p-ISSN: 1306-696x | e-ISSN: 1307-7945
Volume : 27 Supp : 2 Year : 2021

Quick Search




Turkish Journal of Trauma and Emergency Surgery - Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 27 (2)
Volume: 27  Issue: 2 - March 2021
RESEARCH ARTICLE
1.Cadaver as an educational tool increasing the effectiveness of Combat Application Tourniquet use in extremity injuries
Piotr Leszczynski, Anna Charuta, Tamara Zacharuk
PMID: 33630292  doi: 10.14744/tjtes.2020.35737  Pages 161 - 166
AMAÇ: En sık yaşamı tehdit eden acil durumlardan biri ekstremite kanamasıdır. Bu gibi durumlarda hastanın hayatta kalması, olay yerinde hızlı müdahaleye bağlıdır. Bu nedenle, hem potansiyel tanıklar hem de tıbbi acil durum personeli kanamaları kontrol etme yeteneğine sahip olmalıdır. Ancak simülatör temelli kurslar, insan vücudunun yapılarını ve fizyolojisini tam olarak yansıtmamaktadır. Bu nedenle, travma hastalarında invaziv prosedür eğitimi sınırlıdır. Bu çalışmanın amacı, ekstremite kanama kontrolünde Combat Application Tourniquet (CAT) kullanımının eğitimi sırasında bir eğitim aracı olarak kadavra kullanımının etkinliğini değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma simüle edilmiş kanamalı, taze bir insan kadavrasının üst ekstremitesine turnike uygulayan 31 sağlık görevlisi öğrencisi arasında gerçekleştirildi. İki kez ölçüm yapıldı, ikincisinden önce bir insan kadavrası üzerinde kısa bir CAT uygulama eğitimi verildi.
BULGULAR: İlk denemede simüle edilmiş kanamayı durdurmak için gereken ortalama süre 38.33 saniyeydi (SD±35.14). Eğitim sonrası ortalama süre 20.58 saniyeye düştü (SD±5.77). Bu iki değer arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlendi (p=0.004).
TARTIŞMA: Çalışma, insan kadavraları üzerinde yapılan eğitimde CAT kullanımının, etkinlikte önemli bir iyileşme sağladığını göstermiştir. Kadavralar, yeterli hazırlığın ardından, ekstremite kanama kontrolü gibi invaziv tıbbi prosedürlerin uygulanmasına izin veren yüksek kaliteli birer eğitim araçlarıdır.
BACKGROUND: One of the most frequent life-threatening emergencies is extremity haemorrhage. In such cases, patient survival depends on a fast on-scene intervention. Thus, both the potential witnesses and medical emergency staff should have the ability to control haemorrhages. However, simulator-based courses do not fully reflect the structures and physiology of the human body. Therefore, invasive procedure training in trauma patients is limited. The present study aims to evaluate the effectiveness of cadavers as educational tools during a training course in extremity haemorrhage control with the use of the Combat Application Tourniquet (CAT).
METHODS: This study was conducted among 31 paramedic students, who applied a tourniquet to the upper extremity of an unembalmed (fresh) human cadaver with simulated bleeding. Two time measurements were performed, the latter being preceded by a short CAT application training on a human cadaver.
RESULTS: The mean time needed to stop the simulated bleeding in the first attempt was 38.33 seconds (SD±35.14). After the training, the mean time decreased to 20.58 seconds (SD±5.77). A statistically significant difference was observed between these two values (p=0.004).
CONCLUSION: This study demonstrated that training conducted on human cadavers led to a significant improvement in the effectiveness of CAT use. Cadavers constitute a high-quality educational tool that, after adequate preparation, allows for practicing invasive medical procedures, such as extremity haemorrhage control.

2.The effects of sponges soaked with chlorhexidine gluconate and metronidazole on safety of colonic anastomosis in an experimental model of peritonitis
Ali Aksu, Mehmet Buğra Bozan, Nizamettin Kutluer, Burhan Hakan Kanat, Yavuz Selim İlhan, Ahmet Türkoğlu, Adile Ferda Dağlı, Nevin Ilhan, Ayşe Azak Bozan, Nurullah Aksoy
PMID: 33630293  doi: 10.14744/tjtes.2020.46682  Pages 167 - 173
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı peritonitli ortamda yapılmış olan sol kolon anastomozlarının güveliğinin klorheksidin emdirilmiş kompres ve metronidazol emdirilmiş kompres kullanımı ile incelenmesidir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Üç eşit gruba ayrılmış 21 Wistar Albino sıçan kullanılarak çalışma hazırlandı. Median laparatomiden sonra pelvik peritonun 2 cm üzerinden kolon tam kat olarak kesildi. Fekal kontaminasyon amaçlı feçes yarlanma alanının çevresine yayıldı. Ardından fasia ve cilt 3/0 ipekle kapatıldı. Bir gün sonra relaparatomi yapıldı. İlk grupta anastomoz öncesinde batın izotonik sodyum klorür emdirilmiş materyalle temizlendi ve ardından çift kat anastomoz uygulandı. Grup II’de batın metronidazol emdirilmiş materyallerle temizlendikten sonra çift kat anastomoz uygulandı. Grup III’te batın klorheksidin glukonat emdirilmiş materyal ile temizlendikten sonra çift kat anastomoz uygulandı. Ameliyat sonrası 10. günde relaparatomi yapılarak doku hidroksiprolin düzeyleri, anastomoz patlama basınçları ölçüldü ve anastomoz hattının histopatolojik bulguları incelendi.
BULGULAR: En yüksek anastomoz patlama basıncı Grup-III’te tespit edildi (p<0.05 Group I-III, Group II-III). En yüksek doku hidroksiprolin düzeyleri Grup III’te tespit edildi (p<0.005 Group I-III, Group II-III). Üç grup arasında histopatolojik bulgular değerlendrildiği zaman Grup II ile Grup III arasındaki iyileşme skorları arasında anlamlı farklılık izlenmezken, Grup I ile karşılaştırıldığında hem Grup II hem de Grup III’te iyileşme skorları istatsitiksel olarak anlamlı derecede yüksekti (p<0.05 Group I-III and Group I-II).
TARTIŞMA: Antibakteriyel ajan emdirilmiş materyalle anastomoz öncesinde batının temizlenmesi peritonitli ortamda rezeksiyon güvenliğinin ve primer anastomoz güvenliğini arttırmaktadır.
BACKGROUND: The present study aims to evaluate the use of the chlorhexidine gluconate and metronidazole impregnated compresses concerning anastomosis safety in the left colonic anastomosis in the presence of peritonitis.
METHODS: This study was conducted on 21 Wistar-Albino-rats divided into three equal groups. After median laparotomy, the whole layer of the left colon was cut 2 cm over the pelvic peritoneum. The faeces were spread around the injury for fecal contamination. Then, fasia and skin were closed with 3/0 silk. After one day period, relaparatomy was performed. The abdomen was cleared isotonic sodium chloride with impregnated material before starting colonic anastomosis in the first group and then double layer colonic anastomosis was performed. In the second Group-II, abdomen was cleared with the metronidazole impregnated compresses then double layer colonic anastomosis was performed. In the group-III, abdomen was cleared with the chlorhexidine gluconate impregnated compresses then double layer colonic anastomosis was performed. Tissue hydroksiproline levels and anastomosis bursting pressures were measured and histopathologic findings on the anastomosis line were evaluated on the postoperative tenth day by performing relaparatomy.
RESULTS: The highest anastomosis bursting pressure was found in Group-III (p<0.05). The highest tissue hydroksiproline level was found in Group-III (p<0.005 Group I-III, Group II-III). When histopathologic findings were evaluated by comparing the three groups in this study, the healing of the intestine tissue score was statistically insignificant between group-II and III, for both group-II and III, healing score was statistically significant higher than Group-I (p<0.05 Group I–III and Group I-II).
CONCLUSION: Cleaning the abdomen before the anastomosis using antibacterial soaked material increased resection safety in the presence of peritonitis and anastomosis safety in primary anastomosis.

