intraserebral hematom, 4 olguda geniş kranyal defekt ve 2 olguda intraventriküler kanama tabloya eşlik etmekte idi. Ondokuz olguda mermi çekirdeğinin ya da saçmanın kafayı terk etmiş olduğu, on olguda ise kranyum içinde kalmış olduğu tesbit edildi. Cerrahi girişim 10 olguya uygulandı. Sadece bir olguda mermi çekirdeği çıkartıldı, ancak bu olguda cerrahi endikasyon kurşunun çıkarılması değil intraserebral hematomun boşaltılması idi. İki olguda geç dönemde abse tesbit edildi. Bu serinin mortalite oranı % 34 olarak tesbit edildi. Hayatta kalan 19 olgunun ortalama takip süresi 26 ay idi ve sadece 2 olgu hiçbir nörolojik defisit veya sekel olmaksızın yaşamını devam ettirmektedir. Ayrıca iki olguda zaman içinde kranyum içindeki kurşunun yer değiştirmiş olduğu tesbit edildi.
Even though craniocerebral gunshot wounds frequently occur during wars, they are one of seldom causes of civil life head injuries. This study includes the results of diagnosis, treatment and follow-up of 29 civil injury cases, including also detailed literature review. Twenty-five cases had missile injuries, and 8 cases had buck-shots. The Glasgow Coma Scales during admission were between 3-7 in 12 cases, between 8-11 in 11 cases, and between 11-15 in 6 cases. Traumatic subarachnoid hemorrhage was observed in 27 cases (%93), and pneumocephalus in 26 cases (%83). Additionally, 6 cases had intracerebral hematomas, 4 cases large cranial defects, and 2 cases intraventricular hemorrhages. In 19 cases the missile had left the cranial cavity, in 10 cases it stayed inside. Ten cases needed surgical procedure. Only in one case the missile was taken out. But the surgical indication was not the removal of the missile, it was the evacuation of an associated intracerebral hematoma. Later, in two cases abscess formation was observed. The mortality rate of this series is 34 %. The mean follow-up period of survived 19 cases was 26 months, and only two of them have been living without any neurological deficit or sequel. Additionally, the movement of the missile from its initial position was observed in two cases during late follow-up period.

4.OUR EXPERIENCE OF EMBOLECTOMY AT ACUTE MESENTERIC ISCHEMIA
Ayla Büyükkeçe, Mehmet Kemal Öğüş, Şükrü Aktan
Pages 242 - 245
Ocak 1992 ile Eylül 1998 tarihleri arasında mezenterik vasküler oklüziv hastalık tanısı ile ameliyat edilen 74 olgunun dokuzunda barsak nekrozunun tam olarak yerleşmemesi nedeniyle superior mezenter arter (SMA) eksplorasyonu uygulanarak sorunun emboli olduğu olgularda embolektomi yapıldı. Dokuz olgunun 2'sinde barsaktaki iskemi tamamen düzeldi ve rezeksiyon gerekmedi (%22.2). İki olguda ise iskemik bölgenin bir bölümünde reperfüzyon sağlandı ve masif barsak rezeksiyonu gerekmedi (%22.2). Kalan 5 olgu ise embolektomiden yarar görmedi (%55.6). Altı olguda sepsis gelişti (%66.6), üç olgu ise kaybedildi (%33.4). Fizik muayene ve laboratuvar bulguları desteklemese bile, akut mezenter oklüziv hastalık olabilme riski yüksek, şiddetli karın ağrısı olan olgularda anjiografi olanağı yoksa laparotomiden kaçınılmaması, barsakta nekroz yerleşmemiş ise SMA'in ekplore edilmesi ve sorun emboli ise embolektomi yapılması gerektiği kanısındayız. Reperfüzyondan sonra serbest oksijen radikallerine bağlı reperfüzyon hasarı ve bakteriyel translokasyona bağlı sepsis olasılığının da göz ardı edilmemesi gerektiği görüşündeyiz.
