p-ISSN: 1306-696x | e-ISSN: 1307-7945
Volume : 27 Supp : 4 Year : 2021

Quick Search




SCImago Journal & Country Rank
Turkish Journal of Trauma and Emergency Surgery - Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 27 (4)
Volume: 27  Issue: 4 - July 2021
RESEARCH ARTICLE
1.A combination of levosimendan and N-Acetylcysteine shows significant favorable efficacy on experimental liver ischemia/reperfusion injury
Serkan Suakıtıcı, Bülent Barış Güven, Alpaslan Tanoglu, Sezai Özkan
PMID: 34213003  doi: 10.14744/tjtes.2020.81782  Pages 381 - 388
AMAÇ: İskemi/reperfüzyon hasarı (IRH), hipoksik bir organın yeniden oksijenlenmesi sonucu ortaya çıkan hücresel bir hasardır. Bu çalışmada, inotropik bir ajan olan levosimendan ile antioksidanların ve glutatyonun öncüsü olan N-Asetilsistein (NAS) kombinasyonunun deneysel bir karaciğer IRH modelindeki etkilerini incelemeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Otuz sekiz sıçan rastgele beş gruba ayrıldı. İskemiden önce çalışma gruplarına önceden belirlenmiş bir miktarda ve sürede fizyolojik salin çözeltisi, NAS, levosimendan veya NAS+levosimendan kombinasyonu verildi ve infüzyon çalışmanın sonuna kadar devam etti. Hepatik pedikül, bir atravmatik ven klempi kullanılarak bağlandı ve 60 dakikalık iskemi sağlandı. Daha sonra klemp açıldı ve 60 dakika reperfüzyon sağlandı. Karaciğer dokusu örnekleri sıçanlar sakrifiye edildikten sonra alındı ​​ve doku malondialdehit (MDA) ve miyeloperoksidaz (MPO) seviyeleri belirlendi. Ayrıca alınan kan örneklerinden serum tümör nekrozis faktör (TNF)-α, aspartat aminotransferaz (AST), alanin aminotransferaz (ALT) ve MPO düzeylerine de bakıldı.
BULGULAR: IRH sonrası karaciğer dokusundaki konjesyon, vakuolizasyon ve nekroz düzeylerine dayanarak oluşturulan histopatolojik hasar skorlama sisteminde gruplar arasında, histopatolojik değişiklikler bakımından, istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar bulundu. Histopatolojik hasar skoru, plazma MPO, AST, ALT, doku MPO ve doku MDA değerleri, tedavi alan gruplarda kontrol gruplarına oranla istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunurken, levosimendan ve NAS kombinasyon grubunda karaciğer histopatolojik hasar skoru diğerlerine oranla istatistiksel olarak ciddi anlamda düşük bulundu.
TARTIŞMA: Literatürde ilk kez, karaciğer IRH’sında levosimendan ve NAS kombinasyonunun kullanılması ile enflamasyon ve oksidatif stresin belirgin şekilde baskılandığı ve karaciğer iskemisi reperfüzyon hasarının önemli ölçüde azaldığı gösterilmiştir. Bu sonuca göre, IRH durumunda levosimendan veya NAS’nin tek ajan olarak kullanımı yerine kombinasyon olarak kullanımı önerilebilir.
BACKGROUND: Ischemia-reperfusion injury (IRI) is cellular damage that emerges from re-oxygenation of a hypoxic organ. In the present study, we aimed to examine the effects of a combination of levosimendan, an inotropic agent, and N-Acetylcysteine, the precursor of antioxidants and glutathione, in an experimental liver IRI model.
METHODS: In this study, 38 rats were randomly divided into five groups. Before the ischemia, study arms were given physiological saline solution, N-Acetylcysteine (NAS), levosimendan or a combination of NAS+levosimendan in a predetermined amount and duration, and the infusion was continued until the end of this study. The hepatic pedicle was occluded using an atraumatic vein clamp, and 60 minutes of ischemia was achieved. The clamp was then opened and 60 minutes of reperfusion was ensured. Liver tissue samples were obtained after sacrifice, and tissue malondialdehyde (MDA) and myeloperoxidase (MPO) levels were determined. Serum Tumor Necrosis Factor (TNF)-α, aspartate aminotransferase (AST), alanine aminotransferase (ALT) and MPO levels of blood samples were also measured.
RESULTS: Among the histopathological changes in the liver tissue after IRI, differences between groups were statistically significant in the injury scoring system based on congestion, vacuolization and necrosis levels. Histopathological injury score, plasma MPO, AST, ALT, tissue MPO and tissue MDA values were statistically significantly lower in the treatment groups, prominently in the levosimendan and NAS combination group concerning liver histopathological damage.
CONCLUSION: The use of a levosimendan plus NAS combination in liver IRI markedly suppressed inflammation and oxidative stress and significantly reduced liver ischemia-reperfusion injury and can be recommended for decreasing IRI instead of single agent use of levosimendan or NAS.

2.The effects on bacterial translocation and tissue damage of selenium treatment in an experimental intestina ischaemia-reperfusion model
Emine Yıldırım, Hilal Özer, İlter Özer, Adil Koyuncu, Timur Yıldırım
PMID: 34212999  doi: 10.14744/tjtes.2020.58901  Pages 389 - 394
AMAÇ: İntestinal iskemi sonrası reperfüzyon gerçekleşmesi ile oluşan serbest oksijen radikalleri hücre için son derece toksiktir. Glutatyon peroksidaz ise reaktif oksijen türlerinin oluşumunu engelleyen önemli enzimlerdendir ve kofaktör olarak selenyuma ihtiyaç duyar. Çalışmamızın amacı selenyum uygulanmasının iskemi-reperfüzyon hasarını azaltıcı etkisini göstermektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmada 28 adet erkek Wistar sıçan kullanıldı. Denekler dört gruba ayrıldı. Üçüncü ve dördüncü gruba beş gün süre ile 10 mikrogram/kg/gün sodyum selenat intraperitoneal olarak verildi. Birinci ve üçüncü grup deneklere laparotomi yapıldı, ikinci ve dördüncü gruptaki deneklere ise laparotomi sonrası superiyor mezenterik arter 45 dakika klempe edilip iskemi oluşturuldu, ardından 90 dakika reperfüzyon sağlandı. Deneklerden malondialdehit için kan, karaciğer ve ileum örneği alındı. Bakteriyel translokasyon için karaciğer, dalak ve mezenterik lenf nodu doku örnekleri alındı, ayrıca ileumdan alınan örnek ile histopatolojik inceleme yapıldı.
BULGULAR: İskemi-reperfüzyon grubunda mezenterik lenf nodlarında bakteriyel translakasyon diğer gruplardan anlamlı derecede fazla idi (p<0.05). Histopatolojik değerlendirmelere bakıldığında yine iskemi-reperfüzyon grubunda skor diğer gruplardan anlamlı derecede yüksekti (p<0.05). Serum, karaciğer ve ileum malondialdehit düzeyleri de iskemi-reperfüzyon grubundaki yüksekliğe bağlı olarak gruplar arasında anlamlı farklılık gösterdi (p<0.05).
TARTIŞMA: Çalışmamız selenyumun serum ve doku MDA düzeylerini düşürdüğü, bağırsaklarda iskemi-reperfüzyon hasarı ile gelişen histopatolojik hasarı ve buna bağlı bakteriyel translokasyonu azalttığı göstermiştir.
BACKGROUND: The free oxygen radicals formed with reperfusion following intestinal ischaemia are extremely toxic for the cells. Glutathione peroxidase, an important enzyme that prevents the formation of reactive oxygen species, requires selenium as a co-factor. This study aims to demonstrate the effects of selenium administration on reducing ischaemia-reperfusion damage.
METHODS: In this study, 28 male Wistar rats were separated into four groups. To Groups 3 and 4, sodium selenite at the dose of 10 µg/kg/day was administered intraperitoneally for five days. In Groups 1 and 3, laparotomy was applied, and in Groups 2 and 4, following laparotomy, ischaemia was created by clamping the superior mesenteric artery for 45 mins, then reperfusion was provided for 90 mins. Blood, liver and ileum samples were taken from all the animals for examination of malondialdehyde. For examination of bacterial translocation, liver, spleen and mesenteric lymph node tissue samples were taken. A sample taken from the ileum was examined histopathologically.
RESULTS: There was determined to be significantly more bacterial translocation in the mesenteric lymph nodes of the ischaemia-reperfusion group (p<0.05). In the histopathological evaluation, the score in the ischaemia-reperfusion group was significantly higher than the scores in the other groups (p<0.05). Elevated serum, liver and ileum malondialdehyde levels in the ischaemia-reperfusion group were significantly higher than those in the other groups (p<0.05).
CONCLUSION: Selenium was seen to have decreased serum and tissue malondialdehyde levels and increased the histopathological damage developing in the intestines with ischaemia-reperfusion and thereby increased bacterial translocation.

