p-ISSN: 1306-696x | e-ISSN: 1307-7945
Volume : 27 Supp : 3 Year : 2021

Hızlı Arama




Ulusal Travma ve Acil Cerrahi Dergisi - Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 27 (3)
Cilt: 27  Sayı: 3 - Mayıs 2021
DERLEME
1.
Gebelikte akut apandisit için manyetik rezonans görüntülemenin tanısal doğruluğu: Sistematik bir inceleme
Diagnostic accuracy of magnetic resonance imaging for acute appendicitis during pregnancy: A systematic review
Sung Uk Cho, Se Kwang Oh
PMID: 33884591  doi: 10.14744/tjtes.2020.02416  Sayfalar 271 - 277
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, hamile kadınlarda akut apandisit tanısında manyetik rezonans görüntülemenin (MRG) tanısal doğruluğunun sistematik bir derlemesini ve meta-analizini sunmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: PubMed, Ovid MEDLINE, EMBASE ve Cochrane Library veritabanları kullanılarak bir literatür taraması gerçekleştirildi. Çalışmaya alınma kriterleri, hamile kadınlarda akut apandisit için bir tanı protokolü olarak MRI kullanımı ve duyarlılık ve özgüllük gibi tanısal parametrelerin varlığı idi. Seçilen her çalışmadan, duyarlılık, özgüllük ve pozitif ve negatif prediktif değerler gibi tanısal doğruluk ölçüleri ve temel demografik bilgiler çıkarıldı. Hamilelik sırasında akut apandisitte MRG’nin tanısal doğruluğu için Forest grafikleri ve özet alıcı çalışma karakteristik eğrileri (SROC) de elde edildi.
BULGULAR: Toplam 22 çalışma ve 2.392 hastanın verileri analiz edildi. 0.18, 0.5 ve 0.6 duyarlılığa sahip birkaç çalışma dışında, çoğu çalışma yüksek duyarlılığa sahipti. Özgüllük açısından, çoğu sonuç 1.0’a yakındı ve en düşük sonuç 0.92 idi. SROC eğrileri, bir eğri altındaki alanın değeri olan 0.9922 tarafından kanıtlandığı üzere, yüksek düzeyde doğruluk göstermiştir.
TARTIŞMA: Manyetik rezonans görüntüleme, hamile kadınlarda akut apandisit tanısı için genel olarak yüksek doğruluk göstermiştir. Bu nedenle hamile kadınlarda apandisit şüphesi için birinci basamak görüntüleme yöntemi olarak iyi bir tanı aracıdır.
BACKGROUND: The purpose of this study was to present a systematic review and meta-analysis of the diagnostic accuracy of magnetic resonance imaging (MRI) in the diagnosis of acute appendicitis in pregnant women.
METHODS: A literature search was conducted using the databases of PubMed, Ovid MEDLINE, EMBASE, and the Cochrane Library. The inclusion criteria were the use of MRI, as a diagnostic protocol for acute appendicitis in pregnant women, and the availability of diagnostic parameters, such as sensitivity and specificity. For each selected study, the basic demographic information and measures of diagnostic accuracy, such as sensitivity, specificity, and positive and negative predictive values, were extracted. Forest plots and summary receiver operating characteristic curves (SROC) were also obtained for diagnostic accuracy of MRI for acute appendicitis during pregnancy.
RESULTS: A total of 22 studies and the data of 2392 patients were analyzed. Most studies had high sensitivity, with the exception of a few that had sensitivities of 0.18, 0.5, and 0.6. With respect to specificity, most results were close to 1.0, and the lowest result was 0.92. The SROC curves showed high levels of accuracy, as evidenced by an area under the curve value of 0.9922.
CONCLUSION: MRI showed overall high accuracy for diagnosing acute appendicitis in pregnant women. Therefore, it is a good diagnostic tool as a first-line imaging method for suspected appendicitis in pregnant women.

DENEYSEL ÇALIŞMA
2.