CLINICAL ARTICLE
3.The effects of a community-based disaster drill of simulating Disaster Medical Assistance Team (DMAT) on the knowledge and attitudes
Chu Hyun Kim, Sang Do Shin, Ju Ok Park, Seong Chun Kim, Phillip L Coule
PMID: 33630299  doi: 10.14744/tjtes.2020.93947  Pages 174 - 179
AMAÇ: Acil tıbbi yardım ekibi simülasyonunun toplum-temelli afet tatbikatında bilgi ve tutumlar üzerindeki etkisini değerlendirdik.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2006 yılından 2008’e kadar Seul Metropolitan Şehir bölgesindeki toplum sağlığı merkezleri, acil servisler, itfaiye istasyonları, acil tıp teknisyenleri akademisi ve acil durum bilgi merkezinden işe alınan katılımcılar için didaktik dersler, masabaşı simülasyonu ve açık alan simülasyonunu içeren sekiz saatlik afet tatbikatları geliştirildi. Tatbikattan önce ve sonra tasarlanmış anketi kullanarak bilgi ve tutum üzerine anket yaptık. Değişiklikleri t-testi ve tekrarlayan ölçüm ANOVA analizi ile karşılaştırdık.
BULGULAR: Çalışma süresince toplam 14 toplum-temelli tatbikat yapılmıştır. Hem tatbikat öncesi hem de sonrası ankete 525 (%79.4) kişi yanıt verdi. Bunların içerisinde doktorluk, gönüllü öğrencilerden (%47.1) sonra ikinci yaygın meslekti (%26.9). Genel olarak, bilgi ve tutum puanı sırasıyla 3.9±1.0’dan 4.3±0.9’a (p<0.001) ve 21.4±3.4’ten 22.4±3.2’ye (p<0.001) anlamlı olarak artmıştır. Mesleki lisans grupları arasında tatbikat öncesi ve sonrası bilgi düzeyi arasındaki fark anlamlıydı (p=0.03), tatbikat öncesi ve sonrası tutum açısından meslekler arasındaki fark ise anlamlı değildi (p=0.78).
TARTIŞMA: Acil Tıbbi Yardım Ekibi’nin kurulması ve işletilmesine ilişkin afet tatbikatı, katılımcıların hem bilgi hem de tutumlarını olumlu etkileyebilir.
BACKGROUND: We evaluated the effects of community-based disaster drill of simulating disaster medical assistance team on the knowledge and the attitudes.
METHODS: Eight hours disaster drills, including didactic lectures, table simulation, and outdoor field simulation, were developed for participants who were recruited from community health centers, emergency departments, fire stations, emergency medical technicians’ academy, and emergency information center in the Seoul Metropolitan City area from 2006 to 2008. We surveyed on the knowledge and the attitude using designed questionnaire before and after drill. We compared changes using t-test and repeated measure ANOVA.
RESULTS: In this study, 14 community-based drills were performed and 525 (79.4%) people responded to both pre- and post-drill survey. Of these, the doctor was the second common occupation (26.9%) after volunteer students (47.1%). Overall, knowledge and attitude score significantly increased from 3.9±1.0 to 4.3±0.9 (p<0.001) and from 21.4±3.4 to 22.4±3.2 (p<0.001), respectively. The difference among professional license groups between pre- and post-drill knowledge level was significant (p=0.03), while the difference among jobs for attitude between pre- and post-drill was not different (p=0.78).
CONCLUSION: Disaster drills on the establishment and operation of DMAT may affect both knowledge and attitude of participants positively.

4.Urgent and elective proctologic/anorectal interventions in the COVID-19 pandemic: A practical guideline for treatment safety
Sezai Leventoğlu, Bülent Menteş, Esin Şenol, David Zimmerman, Gianluca Pellino, Gianluca Pellino, Eloy Espin
PMID: 33630284  doi: 10.14744/tjtes.2020.02446  Pages 180 - 186
AMAÇ: Bu çalışmada amaç, COVID-19 pandemisinde sık görülen proktolojik hastalıklara acil, yarı-acil ve elektif koşullarda nasıl yaklaşılması gerektiğini gösteren pratik bir kılavuz hazırlamaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Pandemi döneminde ilgili kılavuzlarla ilişkili olarak, sık görülen anorektal hastalıkların tanı ve tedavisinde, hastaları doğru yönlendirmek amaçlı hastane başvuru öncesi teletıp ile değerlendirilmiştir. Aynı zamanda proktoloji ünitelerinde kontaminasyon ve enfeksiyonu kontrol etmek için önlemler alınmıştır. Sık görülen anorektal hastalıkların COVID-19 pandemisinde acil ve elektif koşullarda değerlendirilmesini kolaylaştırıcı kılavuz oluşturulmuş, bu amaca hizmet için pandemi döneminde hastaların erken sonuçları dokümante edilmiş, geriye dönük olarak irdelenmiştir.
BULGULAR: İki merkezde 1 Mart ile 10 Nisan 2020 tarihleri arasında anorektal hastalıkları olan 240 hasta ile iletişime geçildi. Hastalar 16–17 Nisan’da geriye dönük olarak değerlendirildi. On dört (%5.8) hasta ile takip sırasında iletişim kurulamadı. Otuz bir hasta (%12.9) ise şiddetli proktolojik şikayetleri nedeni ile proktoloji ünitelerine davet edildi. Bu hastaların 28’ine aynı seansta acil girişim uygulandı. Hazırladığımız proktoloji rehberi sayesinde %2.1’i şüpheli kontaminasyon olan hastaların anorektal hastalıklarının %90’dan fazlası başarılı bir şekilde tedavi edildi. Proktroloji personelinde ve yakın temaslı olan kişilerde bu pratik proktoloji kılavuzu sayesinde COVID-19 saptanmadı.
TARTIŞMA: Hazırlanan pratik kılavuzda belirtilen ilkelere bağlı kalarak, acil ve elektif selim anorektal hastalıkların çoğunluğu COVID-19 salgınının ilk, telaşlı döneminde güvenli bir şekilde tedavi edilebilmiştir.
BACKGROUND: This article aims to give practical information and concrete suggestions on what should be considered in emergency, semi-urgent and elective settings for common anorectal diseases in the hectic period of the COVID-19 pandemic, based on early results of a series of anorectal interventions.
METHODS: Referring to other related guidelines, general considerations specific to the diagnosis and treatment of highly prevalent anorectal diseases were developed to target the correct patients, evaluate and orientate by telemedicine, adapt the Proctology Unit to the new pandemic, and control contamination and infection. Specific considerations for common anorectal diseases were cited, and our initial results were retrospectively documented.
RESULTS: From March 1 to April 10, 2020, we contacted 240 patients with anorectal diseases in two centers. We evaluated the results retrospectively on 16–17 April. At the end of this survey, 14 patients (5.8%) were lost for further contact and follow-up. Thirty-one patients (12.9%) were evaluated as nondeferrable cases and invited to the Proctology Unit. Twenty-eight patients required interventions at the same session. Adhering to the principles described here, more than 90 percent of benign anorectal disorders could be treated successfully, with 2.1 percent of suspected contamination and no confirmed cases. None of the Proctology personnel or their close contacts developed COVID-19, either.
CONCLUSION: By adhering to the principles outlined in this practical guide, it was possible to treat most of the benign anorectal diseases safely in the initial, hectic period of the COVID-19 pandemic.

5.External validation of the AppendistatTM score and comparison with CRP levels for the prediction of complicated appendicitis
Birkan Birben, Bedriye Müge Sönmez, Sadettin Er, Sabri Özden, Murat Tuğra Kösa, Mesut Tez
PMID: 33630294  doi: 10.14744/tjtes.2020.68246  Pages 187 - 191
AMAÇ: Akut apandisitlerde hastanın yaşı, komorbiditesi ve apendiksin komplike olup olmamasına göre hastaya uygulanacak tedavi yaklaşımı değişebilir. Bu çalışmada, komplike apandisit lojistik regresyon modelini içeren AppendistatTM skorunun doğrulamasını yapıp aynı zamanda appendistatTM skoru ile C-reaktif protein’in komplike apendisitleri ön görmedeki etkinliğini karşılaştırdık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Akut apandisit nedeniyle hastanemizde apendektomi yapılan hastaların demografik özellikleri, patoloji ve laboratuvar sonuçları geriye dönük olarak tarandı. On sekiz yaş üzeri apendektomi yapılan hastalar çalışmaya dahil edildi. Komplike apandisit lojistik regresyon modelini içeren AppendistatTM skoru kullanıldı.
BULGULAR: On üç (%10.1) hastada komplike ve 116 (%89.9) hastada non-komplike apandisit izlendi. Komplike apandisitlerin 2’si (%15.4) kadın 11’i (%84.6) erkekti. Komplike apandisitlerin yaş ortalaması 44 (20–77) yıl ve C-reaktif protein’in median değeri 41.00 mg/L idi. ROC eğri analizinde c-reaktif protein için kestirim değeri 23.5mg/L olarak bulundu. AppendistatTM skoru için kestirim değeri 9.6 olarak bulundu. AppendistatTM skoru ve C-reaktif protein’in Area Under the Curve’ü sırasıyla 0.787/0.750 idi.
TARTIŞMA: AppendistatTM skoru doğru parametreleri içeren başarılı bir skorlama sistemidir. C-reaktif protein parametresinin de komplike apandisitleri benzer oranda belirleyebilmesi ya da dışlayabilmesi göz önüne alındığında; klinik uygulamada bu skorlama sisteminin belirgin üstünlüğü olmadığını düşündürmektedir.
BACKGROUND: In acute appendicitis, the treatment approach may vary depending on the age and comorbidities of the patient and whether the appendix is complicated. In this study, we validated the appendistatTM score, including the logistic regression model of complicated appendicitis, and compared the efficacy of this scoring with C-reactive protein in predicting complicated appendicitis.
METHODS: Demographic characteristics, pathology, and laboratory results of patients who underwent appendectomy for acute appendicitis were retrospectively screened, those over 18 years of age were included in the study. The appendistatTM scores, including the logistic regression model of complicated appendicitis, were obtained.
RESULTS: Complicated appendicitis was present in 13 (10.1%) patients and non-complicated appendicitis in 116 (89.9%). Two (15.4%) of the complicated appendicitis cases were female and 11 (84.6%) were male. The mean age of complicated appendicitis cases was 44 (20–77) years, and their median value of C-reactive protein was 41.00 mg/L. In the ROC curve analysis, the cut-off value for C-reactive protein was 23.5 mg/L and that of the appendistatTM as 9.6. The area under the curve values of the appendistatTM score and C-reactive protein were 0.787 and 0.750, respectively.
CONCLUSION: AppendistatTM is a successful scoring system that contains appropriate parameters. However, C-reactive protein detecting or excluding complicated appendicitis at a similar rate to AppendistatTM suggests that the latter does not have a significant advantage in clinical practice.