3.The effects of melatonin on the healing of burn wounds in pinealectomized rats
E. Cigdem Karadag Sarı, Nedim Savacı
PMID: 34212993  doi: 10.14744/tjtes.2020.12247  Pages 395 - 401
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, sıçanlarda melatoninin yanık yara iyileşmesine etkisini araştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmada 40 adet Wistar-albino cinsi deneysel erkek sıçanlar dört gruba ayrıldı: Grup 1; kontrol grubu, Grup 2; eksojen melatonin verilen grup, Grup 3; pinealektomi uygulanan grup ve Grup 4; pinealektomi yapıldıktan sonra eksojen melatonin uygulanan grup idi. Sıçanların sırtlarına kaynar suda bekletilmiş metal plak ile ikinci derece derin yanık oluşturuldu. Yedi gün boyunca yanık alanlarının iyileşmesi takip edildi. Yedi gün sonunda eksize edilen yanık alan dokularında hidroksiprolin, Tip 3 kollajen, ödem, iltihabi infiltrasyon, konjesyon, vasküler proliferasyon, fibrozis düzeyleri, staz zonu ve epitel kalınlıkları değerlendirildi.
BULGULAR: Staz zonu kalınlığı Grup 2’de diğer gruplara oranla daha azdı (p=0.009). Tip 3 kollajen boyanma (p=0.031), fibrozis (p=0.011) ve ödem (p=0.031) Grup 2’de diğer gruplara oranla daha fazlaydı. Konjesyon kontrol grubunda Grup 4’e göre daha fazlaydı (p=0.031). Değerlendirilen diğer parametrelerde, gruplar arasında anlamlı bir fark görülmedi.
TARTIŞMA: Bu çalışmada, total melatonin düzeyinin belli eşik düzeyi geçmesi durumunda, staz zonunu azaltarak yanık yara hasarının ilerlemesinde önleyici etkisi bulundu. Melatoninin, ayrıca hipertrofik skar gelişimini de önleyebildiği görüldü. Melatonin yanık yaralarında geleneksel tedaviyi destekleyebilecek potansiyel bir tedavi seçeneği olabilir. Bunun yanısıra, bu çalışmada belirtilen etkileri daha fazla değerlendirmek için daha uzun sürelerde ve daha yüksek dozlarda eksojen melatoninin uygulandığı çalışmalara ihtiyaç vardır.
BACKGROUND: The present study aims to investigate the favorable effects of melatonin on burn wound healing in rats.
METHODS: In this study, forty Wistar-albino-type male rats were divided into four groups. Group 1 was the control group, Group 2 rats were treated using exogenous melatonin, Group 3 rats were pinealectomized, and Group 4 rats were pinealectomized then treated with exogenous melatonin. In all groups, a deep second-degree burn was created on the backs of the rats with a metal plate heated in boiling water. We monitored the progress of burn healing for seven days. At the end of them, we evaluated hydroxyproline levels, type III collagen, edema, inflammatory infiltration, congestion, vascular proliferation, fibrosis, the thickness of the zone of stasis and the epithelium to assess the progress of healing.
RESULTS: The zone of stasis was less thick in Group 2 than the other groups (p=0.009). Type III collagen dyeing (p=0.031), fibrosis (p=0.011) and edema (p=0.031) were higher in Group 2 than the other groups. Congestion was higher in the control group than Group 4 (p=0.031). Other evaluated parameters showed no significant differences among the groups.
CONCLUSION: In this study, it was noted that once total melatonin levels exceeded a certain threshold, a preventive effect was exerted on burn wound damage progression by reducing the zone of stasis. Melatonin may also prevent the development of hypertrophic scarring. Melatonin may be a potential therapeutic option that can supplement traditional treatment in burn wounds; however, further studies with higher doses of exogenous melatonin administered over longer periods are needed to further evaluate the effects noted in this study.

4.Protective effects of Ficus carica seed oil on ischemia and reperfusion injury in a rat model of acute mesenteric ischemia
Cenk Orak, Ferhat Şirinyıldız, Esra Gökmen Yılmaz, Gökhan Cesur, Rauf Onur Ek
PMID: 34213002  doi: 10.14744/tjtes.2020.76767  Pages 402 - 409
AMAÇ: Akut mezenterik iskemi neticesinde gelişen iskemi reperfüzyon hasarındaki histopatolojik bozulmanın temel sorumlusu serbest oksijen radikalleri ve proenflamatuvar sitokinlerin artışıdır. Ficus carica ve çeşitli kısımlarının antioksidan ve antienflamatuvar özellikler gösterdiği geçmiş çalışmalarda bildirilmiştir. Bu çalışmada da Ficus carica çekirdek yağının, sıçanlarda intestinal iskemi reperfüzyon hasarı üzerine etkilerini incelemek amaçlanmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Elli adet Wistar albino sıçan beş eşit gruba bölündü. Negatif kontrol (NC), sham-operated (Sham), iskemi ve reperfüzyon (IR), 3 ml/kg/gün Ficus carica çekirdek yağı (FC3), 6 ml/kg/gün Ficus carica çekirdek yağı (FC6). IR, FC3 ve FC6 gruplarına iskemi ve reperfüzyon prosedürü 45+120 dk boyunca uygulandı. Sham grubu sıçanlar yalnızca abdominal orta hat laparotominin ardından 165 dk boyunca bekletildi.
BULGULAR: Proenflamatuvar sitokinler olan IL-1β ve TNFα doku seviyeleri FC6 grubunda IR grubuna gore anlamlı derecede düşüktü (p<0.05) FC6 ve FC3 gruplarının MDA ve MPO düzeyleri IR grubuna kıyasla düşük olup, FC6 grubundaki düşüş FC3 grubundaki düşüşten istatistiksel olarak daha fazlaydı (p<0.05). FC6 ve FC3 gruplarının her ikisinde de SOD ve CAT enzimleri ile indirgenmiş glutatyon seviyeleri IR grubuna kıyasla düşük olsa da FC3 ve FC6 grupları arasında anlamlı fark yoktu (p<0.05). Histopatolojik olarak FC3 ve FC6 gruplarının her ikisi de IR grubundan düşük, FC6 grubu ise FC3 grubundan daha düşük bir skorla evrelendi (p<0.05).
TARTIŞMA: İncir çekirdeği yağının oral kullanımı, olasılıkla antioksidan ve antienflamatuvar özellikleri sebebiyle, sıçanlarda akut mezenterik iskemi modeline bağlı gelişen iskemi reperfüzyon hasarındaki biyokimyasal ve histopatolojik bulguları tersine çevirebilmektedir.
BACKGROUND: The increase in free oxygen radicals and proinflammatory cytokines in the ischemia-reperfusion injury caused by acute mesenteric ischemia are the key responsibilities of intestinal histopathological alterations. It has been reported that Ficus carica and its various parts contain antioxidant and anti-inflammatory compounds recently. Thus, in the present study, we aimed to investigate how Ficus carica seed oil affects intestinal ischemia-reperfusion injury in a rat model.
METHODS: In this study, 50 male Wistar albino rats were randomly divided into five equal groups. Negative control (NC), sham-operated (Sham), ischemia and reperfusion (IR), 3 ml/kg/day Ficus carica seed oil (FC3), 6 ml/kg/day Ficus carica seed oil (FC6). IR, FC3 and FC6 groups underwent ischemia and reperfusion procedure for 45+120 min. Only abdominal midline laparotomy was performed in the Sham group for 165 minutes.
RESULTS: Tissue levels of TNFα and IL-1β, which were proinflammatory cytokines, were significantly reduced in the FC6 group than the IR group (p<0.05). In FC3 and FC6 groups, the tissue MPO and MDA enzyme levels were significantly lower than the IR group, but there was a significantly greater decrease in the FC6 group than the FC3 group (p<0.05). SOD and CAT enzymes and reduced glutathione levels of FC3 and FC6 groups were significantly lower than IR group (p<0.05); however, there was no statistically significant difference between the FC3 and FC6 groups. FC3 and FC6 groups were histopathologically graded statistically lower than the IR group, and the FC6 group showed a significant decrease than the FC3 group (p<0.05).
CONCLUSION: Oral administration of fig seed oil may reverse biochemical and histopathological findings resulting from ischemia-reperfusion injury in an experimental model of acute mesenteric ischemia in rats, probably because of its antioxidant and anti-inflammatory compounds.

