p-ISSN: 1306-696x | e-ISSN: 1307-7945
Volume : 18 Issue : 1 Year : 2022

Quick Search




SCImago Journal & Country Rank
Turkish Journal of Trauma and Emergency Surgery - Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 18 (1)
Volume: 18  Issue: 1 - January 2012
RESEARCH ARTICLE
1.Is neopterin a diagnostic marker of acute appendicitis?
Kagan Coskun, Oner Mentes, Aysegul Atak, Arzu Aral, Mehmet Eryılmaz, Onder Onguru, Mujdat Balkan, Orhan Kozak, Sadettin Cetiner
PMID: 22290042  doi: 10.5505/tjtes.2012.00087  Pages 1 - 4
AMAÇ
Deneyimli bir cerrah için bile akut apandisit tanısı kimi zaman zor olabilir. Tanıdaki gecikme komplikasyon oranını arttırmaktadır. Bu deneysel çalışmadaki amacımız, akut apandisit tanısında belirteç olarak neopterinin uygunluğunun ve öneminin araştırılmasıdır.
GEREÇ VE YÖNTEM
Otuz beş adet Yeni Zellanda tipi erkek tavşanda oluşturulmuş akut apandisit modelinde neopterin düzeyleri ölçüldü. Hayvanlar apendektomi uygulanana kadar geçen zamana göre 5 gruba ayrıldı. (Grup 1: Kontrol, Grup 2: Sham, Grup 3: 12. saat, Grup 4: 24. saat, Grup 5: 48. saat). Her bir gruptan alınan kan örneklerinde (Grup 3, Grup 4 ve Grup 5’te apendektomi öncesinde) neopterin düzeyleri enzim immunoassey kitinde ölçüldü.
BULGULAR
Akut apandisit tanısı için optimal eşik değeri noktası 34,475 nmol/lt olarak saptandı. Neopterin düzeyi 34,475 nmol/lt üzerinde olduğu zaman akut apandisit olma olasılığı 4,667 kat fazla olarak bulundu.
SONUÇ
Bu çalışma deneysel bir hayvan çalışması olsa da klinik uygulamalar açısından değerli ipuçları vermektedir. Neopterinin akut apandisit tanısında kullanılabilecek potansiyele sahip bir belirteç olduğunu düşünüyoruz.
BACKGROUND
The diagnosis of acute appendicitis, even for experienced surgeons, can sometimes be complex. A delay in diagnosis increases the complication rate. This experimental study aimed to investigate the suitability and significance of neopterin as a marker for acute appendicitis.
METHODS
The levels of neopterin were measured using an acute appendicitis animal model in 35 New Zealand male rabbits. They were divided into 5 groups as Group 1= control; Group 2= sham; and Groups 3 (12-hour); 4 (24-hour); and 5 (48-hour) (based on the elapsed time period before their appendectomies). The neopterin levels of each group were measured by neopterin enzyme immunoassay kit in blood samples (taken before the appendectomies in Groups 3, 4 and 5).
RESULTS
For the diagnosis of acute appendicitis, the optimal cut-off point was 34.475 nmol/L. The probability of acute appendicitis was found to be 4.667 times higher when the neopterin level was greater than 34.475 nmol/L.
CONCLUSION
This study was an experimental animal study; however, it provides valuable clues useful in clinical assessment. Neopterin seems to have great potential as a new diagnostic marker for the diagnosis of acute appendicitis.

2.Effect of epidural anesthesia on anastomotic leakage in colonic surgery: experimental study
Tayfun Adanır, Murat Aksun, Gülşah Yılmaz Karaören, Türker Karabuğa, Okay Nazlı, Atilla Şencan, Mehmet Köseoğlu
PMID: 22290043  doi: 10.5505/tjtes.2012.67044  Pages 5 - 10
AMAÇ
Bir hayvan modelinde, sürekli epidural anestezi ile kolon anastomozunun gücü arasındaki ilişki araştırıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM
Beyaz erkek 14 adet Yeni Zelanda tavşanı çalışmaya alındı ve randomize iki grup oluşturuldu. Grup 1’de (n=7) epiduralden sürekli olarak %0,9’luk NaCl infüzyonu (0,4 mlkg-1 bolus ve 0,2 mlkg-1 sa-1 infüzyon) ve Grup 2’de (n=7) epiduralden sürekli olarak %1’lik lidokain infüzyonu (0,4 mlkg-1 bolus ve 0.2 ml kg-1 sa-1 infuzyon) uygulandı. İnfüzyonlara, operasyonların başında başlandı ve cerrahi sonrası 6. saate kadar sürdürüldü. Bütün deney hayvanlarına genel anestezi altında sağ kolon rezeksiyonu ve kolo-kolonik anastomoz uygulandı. Cerrahi sonrası 4. gün, re-laparotomi yapılıp in situ olarak anastomoz patlama basınçları ölçüldü. Dikiş hattını içine alan 1 cm’lik segment çıkartılıp, hidroksiprolin ve kollajen düzeyleri ölçüldü.
BULGULAR
Anastomoz patlama basınçları, epidural lidokain grubunda (medyan 248 mmHg - [117-300]) serum fizyolojik grubuna (medyan 109 mmHg - [47-176]) göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p=0,006). Doku örneğindeki hidroksiprolin ve kollajen düzeyleri açısından gruplar arasında fark yoktu (p>0,05).
SONUÇ
Kolon anastomozunun dayanıklılığının epidural lidokain infüzyonu ile artabileceğini düşünüyoruz.
BACKGROUND
The association between the infusion of continuous epidural anesthesia and the anastomotic strength of colonic anastomosis was examined in an animal model.
METHODS
Fourteen white male New Zealand rabbits were included in the study and randomly assigned to two groups. Group 1 (n=7) had continuous epidural 0.9% NaCl infusion (0.4 ml kg-1 bolus and 0.2 ml kg-1 h-1 infusion) and Group 2 (n=7) had continuous epidural 1% lidocaine infusion (0.4 ml kg-1 bolus and 0.2 ml kg-1 h-1 infusion). Infusions started at the beginning of the operation and were continued for six hours postoperatively. All experimental animals underwent right colon resection and colo-colonic anastomosis under general anesthesia. On the fourth postoperative day, relaparotomy was applied and the bursting pressures of the anastomosis (BPA) were measured in situ. Segments 1-cm long consisting of the complete suture lines were excised, and the levels of hydroxyproline and collagen were measured.
RESULTS
BPAs were statistically higher in the epidural lidocaine group (median: 248 mmHg; min 117 - max 300) than in the saline group (median: 109 mmHg; min 47 - max 176) (p=0.006). There was no difference between the groups in terms of hydroxyproline and collagen levels in the sample tissues (p>0.05).
CONCLUSION
We concluded that the strength of colonic anastomosis may be increased by epidural lidocaine infusion.