Akut mezenter iskeminin erken tanısında serum intestinal yağ asidi bağlayıcı proteininin önemi
The importance of serum intestinal fatty acid-binding protein for the early diagnosis of acute mesenteric ischemia
Serkan Zenger, Işılay Demir Piroğlu, Ayhan Çevik, Yetkin Özcabı, Doğan Fakıoğlu, Metin Senol, Mehmet Mustafa Altıntaş, Nejdet Bildik, Tayfun Yücel
PMID: 33884597  doi: 10.14744/tjtes.2020.35823  Sayfalar 278 - 283
AMAÇ: Akut mezenterik iskemi (AMİ), göreceli olarak nadir, ancak sıklıkla erken tanı konulamaması nedeniyle yüksek mortaliteye (%60–80) sahip olan acil bir durumdur. Bu deneysel çalışmadaki amacımız, superior mezenterik arteri (SMA) bağlayarak akut mezenter iskemi modeli oluşturduğumuz sıçanlarda, serum intestinal yağ asidi bağlayıcı protein (I-FABP) düzeylerinde zamanla oluşan değişiklikleri belirlemek ve kontrol grubundaki serum I-FABP düzeyleri ile karşılaştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Yirmi sıçan, randomize şekilde iki gruba ayırıldı. Kontrol ve iskemi grubu. Bazal serum I-FABP düzeyleri belirlendi. Tüm sıçanlara laparotomi uygulandı ve SMA izole edildi. İskemi grubunda SMA bağlandı ve intestinal iskemi oluşturuldu. Her iki gruptaki tüm sıçanlardan serum I-FABP düzeylerini belirlemek için 30., 60. ve 90. dakikalarda kan örnekleri alındı. Kan sonuçları, iki grup arasında ve her grup içinde zamana göre değişiklikler açısından karşılaştırıldı.
BULGULAR: Mezenter iskemi grubunda, 30., 60. ve 90. dakikalardaki serum I-FABP düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksekti (p<0.01). Ameliyat sonrası 30., 60. ve 90. dakikalardaki serum I-FABP düzeyleri ile ameliyat öncesi düzeyler karşılaştırıldığında iskemi grubunda anlamlı yükseklikler saptanırken (p<0.01), kontrol grubunda değişiklik olmadığı görüldü. İskemi grubundaki serum I-FABP düzeylerindeki yükselişler iskeminin zamanı ile doğrudan korele idi.
TARTIŞMA: Serum I-FABP düzeyleri, intestinal iskemide anlamlı derecede artmıştır ve bu düzeyler iskemi zamanı ilerledikçe daha fazla yükselmiştir. Serum I-FABP, akut mezenter iskeminin erken tanısı için yararlı ve umut verici bir biyomarker olabilir.
BACKGROUND: Acute mesenteric ischemia (AMI), although relatively rare, is an emergency condition with high mortality rates (60–80%) attributed to lack of early diagnosis. The aim of this experimental study was to observe the changes in serum intestinal fatty acid-binding protein (I-FABP) levels over time in the AMI model by ligating superior mesenteric artery (SMA) in rats and to compare with the serum I-FABP levels of the rats in the control group.
METHODS: Twenty rats were randomly allocated into two groups as control and ischemia group. The basal serum I-FABP levels were determined. SMA was isolated by laparotomy in all animals. In the ischemia group, SMA was ligated and intestinal ischemia was formed. Blood was taken from each rat in both groups at 30th, 60th, and 90th min to determine the serum I-FABP levels. The blood results were compared between two groups and were also compared by time in each group.
RESULTS: In the ischemia group, serum I-FABP levels were significantly higher than the control group at post-operative 30th, 60th, and 90th min (p<0.01). In comparison with pre-operative serum I-FABP levels, remarkable increases were observed statistically at post-operative 30th, 60th, and 90th min in the ischemia group (p<0.01). In contrast, there was no statistically significant difference within the serum I-FABP levels over time in the control group. The increases of serum I-FABP levels in the ischemia group were directly correlated with the time of ischemia.
CONCLUSION: Serum I-FABP levels have increased significantly in the intestinal ischemia and these values have risen progressively over time. Serum I-FABP may be a useful and promising biomarker for the early diagnosis of AMI.

3.