CLINICAL ARTICLE
5.Comparison between prognostic indicators in organ insufficiency with acute pancreatitis
Deccane Düzenci, Mehmet Yalnız, Murat İspiroğlu
PMID: 34212994  doi: 10.14744/tjtes.2020.18552  Pages 410 - 420
AMAÇ: Akut pankreatit (AP) pankreas bezinde inaktif halde bulunan sindirim enzimlerinin çeşitli nedenlerle aktif hale geçmesi sonucunda, pankreas bezinde, çevre dokularda ve enflamasyonun yayılmasıyla sistemik bir etki gösterebilen klinik durumdur. Hastalığın prognozunda en sık Ranson ve Atlanta gibi sınıflama sistemleri kullanılmaktadır. Ancak akut pankreatite bağlı gelişen organ yetersizlikleri, laboratuvar verileri ve hastaların antropometrik özelliklerinin de hastalığın şiddeti ve prognozuyla ilişkili olduğu ortaya konmuştur. Çalışmamızda AP seyrinde ortaya çıkan organ yetersizlikleri, biyokimyasal parametreler ve hastalara ait antropometrik verilerin, Ranson ve Atlanta sınıflama (AS) sistemleri ile arasındaki ilişkiyi ortaya koymayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: AP’li 19 ile 89 yaşları arasında 153 hastanın Ranson ve Modifiye Atlanta Sınıflaması (MAS) skoru hesaplanarak laboratuvar verileri, bel çevresi, vücut kitle indeksi (VKİ) gibi antropometrik verileri, organ yetersizliği tablosu araştırıldı. Gelişen organ yetersizlikleri (akciğer, karaciğer, böbrek, kalp ve multiorgan yetersizliği) Ranson değeri ve MAS skoru yüksekliğiyle ilişkili (p<0.05) olarak bulundu. Çalışmaya alınan hastalardan 13’ünde (%8.4) multiorgan yetersizliği, 17’sinde (%11.1) Sistemik enflamatuvar response sendromu (SIRS) gelişmiştir. On hasta (%6.5) hayatını kaybetti. Organ yetersizlikleri, multiorgan yetersizliği (MOY) ve SIRS gelişen hastalarla hayatını kaybeden hastalar arasında yapılan istatistiksel analizde p değeri (p<0.05) olarak anlamlı ilişki saptandı. Bel çevresi ve vücut kitle indeksi Ranson değeriyle ilişkili saptanmazken, Modifiye Atlanta Sınıflamasıyla bel çevresi arasında anlamlı ilişki saptandı (p<0.01). Laboratuvar verilerinden üre ve ALT yüksekliği, Ranson ve Modifiye Atlanta Sınıflamasıyla ilişkili saptanırken (p<0.001), 0 ve 48. saatte bakılan C-reaktif protein (CRP) değerindeki yüksekliklerden sadece 48. saatteki CRP değeri Ranson değeriyle ilişkili olarak bulundu (p<0.05).
BULGULAR: Organ yetersizliği, MOY, SIRS, her iki şiddet skoruyla korele olmasının yanında mortalite ile de anlamlı olarak koreleydi. Ek olarak kolesterol, trigliserit ve yatış anındaki CRP düzeyiyle mortalite arasında anlamlı korelasyon elde edilirken; kalsiyum, lipaz ve hematokrit gibi laboratuvar verileriyle anlamlı ilişki saptanmadı.
TARTIŞMA: Sonuç olarak, akut pankreatitin şiddet ve prognozunu belirlemede ve şiddetli seyreden pankreatitlerde ortaya çıkabilecek olan organ yetersizlikleri açısından dikkatli olunmasında; klasik şiddet skorlama sistemlerinin yanında hastalara ait vücut kitle indeksi, bel çevresi ve kolesterol, trigliserit, ALT, CRP gibi laboratuvar verileri önemli prognostik bilgiler vermektedir.
BACKGROUND: Organ failures that develop due to acute pancreatitis (AP), some laboratory values and the anthropometric characteristics of the patients have been shown to play a role in the prognosis AP and have been increasingly used to investigate the prognosis of the disease although classification systems, such as Ranson’s criteria, are still used habitually. In this stud, we aimed to investigate the relationship of the organ failures observed during the course of AP, the biochemical parameters and the anthropometric characteristics of the patients and compare using Ranson’s and Atlanta Classifica-tion (AC) systems.
METHODS: Laboratory values, anthropometric data, including the waist circumference and body mass index, Systemic inflammatory response syndrome (SIRS) and organ failures developed during the course of the disease, were investigated prospectively in 153 AP patients and the Ranson and Modified Atlanta Classifications (MAC) were made.
RESULTS: A relationship was observed between the organ failures that were established in the course of the disease (lung, liver, kidney, heart and MOF (multiple organ failure)) and higher Ranson’s and MAC scores (p<0.05). Among the patients included in this study, 13 (8.4%) had multiple organ failure and 17 (11.1%) had SIRS. Exitus occurred in 10 patients (6.5%). A statistically significant relationship was found with organ failure, multiple organ failure and SIRS; and ensuing exitus (p<0.05). While no relationship was observed between the waist circumference, body mass index, Ranson’s score, there was a significant relationship between the MAC and the waist circumference (p<0.01). Among the laboratory values, high urea and ALT values showed a relationship with the Ranson and MAC (p<0.001), while between the CRP values tested at the 0 time point and the 48th hour, only the CRP value at the 48th hour had a relationship with Ranson’s score (p<0.05). Organ failure, MOF, and SIRS showed a correlation with both the severity scores and the mortality rate. In addition, a significant corre-lation was observed between the cholesterol, triglycerides and the CRP level at the time of hospitalisa-tion and mortality. On the contrary, no significant relationship was observed with the other laboratory results, including calcium, lipase and hematocrit.
CONCLUSION: In conclusion, to determine the severity and prognosis of acute pancreatitis, and ex-pect the organ failures that may occur in severe pancreatitis, the body mass index, waist circumference and laboratory values, including cholesterol, triglycerides, ALT, and CRP may supply important prog-nostic data besides the conventional disease severity scoring methods.

6.Comparison of the C-MAC D-Blade videolaryngoscope and direct laryngoscope in pediatric patients: Randomized controlled trial
Konul Hajiyeva, Özlem Selvi Can, Volkan Baytaş, Çiğdem Yıldırım Güçlü
PMID: 34212998  doi: 10.14744/tjtes.2020.58455  Pages 421 - 426
AMAÇ: Endotrakeal entübasyon klinisyenler için önemli bir beceridir ve bazı hastalarda çeşitli nedenlerden dolayı zor olabilir. Günümüzde çeşitli tiplerde videolaringoskoplar mevcuttur ve genellikle direkt laringoskopi başarısız olduğunda kurtarma cihazı olarak kullanılmaktadır. Pediatrik hava yolunun; yetişkinlerle karşılaştırıldığında bazı farklılıkları vardır ve bunlar zorlayıcı olabilir. Bu çalışmanın amacı pediyatrik hastalarda C-Mac D-Blade ve yaygın olarak kullanılan Macintosh laringoskopu karşılaştırmak ve değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Etik kurul onayı ve ebeveynlerden bilgilendirilmiş onam sonrası, elektif cerrahi geçirecek ve endotrakeal entübasyon gereksinimi olan 5–10 yaş arası (10–40 kg) toplam 56 pediatrik hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar Macintosh laringoskop veya C-Mac D-Blade videolaringoskop ile laringoskopi ve entübasyon için eşit iki gruba randomize edildi. Glottik görünüm, girişim sayısı, entübasyon süresi, herhangi bir komplikasyon ve hemodinamik veriler kaydedildi. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi.
BULGULAR: Zor hava yolu beklenmeyen pediyatrik hastalarda; ortalama entübasyon süresi C-Mac D-Blade ile anlamlı olarak daha kısaydı (21±9 ve 41±7 saniye, sırasıyla) (p<0.001). İki grubun sonuçları geri kalan parametreler açısından benzerdi.
TARTIŞMA: Mac D-Blade videolaringoskop, güvenli bir şekilde ve benzer bir başarı oranı ile Macintosh Blade’e kıyasla entübasyon süresini yaklaşık iki kat kısalttı. Videolaringoskoplar rutin entübasyon, eğitim ve zor entübasyon için bir kurtarma cihazı için iyi bir alternatif olabilir.
BACKGROUND: Endotracheal intubation is a key skill for clinicians and may be challenging in some patients due to various reasons. Nowadays, various kinds of videolaryngoscopes are available and usually used as a rescue device when direct laryngoscopy failed. Pediatric airway has some differences when compared with adults and may be challenging. This study aims to compare and evaluate C Mac D-Blade and commonly used Macintosh laryngoscope in pediatric patients.
METHODS: In this study, 56 pediatric patients, 5–10 years old (10–40 kgs) who had undergone elective surgery and need endotracheal intubation were included after obtaining ethical board approval and informed consent from parents. The patients were randomized into two equal groups for laryngoscopy and intubation by either with Macintosh laryngoscope or C Mac D-Blade videolaryngoscope. Glottic view, number of attempts, intubation time, any complications and hemodynamic variables were recorded. A value of p<0.05 was considered significant.
RESULTS: In pediatric patients with unanticipated difficult airway, the mean intubation time was significantly shorter with C Mac D-Blade (21±9 and 41±7 seconds, respectively (p<0.001). The results of the two groups were similar concerning the remaining parameters.
CONCLUSION: C Mac D-Blade videolaryngoscope shortened intubation time about twice when compared to Macintosh blade C Mac D-Blade videolaryngoscope, Videolaryngoscopes may be a good alternative for routine intubation, education and a rescue device for difficult intubation.