CLINICAL ARTICLE
3.Effects of repetitive injections of hyaluronic acid on peritendinous adhesions after flexor tendon repair: a preliminary randomized, placebo-controlled clinical trial
Güzin Yeşim Özgenel, Abdullah Etöz
PMID: 22290044  doi: 10.5505/tjtes.2012.95530  Pages 11 - 17
AMAÇ
Bu çalışmada, zon-II fleksör tendon onarımlarından sonra, iki haftalık süre içerisinde enjekte edilen 3 doz hyaluronik asit (HA) enjeksiyonunun plaseboya (salin) karşı etkinliği araştırıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM
Çalışmaya İkinci parmak izole zon-II fleksör tendon hasarlanması olan 22 hasta dahil edildi. Tenorafi öncesi, parmaklar randomize olarak iki gruba ayrıldı; 11 parmakta tenorafi çevresine 3 doz HA enjekte edilirken, aynı şekilde salin enjekte edilen 11 parmak da plasebo grubunu oluşturdu. Birinci doz tenorafi sırasında verildi ve ilave 2 doz 1 hafta ara ile enjekte edildi. Operasyon sonrası Kleinert rehabilitasyon protokolü uygulandı. Eklem hareket açıklığı, 3. hafta, 3. ay ve uzun dönemde total aktif ve pasif eklem açıklığı ölçülerek değerlendirildi. Fonksiyonel sonuç, Strickland sınıflandırmasına göre belirlendi.
BULGULAR
Üçüncü haftada eklem hareket açıklığı açısından iki grup arasında bir fark tespit edilmedi. Ancak, 3. ay ve uzun dönemde, eklem hareket açıklığında, HA enjekte edilen parmaklarda plasebo grubuna göre anlamlı derecede iyileşme olduğu gözlendi.
SONUÇ
Bu plasebo kontrollü ön çalışmada, mükerrer HA enjeksiyonlarının, primer tendon onarımında, muhtemelen adezyon azaltıcı etkisine bağlı olarak, klinik sonuçları iyileştirebildiği ileri sürülmektedir.
BACKGROUND
The aim of this study was to investigate the efficacy of three injections of hyaluronic acid (HA) versus placebo (saline) over a two-week period on functional outcomes after zone-II flexor tendon repairs.
METHODS
Twenty-two patients with isolated zone-II flexor tendon injury of the index fingers were included in this study. Before tenorrhaphy, fingers were randomly divided into two groups; 11 were treated with three injections of HA around the tenorrhaphy site and 11 served as a placebo group and were treated with saline in the same way. The first dose was given at the time of tenorrhaphy and two additional doses were given at one-week intervals. A Kleinert rehabilitation protocol was employed postoperatively. Range of motion was assessed with total active and passive movement evaluation systems at 3 weeks, 3 months and long-term. Functional outcome was evaluated using the Strickland classification.
RESULTS
There were no differences between the two groups in terms of range of motion at 3 weeks. However, at 3 months and long-term, a significant improvement was observed in fingers treated with HA compared to placebo.
CONCLUSION
This preliminary placebo-controlled study suggests that repetitive injections of HA can improve clinical outcomes presumably due to the effect on decreasing adhesions in primary tendon repairs.

4.The impact of visits on vital signs of the patients in surgical intensive care unit: a pilot study
Ükke Karabacak, Leman Şenturan, Sebahat Özdilek, Aygün Şimşek, Yeliz Karateke, Fatma Eti Aslan, Nebahat Yıldız, Bülent Kaya, Cemalettin Ertekin
PMID: 22290045  doi: 10.5505/tjtes.2012.58908  Pages 18 - 22
AMAÇ
Bu araştırma, yoğun bakım ünitesinde yatan hastalara yapılan ziyaretin hastanın yaşam bulguları üzerindeki etkisini incelemek amacıyla yapıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM
Tanımlayıcı olarak gerçekleştirilen çalışma İstanbul ilinde bir üniversite hastanesinin acil cerrahi yoğun bakım ünitesinde gerçekleştirildi. Araştırmanın örneklemini 24 saatten fazla süre ünitede bulunan, 18 yaş ve üzeri 43 hasta oluşturdu. Verilerinin toplanmasında hastaların demografik özellikleri ile ziyaret öncesi, sırası ve sonrasındaki yaşam bulgularının yer aldığı bilgi ve değerlendirme formu kullanıldı. Veriler ziyaret öncesi, ziyaret sırasında ve ziyaretten sonra ölçüldü.
BULGULAR
Hastaların %39,5’i (n=17) kadın, %60,5’i (n=26) erkekti. Ziyaret öncesi ateş değerleri ortalaması 36,7±0,81 sonrası 36,8±,94; nabız değeri ortalaması öncesinde 97,3±26,4, sonrasında 98,4±26,1; solunum değeri ortalaması 23,76±4,55 sonrasında 24,30±4,53; sistolik basınç değeri 113,4±25,86, sonrasında 120,4±21,15; diyastolik basınç değeri 64,81±8, sonrasında 67,30±3 bulundu.
SONUÇ
Pilot bir çalışma niteliğinde yürütülen bu araştırmada, yoğun bakım ortamında bulunan hastaya yapılacak ziyaretlerin hastayı etkilediği, ancak bu etkinin yaşam bulgularında ciddi bir fizyolojik değişime neden olmadığı sonucuna varıldı.
BACKGROUND
This research was conducted to analyze the impact of visiting patients in the intensive care unit on the vital signs of the patients.
METHODS
This descriptive study was conducted at the emergency surgical intensive care unit of a university hospital in Istanbul. The sample consisted of 43 patients aged 18 and above, who stayed at the unit for more than 24 hours. Data collection included the demographic features of the patients as well as the information and evaluation form including the vital signs of patients before, during and after visits. Data were measured before, during and after visits.
RESULTS
39.5% (n=17) of the patients were female and 60.5% (n=26) were male. Values before and after visits, respectively, were as follows: Mean fever 36.7±0.81 and 36.8±.94; pulse 97.3±26.4 and 98.4±26.1; mean respiration 23.76±4.55 and 24.30±4.53; systolic pressure 113.4±25.86 and 120.4±21.15; and diastolic pressure 64.81±8 and 67.30±3.
CONCLUSION
This study, carried out as a pilot study, found that visiting patients in intensive care units affects the patients; however, this effect does not cause a serious physiological change in the vital signs of the patient.