Borik asit sıçan modelinde oluşturulan karın içi adezyonların önlenmesinde hiyaluronik asit bazlı ürün kadar etkili
Boric acid is as effective as hyaluronic acid-based agent in preventing intra-abdominal adhesions in a rat model
Murat Urkan, Hikmet Erhan Güven
PMID: 33884596  doi: 10.14744/tjtes.2020.23460  Sayfalar 284 - 289
AMAÇ: Bu deneysel sıçan modelinde, borik asidin anti-enflamatuvar ve antioksidan özellikleri ile ameliyat sonrası abdominal adezyon oluşumuna karşı olası koruyucu etkisini araştırmayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Kırk adet sağlıklı erkek albino sıçan rastgele ve eşit olarak taşıyıcı, hiyaluronik asit bazlı (HA-b) materyal, borik asit 50 (BA50), borik asit 100 (BA100) ve kontrol grupları olarak ayrıldı. Karın içi adezyonlar mekanik çekal abrazyon ile indüklendi. Adezyonların makroskopik ve patolojik değerlendirmesi yapıldı ve doku tümör nekroz faktörü-α (TNF-α) ve transforme edici büyüme faktörü-1 (TGF-β1) seviyeleri ölçüldü.
BULGULAR: Toplam abdominal adezyon skorları araç, HA-b, BA50, BA100 ve kontrol grupları için sırasıyla 129.7, 91.07, 53.77, 90.07 ve 140.5 idi ve en yüksek skor daha ciddi adezyonlara işaret ediyordu. Hem BA50 hem de BA100 ile kontrol grubu arasında fibrozis skorlarında anlamlı bir fark olduğu görüldü (p=0.018). Objektif parametreler incelendiğinde, TNF-α seviyeleri BA50 grubunda kontrol, BA100 ve araç gruplarından anlamlı olarak düşüktü (sırasıyla, p=0.01, 0.019 ve 0.03). TGF-β1 düzeyleri BA50 grubunda kontrol, BA100 ve araç gruplarından anlamlı olarak düşüktü (sırasıyla p=0.013, 0.016 ve 0.05). BA50 grubu ve HA-b grubu arasında herhangi bir parametre için fark gözlenmedi.
TARTIŞMA: Sonuç olarak, sıçan modelimizde ameliyat sonrası abdominal adezyonlarını önlemede 50 mg/kg dozunda topikal borik asit güvenli ve hiyaluronik asit bazlı ajan kadar etkili bulunmuştur.
BACKGROUND: In this experimental rat model, we aimed to investigate boric acid’s possible protective effect against the formation of post-operative abdominal adhesions through its anti-inflammatory and antioxidant properties.
METHODS: Forty healthy male albino rats were randomly and evenly allocated to vehicle, hyaluronic acid-based (HA-b) material, boric acid 50 (BA50), boric acid 100 (BA100), and sham groups. Intra-abdominal adhesions were induced by mechanical cecal abrasion. Macroscopic and pathologic assessments of the adhesions were done and tissue tumor necrosis factor-α (TNF-α) and transforming growth factor-β1 (TGF-β1) levels were measured.
RESULTS: Total abdominal adhesion scores were 129.7, 91.07, 53.77, 90.07, and 140.5 for the vehicle, HA-b, BA50, BA100, and sham groups, respectively, with the highest score indicating more severe adhesions. A significant difference in fibrosis scores was noted between both BA50 and BA100, and the sham group (p=0.018). When objective parameters were analyzed, TNF-α levels were significantly lower in the BA50 group than the sham, BA100, and vehicle groups (p=0.01, 0.019, and 0.03, respectively). TGF-β1 levels were also significantly lower in BA50 group than the sham, BA100, and the vehicle groups (p=0.013, 0.016, and 0.05, respectively). No difference was observed for any parameter between BA50 group and HA-b group.
CONCLUSION: Topical boric acid at a dose of 50 mg/kg is found safe and as effective as the hyaluronic acid-based agent in preventing postoperative abdominal adhesions in our rat model.

KLINIK ÇALIŞMA
4.