7.Helicopter Emergency Medical Services in East Azerbaijan province: Assessment of patients’ outcome
Amir Ghaffarzad, Amin Ghalandarzadeh, Farzad Rahmani, Rouzbeh Rajaei Ghafouri, Fatemeh Dorosti, Hamid Reza Morteza-bagi
PMID: 34212990  doi: 10.14744/tjtes.2020.04788  Pages 427 - 433
AMAÇ: Doğu Azerbaycan bölgesinde helikopter ile acil sağlık hizmetleri yoluyla taşınan hastaların sonuçlarını değerlendirmeyi hedefledik.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif kesitsel çalışma, Ağustos 2014–Mart 2017 arası Tebriz Helikopter ile Acil Sağlık Hizmetleri merkezi tarafından taşınan hastalar üzerinde gerçekleştirildi. Veri toplamak için merkezin kayıtları kullanıldı. İstatistiksel analiz SPSS v.20 yazılımı ile yapıldı; istatistiksel anlamlılık düzeyi 0.05’in altında kabul edildi.
BULGULAR: Tebriz hastanelerine 167 görevle toplam 268 hasta sevk edildi. Hastaların ortalama yaşı 34.26±19.43 idi ve 173 (%65) hasta erkekti. Çağrıların en yaygın nedeni profesyonel bakım ihtiyacı idi (%91.4). Görevlerin çoğu kırsal yollar üzerindeydi. Hedeflerin ortalama mesafesi yaklaşık 99.13±35.9 km, ortalama transfer süresi 54.68±14.17 dakika iken, ortalama tahmini kara rota süresi 86.38±26.26 dakikaydı. En yaygın tanı travmaydı; Glasgow Koma Skalası (GCS) 13’ün üzerinde ve hastaların çoğunun yaşamsal bulguları stabildi. Hastaların yaklaşık yüzde 98’i sıvı tedavisi almış ve yüzde 71’i immobil idi ve sadece yüzde 6’sının entübasyona ihtiyacı vardı. Ayrıca, hastaların yüzde 28’inin Yoğun Bakım Ünitesine (YBÜ) ihtiyacı vardı ve bunların yüzde 56’sı daha sonra vefat etti. Ayrıca, hastaların yüzde 28’inin Yoğun Bakım Ünitesine (YBÜ) ihtiyacı vardı ve bunların yüzde 56’sı daha sonra hayatını kaybetti.
TARTIŞMA: Sonuçlarımız, Tebriz helikopter acil sağlık hizmetlerinin hasta nakil süresini kısalttığını ve ölüm oranını uluslararası standartlara yaklaştırdığını göstermektedir.
BACKGROUND: In this study, we aimed to evaluate the outcomes of patients transported by Helicopter Emergency Medical Services in East Azerbaijan Province.
METHODS: This retrospective cross-sectional study was conducted on patients transported by the HEMS centre of Tabriz from August 2014 to March 2017. Records of the centre were used to collect data. Statistical analysis was performed by SPSS software version 20; the statistical significance level was considered below 0.05.
RESULTS: In this study, 268 patients were transferred to Tabriz hospitals by 167 missions performed. The mean age of patients was 34.26±19.43, and 173 (65%) patients were male. The most common reason for call-out was the need for professional care (91.4%). The target of the majority of missions was on countryside routes. The mean distance of destinations was about 99.13±35.9 Kms, with a mean transference time of 54.68±14.17 minutes, while the mean estimated ground route time was 86.38±26.26 minutes. The most prevalent diagnosis was trauma; The Glasgow Coma Scale (GCS) and vital signs of the majority of patients were above 13 and stable, respectively. About 98 percent of patients received fluid therapy, and 71 percent were immobilized, and only 6 percent needed intubation. Also, 28 percent of patients needed Intensive Care Unit (ICU), 56 percent of whom passed away later.
CONCLUSION: Our results suggest that Tabriz HEMS missions have reduced the patient transport time and also made the mortality rate closer to international standards.

8.An investigation into the factors predicting acute appendicitis and perforated appendicitis
Sami Akbulut, Cemalettin Koç, Tevfik Tolga Şahin, Emrah Şahin, Adem Tuncer, Khaled Demyati, Emine Şamdancı, Cemil Çolak, Sezai Yılmaz
PMID: 34213000  doi: 10.14744/tjtes.2020.60344  Pages 434 - 442
AMAÇ: Akut apandisit (AAp) ön tanısıyla ameliyata alınan hastalarda AAp ve perfore AAp’yi öngören faktörlerin belirlenmesidir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Mayıs 2009 ile Aralık 2018 arasında 1316 hastaya AAp ön tanısıyla apandektomi yapıldı. AAp’yi öngören faktörlerin belirlenmesi için apendiks’teki enflamatuvar değişikliklerin varlığı gözönünde bulundurularak hastalar iki gruba ayrıldı: AAp (AAp grubu; n=1043) ve normal appendiks (Non-AAp; n=273). Ayrıca apendiks perforasyonunu öngören faktörlerin belirlenmesi için AAp tespit edilen hastalar perforasyon varlığı gözönünde bulundurularak iki gruba ayrıldı: AAp (AAp grubu; n=850) ve perfore AAp grubu (perfore AAp grubu; n=193). Kantitatif değişkenler için optimal kesim noktalarının belirlenmesi için ROC eğri analizi kullanıldı. Gruplar univariate analiz yöntemelri ile karşılaştırıldı ve p≤0.20 değeri alan değişkenler multivariate alojistik regresyon modeline (backward stepwise) alındı.
BULGULAR: AAp’yi öngören faktörlerin belirlenmesi için yapılan multivariate analiz cinsiyet (erkek; p=0.034; OR: 1.42), WBC (≥10.900; p=0.022; OR: 1.52), MPV (≥29.1; p=0.006; OR: 1.57), TBil (≥0.61; p=0.034; OR: 1.42), CRP (≥0.725; p=0.002; OR: 1.71), NLR (≥5.13; p=0.034; OR: 1.50), PNR (≥24.04; p=0.001; OR: 0.53) ve US bulgularının (AAp+; p<0.001; OR: 2.88) AAp’yi öngörmede bağımsız birer faktör olduğunu göstermiştir. Apendiks perforasyonunu öngören faktörlerin belirlenmesi için yapılan multivariate analiz yaş (≥32 yıl; p<0.001; OR: 2.54), TBil (≥0.67; p=0.046; OR: 1.46), CRP (≥3.75; p<0.001; OR: 2.99) ve NLR (≥5.69; p=0.006; OR: 1.84) perforasyonu öngörmede bağımsız birer faktör olduğunu göstermiştir.
TARTIŞMA: Hem AAp hem de perforasyonun öngörülmesinin, acil servise AAp ön tanısıyla başvuran hastaların değerlendirmesinde klinisyene yardımcı olacağına inanıyoruz. Bu yaklaşım aynı zamanda negatif apendektomi ve perforasyon oranlarının azaltılmasına katkıda bulunacaktır.
BACKGROUND: To investigate the factors predicting acute appendicitis (AAp) and perforated AAp in patients who underwent surgery with a preliminary diagnosis of AAp.
METHODS: Between May 2009 and December 2018, 1316 patients underwent appendectomy with a presumed diagnosis of AAp. To investigate the factors predicting AAp, patients were divided into two groups considering the histopathological presence of inflammatory changes in the appendix: AAp positive (AAp group; n=1043) and AAp negative (Non-AAp group; n=273). Also, to investigate the factors predicting appendiceal perforation, patients with AAp were divided into two groups considering the presence of perforation: non-perforated AAp (n=850) and perforated AAp (n=193). ROC curve analysis was used to identify optimum cut-off values of quantitative variables. The groups were compared using univariate analysis methods and parameters with a p≤ 0.20 were taken into a multivariate logistic regression model.
RESULTS: Multivariate analysis method related to factors predicting AAp showed that gender (male; p=0.034; OR=1.4), WBC (≥10.900; p=0.022; OR=1.5), MPV (≥29.1; p=0.006; OR=1.6), TBil (≥0.61; p=0.034; OR=1.4), CRP (≥0.725; p=0.002; OR=1.7), NLR (≥5.13; p=0.034; OR=1.5), PNR (<24.04; p=0.001; OR=1.9) and US findings (AAp+; p<0.001; OR=2.9) were independent factors for predicting AAp. Multivariate analysis method related to factors predicting appendiceal perforation showed that age (≥32 years; p<0.001; OR=2.5), TBil (≥0.67; p=0.046; OR=1.5), CRP (≥3.75; p<0.001; OR=3.0) and NLR (≥5.69; p=0.006; OR=1.8) were independent factors for predicting perforated AAp.
CONCLUSION: We believe that predicting both AAp and perforation will help the clinician evaluate patients who applied to the emergency unit with presumed diagnosis AAp. This approach will also contribute to reducing the negative appendectomy and perforation rates.