5.Analysis of the necessity of routine tests in trauma patients in the emergency department
Özlem Köksal, Şebnem Eren Çevik, Şule Akköse Aydın, Fatma Özdemir
PMID: 22290046  doi: 10.5505/tjtes.2012.84748  Pages 23 - 30
AMAÇ
Son yıllarda ileri travma yaşam desteği protokollerine göre rutin testlerin gerekliliği tartışılmaktadır. Bu çalışmanın amacı, majör travma hastalarında rutin testlerin gerekliliği ve tanısal değerini analiz etmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM
Bu prospektif çalışmada, Glasgow Koma Skoru 15, Revize Travma Skoru 12 olan ve 15-65 yaş arası majör travma ile acil servise başvuran toplam 103 künt travma hastası değerlendirildi.
BULGULAR
Hastaların (%30,1 kadın,%69,9 erkek) yaş ortalaması 35±12.97 idi. Tüm hastaların %72,8’i araç içi trafik kazası, %12,6’sı araç dışı trafik kazası ve %14,6’sı yüksekten düşme ile başvurdu. Rutin testlerin hepsi ayrı ayrı değerlendirildi. Servikal inceleme ile lateral servikal röntgen istemi, pelvik muayene ile tam kan sayımı ve idrar testi istemi hariç, tam kan sayımı, yan servikal röntgen ve karın ultrasonografisi istem nedenleri ile diğer test sonuçları ve istem nedenleri karşılaştırıldığında önemli farklılıklar saptandı.
SONUÇ
Çalışmamıza göre biyokimyasal testler, ön-arka göğüs grafisi ve ön-arka pelvis grafisi hedefe yönelik testler olarak istenebilir. Hedefe yönelik testlerin istemi ile maliyet ve iş yükü azalacaktır.
BACKGROUND
The necessity of routine tests as regarded in the Advanced Trauma Life Support protocols has become controversial in recent years. The aim of this study was to analyze the necessity of routine tests in trauma patients.
METHODS
This was a prospective study. A total of 103 blunt trauma patients aged between 15 and 65 years who presented to the emergency department with major trauma, Glasgow Coma Scale of 15 and Revised Trauma Score of 12 were admitted to the study.
RESULTS
The average age of the patients (30.1% female, 69.9% male) was 35±12.97 years. A total of 72.8% of the patients presented for motor vehicle crashes, 12.6% for pedestrian injury and 14.6% for fall from a height. All of the routine tests were evaluated separately. With the exception of cervical examination-lateral cervical X-ray results and pelvic examination-complete blood count and urinalysis test results, significant relations were determined between the reason for requiring a test and the results of the other tests (complete blood count, lateral cervical X-ray and abdominal ultrasonography).
CONCLUSION
According to our study, biochemical tests, anterior-posterior chest X-ray and anterior-posterior pelvic X-ray can be ordered as targeted tests. Conducting targeted tests will reduce costs and workload.

6.Work-related injuries in textile industry workers in Turkey
Mustafa Serinken, İbrahim Turkcuer, Bekir Dağlı, Özgür Karcıoglu, Mehmet Zencir, Emrah Uyanık
PMID: 22290047  doi: 10.5505/tjtes.2012.54376  Pages 31 - 36
AMAÇ
Bu çalışma, acil servise başvuran tekstil ve giyim sektörü çalışanlarında işle ilgili yaralanmaları araştırmak için yapıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM
Prospektif tasarlanan çalışmaya iki yıllık araştırma süresince tekstil ve dokuma endüstrisinde çalışanların iş kazaları ile ilişkili başvurular alındı. Çalışma örnekleminde sadece iş yerinde ve fiilen çalışma sırasında olan yaralanmalar analiz edildi.
BULGULAR
Toplam 374 hasta çalışma kriterlerine uygun bulundu. Olguların büyük bölümünü kadınlar (%76,2, n=285), yaş dilimleri içinde ise 14-24 yaş arasındakiler oluşturdu (%44,7, n=167). Olguların yaklaşık üçte ikisi iş kazasına bağlı olarak ilk kez hastaneye başvurduğunu bildirdi (%65,8, n=246). İş kazaları en sık 07: 00 ile 09.00 (%27,3) ve 23: 00 ile 01: 00 (%17,9) saatleri arasında oluştu. Hastalar kazaların nedenini en sık olarak dikkatsizlik ve acelecilik olarak bildirdi (sırasıyla, %40,6 ve %21,4). Hastaların yaklaşık dörtte üçü olay sırasında koruyucu malzeme kullandığını bildirdi (%74,3, n=278). Yaralanma tiplerine bakıldığında, kesi/batma/amputasyon/ avulsiyon yaralanmaları %55,6 (n=208) oranındaydı. En sık olarak üst ekstremite yaralanması (%75,1 n=281) görüldü.
SONUÇ
Ülkemizde tekstil ve dokuma endüstrisinde çalışanların iş kazalarını bir bütün olarak tanımlamak için geniş, toplum tabanlı araştırmalara gereksinim vardır. Hızla gelişen bu sektörde iş kazalarının azaltılması için düzenlemeler yapılmalıdır.
BACKGROUND
This study was conducted as a survey including work-related injuries (WRI) of workers in the textile and clothing industry admitted to the emergency department (ED).
METHODS
This prospective study included patients with WRI reportedly occurring in the textile and clothing industry over a two-year period. The study sample comprised only the casualties occurring at the workplace and while working de facto.
RESULTS
A total of 374 patients were eligible for the study. More than three-fourths of the study sample were females (76.2%, n=285). A significant proportion of the patients were between 14 and 24 years of age (44.7%, n=167). Approximately two-thirds reported that this was their first admission to a hospital related to WRI (65.8%, n=246). WRIs occurred most frequently between 07: 00-09: 00 (27.3%) and 23: 00-01: 00 (17.9%). “Carelessness” and “rushing” were the most commonly reported causes of WRIs from the patients’ perspective (40.6% and 21.4%, respectively). Three-fourths of the patients reported that they were using protective equipment (74.3%, n=278). With respect to injury types, laceration/puncture/ amputation/avulsion injuries accounted for 55.6% (n=208) of the sample. Trauma to the upper extremities was the main type of injury in 75.1% (n=281) of the cases.
CONCLUSION
Broad population-based studies are needed to define the situation as a whole in WRIs in the textile and clothing industry in the country. Strict measures should be undertaken and revised accordingly to prevent WRIs in these growing sectors.