Between January 1992 and September 1998, 74 patients were operated with the diagnosis of mesenteric vascular occlusion. Superior mesenteric artery exploration were performed in 9 of these patients since necrosis of the bowel were not established completely. In two patients the ischemia on the effected segments of the bowel were completely perfused and resection was not necessary (22.2%). In two patients part of the ischemic area could be reperfused and limited resection was performed (22.2%). In five patients embolectomia was unsuccessful (55.6%). Six patients (66.6%) developed sepsis. Three patients died (33.4%). In patients with severe abdominal pain and in whom acute mesenteric vasculary occlusive disease risk is high if angiography can not be performed, laparotomy must be done immediately and in patients in the ischemic period superior mesenteric artery must be explored and if the thrombus is detected, embolectomy must be performed. The possibility of sepsis should also be kept in mind due to the translocation of bacteria and free radicals after the reperfusion.

5.FRACTURE - DISLOCATION OF THE PROXIMAL HUMERAL END THE METHOD AND THE RESULTS OF TREATMENT
Ahmet Tan, Ercan Çetinus, Haldun Ertürk, İlhan Gever
Pages 246 - 251
S.B. Haseki Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji polikliniğine Ocak 1988 Ağustos 1996 tarihleri arasında 866 humerus üst uç kırığı ve kırıklı-çıkık olgusu müracaat etti. Bu olgulardan 53(%6)'ü yatarak tedavi edildi. Yatarak tedavi edilen olguların 32(%60)'si erkek, 21 (% 40)'i kadın olup, yaş ortalaması 39 (min. 7 - maks. 79)'du. Bu olguların 21 (% 40'i konservatif olarak, 32 (% 60) 'si cerrahi olarak tedavi edildi.Ortalama 16.8 ay (min.6 - maks.40 ay) izlenen 27 olguda kırık iyileşmesi radyolojik olarak, hasta omuzun fonksiyonları ise Constant Skorlama sistemine göre değerlendirildi. Kırık fragmanlarında deplasman derecesi ve fragman sayısının artmasının, uygulanan cerrahi tekniğin,sonuçlar üzerinde etkili olabileceği, iyi bir fonksiyonel sonuç için rehabilitasyonun, uygulanan ortopedik tedavi y önlemleri kadar gerekli olduğu sonucuna varıldı.
866 patients with proximal end fracture and fractured dislocation of the humerus, were accepted to the Department of Orthopaedics and Traumatology, in Haseki Hospital of Ministry of Health, between January 1988 and August 1996.53 cases (6%) were treated in the in patient clinic. 32 (60%) of those were men and 21 (40%) were women, the average age of whom was 39 (ranged between 7 and 79). Conservative treatment was applied to 21 (40%), and surgical treatment was performed to 32 (60%) of those cases. 27 patients were followed up averagely 16,8 months (minimum 6, maximum 40 months). Healing of the fracture was evaluated radiologically and functions of the fractured shoulder was evaluated according to Constant Scoring System. The increase in the degree of deplacement of the fragments of fracture and the number of fragments, and the surgical technique performed, were concluded to affect the results; and rehabilitation was essential as well as the orthopaedic treatment methods performed in order to obtain satisfactory functional results.

6.PROBLEM OF PSEUDOARTHROSIS DUE TO GUNSHOT INJURIES AND OUR TREATMENT RESULTS WITH CIRCULAR EXTERNAL FIXATOR
Mahmut Kömürcü, Sabri Ateşalp, Mustafa Başbozkurt, Bahtiyar Demiralp, Ethem Gür
Pages 252 - 256
Ateşli silah yaralanmalarına bağlı defektli ve defektsiz psödoartroz tedavisi oldukça güç ve tartışmalı bir konudur. Bu çalışmada GATA Ortopedi ve Travmatoloji A.D'de Ocak-1986 Aralık-1997yılları arasında sirküler eksternal fiksatör (CEF) ile tedavi edilen toplam 151 psödoartrozlu olgunun tedavi sonuçları sunulmuştur. Olgularımızın ortalama yaşı 24 olup, 95(%62.9)'si defektli psödoartroz ve 56 (%37.1)'u defeksiz psödoartrozdur. Ortalama takip süresi 64.2 (24-132) aydır. Klinik ve radyolojik olarak elde ettiğimiz başarılı sonuçlar özellikle yüksek enerjili ateşli silah yaralanmasına bağlı psödoartroz sorununun, CEF cihazı ve tekniği ile başarılı bir şekilde çözümlenebileceğini göstermiştir.