9.Endoscopic pilonidal sinus treatment (EPSiT) in the pediatric age group: Short-term results
Zeynep Merve Gökbuget, Rahşan Özcan, Ayşe Karagöz, Ayşe Çiğdem Tütüncü, Gonca Topuzlu Tekant
PMID: 34213001  doi: 10.14744/tjtes.2020.74677  Pages 443 - 448
AMAÇ: Pilonidal sinüs (PS) tedavisinde endoskopik pilonidal sinüs tedavisi (EPSiT) yönteminin erken dönem sonuçlarını değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Haziran 2018–Temmuz 2019’da EPSiT yöntemiyle tedavi edilen olgular geriye dönük olarak incelendi. Olguların demografik verileri, cerrahi işlem süresi, ameliyat sonrası ağrı, hastanede kalış süresi, normal aktiviteye geçiş ve yara iyileşme süresi ve EPSiT işleminin sonuçları değerlendirildi.
BULGULAR: Yirmi dokuz olgunun (20 erkek, 9 kız) yaş ortalaması 15.5±2.8 yaş idi. Vücut kitle indeksi (VKİ) ortalaması 25.8±4.2 idi. Sekiz olgu (%28) dış merkezde girişim sonrası nüksle başvurmuştu. Fistül sayısı ortalama 1.17 (1–2) idi. Fistül lokalizasyonu olguların 24’ünde orta hat, beşinde lateral yerleşimliydi. EPSiT işleminin süresi ortalama 57±13.9 dakika, hastanede kalış süresi ortalama 11.4±7.2 saat idi. Ağrı skoru ortalama 0.86 (0–3 arasında) ve analjezik kullanımı ortalama 37 saat (12–72 saat) olarak bulundu. Tam yara iyileşmesi primer başvuran hastalar için 19 gün (7–60 gün) idi. Olguların 25’inde erken yara iyileşmesi (ortalama 14 gün) ve dördünde geç yara iyileşmesi (ortalama 60 gün) görüldü. İzlem süresi 8.3±3.34 ay idi. Tam günlük aktiviteye geçiş 2.1 gün (0–30 gün) iken 16 olguda (%53) aynı gün idi. Ameliyat sonrası izlemde dokuz olguda erken (kanama: 1) ve geç (granülasyon dokusu: 1, nüks: 7) komplikasyonlar görüldü. Nüks saptanan sekiz olgunun (%27.5) yedisi primer, biri nüks sonrası başvurmuştu. Nüks görülme süresi ortalama 5.8±2.8 ay idi. Bu sekiz olgunun ikisine re-EPSiT yapıldı, biri takipten çıktı, beşine tekrar EPSiT planlanmaktadır.
TARTIŞMA: Endoskopik pilonidal sinüs tedavisi yöntemi kolay uygulanabilir, ağrısız, kısa hastanede kalış süresi olan ve normal günlük aktiviteye hızlı dönüşü sağlayan minimal invaziv bir yöntemdir. EPSiT ve diğer tedavi yöntemleri sonrası görülen nükslerde rahatlıkla ve tekrarlayan uygulamalar yapma olanağı sağlamaktadır.
BACKGROUND: This study aims to evaluate the short term outcomes of the Endoscopic pilonidal sinus treatment (EPSiT) in the pediatric age group.
METHODS: In this study, between June 2018 and July 2019, pediatric patients with pilonidal sinus (PS) who were treated with the EPSiT method were reviewed retrospectively.
RESULTS: Of the twenty-nine patients (20 males, nine females), the average age was 15.5±2.8 years, and the average body mass index (BMI) was 25.8±4.2. Eight patients (28%) presented with a history of recurrence following the previous surgery. The average number of fistulas present in cases was 1.17 (1–2). The localization of the fistula was midline in twenty-four and lateral in five of the patients. The average time of the EPSiT procedure was 57±13.9 minutes, and the average time of hospital stay was 11.4±7.2 hours. The pain score average was 0.86 (range of 0–3) and the duration of analgesic use was 37 hr (12–72 hr). The mean post-operative time of total wound healing was 18.71 days (7–60 days) for primary presenting cases. Early wound healing was seen in twenty-five patients (average of 14 days), while late wound healing was observed in four patients (average of 60 days). The mean time of follow-up was 8.3±3.34 months. The average time of return to full daily activity was 2.1 days (0–30 days), while it was the same day for sixteen (53%) patients. In post-operative follow-up, early (bleeding: 1) and late (formation of granulation tissue: 1, recurrence: 8) complications were seen in nine patients. Of the eight patients (27.5%) whose recurrence was detected, seven were primary and one was secondary presenting patients. The average time of presentation for recurrence was 5.8 mo (1–10 mo). Re-EPSiT was applied in two of the eight patients with recurrence and is planned for five, while one of the patients lost to follow-up.
CONCLUSION: EPSiT is an easily applicable, pain-free minimal invasive procedure with a short period of hospital stay and a fast return to routine daily activity. It provides comfortable and repeatable intervention in cases with recurrences after the EPSiT procedure and other methods for PS treatment.