6.An investigation into the clinical efficacy of thiol/disulfide hemostasis and ischemia-modified albumin in cases of gallbladder perforation
Serdar Çoban, Gökhan Akkurt, Serap Ulusoy, Mutlu Doğanay, Özcan Erel
PMID: 33630285  doi: 10.14744/tjtes.2020.03539  Pages 192 - 199
AMAÇ: Safra kesesi taşı olan ileri yaş ve ek hastalığa sahip hastalar, takiplerinde gangrenöz ve perfore kolesistit tablosu ile karşı karşıya kalabilmektedir. Literatürde dinamik thiol/disülfid homeostezisinin; detoksifikasyonda, antioksidan korumada, enzimatik reaksiyonların düzenlemesinde, apoptoziste ve hücresel sinyal mekanizmalarında önemli rol oynadığı gösterilmiştir. Çalışmamızda, kolelityazis, akut/kronik kolesistit ve perfore kolesistit olgularında İMA ve thiol disülfit homeostazının operasyon öncesi tanı koymadaki etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya Şubat 2019–Mayıs 2020 tarihleri arasında kolesistektomi operasyonu amaçlı Ankara Şehir Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği’ne başvuran 66 hasta dahil edildi. Hastalar, kolelityazis nedeniyle ameliyata alınan (Grup 1), kolesistit nedeniyle ameliyata alınan (Grup 2) ve perfore safra kesesi nedeniyle ameliyata alınan (Grup 3) olmak üzere üç gruba ayrıldı. Hastaların demografik veriler, kolesistit öyküsü, kronik hastalık öyküsü, ameliyat öncesi ve sonrası çalışılan WBC, amilaz, lipaz ve karaciğer fonksiyon testleri (AST, ALT) kayıt edildi. Hepatobiliyer ultrasonografide safra kesesi görünümü değerlendirildi. Ameliyat süresi, perikolesistik yapışıklıklar, hastanede kalış süresi, vücut kitle indeksi (VKİ), ameliyat sonrası komplikasyonlar, spesimen patoloji sonuçları kayıt altına alındı. Ek olarak hastalardan ameliyat öncesi alınan kanda thiol/disülfid ve İMA değerleri çalışıldı.
BULGULAR: Adezyon değeri 0 olanların native thiol ve total thiol ortalamaları adezyon değeri 1, 2 ya da 3 olanlara göre anlamlı derecede yüksek izlendi. Ayrıca adezyon değeri 2 ya da 3 olanların disülfid, disülfid/native thiol, native thiol/total thiol oranları ve İMA değerleri adezyon değeri 0 olanlara göre anlamlı derecede yüksekti. Normal kolesistektomi olanların native thiol ve total thiol ortalamaları diğerlerine göre daha yüksek iken, perfore safra kesesi nedeniyle kolesistektomi olanların disülfid, native thiol/total thiol oranı ve İMA ortalamaları da diğer gruplardan daha yüksek olarak izlendi. Perfore safra kesesi nedeniyle kolesistektomi olanların ameliyat öncesi WBC ortalaması da diğer gruplara göre anlamlı olarak daha yüksekti. Son olarak native thiol ve total thiol değerleri ile yaş, ameliyat süresi ve hastanede kalış süresi arasında negatif yönde, VKİ ile pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı derecede bir ilişki bulunmakta idi.
TARTIŞMA: Ameliyat öncesi olarak perfore safra kesesi tanısı koymada thiol/disülfid hemostazı ve İMA paremetrelerinin değerlendirilmesinin intraoperatif olarak karşılaşılabilecek zorlukları önceden tahmin etmede etkin ve güvenilir bir yöntem olarak kullanılabileceği düşüncesindeyiz.
BACKGROUND: In the presence of advanced age and comorbidities, patients with gallstones may face gangrenous and perforated cholecystitis during their follow-up. In the literature, dynamic thiol/disulfide homeostasis has been shown to play an important role in detoxification, antioxidant protection, regulation of enzymatic reactions, and apoptosis and cellular signaling mechanisms. In this study, we aimed to evaluate the efficacy of IMA and thiol/disulfide homeostasis in the preoperative diagnosis of patients with cholelithiasis, acute/chronic cholecystitis, and perforated gallbladder.
METHODS: Sixty-six patients that presented to the General Surgery Clinic of Ankara City Hospital for a cholecystectomy operation between February 2019 and May 2020 were included in this study. The patients were divided into three groups depending on the condition for which they were scheduled for surgery: cholelithiasis, cholecystitis, and perforated gallbladder. The demographic data, history of cholecystitis, chronic disease, white blood cell (WBC), amylase, lipase and liver function tests (AST and ALT) were recorded before the operation. Gallbladder appearance was evaluated using hepatobiliary ultrasonography. The duration of surgery, pericholecystic adhesions, hospital stay, body mass index (BMI), postoperative complications, and pathology results of specimens were recorded. In addition, thiol/disulfide and IMA values were analyzed in the blood samples taken from the patients preoperatively.
RESULTS: The mean native thiol and total thiol values of the patients with an adhesion score of 0 were significantly higher than those with an adhesion score value of 1, 2 or 3. In addition, the disulfide, disulfide/native thiol, native thiol/total thiol and IMA values of the cases with an adhesion score of 2 or 3 were significantly higher than those with an adhesion score of 0. The native thiol and total thiol averages of the patients with normal cholecystectomy were higher than the others. The disulfide, native thiol/total thiol and IMA averages of those who underwent cholecystectomy due to a perforated gallbladder were also higher than the other groups. The mean preoperative WBC of the patients who underwent cholecystectomy due to a perforated gallbladder was also significantly higher than the other groups. Lastly, the native thiol and total thiol values had a statistically significant negative correlation with age, operation time, and hospital stay, and a statistically significant positive relationship with BMI.
CONCLUSION: We consider that in the preoperative diagnosis of the perforated gallbladder, the evaluation of thiol/disulfide hemostasis and IMA parameters can be used as an effective and reliable method to predict intraoperative difficulties.