The treatment of pseudoarthrosis with defected or without defected due to gunshot injuries is rather difficult and controversial subject. In this study, we evaluated the treatment of 151 pseudoarthrosis cases treated with circular external fixator(CEF) at Gülhane Military Medical Academy, Department of Orthopaedics and Traumatology between Jan-1986 and Dec1997. Mean age of our cases was 24, 95(62.9%) of those was pseudoarthrosis with defected and 56(37.1%) of those was pseudoarthrosis without defected. Mean follow-up period was 64.2(24-132). Because of obtaining successful clinical and radiological results, pseudoarthrosis due to gunshot injuries with high-velocity can be managed by means of circular external fixator.

7.GENITOURINARY SYSTEM TRAUMAS
Şaban Mimaroğlu, Gökhan Toktaş, Erdinç Ünlüer, Cemalettin Murat, Suat Özkan, Cenk Gürbüz
Pages 257 - 261
Kliniğimizde Ocak 1992 ile Şubat 1998 tarihleri arasında künt batın travmasına bağlı renal yaralanma tanısı konulan 14'ü (%29.16) kadın, 34'ü (%70.84) erkek toplam 48 hastanın kayıtları retrospektif olarak incelendi Yaralanma şekli bakımından yüksekten düşme 22 hasta (%45.8) ile ilk sırada yer almaktaydı. Hastaların yaş ortalaması 27.8 yıldı (minimum 6 - maksimum 71). Hastaların 41'inde %85.4 minör, 7 'sinde %14.6 majör renal yaralanma olduğu görüldü. 41'inde minör, 3'ünde majör renal yaralanma olan toplam 44 hastaya, (%91.7) konservatif tedavi uygulanmış olup, bunların 43'ü (%97.7) başarılı bir şekilde tedavi edilirken, majör yaralanması olan bir (%2.3) hasta geç eksplorasyon sonrası konservatif kalınarak tedavi edildi. Acil eksplorasyon uygulanan 4 (%8.3) hastada majör renal yaralanma vardı ve bunların 3' üne nefrektomi yapılırken kalan bir hastaya konservatif kalınmasına karar verildi. Takiplerine devam eden hastaların hiçbirinde geç dönem komplikasyonları (retroperitoneal apse, ürinom, sepsis) gelişmedi. Genel beden travmalarında renal yaralanma oranı %3-10 arasında meydana gelmektedir. Son yıllarda renal yaralanmaların tanı ve tedavisinde önemli gelişmeler olmuştur. Giderek daha fazla konservatif yaklaşıma doğru artmış bir eğilim görülmektedir. Bu gelişmeler doğrultusunda kendi deneyimlerimizi yeniden gözden geçirdik ve bu konuda batın travmalarıyla ilgili uzmanlık dallarının deneyimlerini gözden geçirmelerinin gerekli olduğunu gördük.
The records of total 48 patients (14(29%) female, (34(71%) male); which were interned with the diagnosis of blunt renal trauma between January 1992 and February 1998 were reviewed. According to type of trauma deaccelaration was the most common (22 patients 45.8%). There were 41 patients (85.4%) minor and 7patients (14.6%) with major renal trauma. A total of 44 (91.7%) patients which 41 were minor and three were major treated with coservative methods. Coservative methods were succesfull in 43 (97.7%) patients where as one patient (2.3%) underwent a late exploration. In all of 4 patients who underwent surgical exploration had major renal traumas and 3 of them treated by nephrectomy and in one patient coservative methods were used after the exploration. None of the patients in the follow-up period late complications were seen as retroperiteonal abcess, urinoma and sepsis. Renal traumas are seen at a persentage of 3-10 in general body traumas. In recent years several improvements made in the diagnosis and treatment of renal traumas which gives a common use of conservative methods. Within the lights of these improvements we re-evaluated our experiences and also concluded that the other experts who treats trauma patients must do the same also.