7.Diagnostic peritoneal lavage in hemodynamically stable patients with lower chest or anterior abdominal stab wounds
Shahriar Hashemzadeh, Kamran Mameghani, Rohollah F Fouladi, Elnaz Ansari
PMID: 22290048  doi: 10.5505/tjtes.2012.89137  Pages 37 - 42
AMAÇ
Torakoabdominal bıçak yaralanmaları bulunan ve hemodinamik açıdan stabil olan hastaların tedavisi halen tartışmalıdır. Bu çalışmada, bu tip hastalardaki tanısal peritoneal lavaj (TPL) sıvısındaki eritrosit sayısındaki optimal değer tartışıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM
Hemodinamik yönden stabil ve torakoabdominal bıçak yaralanması olan 388 hasta çalışmaya alındı. Laparotomi yönünden açık bir endikasyona sahip olmayan olgularda, peritoneal kavite 1000 cc serum fizyolojikle yıkandı ve akıntı sıvısındaki eritrosit sayısı analiz edildi. Karın yaralarında >100,000/mm3 ve alt göğüs yaralarında >10,000/mm3 seviyesinde eritrosit sayısı eksploratuvar laparotomi (konvansiyonel yaklaşım) için endikasyonlar olarak kabul edildi. Geriye dönük yapılan analizde, eritrosit sayısı için yeni eşik değerler hesaplandı.
BULGULAR
Konvansiyonel yaklaşımın duyarlılığı ve özgüllüğü, sırasıyla %90 ve %84 olmuştur. Karın yaralarında >15,000/mm3 ve alt göğüs yaralarında >25,000/mm3 seviyesindeki eritrosit sayısı, operasyon gereksinimi olan veya olmayan hastaların ayırt edilmesinde, sırasıyla %94 ve %96’lık bir duyarlılık ve özgüllük ile en uygun eşik değeri bulundu.
SONUÇ
Tanısal peritoneal lavaj sıvısında eritrosit sayısı ile ilgili yeni eşik değer, torakoabdominal bıçak yaralanmaları bulunan ve hiçbir açık operasyon endikasyonu bulunmayan TPL hastalarının tedavisine kullanılabilir.
BACKGROUND
Managing hemodynamically stable patients with thoracoabdominal stab wounds is still under dispute. This study aimed at discussing cut-off points of red blood cell (RBC) count in diagnostic peritoneal lavage (DPL) effluent in these patients.
METHODS
Three hundred and eighty-eight patients with thoracoabdominal stab wounds and hemodynamically stable status were enrolled. In cases without a clear indication of laparotomy, the peritoneal cavity was washed out with 1000 ml of normal saline and the effluent fluid was analyzed for RBC count. RBC counts of >100,000/mm3 in abdominal wounds and of >10,000/mm3 in lower chest wounds were considered as indications for exploratory laparotomy (conventional approach). New cut-off points for RBC count were calculated in backward analysis.
RESULTS
Sensitivity and specificity of the conventional approach were 90% and 84%, respectively. RBC counts >15,000/mm3 in abdominal wounds and >25,000/mm3 in lower chest wounds were the best cut-off points in distinguishing patients with and without need of operation, with a sensitivity and specificity of 94% and 96%, respectively.
CONCLUSION
New cut-off points of RBC count in DPL effluent may promote management of patients with thoracoabdominal stab wounds and no obvious indication for operation.

8.Factors affecting the number of debridements in Fournier’s gangrene: our results in 36 cases
Cemal Göktaş, Mehmet Yıldırım, Rahim Horuz, Gökhan Faydacı, Oktay Akça, Cihangir Ali Çetinel
PMID: 22290049  doi: 10.5505/tjtes.2012.36599  Pages 43 - 48
AMAÇ
Bu çalışmada, tek veya çok sayıda cerrahi debridman gereken Fournier gangreni (FG) hastaları karşılaştırıldı, debridman sayısını etkileyebilecek faktörler araştırıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM
Fournier gangreni nedeniyle tedavi edilen 36 hastanın verileri geriye dönük olarak incelendi. Hastalar uygulanan debridman sayısına göre iki gruba ayrıldı (Grup I: tek seans; Grup II: ≥2 seans). Hastalara ait veriler (klinik ve cerrahi veriler, lezyon özellikleri, FG şiddet indeksi, prognoz verileri) gruplar arasında karşılaştırıldı.
BULGULAR
Hastaların ortalama yaşı 55,5 idi ve hepsi erkekti. Grup I’de 21, Grup II’de 15 hasta incelendi. Grup II’de ortalama debridman sayısı 2,2 idi. Genel mortalite oranı %11 olarak saptandı (Grup I’de %4,8, Grup II’de %20; p=0,287). Diyabet en sık karşılaşılan komorbidite idi (%44). Hastaneye başvuruya kadar geçen süre, başvuru sırasında lezyonun boyutu ve FG şiddet indeksi açısından gruplar arasında fark tespit edilmedi. Grup II’de FG şiddet indeksi skorunun tekrarlanan her operasyon öncesinde anlamlı derecede artış gösterdiği saptandı (p<0,05).
SONUÇ
Her ne kadar tek veya çok sayıda debridman uygulanan hastalar arasında debridman sayısını etkileyebilecek anlamlı fark saptanmamışsa da; FG şiddet indeksi, tekrarlanan her debridmanda arttığı tespit edildiği için, ilave debridmanlara karar vermede yardımcı olabilir.
BACKGROUND
We aimed to evaluate the factors potentially affecting the number of surgical debridements in patients with Fournier’s gangrene (FG) who underwent single or multiple operative sessions.
METHODS
We retrospectively reviewed the data of 36 patients with FG. The patients were assigned to one of two groups according to the number of debridements (Group I: single session; Group II: ≥2 sessions). Data of the patients (clinical and surgical data, lesion characteristics, FG severity index, and prognosis) were compared between the groups.
RESULTS
The mean age of the patients was 55.5 years, and all were male. Group I consisted of 21 patients and Group II of 15 patients. The mean number of debridements was 2.2 in Group II. Our overall mortality rate was 11% (Group I: 4.8% vs Group II: 20%; p=0.287). Diabetes was the most common coexistent pathology (44%). Time to admission to the clinic, size of the lesions at admission, and FG Severity Index (FGSI) scores of the groups were similar. In Group II, FGSI scores were found increased before each of the repeated debridement sessions (p<0.05).
CONCLUSION
There was no difference in the clinical data of the patients who required single or multiple debridement sessions; however, FGSI may be useful in deciding repeated debridements, as it was found increased at each repeated session.