7.The effects of sevoflurane anesthesia on hemodynamics and cerebral artery diameters in endovascular treatment of intracranial aneurysm: A pilot study
Şule Arıcan, Süleyman Bakdık, Gülçin Hacıbeyoğlu, Resul Yılmaz, Osman Koç, Aybars Tavlan, Sema Tuncer Uzun
PMID: 33630283  doi: 10.14744/tjtes.2021.00269  Pages 200 - 206
AMAÇ: Serebral otoregülasyon, arteriyel kan basıncındaki büyük değişikliklere rağmen kararlı durum serebral kan akımının sabit kalmasıdır. İnhalasyon anestezikleri serebral vazodilatörlerdir. <1 MAC değerlerinde, net etki serebral kan akımında ılımlı bir azalma ve karbondioksite yanıt verebilirliğin korunmasıdır. Bu çalışmanın amacı, genel anestezi altında akış saptırıcı cihaz yerleşimi uygulanan hastalarda kararlı durum sevofluran anestezisinin hemodinamik ve serebral arter çap ölçümleri üzerindeki etkisini araştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Genel anestezi altında akış saptırıcı cihaz yerleşimi yapılan 18–70 yaş arası 46 hasta dahil edildi. Hastalara rutin monitorizasyon yapıldı. Ortalama arter basınç (OAB) değerleri kaydedildi. Anterior yerleşimli anevrizması olan hastaların Dijital Subtraksiyon Anjiyografi (DSA) görüntülerinden internal karotis arter, orta serebral arter ve anterior serebral arter çap ölçümleri yapıldı. Posterior yerleşimli anevrizması olan hastaların DSA görüntülerinden baziller arter, sağ posteriyor serebral arter ve sol posteriyor serebral arter çap ölçümleri yapıldı. Bu ölçümler ameliyat öncesi ölçümler olarak kayıt edildi. Aynı hastaların kararlı durum sevofluran anestezisi altında gerçekleştirilen akış saptırıcı cihaz yerleştirme işlemi öncesinde yapılan DSA görüntülerinden aynı ölçümler gerçekleştirildi. Bu ölçümler ameliyat sırasında ölçümler olarak kayıt edildi.
BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 56.6±15.1’idi. Hastaların indüksiyon öncesi OAB; 76.28±5.13 mmHg, indüksiyon sonrası OAB; 64.36±3.23 mmHg ve sevoflurane anestezisi sırasında OAB; 68.26±4.30 mmHg idi ve istatistiksel olarak anlamlı farklılık vardı. Anteriyor serebral arter çaplarının ameliyat öncesi ve ameliyattaki değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlendi. OAB değişim yüzdesi ile internal karotis arter çap değişim yüzdesi arasında (p<0.001, p=-0.785) kuvvetli, orta serebral arter çap değişim yüzdesi arasında (p=0.033, p=-0.338) orta düzeyde bir ilişki mevcuttu.
TARTIŞMA: Akış saptırıcı cihaz yerleşimi uygulanan hastalarda, <1 MAC sevofluranin hemodinamik etkisi vardır ve serebral arter çaplarında anlamlı olarak vazodilatasyon yapmaktadır.
BACKGROUND: Cerebral autoregulation is a steady-state of cerebral blood flow despite major changes in arterial blood pressure. Inhalation anesthetics are cerebral vasodilators. In <1 MAC values, the net effect is a moderate decrease in cerebral blood flow and maintenance of responsiveness to carbon dioxide. This study aims to investigate the effects of steady-state sevoflurane anesthesia on hemodynamic and cerebral artery diameter measurements in patients undergoing flow diverter device placement under general anesthesia.
METHODS: Forty-six patients aged 18–70 years who underwent flow diverter devices under general anesthesia were included in this study. Routine monitoring was performed on the patients. Mean arterial pressure (MAP) values were recorded. Internal carotid artery, middle cerebral artery and anterior cerebral artery diameter measurements were made from digital subtraction angiography (DSA) images of patients with anterior aneurysms. Baseline artery, right posterior cerebral artery and left posterior cerebral artery diameter measurements were made from DSA images of patients with posterior aneurysms. These measurements were recorded as preoperative measurements. The same measurements were made from the DSA images performed before the Flow diverter device placement procedure performed under steady-state sevoflurane anesthesia for the same patients. These measurements were recorded as peroperative measurements.
RESULTS: The average age of the patients was 56.6±15.1. The MAP of the patients before induction was 76.28±5.13 mmHg, MAP after induction was 64.36±3.23 mmHg, and MAP during sevoflurane anesthesia was 68.26±4.30 mmHg, there was a statistically significant difference. There was a statistically significant difference between the preoperative and perioperative values of anterior cerebral artery diameters. There was a strong relationship between the MAP change percentage and the ICA diameter change percentage (p<0.001, p=-0.785) and a moderate relationship between the MCA diameter change percentage (p=0.033, p=-0.338).
CONCLUSION: In patients undergoing flow diverter devices, <1 MAC sevoflurane has a hemodynamic effect and creates significant vasodilation in the cerebral artery diameters.

8.Testicular torsion in the medicolegal perspective: Why is the diagnosis missing?
Ali İhsan Taşçı, Yavuz Onur Danacioglu, Yunus Çolakoğlu, Yusuf Arıkan, Nur Yalçınkaya, Yalçın Büyük
PMID: 33630295  doi: 10.14744/tjtes.2020.68339  Pages 207 - 213
AMAÇ: Medikolegal açıdan sorun oluşturmuş testis torsiyonu (TT) olgularını inceleyerek, bu gibi durumlarda tıbbi ihmal veya yanlış uygulamaya neden olmuş belirteçleri tanımlamak ve testis torsiyonu olgularının tıbbi yönlerini karakterize etmek amacıyla bir inceleme yaparak sizlere sunmayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2004–2019 yılları arasında Türkiye’nin farklı hastanelerinde gerçekleştirilmiş müdahaleler sonucu, orşiektomi olan ve Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı Adli Tıp Kurumu’nda tıbbi uygulama hatası bakımından incelenen 53 testis torsiyonu olgusuna ait veriler geriye dönük olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Olguların median yaşı dokuz yıldır. Torsiyon olguların %43.4’ünün (n=23) sol tarafında, %54.7’sinin (n=29) sağ tarafında, %1.9’unun (n=1) ise iki taraflı testis torsiyonu izlenmiştir. Ön tanılar incelendiğinde; %58.5 (n=31) epididimorşit, %13.2 (n=7) üriner enfeksiyon, %9.4 (n=5) hidrosel, %7.5 (n=4) renal kolik ve diğer ön tanılar testis kontüzyonu, gastroenterit, inguinal herni ve akut apandisit olarak saptanmıştır. Başvuru ile TT tanısı arası geçen süre, ortalama 59.0±11.2 saattir. Hastayı ilk değerlendiren doktor ile başvuruda skrotal muayene yapma durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (p=0.008; p<0.01). Acil servis hekimlerinde skrotal muayene yapma oranı ürologlardan düşüktür. Malpraktis açısından bağımsız bir uzman tarafından ileri incelemeye gerek görülen ve adli tıp kurumuna gelen hasta dosyalarında suçlanan hekimler; 25 (%47.2) üroloji uzmanı, 22 (%41.5) acil servis uzmanı, dört (%7.5) pediatrist ve iki (%3.8) radyoloji uzmanıydı.
TARTIŞMA: Hekimler medikolegal kaygılarından önce hasta sağlığı açısından bu aksaklılıkların mümkün olduğu yaşanmaması için doğru tanı ve tedavi için gerekli değerlendirmeleri yapmalıdır. Doğru tanı için hekimlerin bilinçlendirilmesi, hekimlerin bilgi ve bilinç düzeyinin arttırılması ve sürecinin zamana karşı olması nedeniyle klinik olarak şüphe edilmesi halinde hastanın acil ameliyat edilmesi uygun gözükmektedir.
BACKGROUND: By examining patients with testicular torsion (TT) that caused problems in medicolegal terms, the present study aims to define markers causing medical neglect or malpractice in similar conditions and perform a retrospective examination to characterize the medical aspects of patients with TT.
METHODS: In this study, 53 patients who underwent orchiectomy for TT following interventions made between 2004 and 2019 in different hospitals of Turkey and had satisfactory clinical findings in their files based on medicolegal inspections were included.
RESULTS: The median age of the patients was nine years. Twenty-three (43.4%) of the patients had TT on the left side, 29 (54.7%) had TT on the right side, and one (1,9%) patient had bilateral TT. It was noticed that 31 (58.5%) patients had epididymo-orchitis (EO), seven patients had (13.2%) urinary infection, five (9.4%) patients had a hydrocele, and four (7.5%) patients had renal colic, and the others had testicle contusion, gastroenteritis, inguinal hernia, and acute appendicitis as misdiagnoses. The mean time that passed between admission and TT diagnosis was detected as 59±11.2 hours. A statistically significant relation was detected between the branch of the physician who first evaluated the patients and the presence of performing scrotal examination and imaging during admission. The ratio of physical scrotal examinations by emergency service physicians was lower than with the urologists. Among the preliminary examiner allowed to be an advanced evaluation for the possibility of missing diagnosis by an independent specialist physicians, 25 (47.2%) were urologists, 22 (41.5%) were emergency service physicians, four (7.5%) were pediatricians, and two (3.8%) were radiologists.
CONCLUSION: Physicians should perform the required evaluations for a suitable diagnosis and treatment by putting aside their medicolegal concerns and prevent the problems by giving priority to patient health. For the correct diagnosis and proper management of TT, it is necessary to increase the information levels of physicians, and patients should be explored urgently in the event of any clinical suspicion.