8.DIAPHRAGMATIC INJURIES
Günay Gürleyik, Emin Gürleyik, Mithat Güran, Ömer Günal, Mevlüt Pehlivan, Selçuk Ünalmışer
Pages 262 - 265
Bu yazımızda, preoperatif tanısı zor olan ve genellikle yandaş yaralanmalarla birlikte görülen diyafragma yaralanmalı olgulardaki deneyimlerimizin aktarılması amaçlanmıştır. Yetmiş beş olgunun hastane kayıtları, ameliyat öncesi ve ameliyat bulgularıyla, tedavi sonuçları değerlendirilmek amacıyla retrospektif olarak incelenmiştir. Olguların % 87si erkek ve ortalama yaş 32'dir. Diyafragma yaralanmalarının % 63'ü penetran travmalara bağlıdır. Preoperatif tanı oranı % 28, tanı ve tedavi gecikmesi oranı % 9 bulunmuştur. Laserasyon 50 (% 67) olguda diyafragmanın sol yansında yerleşiktir. Künt yaralanmaların % 82'si, penetranların % 57si Diyafragmanın sol yarısındadır (p=0.031). Olguların % 84'ünde yandaş yaralanmalar saptanmıştır. Olguların %79'unda 2 ve 3. Derece diyafragma hasarı vardır. Biri hariç tüm laserasyonlar primer dikiş ile başarılı olarak onarılmıştır. Erken dönemde mortalite % 9'dur ve hepsi yandaş sistem ve organ yaralanmalarına bağlıdır. Mortalite künt travmalarda % 14, penetranlarda % 6'dır (p=0.23). Travmatik diyafragma yaralanmalarının preoperatif tanısı güç olmaktadır. Ancak diyafragma hasarlarının cerrahi onarım sonuçları başarılıdır. Ölüm genellikle yandaş yaralanmalara bağlı gelişmektedir. Künt ve penetran göğüs ve karın travmalarında diyafragma yaralanmasının düşünülmesi ve dikkatli cerrahi eksplorasyon tedavinin başarısı için esastır.
In this paper we aimed to present our experiences on the cases of diaphragmatic ruptures which were seen generally with associated injuries. Hospital records of 75 patients were analyzed retrospectively in order to evaluate preoperative and intraoperative findings, and the results of their management. Eighty-seven percent of patients were male with a mean age of 32 years. Sixty-three percent of diaphragmatic injuries were secondary to penetrating trauma. The rate of preoperative diagnosis was found as 28 %, and of delayed diagnosis and treatment as 9 %. Lacerations were localized in the left hemidiaphragm in 50 (67 %) patients. The left hemidiaphragm harbored 82 % of blunt and 57 % of penetrating injuries (p=0.031). Associated injuries were determined in 84 % of our cases. Seventy-nine percent of the cases have grade 2 and 3 diaphragmatic lacerations. All ruptures, but one, have been repaired successfully with primary suture. The overall perioperative mortality was 9 %, and all of them were related to associated injuries. The mortality was 14 % after blunt, and 6 % after penetrating trauma (p=0.23). Preoperative diagnosis of traumatic diaphragmatic injuries is usually difficult. However the results of surgical repair of diaphragmatic lacerations is satisfactory. The death generally occurs secondary to associated injuries. To take into account diaphragmatic injuries after blunt or penetrating trauma of the thorax and the abdomen, and careful surgical exploration is essential for proper and successful management.