9.An alternative classification of occupational hand injuries based on etiologic mechanisms: the ECOHI classification
Bulent Ozcelik, Erden Ertürer, Berkan Mersa, Hüsrev Purisa, İlker Sezer, Serdar Tunçer, Fatih Kabakaş, Samet Vasfi Kuvat
PMID: 22290050  doi: 10.5505/tjtes.2012.45656  Pages 49 - 54
AMAÇ
Bu çalışmanın amacı, etyolojik mekanizmalarına bağlı olarak iş kazalarına bağlı el yaralanmaları için alternatif bir sınıflama sistemi ortaya koymaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM
İki el cerrahisi ünitesi cerrahlarınca, Ocak 2005 ile Aralık 2007 yılları arasında ameliyat edilen hastaların geriye dönük olarak analizleri yapıldı. Hasta dosyaları retrospektif incelendi ve yaralanmaya neden olan mekanizmalar incelendi. Benzer yaralanma mekanizmaları aynı gruplarda sınıflandırıldı ve görülme sıklıkları araştırıldı. Yaralanmaların sınıflandırılmasında hasarlanan dokular temel alındı. Hastaneye yatırılan 4120 el cerrahisi hastasından 2188’i (%53,1) iş kazası sonucu yaralanan olgular idi. Bunların 2063’ü erkek (%94,3), 125’i kadındı (%6,7). Ortalama yaş 28,2 (dağılım 15-71 yaş) idi.
BULGULAR
Yaralanmaya neden olan ajanların incelenmesinde 62 ajan belirlendi. Bu ajanların ileri incelemesi ile benzer yaralanmaya neden olan ajanlar “iş kazalarına bağlı el yaralanmalarının etyolojik sınıflandırması”na (İKEYES) göre gruplandırıldı. Bu grupları kesici-delici, kesici-ezici, ezici-delici, ezici-sıkıştırıcı, ezici-yakıcı, batıcı, avulziyon, elektrik çarpması ve kimyasal yaralanmalar ve diğer yanıklar oluşturdu. Etyolojideki en sık iki mekanizmayı 744 (%34,0) olgu sayısı ile ezici-sıkıştırıcı yaralanmalar ile 514 (%23,5) olgu sayısı ile kesici-ezici yaralanmalar oluşturmaktaydı.
SONUÇ
İKEYES sınıflamasının literatürde etyolojik faktörlerin sınıflaması için ortak bir dil oluşturulabilmekte önemli olduğuna inanmaktayız.
BACKGROUND
The aim of this study was to construct an alternative classification system for occupational hand injuries based on etiologic mechanisms and to analyze the injury patterns resulting from various mechanisms.
METHODS
A retrospective analysis of patients operated between January 2005 and December 2007 in two hand surgery units staffed by a team of hand surgeons was made. The patient files were retrospectively examined, and mechanisms causing the injuries were analyzed. Similar mechanisms were classified in the same groups, and the mechanism of injury was matched with type of injury often caused by this mechanism. In the classification of injuries, the tissues that were injured were taken as a basis for classification. 4120 upper extremity injuries were seen in the study hospitals, and 2188 (53.1%) of them were occupational injuries. There were 2063 males (94.3%) and 125 females (6.7%). The mean age was 28.2 (range: 15-71) years.
RESULTS
Examination of the agents causing injury yielded 62 agents. Further examination of these agents showed that the mechanism by which they caused injury was similar in some agents, and these agents were placed in the same groups, which constituted the Etiologic Classification of Hand Injuries (ECOHI) classification. These groups of mechanisms were: cutting-penetrating, cutting-crushing, crushing-penetrating, crushing-compressing, crushing-burning, stinging, avulsing, electrical current, and chemical injuries and miscellaneous burns. The two most common mechanisms were crushing-compressing and cutting-crushing types, constituting 744 (34.0%) and 514 (23.5%) of injuries, respectively.
CONCLUSION
We believe that ECOHI is important to form a common language for the classification of etiologic factors.

10.Upper extremity injuries due to threshing machine
Dağhan Işık, M. Fethi Ceylan, Hakan Tekin, Sevdegül Karadaş, Savaş Güner, Yasin Canbaz
PMID: 22290051  doi: 10.5505/tjtes.2012.01212  Pages 55 - 60
AMAÇ
Bu çalışmanın amacı, hastanemize başvuran harman dövme makinesine bağlı üst ekstremite yaralanması bulunan hastaları sunmak, en uygun sınıflandırmayı belirlemek, tedavi seçeneklerini değerlendirmek ve korunma yollarını tartışmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM
Harman dövme makinesine bağlı yaralanması olan 25 hasta geriye dönük olarak incelendi. Hastaların yaşları, cinsiyetleri, başvuru ayları, hastanede kalma süreleri, yaralanan dokuların çeşidi ve uygulanan tedaviler açısından analiz edildi.
BULGULAR
Hastaların 24’ü erkek 1’i kadın ve yaş ortalamaları 19,4 (dağılım, 2-51 yaş) idi. Hastaların %60’ı 15 yaşın altındaydı. Hastalar en çok Ağustos ayında başvuru yaptılar.
SONUÇ
Tarım makinelerinin yaralanmaya sebep olan dönen parçalarının korunaklarla saklanmasının, tarım ile uğraşan ailelerin sağlık çalışanları tarafından bilgilendirilmelerinin, çocukların tarım makinelerinin olduğu bölgelere girmelerinin yasaklanmasının, tarım sektörünün geliştiği bölgelerdeki okullarda çocuklara tarım kazaları ve önleme yolları hakkında bilgi verilmesinin, yılın en sıcak olduğu aylarda tarım çalışanlarının mesai saatlerinde ayarlamalar yapılmasının tarım makinelerine bağlı kazaların önlenmesinde faydalı olacağı kanaatindeyiz.
BACKGROUND
The aim of this study was to report the patients who were admitted to our hospital with upper extremity injuries due to threshing machine, to determine the most appropriate classification, to estimate the treatment modalities, and to discuss the prevention methods.
METHODS
Twenty-five patients who had suffered injuries sustained by a threshing machine were retrospectively investigated. The patients were analyzed with respect to age, gender, admission month, hospitalization period, the type of injured tissue, and the treatment modality.
RESULTS
Twenty-four of the patients were male and one was female, and the mean age of the patients was 19.4 (2-51) years; 60% of the patients were under the age of 15. The patients were admitted most commonly in the month of August.
CONCLUSION
We believe that shielding the rotating components of farming machinery that cause injuries, informing and educating farming families (by physicians), forbidding the entrance of children to areas with agricultural machines, providing information to children in schools (in those regions with developing agriculture) about agricultural accidents and their prevention methods, and adjusting the working hours of farming personnel, especially in the hottest months of the year, may be beneficial in preventing accidents due to farming machinery.