9.Differential diagnosis of the granulomatous appendicitis: Retrospective analysis of 16 cases
Sami Akbulut, Cemalettin Koç, Kemal Barış Sarıcı, Emine Şamdancı, Yusuf Yakupoğulları, Yaşar Bayındır
doi: 10.14744/tjtes.2020.98582  Pages 214 - 221
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı tüberkülozun (TB) endemik olduğu bir bölgede granülomatöz apandisitin (GAp) ayırıcı tanısında real-time polymerase chain reaction (PCR) ve interferon-gamma release assay’in (IGRA) kullanılabilirliliğini sunmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Akut apandisit ön tanısıyla apendektomi yapılan ve histopatolojik tanısı GAp olan 16 hasta geriye dönük olarak analiz edildi. Parafine gömülmüş doku bloklarında TB basiline ait DNA’nın varlığını göstermek için real-time PCR yöntemi kullanıldı. Periferik kanda TB basiline spesifik interferon gamanın olup olmadığını tespit etmek için IGRA testi kullanıldı.
BULGULAR: Yaşları 21 ile 82 yıl arasında değişen 16 hasta (erkek=10, kadın=6) bu çalışmaya dahil edildi. Tüm hastalarda akut apandisit vardı ve üç hastada ayrıca apendikste perforasyon vardı. Histopatolojik olarak tüm apendektomi spesimenlerinde nekrotizan granülomatöz enflamasyon tespit edildi. Ehrlich-Ziehl-Neelsen ile boyanan hiçbir patoloji preparatında aside dirençli basil tespit edilmedi. GAp’li tüm hastaların parafine gömülmüş doku bloklarında Real-time PCR çalışıldı fakat sadece üç hastada TB basiline ait DNA amplifiye edildi. GAp’li 12 hastanın periferik kan numunesinde IGRA çalışıldı ve sonuçlar aşağıdaki gibi raporlandı: negatif (n=9), pozitif (n=2) ve belirsiz (n=1).
TARTIŞMA: Özellikle TB’nin endemik olduğu bölgelerde GAp’nin ayırıcı tanısında öykü, histopatolojik bulgular, doku PCR, kan IGRA ve klinik bulguların birlikte kullanımının önemli olduğuna inanıyoruz. Ayrıca, makroskobik olarak normal görünse bile tüm apendektomi spesimenlerinin histopatolojik değerlendirme için laboratuvara gönderilmesini öneriyoruz.
BACKGROUND: This study aims to present the usability of real-time polymerase chain reaction (PCR) and interferon-gamma release assay (IGRA) in the differential diagnosis of granulomatous appendicitis (GAp), especially in areas where tuberculosis (TB) is endemic.
METHODS: Sixteen patients underwent appendectomy with presumed diagnosis of acute appendicitis were retrospectively analyzed for histopathological diagnosis of GAp. Real-time PCR method was used to show the whether presence of DNA of the tubercle bacilli in paraffin-embedded tissue blocks. IGRA test was used to investigate whether tubercle bacilli- specific interferon gamma was present in peripheral blood.
RESULTS: Sixteen patients (male: 10 female: 6) aged between 21 and 82 years were included in this study. All patients had acute appendicitis and three of them also had appendiceal perforation. Histopathologically, necrotizing granulomatous inflammation was detected in all appendectomy specimens. Acid-fast bacilli were not detected in any of the pathology slides stained with Ehrlich-Ziehl-Neelsen. Real-time PCR was studied in paraffin-embedded tissue blocks of all patients with GAp, but the TB bacilli DNA was amplified in only three patients. IGRA test was studied in peripheral blood samples of 12 patients with GAp and results were as follows: negative (n=9), positive (n=2) and indeterminate (n=1).
CONCLUSION: We believe that the use of anamnesis, histopathological findings, tissue PCR, blood IGRA and clinical findings together are important for differential diagnosis of GAp, especially where TB is endemic. We also suggest that all appendectomy specimens should be sent to the laboratory for histopathological evaluation even if specimens appear macroscopically normal.

10.Treatment of rectus sheath hematomas: Eight years of single-center experience with a review of literature
Ümit Haluk İliklerden, Tolga Kalaycı
PMID: 33630287  doi: 10.14744/tjtes.2020.22893  Pages 222 - 230
AMAÇ: Rektus kılıf hematomu akut karın ağrısının nadir görülen ve sıklıkla gözden kaçan nedenlerinden birisidir. Çoğunlukla ileri yaş ve yandaş hastalıkların eşlik ettiği bu hastaların yönetiminde doğru tanı ve tedavi yaklaşımlarıyla, gereksiz cerrahi müdahalelerden kaçınarak olumlu sonuçlar alınabilmektedir. Bu çalışmanın amacı, rektus kılıf hematomu tanılı hastaların yönetimindeki algoritma ve optimal tedavi stratejileri eksikliğine olgu yönetim deneyimimizle katkıda bulunmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamızda Mayıs 2010–Temmuz 2018 tarihleri arasında rektus kılıf hematomu tanısı ile tedavi uygulanan hastaların demografik özellikleri, özgeçmişleri, tanıya götüren fiziksel incelemeleri, laboratuvar ve görüntüleme yöntemlerindeki bulguları, tedavi süreç ve yöntemleri, komplikasyonları, morbidite ve mortalite oranları, yatış süresi ve uzun süreli takip sonuçları geriye dönük olarak hasta dosyaları, hastane bilgisayar kayıt sistemi ve görüntüleme arşivleri incelenerek elde edildi. Elde edilen verilerin analizi Microsoft Excel ve IBM SPSS Statistics 24 kullanılarak değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 31 hastanın yaş ortalaması 63.03 yıl (24–85 yıl) olup; kadın/erkek oranı (21/10) 2.1 idi. En sık görülen semptom karın ağrısı (%100) olmakla beraber; 25 olguda (%80.6) karın duvarı kitlesi tespit edildi. Antikoagülan ve antiplatelet tedavisi alan 25 olgu (%80.6) vardı. Olgularda tanı; 11’inde (%45.4) yalnızca bilgisayarlı tomografi; beşinde (%16.1) yalnızca ultrasonografi ve 15’inde (%33.3) ise bilgisayarlı tomografi + ultrasonografi yardımıyla konuldu. Sekiz olgu (%25.8) Tip 1, 10 olgu (%32.2) Tip 2 ve 13 olgu (%41.9) Tip 3 rektus kılıf hematomu olarak değerlendirildi. Ortalama International Normalized Ratio (INR) değeri 2.59 olarak bulundu. Üç olguda (%9.6) kanama kontrolü cerrahi müdahale ile sağlanırken; 28 olguda (%90.3) ise konservatif tedavi uygulandı. Olgular ortalama 7.48 gün (4–21) takip edilmiş olup; 29 olgu (%93.5) taburcu edilirken; cerrahi yapılan bir olgu ameliyat sonrası beşinci günde, konservatif takip edilen bir olgu ise yatışının 14. gününde kaybedildi (%6.45 mortalite). Konservatif ve cerrahi yöntemle takip edilen olguların mortalite oranları sırasıyla %3.5 ve %33.3 idi.
TARTIŞMA: Akut karın ağrısı, göbek altı palpable veya görüntüsel yöntemlerle desteklenen kitlesi olup; antikoagülan tedavi alan, şiddetli öksürük atakları olan ileri yaşlı hastalarda rektus kılıf hematomundan şüphe edilmelidir. Klinik şüphe halinde ultrasonografi veya bilgisayarlı tomografi yapılmalıdır. Erken ve doğru tanı konservatif tedavinin başarılı olmasını ve gereksiz cerrahi girişimleri önler. Klinisyen tecrübesinin ön planda olduğu bu olgularda, olgu çalışmaları sunularının artmasıyla birlikte yeni bir etkili algoritma sisteminin ve tanı için kılavuzların tanımlanacağını umuyoruz.
BACKGROUND: Rectus sheath hematoma is a rare and frequently misdiagnosed cause of acute abdominal pain. In the management of the patients with rectus sheath hematoma, which are mostly with advanced age and comorbid diseases, positive results can be obtained by avoiding unnecessary surgical procedures with correct diagnosis and treatment approaches. The presented study aims to contribute to the lack of algorithms and optimal treatment strategies in the management of rectus sheath hematoma patients with the description of our experience in their management.
METHODS: Patients who underwent treatment with the diagnosis of rectus sheath hematoma between May 2010 and July 2018 were retrospectively analyzed. Demographic characteristics, medical histories, physical and laboratory findings and imaging methods, treatment processes, complications, morbidity, mortality, length of hospitalization and long-term follow-up results were searched. Data were analyzed from patient files, hospital computer registry system and radiology archives. Data analysis was performed using Microsoft Excel and IBM-SPSS-Statistics-24.
RESULTS: The mean age of the 31 patients was 63.03 years (24–85 years). The female/male ratio (21/10) was 2.1. The most common presenting sign or symptom was abdominal pain (100%), followed by abdominal wall mass in 25 patients (80.6%). Twenty-five patients (80.6%) were receiving some form of anticoagulation and antiplatelet therapy. Diagnosis was confirmed by Computed Tomography in 11 (45.4%), Ultrasonography in five (16.1%) and Computed Tomography with Ultrasonography in 15 (33.3%). Eight patients (25.8%) were evaluated as Type-1, 10 (32.2%) as Type-2 and 13 (41.9%) as Type-3. Mean International Normalized Ratio (INR) value of patients was 2.59. Bleeding was controlled by surgery in three cases (9.6%). The conservative approach was preferred in 28 cases (90.3%). 29 (93.5%) patients were discharged after an average hospital stay of 7.48 days (4–21). One patient died on the postoperative 5th day and other on the 14th day of conservative treatment (6.45% mortality). The mortality rate of conservatively and surgically treated patients was 3.5% and 33.3%, respectively.
CONCLUSION: Rectus sheath hematoma should be suspected in elderly patients using anticoagulants with acute abdominal pain, severe cough attacks and an umbilical palpable or radiologically supported mass. Computed Tomography and Ultrasonography should be performed in case of clinical suspicion. Early and correct diagnosis ensures successful conservative treatment and prevents unneces-sary surgical procedures. In the management of cases where clinician experience is at the forefront, we are hopeful that a new effective algorithm system and guidelines for the diagnosis will be identified after increasing the presentations of case series and experiences.