9.THORACIC GUNSHOT INJURIES
Mustafa Çıkırıkçıoğlu, Ufuk Çağırıcı, Yüksel Atay, Tahir Yağdı, Ali Telli, Önol Bilkay
Pages 266 - 269
Bu çalışma 1991-1998 yılları arasında toraks travması nedeniyle Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp Damar ve Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalları'na acil olarak yatırılan 286 hasta arasından ateşli silahlar ile oluşturulmuş 29 yaralanma olgusunu kapsamaktadır. İncelenen olguların erkek/kadın oranı 3.1 olup yaş aralığı ve ortalaması sırasıyla 19-64 ve 36.4 olarak bulundu. Yaralanmaların 11'i av tüfeği (%37) ile oluşturulmuştu. Yandaş yaralanmalar arasında majör vasküler yaralanmalar (%66) ilk sırada yer almakta iken, olguların dokuzuna (%31) torakotomi, birine (%3) median sternotomi ile müdahale edildi. Bu müdahalelerden altısı (%60) acil koşullarda gerçekleştirildi. Ortalama yatış süresi 13.6 gündü. Morbidite %57 oranında izlenirken, mortalite iki olgu ile %7 oranında saptandı. Diğer yaralanma türleri ile kıyaslandığında, bu yaralanmaların morbidite ve yatış süresine etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulundu (sırasıyla p < 0.001 ve p < 0.05).
The trial comprises 29 cases of thoracic gunshot wounds among 286 thoracic trauma patients urgently hospitalized at the Department of Thoracic and Cardiovascular Surgery of Ege University Medical Faculty, between 1991-1998The male/female ratio was 3.1, age range and the mean age were 19-64 and 36.4, respectively. Eleven (37%) of the cases were injured by shotguns. Among the associated lesions, major vascular injuries were encountered most frequently. Thoracotomy was required in nine (31%), and median sternotomy in one of the cases. Six patients (60%) were operated under emergent conditions. The mean hospital stay was 13.6 days. Morbidity rate was 57%, representing 16 patients and mortality was seen in two patients. The effect of gunshot wounds to the morbidity and to the length of stay was determined to be statistically significant (p<0.001 and p<0.05, respectively).

10.CENTRAL VENOUS CATHETERIZATION IN EMERGENCY DEPARTMENT
Cuma Yıldırım, İbrahim İkizceli, Levent Avşaroğulları, Erdoğan M
Pages 270 - 273
Acil servislere başvuran hastaların çoğuna süratli bir şekilde ve emniyetli bir damar yolu açmak gerekmektedir. Travma, şok, yanık gibi vakalarda etkili resüsitasyon ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Bu hastaların bir çoğunda periferik vasküler kollaps olduğundan periferik damar yolu açmak zor olduğu gibi, istenilen derecede etkili replasman sağlanamamaktadır. Ayrıca, bu hastaların bir kısmında mayi replasmanının etkili olup olmadığını anlamak için santral venöz basınç takibi de gerekli olmaktadır. Dolayısı ile çoğu kez santral venöz kateterizasyon kaçınılmaz bir ihtiyaç olmaktadır. Bu çalışmada 1998 yılı içindeki 12 aylık zaman periyodunda acil serviste santral venöz kateter takılan 186 hastanın dosyaları retrospektif olarak incelendi. Santral venöz kateterizasyon için en sık subklavian ven kullanıldı (%50). Hastaların büyük çoğunluğunda kateterizasyon endikasyonu mayi replasmanı ve santral venöz basınç ölçümü idi (%92). Cerrahi acil olgularda en sık acile başvuru nedeni trafik kazası (% 26), dahili olgularda ise Serebrovasküler hastalıklar (%9) idi. Subklavian kateterizasyonda %10; İnternal juguler kateterizasyonda %4; femoral kateterizasyonda ise %26 komplikasyon gelişmiştir. En sık görülen komplikasyonlar femoral yolda enfeksiyon ve subklavian yolda arter kateterizasyonudur.Sonuç olarak; Santral kateter uygulaması özellikle acil servisler için vazgeçilmez bir uygulamadır. Tecrübesiz ellerde bazı komplikasyonları vardır. Ancak bu komplikasyonlar santral kateter takılmasına engel değildir. Sadece mayi transfüzyonu için santral kateter uygulamasına gerek yoktur.