11.Falling television related child injuries in Turkey: 10-year experience
Recep Güloğlu, İnanç Şamil Sarıcı, Süleyman Bademler, Selman Emirikçi, Halim İşsever, Hakan Yanar, Cemalettin Ertekin
PMID: 22290052  doi: 10.5505/tjtes.2012.54775  Pages 61 - 64
AMAÇ
Bu çalışmada, üzerine televizyon (TV) düşmesi sebebiyle yaralanan çocukların risk faktörleri, yaralanma çeşitleri ve cerrahi girişimler geriye dönük olarak incelendi.
GEREÇ VE YÖNTEM
Bu çalışmaya İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi, Travma ve Acil Cerrahi Birimine başvuran 42 çocuk hasta dahil edildi. Olguların tümünde demografik ve yaralanma detayları, televizyon tipleri, mobilya türü, yaralanmanın mekanizması, pediatrik travma skoru (PTS), pediatrik Glaskow koma skalası (PGKS), hastanede kalış süresi, yoğun bakım ünitesi değerlendirmesinin gerekliliği ve tedavi planları incelendi.
BULGULAR
Çocukların %65’inden fazlası 1 ile 3 yaş arasında idi. Yaralanma erkeklerde (%66,7), kızlara (%33,3) oranla daha fazla idi. Kırk iki hastanın 17’sinde (%40,5) sadece kafa travması mevcuttu, bunların yaklaşık olarak yarısında travmatik beyin hasarı görüldü. Altı hastada sadece toraks travması (%14,3) ve dört hastada ise (%9,5) sadece ekstremite travması saptandı. Ortalama PGKS 7 (3-15) ve ortalama PTS 9 (-6 ve 12) idi. TV düşmesi sonucu beş çocuk hayatını kaybetti, bunların hepsi iki yaş ve altında idi ve hepsinde kafa ve toraks travması bulunmaktaydı. Bu çocukların başvuru anındaki PTS ve PGKS skorları daha büyük çocuklara oranla daha düşüktü. TV düşmesi sonucu yaralanmaların en sık nedeni uygun olmayan sabitleyicilerdir. Büfeler ve raflarda bu sorun daha sıktır (%71,4), en sık yaralanma mekanizmaları ise mobilyanın üzerine düşmesi veya çocuğun mobilyayı kendi üzerine doğru çekmesidir (%19).
SONUÇ
Televizyon düşmeleri ile ilgili yaralanmalar çocuklarda ciddi morbidite ve mortaliteye yol açabilir. Bunlar önlenebilir yaralanmalardır. Çocukların televizyon etrafındaki hareketleri kısıtlanmalı ve çocuklar mutlaka iyi denetlenmelidir.
BACKGROUND
We reviewed retrospectively TV-related injuries to determine the risk factors, type of injuries, and operative intervention(s) required in children injured by falling TVs.
METHODS
This was a retrospective descriptive study conducted on 42 pediatric patients who were admitted to Istanbul University, Istanbul Medical Faculty, Emergency Surgery Department. Case notes included all demographic and injury details, TV and TV-related furniture type, mechanism of injury, Pediatric Trauma Score (PTS), Pediatric Glasgow Coma Scale (PGCS), length of hospital stay, need for intensive care unit assessments, and management plans.
RESULTS
More than 65% of the children were aged 1 to 3 years. The injury rate was higher for boys (66.7%) than girls (33.3%). Of the 42 patients identified, 17 (40.5%) sustained only head injuries, with almost half of these having a definite traumatic brain injury; 6 (14.3%) had only thoracic injury, and 4 (9.5%) had only limb injury. The PGCS ranged from 3 to 15, with a mean of 7. The PTS ranged from -6 to 12, with a mean of 9. Five children (11.9%), all aged 2 years or younger, died in the hospital as a result of the TV-related injury, all sustaining head and thorax injuries, which are reflected in a significantly lower PTS and lower PGCS on admission compared with older children. TV falls on to children often occur because of unstable supports, with dressers and shelves being the most common. The most common mechanism of injury (71.4%) among all age groups was fall/tipping of furniture. Pulling the furniture onto oneself (19%) was the second most frequent mechanism of injury.
CONCLUSION
Injuries related to TV falls can lead to significant morbidity and mortality in children. As they are preventable injuries, restricted activity and improved supervision of children around the TV can potentially lead to fewer incidences.

12.Comparative results of percutaneous cannulated screws, dynamic compression type plate and screw for the treatment of femoral neck fractures
Tolga Kaplan, Burak Akesen, Burak Demirağ, Sadık Bilgen, Kemal Durak
PMID: 22290053  doi: 10.5505/tjtes.2012.33427  Pages 65 - 70
AMAÇ
Bu çalışmanın amacı, perkütan kanüle vida veya dinamik kalça vidası (DKV) ile tedavi edilen femur boyun kırıklı hastaların kaynama süresi, fonksiyonel sonuçlar ve komplikasyonlar açısından karşılaştırılmasıdır.
GEREÇ VE YÖNTEM
Ağustos 1999 ile Ekim 2003 tarihleri arasında femur boyun kırığı bulunan altmış altı hasta perkütan kanüle vida (n=33) veya DKV (n=33) ile tedavi edildi. Fonksiyonel sonuçlar Harris kalça skoru ile değerlendirildi. Çalışmada ayrıca kayanama süreleri, kanama miktarı ve komplikasyon oranı ölçüldü.
BULGULAR
Kaynama süreleri ve fonksiyonel sonuçlar açısından iki grup arasında anlamlı fark bulunmadı. Avasküler nekroz riski en çok kırığın kayma miktarı ile ilişkili bulundu. Perkütan kanüle vida uygulanan grupta ameliyat süresi ve kanama miktarı anlamlı olarak daha düşük bulundu.
SONUÇ
Kayanama süresi ve fonksiyonel sonuç açısından perkütan kanüle vida ve DKV uygulamarının birbirlerine üstünlüğü bulunmamaktadır. Avasküler nekroz riski kırığın kayma miktarı ile ilişkilidir. Bununla birlikte aynı kayma miktarı bulunan hastlarda iki tekniğin birbirleri ile karşılaştırılması için prospektif randomize bir çalışma gereksinimi vardır.
BACKGROUND
The purpose of this study was to compare the period of union, functional outcomes and complications of patients with femoral neck fracture treated with percutaneous cannulated screws versus dynamic hip screw (DHS).
METHODS
Sixty-six patients with femoral neck fracture were treated with percutaneous cannulated screws (n=33) or with DHS (n=33) between August 1999 and October 2003. Functional outcome was measured using Harris Hip Score, and period of union, amount of bleeding and complications were also recorded.
RESULTS
The period of union and functional outcomes were not different between the two groups. Risk of avascular necrosis (AVN) was associated mainly with the grade of fracture displacement. In the percutaneous cannulated screw group, duration of surgery was shorter and blood loss was less than in the other group.
CONCLUSION
There was no superiority between cannulated screws and DHS according to union times and functional results. Risk of AVN is related to the degree of displacement. However, a prospective randomized study is needed to determine the outcome of each technique for patients suffering similar displacement rates.

13.Immediate appendectomy for appendiceal mass
Bülent Kaya, Barış Sana, Cengiz Eriş, Rıza Kutaniş
PMID: 22290054  doi: 10.5505/tjtes.2012.07448  Pages 71 - 74
AMAÇ
Bu retrospektif çalışmanın amacı, apendiküler kitle tespit edilen hastalarda erken apendektominin güvenirliğini ve etkinliğini araştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM
Vakıf Gureba Eğitim ve Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği’ne Ocak 2004 ile Nisan 2010 tarihleri arasında başvuran 47 hasta apendiküler kitle nedeni ile 24 saat içerisinde ameliyat edildi. Apendiküler kitle tanısı fiziksel inceleme, karın ultrasonografisi, bilgisayarlı tomografi ya da ameliyat sırasında konuldu. Yaş ve cinsiyet, semptomların süresi, başvuruda fiziksel inceleme bulguları, ameliyat bulguları, intraoperatif ve postoperatif komplikasyonlar ile hastanede yatış süresi her hasta için analiz edildi.
BULGULAR
Çalışmaya 25 erkek (%53,2) ve 22 kadın (%46,8) hasta alındı. Ortalama yaş 37,23±15,60 (dağılım 14-75 yaş) idi. Semptomların başlaması ile ameliyat arasında geçen ortalama zaman 4,06±2,50 gündü (dağılım 1-15 gün). Apendektomi 38 hastada (%80,9) uygulandı. Yirmi dokuz hasta (%61,8) cerrahi sonrası herhangi bir komplikasyon olmaksızın taburcu edildi. Yara yeri enfeksiyonu 13 hastada (%27,7) saptandı.
SONUÇ
Erken apendektomi, apandiküler kitlelerde konservatif tedaviye alternatif güvenli ve etkili bir yöntemdir.
BACKGROUND
The aim of this retrospective study was to evaluate the safety and effectiveness of immediate appendectomy in patients presenting with appendicular mass.
METHODS
Forty-seven patients with appendicular mass were operated within 24 hours after admission to Vakif Gureba Training and Research Hospital, General Surgery Department, from January 2004 to April 2010. The appendiceal mass was diagnosed with physical examination, abdominal ultrasonography, and computed tomography, or during surgical exploration. Age and sex, duration of symptoms, physical examination findings at admission, operation details, intraoperative and postoperative complications, and length of hospital stay were analyzed for each patient.
RESULTS
There were 25 males (53.2%) and 22 females (46.8%), with a mean age of 37.23±15.60 (range: 14-75) years. The mean time from the onset of the symptoms to operation was 4.06±2.50 (range: 1-15) days. A simple appendectomy was performed in 38 (80.9%) patients. Twenty-nine (61.8%) patients were discharged and followed up without any complication after surgery. Wound infection was detected in 13 (27.7%) patients.
CONCLUSION
Immediate appendectomy in appendicular mass is a safe and effective alternative to conservative management.