11.Anterior cruciate ligament reconstruction with ToggleLoc with ZipLoop system versus transfix system: A cost-effectiveness analysis
Güzelali Özdemir, Sualp Turan, Hüseyin Aslan, Olgun Bingöl, Alper Deveci, Enver Kılıç
PMID: 33630286  doi: 10.14744/tjtes.2020.22487  Pages 231 - 237
AMAÇ: Ön çapraz bağ yırtıklarının rekonstrüksiyonunda kullanılan Transfix ve Ziploop ile ToggleLoc sistemlerinin maliyet-etkinlik açısından karşılaştırılması amaçlanmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma, kliniğimizde 2011 ve 2016 yılları arasında Transfix ve Ziploop ile ToggleLoc sistemlerinin kullanıldığı ön çapraz bağ rekonstrüksiyonu yapılan hastaların maliyet etkinliği analizidir. Bu çalışma geriye dönük ve kesitsel olup hastaların demografik, klinik ve finansal verilerinin değerlendirilmesiyle yapılmıştır. Cerrahinin etkinliği, ön çapraz bağ rekonstrüksiyonu olan hastalarda Lysholm Diz Skoru Ölçeği’yle belirlendi. İki sistemi maliyet-etkinlik oranı ile karşılaştırdık.
BULGULAR: Çalışmaya toplam 103 hasta dahil edildi. Her iki grup Lysholm Diz Skor Ölçeği’ne göre değerlendirildiğinde istatistiksel olarak gruplararasında etkinlik farkı bulunmadığı tespit edildi. Ziploop ile ToggleLoc tekniğinin maliyet etkinlik oranı 254.57 iken Transfix tekniğinin maliyet etkinlik oranı 378.33 olarak bulunmuştur.
TARTIŞMA: Elde ettiğimiz sonuçlara göre, Ziploop ile ToggleLoc tekniği ön çapraz bağ rekonstrüksiyonunda Transfix tekniğinden daha maliyet-etken bir yöntem olarak bulundu.
BACKGROUND: To evaluate the cost-effectiveness of the reconstruction of the anterior cruciate ligament tears using either ToggleLoc with ZipLoop or Transfix systems.
METHODS: This study is a cost-effectiveness analysis of patients with anterior cruciate ligament reconstruction, ToggleLoc with ZipLoop and Transfix systems in our clinic between 2011 and 2016. This study was a retrospective cross-sectional study of patient’s demographic, clinical and financial data. The effectiveness of surgery on patients with anterior cruciate ligament reconstruction was determined by the Lysholm Knee Score Scale. We compared two systems with the cost-effectiveness ratio.
RESULTS: In this study, 103 patients were included. According to the Lysholm Knee Score Scales in both groups, the findings showed that there was no difference in effectiveness between them. The ToggleLoc with ZipLoop technique was cost-effectiveness ratio 254,57 and the Transfix technique cost-effectiveness ratio was 378,33.
CONCLUSION: According to our results, ToggleLoc with ZipLoop technique was a more cost-effective method than the Transfix technique in the anterior cruciate ligament reconstruction.

12.Closed reduction percutaneous pinning versus open reduction internal fixation in the treatment of intraarticular distal radius fractures: Mean four-year results
Sertac Saruhan, Cumhur Deniz Davulcu
PMID: 33630290  doi: 10.14744/tjtes.2020.28934  Pages 238 - 242
AMAÇ: Bu çalışmada, eklem içi uzanımlı distal radius kırıklarının tedavisinde kapalı redüksiyon perkütan pinlemeye (KRPP) karşın açık redüksiyon internal fiksasyon (ARİF) tedavi yöntemlerinin dört yıllık sonuçları karşılaştırılmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: KRPP (n=19; 11 erkek ve sekiz kadın) ile tedavi edilen tek taraflı intraartiküler distal radius kırığı (tip B ve C) olan ve ARİF yapılan (n=24; 14 erkek ve 10 kadın) toplam 43 hasta geriye dönük olarak incelendi. Ortalama takip süresi kRPP grubunda 50.3 ay (12–74) ve ARİF grubunda 45.2 ay (40–65) idi. Ortalama yaş KRPP grubunda 50.8 (29–73), ARİF grubunda 51.5 (19–75) idi. Hastalar son takipte fonksiyonel ve radyolojik olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Takip, yaş ve cinsiyet açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Her ne kadar kavrama gücü ve hareket aralığı ile ilgili istatistiksel bir fark olmasa da ARİF grubunda kol, omuz ve el sorunları skoru (Q-DASH) daha iyiydi. Voler tilt ve radyal yükseklik ölçümleri ARİF grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede daha iyi idi. Dejeneratif artrit KRPP grubunda %63 ve ARİF grubunda %41 idi ve istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu.
TARTIŞMA: Dört yıllık takip sonucunda volar plak ile ARİF yapılan eklem içi uzanımlı distal radius kırığı olan hasta grubunda, KRPP’den daha iyi fonksiyonel ve radyolojik sonuçlara sahip olduğu saptandı.
BACKGROUND: This study was performed to compare the results of closed reduction percutaneous pinning (CRPP) versus open reduction internal fixation with a volar locking plate (ORIF) in the treatment of intraarticular distal radius fractures (IDRF) average four-year follow-up.
METHODS: In this study, 43 patients had unilateral intraarticular distal radius fractures (type B and C) treated with CRPP (n=19; 11 males and eight females) and ORIF (n=24; 14 males and 10 females) were retrospectively evaluated. The mean follow-up was 50.3 months (12–74) at the CRPP group and 45.2 months (40–65) at the ORIF group. The mean age was 50.8 years (29–73) in the CRPP group and 51.5 (19–75) in the ORIF group. The patients were evaluated functionally and radiologically at the last follow-up.
RESULTS: There was no statistically significant difference between the groups concerning follow-up, age, and gender. However, there was no statistical difference concerning grip power and the range of motion. The Disabilities of the Arm, Shoulder and Hand Score (Q-DASH) was better in the ORIF group. Voler tilt and radial height measurements were statistically significantly better in the ORIF group. Degenerative arthritis was 63% in the CRPP group and 41% in the ORIF group, and there was no statistically significant difference.
CONCLUSION: ORIF with a volar locking plate has better functional and radiological results than CRPP in IDRF patients’ average four-year follow-up.