A Rapid and safe intravenous access is necessary in almost all patients applying to emergency department (ED) Effective administration of fluids is unavoidably required in certain cases such as polytrauma, shock and burns. Obtaining a peripheral intravenous access and effective fluid administration are generally difficult in these cases due to vascular collapse. In many of these cases, monitorisation of central venous pressure is mandatory. For these reasons, central venous catheterization usually turns out to be an unavoidable procedure in these patients. 186 patients who required central venous catheterization in our ED during the year of 1998 were reviewed. Subclavian vein route was the most common route for central venous catheterization (50%). The indications for central venipuncture was fluid administration and measurement of central venous pressure in the majority of the patients (92%). Traffic accident were the leading cause in the surgical cases (26%) While cerebrovascular accidents were the most common cause in the medical cases (9%). The rates of complications related to the routes used were as follows: Subclavian vein route (10%) internal juguler vein route (4%), femoral vein route (26%). The most common complications were infection around the insertion site in femoral vein route and arterial puncture in subclavian vein attempt. As a result, central venous catheterization is a necessary intervention in EDS. Some complication may occur when applied by inexperienced hands yet, these complications are not contraindications for these insertion. Requirement of fluid administration alone is not an indication for central venous catheter insertion.

11.IS RETROGRADE AMNESIA, BY ITSELF, AN INDICATION FOR CRANIAL COMPUTERIZED TOMOGRAPHY?
Erol Armağan, Şule Akköse, Mehtap Bulut, Halil Özgüç, Rıfat Tokyay
Pages 274 - 276
Minör kafa travmasına (Glaskow Koma Skoru: 15) bağlı retrograd amnezi olguları acil hekimlerinin çok sık rastladığı bir durumdur. Bu nedenle herhangi bir nörolojik bulgu taşımayıp sadece retrograd amnezisi olan olgularda Bilgisayarlı Beyin Tomografjsinin (BBT) ne kadar gerekli olduğunu araştırmak amacı ile bu çalışma yapılmıştır. Retrograd amnezi dışında herhangi bir nörolojik defisiti bulunmayan ardışık 100 olguya BBT çekilmiştir. Bu olguların 5'inde patoloji saptanmış, 95 BBT normal bulunmuştur. Bu bulgular literatürle uyumludur (%4-6). Bu nedenle retrograd amnezinin yandaş semptom ve bulgular olmadan da tek başına BBT endikasyonu olarak devam etmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Retrograde amnesia due to minor head injury (Glasgow coma score=15) is frequently encountered in the emergency services. The aim of this study is to find out if cranial computerized tomography (CT) is necessary in patients with pure retrograde amnesia and without any other neurological findings and/or symptoms of increased intracranial pressure. We performed cranial CT in WO consecutive such patients with retrograde amnesia. 95 CT scans were normal and 5 abnormal (5%). These findings are in accordance with the literature (4-6%). We, therefore think that we must continue to consider retrograde amnesia, by itself, as an indication for computerized cranial tomography.

12.HYDATID CYST PERFORATION DUE TO MINOR TRAUMA
Fehmi Çelebi, A Ahmet Balık, S Selçuk Atamanalp, Sabahattin Dalga
Pages 277 - 280
Karaciğer kist hidatiği eski bir hastalık olup Hipocrates zamanından beri bilinmektedir. Dünyanın bazı bölgelerinde ve ülkemizde yaygın olan hastalığın önemli komplikasyonları vardır. Zamanında ve uygun tedavi edilmeyen hastalık komplikasyonlarının ortaya çıkmasıyla öldürücü olabilir. Endemik bölgelerde genellikle uzun süre semptomsuz seyredebilir. Makalemizde çeşitli nedenlerle karaciğer kist hidatiği perforasyonuna bağlı meydana gelen üç akut karın tablosu literatür ışığında irdelendi.
Hydatid disease of the liver has been known since Hipocrates. The disease, which occurs in Turkey and many other countries, has serious complications. The disease could be symptom free for long time. In this issue 3 patients who have acute abdomen due to perforation of hydatid cysts of the liver are reported.