14.Foreign body traumas of the eye managed in an emergency department of a single-institution
Özlem Yiğit, Aslıhan Yürüktümen, Savaş Arslan
PMID: 22290055  doi: 10.5505/tjtes.2012.49354  Pages 75 - 79
AMAÇ
Yüzeysel korneal yabancı cisimler acil servise sık başvuran olgulardır. Bu çalışmanın amacı, acil servise yabancı cisimlerle oluşan göz travmasıyla başvuran olguları tanımlamak ve göz travmasının önlenmesi ve acil servis yönetim stratejilerini tartışmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM
Çalışma geçmiş iki yılın kayıtları incelenerek geriye dönük olarak yapıldı. Demografik bilgiler, yaralanma zamanı, yaralanma tipi (açık veya kapalı glob yaralanması), yabancı cismin ne olduğu, hastane yatış ve oftalmoloji konsültasyonu varlığı, uygulanan tedaviler ve geç dönemde görülen kalıcı hasarlar kaydedildi.
BULGULAR
Toplam 476 hasta çalışmaya alındı, hastaların %83’ü erkekti, ortalama yaş 34,16±14,02 idi. Yaralanmaların %9,7’si açık glob yaralanması iken, kalanlar yüzeysel yabancı cisim bulunan veya bulunmayan kapalı yaralanmalardı. En sık görülen yabancı cisimler metal çapakları (%37,6) ve toz (%31,1) olarak saptandı. Hastaların çoğunda (%72,1) iş yerinde yaralanma söz konusuydu. Hastaların %42,4’ü oftalmoloji ile konsülte edilirken, diğer hastalar acil tıp asistan ve uzmanları tarafından tedavi edildi. Hastaların %10’u hastaneye yatırıldı ve %2,3’ünde uzun dönemde komplikasyon görüldü.
SONUÇ
Göz yabancı cisim travmaları en çok genç sağlıklı erkeklerin, iş nedenli yaralanmaları olarak oluşmaktadır. Çok sayıda göz travması acil servislerde görüldüğü için, acil servis hekimleri yüzeysel korneal yabancı cisimlerin tanınması, tedavisi ve yönetimi konusunda eğitilmelidir.
BACKGROUND
Superficial corneal foreign bodies (SCFB) are common injuries seen in the ED. The aim of this study was to describe the eye injuries caused by FBs and to determine clinical strategies for the prevention and management of ocular trauma.
METHODS
This was a retrospective chart review of the previous two years. Demographic data, timing of the injury, injury type (open- or closed-globe injuries), source of the FB, hospital admission and ophthalmology consultation, treatments, and the long-term complications were recorded for each patient.
RESULTS
There were 476 patients, and 83% were male, with an average age of 34.16±14.02 years. 9.7% of the eyes had an open-globe injury, while the rest were closed-globe injuries with or without SCFB. The most common FBs were metal fragments (37.6%) and dust (31.1%). The majority of the patients (72.1%) sustained work-related injuries. 42.4% of the patients were consulted to ophthalmology, and the remaining were treated by the emergency physicians. Only 10% of the patients required hospitalization, and complications were seen in 2.3% of the patients.
CONCLUSION
Ocular FB involved mainly young healthy males who had sustained work-related injuries. In view of the large number of eye injuries seen in EDs, ED colleagues should train themselves in order to appropriately recognize, treat and refer the SCFB injuries seen in the ED.

CASE REPORTS
15.Double-level spinal cord injury without vertebral fracture or dislocation: A case report
Mehmet Atılgan
PMID: 22290056  doi: 10.5505/tjtes.2012.00908  Pages 80 - 82
Direkt radyografi veya bilgisayarlı tomografide (BT) vertebralarda kırık veya çıkık bulguları olmaksızın görülen omurilik yaralanmaları SCIWORA (Spinal Cord Injury Without Radiographic Abnormality) olarak adlandırılmaktadır. Bu tür yaralanmalar, omurganın kendine özgü anatomik ve fonksiyonel özellikleri nedeniyle çocuklarda daha sık görülür. Bu yazıda, anatomik olarak tam kat kesi ile birlikte ve iki seviyede aynı anda olarak görülen nadir bir SCIWORA olgusunun sunulması ve SCIWORA’nın adli tıp açısından öneminin vurgulanması amaçlandı.
Üç yaşında bir erkek çocuğu otomobil çarpması sonrasında paraplejik halde acil servise getirıldi, BT’de ve direkt radyografik incelemelerde herhangi bir kemik kırığı veya çıkık olmamakla birlikte manyetik rezonans görüntülemede T3-4 ve T6-7 seviyelerinde omurilikte tama yakın ve tam kat kesi ile bütünlük kaybı izlendi.
Bugüne kadar literatürde sadece iki adet çift seviyeli SCIWORA olgusu bildirilmiştir. Ancak bu olgu çift seviyeli SCIWORA’nın tam kat kesi ile birlikte görüldüğü ilk olgudur. Trafik kazasının adli tıp açısından rekonstrüksiyonu ile ilgili olarak bu olgudaki yaralanma mekanizması tam anlaşılamamıştır.
Spinal cord injuries without evidence of vertebral fracture or dislocation on plain radiographs and computed tomography are referred to as SCIWORA (Spinal Cord Injury without Radiological Abnormality). This entity is seen more often in children due to the specific anatomical and functional properties of the pediatric spine. The aim of this study was to present a rare case in which SCIWORA occurred at two levels simultaneously with complete anatomic transection and to emphasize the importance of SCIWORA in forensic medicine. A three-year-old boy was admitted to the emergency department with paraplegia after being hit by a car. Computed tomography and plain radiographs failed to reveal any bone fracture or dislocation. However, magnetic resonance imaging showed loss of continuity with near-complete and complete anatomic transection of the spinal cord at the T3-4 and T6-7 levels. According to the literature, only two cases of double-level SCIWORA have been reported previously. However, this is the first case of double-level SCIWORA with complete anatomic transection. The mechanism of injury in the case reported here remains obscure regarding the forensic reconstruction of the event.