10.The effects of the early and ultra-early intervention on the outcome in aneurysmatic subarachnoid hemorrhage
Ahmet Tolgay Akıncı, Yener Aktürk, Banu Tütüncüler, Metin Orakdöğen, Osman Şimşek
PMID: 34212997  doi: 10.14744/tjtes.2020.49196  Pages 449 - 456
AMAÇ: Anevrizmatik subaraknoid kanama için optimal müdahale zamanlaması nöroşirürjide tarihsel olarak tartışmalı konulardan biridir. Çok sayıda çalışma konuya değinmesine rağmen, hastalığın doğası nedeniyle bu çalışmaların birçok sınırlamaları vardır. Erken ve ultra-erken müdahaleler son yıllarda giderek daha fazla destekçiye ulaşmıştır. Bununla birlikte, erken ve ultra-erken müdahalenin hastalığın sondurumu üzerindeki etkileri netlik kazanmamıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim ve Uygulama Hastanesi’nde tek merkezli geriye dönük bir kohort çalışması yapıldı. Çalışma, 1 Ocak 2001 ve 31 Aralık 2015 tarihleri arasında anevrizmal subaraknoid kanama ile başvuran tüm hastalara ait verileri içerdi. Hastalar WFNS Derecelerine göre “İyi Derece (I-III)” veya “Kötü Derece (IV-V)” olmak üzere iki gruba ayrıldı. Hastalar ayrıca Glasgow Sondurum Skalası puanlarına göre “Olumsuz (1–2)” veya “Olumlu (3–5)” sondurum olarak sınıflandırıldı. Veriler istatistiksel olarak analiz edilerek, erken ve ultra-erken müdahalenin sondurum üzerindeki etkileri değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışma döneminde toplam 580 hasta kabul edildi. Bunlar arasından 494 hasta çalışma için uygun bulundu. Ortanca yaş (çeyrekler arası aralık) 55 (18) yıl idi. İki yüz kırk dört hasta (%49.4) kadın iken 250 hasta (%50.6) erkekti. Üç yüz on dört hasta (%63.6) ameliyat edildi ve 25 hastaya (%5.1) endovasküler tedavi uygulandı. Ultra-erken müdahale 60 hastada (%12.1), erken müdahale 142 hastada (%28.7) (bu grup ultra-erken müdahale grubunu da kapsamaktadır) sağlandı. Düşük dereceli ultra erken tedavi grubu ile diğerleri arasında anlamlı bir sondurum farkı mevcuttu (p=0.007). Benzer şekilde, düşük dereceli erken tedavi grubu ile diğerleri arasında anlamlı bir sondurum farkı vardı (p<0.001).
TARTIŞMA: Bu çalışma, anevrizmatik subaraknoid kanamada erken veya ultra-erken müdahaleye yönelik artan eğilimi desteklemektedir. Bulgularımız, hem erken hem de ultra-erken müdahalenin düşük dereceli anevrizmatik subaraknoid kanama hastalarında sondurum üzerinde olumlu etkileri olduğunu göstermiştir. Anevrizmatik subaraknoid kanama için en uygun müdahale zamanını açıklığa kavuşturmak için daha homojen ve büyük örneklerle yeni çalışmalar gerçekleştirilmelidir.
BACKGROUND: The optimal timing of intervention for aneurysmatic subarachnoid hemorrhage is one of the historically controversial issues in neurosurgery. Although numerous studies investigated the subject, they had many limitations due to the nature of the disease. Early and ultra-early interventions have gained more and more supporters in recent decades. Nevertheless, the effects of the early and ultra-early intervention on the outcome of the disease are far from clarity.
METHODS: A single-center retrospective cohort study was carried out at Trakya University Medical Faculty Training and Practice Hospital. The study includes data on all patients admitted with an aneurysmal subarachnoid hemorrhage between January 1, 2001, and December 31, 2005. Patients were divided into two groups according to their WFNS grade status: Good (I–III) or poor (IV–V) grades. Patients are also classified according to their Glasgow Outcome Scale score: Unfavorable (1–2) or favorable (3–5) outcomes. Data were analyzed statistically, and the effects of the early and ultra-early intervention on the outcome were assessed.
RESULTS: A total of 580 patients were admitted in the study period. Among them, 494 were eligible for the study. The median age (interquartile range) was 55 (18) years. While 244 (49.4%) patients were women, 250 (50.6%) patients were men. Three hundred and fourteen (63.6%) patients were operated, and 25 patients (5.1%) were undergone endovascular treatment. The ultra-early intervention was achieved in 60 (12.1%) patients and 142 patients (28.7%, including the previous ultra-early intervention group) early intervention was achieved. A meaningful outcome difference was present between the poor-grade ultra-early treatment group and the rest (p=0.007). Analogously, a meaningful outcome difference was present between the poor-grade early treatment group and the rest (p<0.001).
CONCLUSION: This study supports the growing trend toward early or ultra-early intervention in aneurysmatic subarachnoid hemorrhage. Our findings showed that both early and ultra-early interventions have positive effects on the outcome in poor-grade aneurysmatic subarachnoid hemorrhage patients. Future studies with more homogenized and larger samples should be realized to clarify the optimal timing of intervention for aneurysmatic subarachnoid hemorrhage.

11.Primary treatment of complex proximal humerus fractures using Humelock cementless reversible shoulder arthroplasty in the elderly
Teoman Atıcı, Cenk Ermutlu, Selcan Yerebakan, Ali Özyalçın, Kemal Durak
PMID: 34212996  doi: 10.14744/tjtes.2020.46879  Pages 457 - 464
AMAÇ: Proksimal humerus kırıkları tüm kırıkların %5’ini oluşturur. Yaşlılarda en sık görülen üst ekstremite kırıklarıdır. Bu geriye dönük çalışmada proksimal humerus kırığı sebebi ile Humelock II Reversible ters omuz protezi kullanarak tedavi ettiğimiz 65 yaş üstü hastaların klinik sonuçlarını incelemeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Neer 3–4 parça ya da parçalı baş kırığı sebebi ile 2014–2019 yılları arasında ters omuz protezi kullanarak tedavi ettiğimiz 65 yaş üstü 31 hasta (25 kadın, 6 erkek) geriye dönük olarak incelendi. Öncesinde cerrahi tespit denenenler, nörolojik arazı ya da geçirilmiş üst ekstremite kırığı olanlar, travma sonrası üç haftadan fazla zaman geçenler, altı aydan kısa takibi olanlar ve eşlik eden kırığı olanlar çalışma dışı tutuldu. Yirmi sekiz hasta son değerlendirmeye alındı. Kırık mekanizması, travmadan ameliyata kadar geçen süre, hastanede kalış süresi ve ASA skorları not edildi. Bütün olgularda Humelock II Reversible protez kullanıldı. Hastaların son kontrollerindeki eklem hareket açıklıkları (EHA), UCLA, DASH ve Constant skorları incelendi.
BULGULAR: Ortalama yaş 72.2 (65–95) ve ortalama takip süresi 15.5 (6–48) aydı. Ortalama UCLA, Constant ve DASH skorları sırasıyla 27.6 (14–35), 67.9 (38–80) ve 30.8 (9.9–79.2) bulundu. Ortalama fleksiyon, abdüksiyon, iç ve dış rotasyon sırasıyla 130 (110–160), 100 (70–140), 40 (15–60) ve 39 (15–75) dereceydi.
TARTIŞMA: Ters omuz protezi 65 yaş üstü hastalarda proksimal humerus kırıklarının tedavisi için oldukça güvenilir bir yöntemdir. Bu yaş grubunda bile iyi fonksiyonel sonuçlar ve geniş EHA elde edilebilir. Omuz abdüksiyonu için tüberkulumların tespiti şart olmasa da, eksternal rotasyonu iyileştirir ve tüm olgularda denenmelidir. Proksimal humerus kırığı nedeniyle ters omuz protezi yapılmış hastaların sonuçları başka etiyolojilerle opere edilmiş hastalarınki kadar iyidir.
BACKGROUND: Proximal humerus fractures are quite common, constituting 5% of all fractures. Plate osteosynthesis of comminuted fractures in the elderly with osteoporotic bones is prone to complications, including loss of reduction, intraarticular protrusion of screws, avascular necrosis and non-union. Hemiarthroplasty may be preferred to achieve a stable fixation, which permits early shoulder motion. Prerequisites for the successful functional outcome of this surgical technique are to have an intact rotator cuff, which is often torn, and achieve proper soft tissue balance, which is technically demanding. In RSA design, deltoid muscle replaces the function of the supraspinatus, compensating for a dysfunctional rotator cuff or a displaced tuberculum. We designed a retrospective study to evaluate the results of proximal humerus fractures treated with reverse shoulder arthroplasty using Humelock II reversible prosthesis in elderly patients.
METHODS: Thirty-one patients (25 females, six males) above 65 years old who underwent reverse shoulder arthroplasty between 2014 and 2019 for Neer 3-4 part fractures or head split injuries were included in this study. Patients with a previous internal fixation attempt, cases with neurological deficit or previous upper extremity fractures, patients who presented later than three weeks after the trauma, cases with less than six months follow-up and patients with additional fractures were excluded. Twenty-eight patients were available for final analysis. Fracture mechanism, time from trauma till surgery, hospital stay and preoperative ASA scores were noted. Humelock II Reversible (FX Solutions) implants were used in all cases. Patients’ shoulder range of motion and functional outcome using UCLA, DASH and Constant scores at minimum six months follow-up were evaluated.
RESULTS: The mean age was 72.2 (65–95) years, and mean follow-up time was 15.5 (6–48) months. The mean UCLA, Constant and Dash scores at the last follow-up were 27.6 (14–35), 67.9 (38–80) and 30.8 (9.9–79.2), respectively. Mean shoulder flexion, abduction, internal and external rotation were 130 (110–160), 100 (70–140), 40 (15–60) and 39 (15–75) degrees, respectively.
CONCLUSION: RSA is a very reliable treatment for proximal humerus fractures in patients over 65 years old. Early active and passive shoulder exercises can be started postoperatively, and good functional outcome and wide ROM can be achieved with this age group. Although stable fixation of the tuberculum is not required for shoulder abduction, it facilitates external rotation and should be attempted in all cases. Clinical outcomes of patients who underwent RSA due to proximal humerus fracture are as good as the outcomes of patients with different etiologies.