13.TENSION PNEUMOPERICARDIUM AFTER BLUNT CHEST TRAUMA
Şerife Tubaliman, Tamer Altıok, Ayşin Alper, İ Cüneyt Kurul, A İrfan Taştepe
Pages 281 - 283
Künt toraks travması sonrasında gelişen tansiyon pnömoperikardiyum nadir gözlenen bir patolojidir. Burada künt toraks travması sonrasında gelişen göğüs patolojilerine ek olarak klinik, hemodinamik ve radyolojik olarak tanısı karakteristik bulgularla konan bir pnömoperikardiyum vakası sunulmaktadır. Önce Sağ daha sonra sol pnömotoraks oluşması nedeniyle ardışık olarak yerleştirilen iki taraflı toraks tüpleriyle, muhtemelen pleuroperikardiyal laserasyona bağlı olarak gelişen pnömoperikardiyum ve tamponad bulguları perikarda müdahaleye gerek kalmadan gerilemiştir.
Tension pneumopericardium after blunt chest trauma is a rare pathology. We present one of these cases here. Pneumopericardium occurred after blunt chest trauma was diagnosed with his characteristic clinical, hemodynamic and radiological findings. Because of the bilateraly pneumothoraces sequentially bilateraly chest tubes inserted to the patient and then tension pneumopericardium and pneumopericardium reggressed without needing any intervention.

14.GASTRIC LEIOMYOBLASTOMA
Selman Sökmen, Sedat Karademir, Tarkan Ünek, Sermin Özkal, Ali Küpelioğlu
Pages 284 - 287
Epiteloid gastrik stromal tümörler, gastrik tümörlerin ayrı bir patolojik alt grubunu oluşturur. Malign ve metastatik potansiyelleri, prognozları tartışmalıdır. Bu tümörlerin klinik davranışlarını tayin edebilmek çoğu zaman güçtür, ancak hastaların büyük bir kesimi semptomatiktir ve en sık görülen semptom gastrointestinal hemorajidir. Diğer bazı neoplazmalarla, özellikle gastrik adenokarsinom, birliktelik bildirilmiştir. Bu olgu sunumunda, akut masif gastrointestinal ve intraperitoneal kanama ile başvuran, senkron olarak multiple primer malign tümörlerle birliktelik gösteren bir gastrik stromal tümörün kendisine özgü klinik özellikleri, histolojik bulguları ve prognozu tartışılmıştır.
Epithelioid gastric stromal tumors form a distinct pathologic subset of gastric tumors whose malignant and metastatic potential and prognosis are controversial. The clinical behavior of these tumors is often difficult to predict, however, a significant number of patients are symptomatic and the most common symptom is gastrointestinal hemorrhage. The association of other neoplasms, particularly carcinoma of stomach have been noted in patients with epithelioid leiomyomatous tumors. Here we report the bizarre clinical features, histologic findings, and prognosis of a gastric stromal tumor presented with acute massive gastrointestinal and intraperitoneal bleeding and with other multiple primary malignant tumors.

15.POSTERIOR SCREW-PLATE FIXATION IN TRAUMATIC SPONDYLOLISTHESIS OF AXIS
A F Özer, A Çerçi, M Sasani, M Kalelioğlu, A Ç Sarıoğlu
Pages 288 - 291
Asılan adam kırığı üst servikal bölgenin nadir olmayan kırıklardandır. Son derece instabil kırıklar olup konservatif tedaviye iyi yanıt verirler. Konservatif tedaviyi reddeden, cevap vermeyen vakalarda cerrahi müdahale endikasyonu vardır. Burada sunulan olguda asılan adam kırığı cerrahi tedavisi literatürde gözden geçirilerek tartışılmış ve posterior C2-3 plak vida fiksasyonunun zor ama yapılması gereken müdahale olduğu vurgulanmıştır.
Traumatic spondylolisthesis of axis (Hangman's fracture) is not a rare pathology. Although it is a very unstable fracture, healing can be achieved by conservative treatment. In case of rejection of medical treatment or persisting instability following Halo brace, surgery can be a necessity for the treatment of this pathology. In this presentation, surgical treatment of hangman1 s fracture was discussed reviewing the literature and posterior C2-C3 transpedicular plate screw fixation is emphasised as the best approach for treatment.