16.Repair of an extensive iatrogenic tracheal rupture with a pleural patch and a vascular graft
Erdal Birol Bostancı, İlter Özer, Feza Ekiz, Ali Emre Atıcı, Enver Reyhan, Musa Akoğlu, Atakan Erkılınç, Cevat Yakut
PMID: 22290057  doi: 10.5505/tjtes.2012.97820  Pages 83 - 86
Biz burada çift lümenli endotrakeal tüp ile entübasyon sonrasında 7 cm’lik trakeal rüptür oluşan 48 yaşındaki hastayı sunmak istiyoruz. Ringli vasküler greft ile desteklenmiş plevral yama kullanılarak yeni bir teknik ile trakea yaralanması onarıldı. Bu tekniğin büyük trakea yaralanması olan hastalarda kullanımı trakea stenozunu önleme açısından uygun olabilir.
Here we describe a 48-year-old woman who suffered a 7-cm rupture in the lower trachea after intubation with a double-lumen tube. We repaired the rupture with a new technique using a pleural patch reinforced by a ringed vascular graft. This technique appears to be appropriate for use in patients who have large tracheal ruptures to avoid tracheal stenosis.

17.Traditional Kehr’s sign: Left shoulder pain related to splenic abscess
Secgin Soyuncu, Fırat Bektaş, Yildiray Cete
PMID: 22290058  doi: 10.5505/tjtes.2012.04874  Pages 87 - 88
Kehr bulgusu ilk olarak Alman cerrah Hans Kehr (1862–1916) tarafından tanımlanmıştır. Kehr bulgusu yansıyan ağrının klasik bir örneğidir. Diyafram irritasyonu klavikulanın üzerindeki bir bölgede ağrı duyusu olarak frenik sinir tarafından oluşturulur. Acil servise sol omuz ağrısı nedeniyle başvuran ve splenik apse tanısı konulan 21 yaşındaki kadın olguyu sunduk.
Kehr’s sign was originally described by the German surgeon Hans Kehr (1862-1916). It is a classical example of referred pain: irritation of the diaphragm is signaled by the phrenic nerve as pain in the area above the clavicle. We present a case of a 21-year-old woman admitted to the emergency department with the chief complaint of left shoulder pain related to splenic abscess.

18.A fish bone causing ileal perforation in the terminal ileum
Ayhan Mutlu, Ender Uysal, Levent Ulusoy, Cihan Duran, Derya Selamoğlu
PMID: 22290059  doi: 10.5505/tjtes.2012.90912  Pages 89 - 91
Gastrointestinal sistemin yabancı cisimlerle perforasyonu farklı klinik tablolarla kendini gösterebilir ve operasyon öncesi doğru tanı nadiren konulur. Biz hastanemize sağ alt karın ağrısı ile başvuran, klinik olarak akut apandisit ve divertikülit öntanıları düşünülen, 69 yaşındaki kadın hastanın multidedektör bilgisayarlı tomografi incelemesinde balık kılçığına bağlı terminal ileum perforasyonu saptadık. Bu gibi olgularda doğru tanı koyabilmek için öncelikle klinik olarak şüphelenmek gerekir.
Foreign body perforation of the gastrointestinal (GI) tract has diverse clinical manifestations, and the correct preoperative diagnosis is seldom made. We report the case of a 69-year-old woman who experienced severe pain in the right iliac fossa. The presumptive diagnosis was acute purulent appendicitis or diverticulitis. Multidetector computed tomography (MDCT) imaging showed the fish bone perforation of the terminal ileum. A high index of suspicion should always be maintained in order for the correct diagnosis to be made.

19.Late-diagnosed bilateral intertrochanteric femur fracture during an epileptic seizure
Cem Çopuroğlu, Mert Özcan, Hakan Dülger, Erol Yalnız
PMID: 22290060  doi: 10.5505/tjtes.2012.76402  Pages 92 - 94
Travma olmadan iki taraflı kalça kırıkları nadirdir, fakat epileptik nöbetler bu tip kırıklara neden olabilir. Bu olgu sunumunda, 82 yaşında, kemik kalitesi kötü olan ve 20 yıllık epilepsi hastası olduğu bilinen bir kadın olgu sunuldu. Hasta yaklaşık 20 yıldır antikonvülzan ilaçlar kullanmaktaydı; bir epilepsi atağı sırasında her iki kalçasında intertrokanterik femur kırığı oluştuğu, fakat tanının 12. gün sonra konulabildiği öğrenildi. Daha erken çekilen bir pelvis ön-arka grafisi erken tanı için yardımcı olabilirdi. Epilepsi hastalarında travma olmaksızın kırıklar olabileceği akılda tutulmalıdır.
Although spontaneous and simultaneous bilateral hip fractures without trauma are seen rarely, epileptic seizures may lead to these fractures. We present an 82-year-old female patient with poor bone quality and a 20-year history of epilepsy. She had been using anticonvulsant drugs for almost 20 years. Following a convulsive epileptic attack, bilateral intertrochanteric femur fractures occurred (causing bilateral hip pain), which was diagnosed on the 12th day. An earlier pelvic anteroposterior roentgenogram would be helpful for early diagnosis. It should not be forgotten that bone fractures may be observed without trauma in epilepsy patients.

20.Evaluation of an acute mechanic intestinal obstruction case secondary to diaphragma rupture due to a blunt trauma
Selim Sözen, Feridun Aysu, Hasan Elkan, Atilla Çakmak, Fahrettin Yıldız
PMID: 22290061  doi: 10.5505/tjtes.2012.79663  Pages 95 - 98
Künt travma sonrası diyafram yırtığı nadir görülür. Bu yazıda, trafik kazası geçirdikten 3 yıl sonra acil servisimize başvurup bağırsak tıkanıklığı nedeniyle laparatomi yapılan 24 yaşlarındaki erkek olgu sunuldu. Diyafram yırtıklarının karın içi organların fıtıklaşmaları ya da mekanik intestinal tıkanıklık nedeni olabileceğini, tanısı konduğunda bu olguların zaman geçirmeden ameliyat edilmesi gerektiğini düşünüyoruz.
Rupture of the diaphragm after blunt trauma is uncommon. In this report, a 24-year-old male with intestinal obstruction who underwent laparotomy is presented; he had been involved in a traffic accident three years prior to presentation to our emergency service. We conclude that diaphragma ruptures may cause herniation of abdominal organs and intestinal obstruction, and thus should be repaired when diagnosed.