13.Cementless rectangular stems yield satisfactory results in osteoporotic bones
Abdulkadir Polat, Fırat Fidan, Feyzi Kılıç, Harun Mutlu, Cengiz Kazdal, Ufuk Özkaya
PMID: 33630291  doi: 10.14744/tjtes.2020.33046  Pages 243 - 248
AMAÇ: Kemik kalitesi ileri derecede bozuk olan ve nispeten iyi olan hastaların femoral stem sağkalım oranlarını karşılaştırarak osteoporozun protez sağkalımı uzerindeki etkisini araştırmak.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2011–2015 yılları arasında ortopedi ve travmatoloji kliniğinde femur boyun kırığı tanısıyla sementsiz karekesit femoral stem ve unipolar baş ile tedavi edilen, son kontrollerine gelen ve en az üç yıllık takip sonucları elimizde olan 61 hasta belirlendi. Radyografik değerlendirme için hastaların ameliyat öncesi grafilerinden pelvis AP grafilerine bakıldı. Kortikal kemik kalitesini değerlendirmek amacıyla Dorr sınıflaması kullanıldı. Dorr sınıflamasına göre tip A olan hastamız yoktu. Çalışmaya dahil edilen hasta grubu ileri osteoporotik tip C ve ılımlı osteoporotik tip B olmak üzere iki gruba ayrıldı. Hastalarımızın 30 tanesi Dorr sınıflamasına göre tip B, 31 tanesi tip C idi.
BULGULAR: Dorr sınıflamasına gore kortikal kemik kaliteleri açısından sınıflandırdığımız hastalarda femoral komponentin sağkalımları Engh ve ARA kriterleri kullanılarak değerlendirildi. Dorr sınıflamasına göre Tip B ve Tip C gruplarının ARA skoru ile ilişkisi karşılaştırıldı. Dorr tip B grubunda ARA; medyan 5 (min 3–maks 6), tip C grubunda medyan 5 (min 3–maks 6) olarak bulundu. Bu iki grup istatistiksel olarak Mann-Whitney U testi ile kıyaslandı. Her iki grup arasında ARA skorları açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0.24 >0.05). Yine benzer şekilde her iki grup arasında femoral komponent sağkalım kriteri olan Engh değerleri karşılaştırıldı. Dorr tip B olan grupta Engh değerleri; medyan 16.5 (min 9–maks 24), Dorr tip C grubunda; medyan 14 (min 9-maks 24) olarak bulundu. Bu iki grup istatistiksel olarak Mann-Whitney U-testi kullanılarak karşılaştırıldı. Her iki grubun Engh değerleri arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p=0.061 >0.05). Bizim verilerimizde ileri osteoporotik olarak kabul etiğimiz tip C grubu ile ılımlı osteoporotik kabul ettiğimiz tip B grubu arasında hem ARA skorları, hem de Engh gevşeme skorları acısından femoral komponentlerdeki gevşeme değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı.
TARTIŞMA: Çalışmamız sementsiz kalça artroplastisinin ileri yaşlı, osteoporotik hastalarda dahi, ameliyatta ve ameliyat sonrası ilave riskler getirmeden, hem de radyolojik ve klinik sonuçları bakımından da yüzgüldürücü bir şekilde uygulanabilirliği sonucunu desteklemektedir.
BACKGROUND: The present study aims to investigate the effects sof osteoporosis on prosthesis survival by comparing the femoral stem survival rates of patients with poor and relatively good bone quality.
METHODS: We retrospectively investigated 61 patients with collum femoris fractures who were treated with cementless rectangular stems between 2011 and 2015 in the Orthopaedics and Traumatology Clinic of Taksim Training and Research Hospital. The preoperative pelvic anterior-posterior radiographs of the patients were evaluated. The patients were evaluated according to the Dorr classification, and no case with a type A femur was found. The patients were divided into two groups as advanced osteoporotic type C and moderate osteoporotic type B. Thirty patients were type B according to the Dorr classification and 31 were osteoporotic type C.
RESULTS: The femoral component survival was evaluated using the Engh and ARA criteria. The relationship of the ARA score with type B and type C groups was evaluated. The median ARA score was five (min 3-max 6) for both types. These two groups were also statistically compared concerning the ARA scores using the Mann-Whitney U test, which revealed no statistically significant difference (p=0.24 >0.05). The Engh values, another criterion for the survival of femoral components, were also compared. The median Engh values were 16.5 (min 9-max 24) for the Dorr type B group and 14 (min 9-max 24) for the type C group. According to the Mann-Whitney U test, there was no significant difference between the Engh values of the two groups (p=0.061 >0.05). Lastly, no statistically significant difference was found in the ARA or Engh loosening scores between the type C advanced osteoporotic group and the type B moderate osteoporotic group.
CONCLUSION: Our study supports the conclusion that cementless hip arthroplasty can be applied even in advanced elderly and osteoporotic patients without additional intraoperative or postoperative risks.

14.Early surgical repair or conservative treatment? Comparing patients with penile fracture concerning long-term sexual functions
Kubilay Sarıkaya, Çağrı Senocak, Fahri Erkan Sadioğlu, Ömer Faruk Bozkurt, Mehmet Çiftçi
PMID: 33630298  doi: 10.14744/tjtes.2021.92662  Pages 249 - 254
AMAÇ: Ürolojik acil olgulardan olan penil fraktürde erken dönem cerrahi onarım yapılan hastalarla konservatif tedaviyle iyileşen hastaları uzun dönemde cinsel fonksiyonlar bakımından karşılaştırmak.
GEREÇ VE YÖNTEM: Kliniğimize Ocak 2010 ile Ocak 2020 tarihleri arasında penil fraktür nedeniyle başvuran toplam 42 hastanın verileri geriye dönük olarak incelendi. Hastalar erken dönemde ameliyat edilenler ve konservatif olarak takip edilenler olarak iki gruba ayrıldı. Hastaların ameliyat öncesi ve sonrası bulguları ile uzun dönem takipte Uluslararası Erektil Fonksiyon Ölçeği (IIEF-6) skorları karşılaştırıldı.
BULGULAR: Hastaların median yaşı 35 (20–65) yıl ve median takip süreleri 52 (8–120) aydı. Hastaların ameliyat sonrası ortalama IIEF-6 skoru 22.98±6.52 bulundu. Ameliyat sonrası komplikasyon varlığı açısından cerrahi yapılan grupla konservatif izlenen grup arasında anlamlı fark bulunmadı (p=0.460). Uzun dönem takipte rüptür alanında palpe edilen plak varlığı konservatif tedavi grubunda anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0.041). Ancak IIEF-6 skorları bakımından gruplar arasında anlamlı fark olmadığı görüldü (p=0.085).
TARTIŞMA: Penil fraktür hastalarında erken cerrahi yapılanlarla, konservatif izlem yapılanlar arasında uzun dönemde IIEF-6 skorları bakımından anlamlı fark yoktur. Ancak konservatif takip edilen hastalarda peniste plak oluşum oranı daha yüksektir. Bu nedenle özellikle rüptür alanı büyük hastalarda acil cerrahi onarım ön planda düşünülmelidir.
BACKGROUND: To compare the patients who underwent early surgical repair of penile fracture, which is one of the urological emergencies, and patients who recovered with conservative treatment concerning long-term sexual functions.
METHODS: The data of 42 patients who applied to our clinic with penile fracture between January 2010 and January 2020 were retrospectively analyzed. The patients were categorized into two groups as early operated and followed-up conservatively. The preoperative and postoperative findings of the patients were compared with the International Erectile Function Scale (IIEF-6) scores in the long-term follow-up.
RESULTS: The median age of the patients was 35 (20–65) years and the median follow-up period was 52 (8–120) months. The postoperative mean IIEF-6 score of the patients was 22.98±6.52. There was no significant difference between the surgical and the conservative groups concerning postoperative complications (p=0.460). In the follow-up period, the presence of palpable plaque on the rupture area was significantly higher in the conservative group (p=0.041). However, there was no significant difference between the groups concerning IIEF-6 scores (p=0.085).
CONCLUSION: Although there is no significant difference in long-term IIEF-6 scores between the two groups, the rate of palpable plaque formation is higher in patients followed-up conservatively. Therefore, early surgical repair should be considered in the foreground, especially in patients with a large rupture area.