12.The relationship between changes in distal tibiofibular joint congruence and clinical and functional results in the short-term follow-up of patients operated on for ankle fracture
Abdullah Demirtaş, Hilmi Gürcan, Mehmet Esat Uygur
PMID: 34212995  doi: 10.14744/tjtes.2020.23691  Pages 465 - 471
AMAÇ: Ayak bileği kırığı nedeniyle ameliyat edilen hastalarda distal tibiofibular eklem (DTFE) uyumundaki değişikliklerin klinik ve fonksiyonel sonuçlar üzerindeki etkisi belirsizdir. Çalışmamızın amacı, ayak bileği kırıkları nedeniyle ameliyat edilen hastaların kısa dönem takiplerinde DTFE uyumunda meydana gelen değişiklikler ile klinik ve fonksiyonel sonuçlar arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ayak bileği kırığı nedeniyle ameliyat edilen hastaların hastane kayıtları retrospektif olarak incelendi. Ameliyattan en az 18 ay sonra bilateral ayak bileği bilgisayarlı tomografi taraması yapılan hastaların verileri kullanıldı. DTFE uyumu dört yöntem kullanılarak değerlendirildi. Metot 1’de tibia ve fibulanın en belirgin anterior noktaları arasındaki mesafe (Anterior insisura [Aİ]) ve tibia ve fibulanın en belirgin posterior noktaları arasındaki mesafe (Posterior insisura [Pİ]) ölçüldü. Metot 2’de fibulanın longitudinal aksının en belirgin anterior ve posterior noktasından tibiaya çizilen dik çizgi temel alınarak sırasıyla, direkt anterior (DA) ve direkt posterior (DP) mesafeleri ve tibianın en belirgin anterior noktasından DA’ya çizilen dik çizgi temel alınarak direkt translasyon (DT) mesafesi ölçüldü. Metot 3’de tibianın en belirgin anterior ve posterior noktasını birleştiren çizgi ile fibulanın en belirgin anterior ve posterior noktasını birleştiren çizgi arasındaki açı (Rotasyon açısı [RA]) ölçüldü. İlk üç metotda, yaralı ve yaralı olmayan taraf arasındaki mesafe ve açı farkları (dAI, dPI, dDA, dDP, dDT, dRA) hesaplandı. Metot 4’de yaralı tarafta herhangi bir rotasyonel/translasyonel uyumsuzluk subjektif olarak rapor edildi. Klinik ve fonksiyonel değerlendirme için Amerikan Ortopedik Ayak ve Ayak Bileği Derneği (AOFAS) ayak bileği-ayak arkası skalası, Olerud-Molander Ayak Bileği Skoru (OMAS) ve Visual Analog Skala (VAS) kullanıldı.
BULGULAR: Otuz hasta (18 erkek, 12 kadın; ortalama yaş, 43.3 [dağılım, 20-78 yıl] yıl) çalışmaya dahil edildi. Ortalama takip süresi 37.6 (dağılım, 18-54 ay) aydı. dDA ve AOFAS-ağrı alt skalası arasında (r=-0,37; p=0,04), dDP ve OMAS arasında (r=-0.57; p=0.01) ve dDT ve AOFAS-ağrı, AOFAS-fonksiyon ve OMAS arasında (r=-0.55 p=0.01; r=-0.40; p=0.03; r=-0.39; sırasıyla p=0.04) negatif korelasyon belirlendi.
TARTIŞMA: dDA, dDP ve dDT değerlerindeki değişiklikler klinik ve fonksiyonel sonuçları etkilemektedir. Daha iyi sonuçlar elde etmek için bu parametreler DTFE'nin redüksiyonu sırasında hastanın anatomisine uygun olarak sağlanmalıdır.
BACKGROUND: The effects of changes in distal tibiofibular joint (DTFJ) congruence on clinical and functional outcomes are unclear in patients operated on for ankle fractures. The present study aims to evaluate the relationship between changes in DTFJ congruence and clinical and functional outcomes in the short-term follow-up of the patients operated on for ankle fractures.
METHODS: In this study, hospital records of patients who were operated on for ankle fractures were retrospectively analyzed. The data of patients who underwent bilateral ankle computed tomography scans at least 18 months after surgery were used. DTFJ congruence was evaluated using four methods. Method 1: the distance between the most prominent anterior points of the tibia and fibula (anterior incisura [AI]) and that between the most prominent posterior points of the tibia and fibula (posterior incisura [PI]) were measured. Method 2: the direct anterior (DA) and direct posterior (DP) distances were measured based on perpendicular lines drawn from the most prominent anterior and posterior points of the longitudinal axis of the fibula to the tibia, respectively, and a direct translation (DT) distance was measured based on a perpendicular line drawn to the DA from the most prominent anterior point of the tibia. Method 3: the angle between a line connecting the most anterior and posterior points of the tibia and a line connecting the most anterior and posterior points of the fibula (rotational angle [RA]) was measured. The differences in distances and angles (dAI, dPI, dDA, dDP, dDT, and dRA) between the injured and non-injured sides were calculated in the first three methods. Method 4: any rotational/translational incongruency on the injured side was subjectively reported. The American Orthopedic Foot and Ankle Society (AOFAS) ankle-hindfoot scale, Olerud–Molander Ankle Score (OMAS), and Visual Analog Scale (VAS) were used for clinical and functional evaluations.
RESULTS: Thirty patients (18 males and 12 females; mean age, 43.3 [range, 20–78 years] years) were included in this study. The average follow-up was 37.6 (range, 18–54 months) months. Negative correlations were detected between dDA and the AOFAS-pain subscale (r=−0.37; p=0.04), between dDP and the OMAS (r=−0.57; p=0.01), and between dDT and the AOFAS-pain, AOFAS-function, and OMAS (r=−0.55 p=0.01; r=−0.40; p=0.03; r=−0.39; p=0.04, respectively).
CONCLUSION: Changes in dDA, dDP, and dDT values affect the clinical and functional outcomes. These parameters should be provided in accordance with the anatomy of the patient during the reduction of the DTFJ to achieve better outcomes.

13.Anterior odontoid screw fixation using Acutrak screw: Report of 19 patients
Yusuf Kurtuluş Duransoy, Mesut Mete, Ülkün Ünlü Ünsal, Murat Aydın, Mehmet Zileli
PMID: 34213004  doi: 10.14744/tjtes.2020.86345  Pages 472 - 477
AMAÇ: Bu makale, anterior odontoid vida fiksasyonu (AOF) uygulanan hastaların klinik ve radyolojik sonuçlarını sunmayı amaçlamaktadır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Unstabil odontoid kırığı olan toplam 19 hasta Acutrak vidası ile ameliyat edildi.
BULGULAR: Hastalar ortalama 12.5 ay takip edildi. Hastaların bilgisayarlı tomografi incelemelerinde %87.5 oranında radyolojik füzyon saptandı.
TARTIŞMA: Acutrak vidaları AOF için kullanılabilir. Bu çalışma, Acutrak vidası kullanılarak yapılan literatürdeki en geniş klinik çalışma olup, Acutrak vidalarının odontoid kırıkların tedavisindeki etkinliğini değerlendirebilmek için daha büyük ileriye yönelik klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.
BACKGROUND: This paper aims to present clinical and radiological results of patients who underwent anterior odontoid screw fixation (AOSF).
METHODS: In this study, 19 consecutive patients with an unstable odontoid fracture were operated on using an Acutrak screw.
RESULTS: The patients were followed for a mean duration of 12.5 months. Radiological fusion on CT scans was detected in 87.5% of the patients.
CONCLUSION: Acutrak screws can be used for AOSF. This study contains the maximum number of patients using the Acutrak screw in the literature. However, larger prospective clinical studies can provide more accurate information about the effectiveness of the Acutrak screws for odontoid fractures.