CASE REPORTS
15.Acute appendicitis in pregnancy: 50 case series, maternal and neonatal outcomes
Nefise Tanrıdan Okcu, İlknur Banlı Cesur, Oktay İrkörücü
PMID: 33630289  doi: 10.14744/tjtes.2020.24747  Pages 255 - 259
AMAÇ: Gebelikte akut batının en sık obstetrik dışı cerrahi endikasyonu apandisittir. Gebelikte apandisit gebeliğe bağlı patolojilerle karışabilmekte, tanıda gecikmeye veya gereksiz cerrahiye yol açabilmektedir. Çalışmanın amacı gebelikte appendektomi yapılan hastaların maternal ve neonatal sonuçlarının değerlendirilmesi olarak belirlendi.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma 2011–2017 yılları arasında geriye dönük olarak tasarlandı. Akut apandisit öntanısı ile cerrahiye alınan gebelerde apandisit saptanma oranları, başvuru ve laboratuvar özellikleri, ameliyat sonuçları ve obstetrik sonuçlar değerlendirildi.
BULGULAR: Toplam 2593 hastaya appendektomi uygulandı, bunların 1154’ü kadın, 50’si gebe idi. Negatif laparotomi 12 (%16) hastada saptandı. Elli gebe hastanın altısı (%12) laparoskopik appendektomi, 44’ü (%88) laparotomi ile appendektomi idi. Hastaneye kabul sonrası operasyona kadar geçen süre ortalama 10.5±11 saat idi. Maternal mortalite izlenmedi. Dört (%8) hastada preterm eylem nedeniyle prematür doğum gerçekleşti. Hastaların ikisi (%4) ikinci trimesterde, ikisi (%4) üçüncü trimesterde idi. İkinci trimesterde doğan iki (%4) yenidoğan postpartum hayatını kaybetti. Bu yenidoğanlardan birinde multipl anomali mevcuttu. Appendektomi perinatal mortalite riskinde artış ile karakterize değildi.
TARTIŞMA: Gebelikte akut apandisit tanı ve cerrahisinde gecikme perinatal mortalite riskini artırabilir, tanı ve cerrahide gecikilmemelidir.
BACKGROUND: During pregnancy, the most common indication for non-obstetric surgery in acute abdomen is appendicitis. In pregnancy, appendicitis may be confused with pregnancy-related pathologies and may cause a delay in diagnosis or unnecessary surgery. The present study aims to evaluate the maternal and neonatal outcomes of patients undergoing appendectomy during pregnancy.
METHODS: This study was designed retrospectively between 2011–2017. Appendicitis detection rates, admission and laboratory features, operation results and obstetric results were evaluated in pregnant women who underwent surgery for a preliminary diagnosis of acute appendicitis.
RESULTS: The findings showed that 2593 patients underwent an appendectomy, 1154 of them were women and 50 of them were pregnant. Negative laparotomy was detected in 12 (16%) patients. Six (12%) of these 50 patients had a laparoscopic appendectomy and 44 (88%) had an appendectomy with laparotomy. The mean time to operation after admission to hospital was 10.5±11 hours. No maternal mortality was observed. Preterm labor occurred in four (8%) patients. Two patients (4%) were in the second trimester and two patients (4%) were in the third trimester. Two (4%) newborns born in the second trimester died postpartum. One of these newborns had multiple anomalies. Appendectomy was not characterized by an increased risk of perinatal mortality.
CONCLUSION: Delay in the diagnosis and surgery of acute appendicitis during pregnancy may increase the risk of perinatal mortality and should not be delayed in diagnosis and surgery in pregnancy.

16.Renal autotransplantation due to iatrogenic ureter injury: A case report
Şahin Kaymak, Mustafa Tahir Özer, Sezai Demirbaş, Engin Kaya, Orhan Kozak
PMID: 33630296  doi: 10.14744/tjtes.2020.80606  Pages 260 - 264
Ciddi üreter yaralanmalarını tedavi etmek için renal ototransplantasyon ilk kez 1963’te Hardy ve arkadaşları tarafından yapıldı. Bu yöntem travma, renal arter hastalıkları veya üreteral darlığın karmaşık tedavisinde kullanılan bir yöntem olmuştur. Proksimal üreterin yaklaşık 2/3’ünün iyatrojenik yaralanması durumunda, uç uca anastomoz mümkün değilse, renal ototransplantasyon, ileal üreter interpozisyonu veya nefrektomi alternatif tedavilerdir. Teknoloji ilerledikçe üreterorenoskopi (URS) kullanımı artmakta ve bu paralel olarak bu işlem esnasında meydana gelen iyatrojenik yaralanmalarda artmaktadır. Bu tür yaralanmalar genellikle basit delikler şeklindedir (%2–6), ancak zaman zaman üreter avülsiyonları da gözlenir (%0.3). Bu makalede sağ üreter taşı nedeniyle yapılan üreterorenoskopi işlemi sırasında üreter avülsiyonunun gelişmesini takiben renal ototransplantasyonun yapıldığı bir olgu sunuldu ve tedavi seçenekleri literatür ışığında tartışıldı.
Hardy and colleagues carried out “Renal autotransplantation” for the first time in 1963 to treat severe ureter injury and it has evolved as a method used for complex treatment of trauma, renal artery diseases or ureteral stenosis. In case of proximal ureter injury, approximately 2/3 of which is iatrogenic, if the end-to-end anastomosis is not possible, renal autotransplantation, ileal ureter interposition or nephrectomy are alternative treatments. As technology advances, the use of ureterorenoscopy (URS) increases and in parallel with this iatrogenic injuries that occur during the process have increased as well. These types of injuries are generally in form of simple perforations (2–6%), but from time to time ureter avulsions are also observed (0.3%). In this article, a case is presented where renal autotransplantation is made following development of ureter avulsion during ureterorenoscopy process carried out due to right ureteral calculi and treatment options are discussed in the light of literatures.

17.Cause of an acute abdomen never seen: Intraabdominal perforation of an umbilical pilonidal sinus abscess
Barış Mantoğlu, Güven Erdoğrul, Alper Koçbıyık
PMID: 33630288  doi: 10.14744/tjtes.2020.24374  Pages 265 - 267
Pilonidal sinüs, epidermise nüfuz eden kıl gövdelerinin neden olduğu iyi bilinen bir sakrokoksigeal bölge hastalığıdır. Granülomatöz reaksiyon, bu kronik enflamatuvar hastalığın özelliğidir. Umbilikal pilonidal sinüs, klinik olarak birçok şekilde ortaya çıkabilen ve bazı umbilikal bölgede meydana gelen hastalıkları taklit eden edinilmiş bir hastalıktır. Umbilikal pilonidal sinüs oluşumunda çeşitli risk faktörleri tanımlanmıştır. Umbilikal pilonidal sinüsün tedavisi kanıta dayalı tıptan ziyade klinik deneyime dayanır. Tıbbi ya da cerrahi olarak tedavi edilmeyen umbilikal pilonidal sinüs bölgesel ya da generalize enfeksiyonlara neden olabilir. Daha önce hiçbir belirti vermeyen karıniçi perforasyon gösteren umbilikal pilonidal sinüs apsesi olgumuzun, akut karın ön tanıları arasında bundan sonra göz önünde bulundurulacaktır.
Pilonidal sinus is a well-known disease of the sacrococcygeal region, which is caused by hair shafts penetrating the epidermis. The granulomatous reaction is the characteristic of this chronic inflammatory disease. Umbilical pilonidal sinus is an acquired disease that may appear in many guises and mimic several umbilical conditions. Several risk factors for developing the disease have been described. Treatment is based on clinical experience rather than on evidence-based medicine. The umbilical pilonidal sinus, which is not treated medically or surgically, may cause regional or generalized infections. We suggest that our case which has never had symptoms before and has caused acute abdomen, will be considered in the diagnosis of acute abdomen.

18.All in one: Multiple coronary stents, history of stent thrombosis, pancreatic carcinoma, postoperative bleeding and thrombocytosis
Aslı Demir, Seda Ilhan, Eda Balcı, Oğuzhan Pınar, Ayşegül Özgök
PMID: 33630297  doi: 10.14744/tjtes.2020.81624  Pages 268 - 270
Stenli hastaların yönetimi, her ne kadar kılavuzlarda anlatılsa da, bazı hastalar benzersiz ve sınıf dışı olabilir. Bu sunumda, hastanın perioperatif miyokart hasarına sebep olabilecek birçok trombotik risk faktörü vardır. Bu faktörler; çoklu ilaç salınımlı stent öyküsü ile birlikte koroner arter hastalığı, stent trombozu öyküsü, 11 ay önce yerleştirilmiş yeni stent ve malignensi ve cerrahi işleme bağlı hiperkoagülopatidir. Hastanın ilaç salınımlı stent öyküsü, perioperatif kanama ve stent tromboz riskini en aza indirmek için en uygun yöntemi düşündürerek anestezi, cerrahi ve kardiyoloji ekipleri için bir ikilem oluşturmuştur.
Although the management of a stent patient may appear in the guidelines, some patients may be unique and out of class. In this presentation, the patient had multiple thrombotic risk factors for perioperative myocardial injury. These factors included coronary artery disease with multiple implantations of drug-eluting stent (DES), stent thrombosis history, implantation of a new stent 11months ago and hypercoagulability (due to malignancy and surgical procedure). The patient’s history of DES presented a dilemma for the anesthesiology, surgery, and cardiology teams in considering the optimal method to minimize the risk of perioperative bleeding and stent re-thrombosis.