CASE REPORTS
14.Unusual airway obstruction due to thoracic duct injury after whiplash injury
Dae Sung Ma, Sung Wook Chang, Dong Hun Kim
PMID: 34212992  doi: 10.14744/tjtes.2020.08055  Pages 478 - 482
Travmatik şilotoraks, künt travmayı takiben nadir görülen bir durumdur. Anatomik bir varyasyon nedeniyle herhangi bir seviyede kanala doğrudan hasar sonucu lenfatik sıvı sızıntısı meydana gelebilse de, künt travma sonrası torasik kanal yaralanmasına bağlı bir solunum yolu tıkanıklığı hiç tanımlanmamıştır. Bu yazıda, whiplash yaralanması sonrası torasik kanal yaralanmasına bağlı solunum yolu tıkanıklığı gelişen olağan dışı bir olguyu sunuyoruz. Altmış yaşında erkek hasta künt travma sonrası allodini ile acil servise başvurdu. Başlangıç toraks bilgisayarlı tomografisinde (BT) vertebral kırık eşlik etmeyen, C2’den T3 spinal seviyesine kadar bir prevertebral hematom ve pnömomediastinum görüldü. Yedi gün sonra çekilen BT’de, solunum yolunun kompresyonuyla beraber üst boyun seviyesine uzanan artmış miktarda mediastinal ve prevertebral sıvı birikimi gösterdi. Hasta, sağ torakotomi yoluyla torasik kanal ligasyonu ve boyun insizyonu yoluyla sıvının boşaltılması için ameliyat edildi ve şikayeti olmadan taburcu edildi. Prevertebral boşlukta servikal ve üst torasik omurga seviyesinde hematom ve pnömomediastinum bulunduğunda, torasik kanal yaralanmasının neden olduğu solunum yolu tıkanıklığı komplikasyonunu dışlamak için hasta yakından izlenmelidir.
Traumatic chylothorax is a rare condition following blunt trauma. Although a chyle leak resulting from direct damage to the duct may occur at any level because of an anatomical variation, an airway obstruction due to thoracic duct injury after blunt trauma has never been described. Here, we report a very unusual case with airway obstruction due to thoracic duct injury after whiplash injury. A 60-year-old man presented to the emergency department with allodynia after blunt trauma. Initial chest computed tomography (CT) showed a prevertebral hematoma and pneumomediastinum from C2 to T3 spinal level without vertebral fracture. Seven days later, repeat CT showed an increased amount of mediastinal and prevertebral fluid collection extending to the upper neck level with airway compression. He underwent an operation to drain the fluid via a neck incision and a thoracic duct ligation via right thoracotomy and was discharged without complaint. The findings suggest that if hematoma and pneumomediastinum are found in the prevertebral space at the level of the cervical and upper thoracic spine, the patient should be closely observed to exclude the complication of airway obstruction caused by thoracic duct injury.

15.Misdiagnosis of appendiceal abscess with intestinal malrotation: A case report
Zhi-bin Zhang, Tao Yang
PMID: 34213005  doi: 10.14744/tjtes.2020.92836  Pages 483 - 485
Bu yazıda, karın ağrısı şikayeti ile acil servise başvuran 75 yaşında bir erkek olgu sunuldu. Bilgisayarlı tomografide (BT), mezenter kökü torsiyonu ile bu bölgeyi çevreleyen sıvı ortaya kondu. Genel anestezi altında yapılan acil laparotomide, intestinal malrotasyonlu apendiks apsesi görüldü. Torsiyone mezenter restorasyonundan sonra apandisektomi yapıldı. Ameliyat sonrası antibiyotikler ve diğer semptomatik tedaviler uygulandı. Bu nedenle, preoperatif abdominal BT’nin mezenterik volvulus, çevre bağırsak duvarının kalınlaştığı ve eksüdasyon gösterdiği, sağ alt karın ağrısının olmadığı durumlarda, nadir görülen intestinal malrotasyon ve batında ektopik apandisit durumu göz önünde bulundurulmalıdır.
Here, we report the case of a 75-year-old male with abdominal pain who was admitted to our Emergency Department. Computed tomography (CT) scan revealed torsion of the mesenteric root with fluid surrounding the area. Emergency laparotomy, performed under general anesthesia, revealed appendiceal abscess with intestinal malrotation. Appendicectomy was performed after the torsional mesentery restoration. Antibiotics and other symptomatic treatments were administered postoperatively. The patient recovered well and was discharged one week after surgery. Intestinal malrotation is more common in neonates than in adults. The diagnosis of appendicitis could be further obscured by intestinal malrotation. Therefore, the rare situation of intestinal malrotation and ectopic appendicitis in the abdomen should be considered in cases with an absence of right lower abdominal pain, where preoperative abdominal CT shows mesenteric volvulus and the surrounding intestinal wall is thickened and demonstrating exudation.

16.Hypovolemic shock due to giant ovarian tumor rupture after minor trauma: A case report
Yılmaz Güler, Hasan Çalış, Serkan Şengül, Özkan Özen, Zülfikar Karabulut
PMID: 34212991  doi: 10.14744/tjtes.2020.07045  Pages 486 - 489
Travmaya bağlı jinekolojik tümör rüptürleri oldukça nadir görülür. Rüptür, tümör çapına ve kanamaya bağlı olarak rüptüre olduğu alan ya da organda akut abdominal ağrıya yol açabildiği gibi, peritonite de sebep olabilmektedir. Bu çalışmamızda, minör travma sonrası gelişen rüptüre bağlı hipovolemik şok tablosuna neden olan dev epitelyal tip over tümör rüptürü olgusunu sunacağız. Altmış dokuz yaşında kadın hasta yürürken yere düşme sonrası gelişen karın ağrısı ve bilinç bulanıklığı şikayetleriyle hastanemiz acil servisine başvurdu. Abdominal tomografide karın içi yaygın hemorajik sıvı ve 27.5x21x15 cm çapında karın sağ alt kadrandan sol kadrana doğru uzanan kitle lezyonu tespit edildi. Hasta hipovolemik şok tablosunda acil ameliyat edildi. Ameliyatta sağ over kaynaklı, ortasından tamamen rüptüre olmuş, kistik komonentler içeren ve yaklaşık 30x20x15 cm çapında kitle lezyonu saptandı. Kanama alanlarında hemostaz sağlanarak kitle total olarak çıkarıldı. Hasta ameliyat sonrası altıncı gün şifa ile taburcu edildi. Travmaya bağlı jinekolojik tümör rüptürleri nadir görülür. Ancak travmanın tipine bağlı olmaksızın mutlaka akılda tutulması gereken bir durumdur. Bu durum özellikle travma sonrası radyolojik olarak karıniçi kanamanın saptandığı ancak sıklıkla yaralanan karaciğer ve dalak gibi organların radyolojik olarak normal olduğu durumlarda önemlidir.
Rupture of gynecologic tumors secondary to trauma rarely occurs. Rupture can lead to acute abdominal pain due to hemorrhage from the ruptured area and organs; rupture can also lead to peritonitis, depending on the size of the tumor. We describe the case of giant epithelial ovarian tumor rupture exhibiting due to minor trauma and the development of hypovolemic shock. A 69-year-old female patient was admitted to the emergency room with complaints of acute abdominal pain and subsequent clouding of consciousness after falling down while walking. Emergency abdominal computed tomography scan revealed widespread hemorrhagic free fluid in the abdominal cavity and a mass measuring 27.5 cm × 21 cm × 15 cm, extending from the right quadrant of the abdomen to the left. The patient underwent an emergency operation due to hypovolemic shock. During surgery, a totally ruptured mass lesion arising from the right ovary was seen; the mass contained cystic components and measured approximately 30 cm × 20 cm × 15 cm. Hemostasis was achieved in the bleeding areas, and the right ovarian mass was totally resected. The patient was discharged as cured on the 6th post-operative day. Gynecologic tumor rupture due to trauma is a rare event. However, it is a clinical condition that should be kept in mind regardless of the type of trauma. This is especially true in patients who experienced trauma and were radiologically found to have intra-abdominal hemorrhage with normal-appearing solid organs, such as liver and spleen, that frequently cause bleeding.