Ağır travmanın erken evresinde nötrofil-lenfosit ve trombosit-lenfosit oranlarının hastane içi mortalite ile ilişkisi
Association of neutrophil-to-lymphocyte and platelet-to-lymphocyte ratios with in-hospital mortality in the early phase of severe trauma
Dong Hun Lee, Byung Kook Lee, Sung Min Lee, Yong Soo Cho, Seong Woo Yun
PMID: 33884592  doi: 10.14744/tjtes.2020.02516  Sayfalar 290 - 295
AMAÇ: Bu çalışma, travma hastalarında acil ve erken tam kan sayımına dayalı skorlar ile prognoz arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçlamaktadır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu geriye dönük gözlemsel çalışma, Ocak 2014 ile Aralık 2018 arasında ağır travma nedeniyle hastaneye başvuran yetişkin hastaları içermektedir. Nötrofil-lenfosit oranı (NLR), lenfosit-monosit oranı (LMR) ve trombosit-lenfosit oranı (PLR) ve hastane içi mortalite arasındaki ilişkiyi değerlendirmek için çok değişkenli lojistik regresyon analizi yapıldı.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 288 hastada, hastane içi mortalite %26.4 (n=76) idi. Acil servise getirildikten hemen sonra, hayatta kalmayanlarda hayatta kalanlara göre daha düşük NLR (3.28’e karşı 4.73) ve PLR (55.73’e 87.21) ve daha yüksek LMR (4.91’e karşı 3.91) saptandı. Acil servise ulaştıktan altı saat sonra, hayatta kalmayanlar hayatta kalanlara göre daha düşük NLR (4.98’e karşı 8.37) ve PLR (58.23’e karşı 123.74) ve daha yüksek LMR (2.88’e karşı 1.69) değerine sahipti. Çok değişkenli regresyon analizinin sonuçları, acil servise gelişten altı saat sonraki NLR (Odds oranı [OR], 0.926; %95 Güven Aralığı [GA], 0.881–0.973) ve PLR (OR, 0.994; %95 GA, 0.990–0.998) değerlerinin hastane içi mortalite ile bağımsız olarak ilişkili olduğunu ortaya koymuştur.
TARTIŞMA: Şiddetli travma olgularında acil servise geldikten altı saat sonraki düşük NLR ve PLR değerleri, hastane içi mortalite ile ilişkilendirildi.
BACKGROUND: This study aimed to examine the relationship between the immediate and early complete blood count-based scores and prognosis in trauma patients.
METHODS: This retrospective observational study included adult patients admitted for severe trauma between January 2014 and December 2018. Multivariate logistic regression analysis was conducted to assess the association between the neutrophil-to-lymphocyte ratio (NLR), lymphocyte-to-monocyte ratio (LMR), and platelet-to-lymphocyte ratio (PLR), and in-hospital mortality.
RESULTS: Among the 288 patients included in the study, in-hospital mortality was 26.4% (n=76). Immediately after emergency department (ED) arrival, non-survivors had lower NLR (3.28 vs. 4.73) and PLR (55.73 vs. 87.21) and higher LMR (4.91 vs. 3.91) than survivors. At 6 h after ED arrival, non-survivors had lower NLR (4.98 vs. 8.37) and PLR (58.23 vs. 123.74) and higher LMR (2.88 vs. 1.69) than survivors. Results of multivariate regression analysis revealed that NLR (odds ratio [OR], 0.926; 95% confidence interval [CI], 0.881–0.973) and PLR (OR, 0.994; 95% CI, 0.990–0.998) at 6 h after ED arrival were independently associated with in-hospital mortality.
CONCLUSION: Lower NLR and PLR at 6 h after ED arrival were associated with in-hospital mortality in cases of severe trauma.

5.
Yeni koronavirüs (COVID-19) hastalığı olan yaşlı ve yüksek komobiditeli hastalarda akut taşlı kolesistit tedavisinde perkütan kolesistostomi
Percutaneous cholecystostomy in the treatment of acute calculous cholecystitis in elderly patients with COVID-19 and high comorbidity
Çağlayan Çakır, Hamit Ahmet Kabuli
PMID: 33884595  doi: 10.14744/tjtes.2020.23255  Sayfalar 296 - 302
AMAÇ: Akut taşlı kolesistit (ATK) ve COVID-19 tanılı yüksek komorbiditesi olan yaşlı hastalarda perkütan kolesistostominin (PK) etkinliğini, güvenilirliğini ve sonuçlarını gözden geçirmeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Mart 2020–Haziran 2020 tarihleri arasında ATK ve COVID-19 tanısı alan ve girişimsel radyoloji ünitesinde PK tedavi işlemi yapılan 65 yaş üstü hastaların verileri hastane kayıt sistemi taranarak incelendi.
BULGULAR: COVID-19 ile birlikte ATK tanısı alan toplam 18 hastaya PK işlemi yapıldı. Hastaların 14’ü (%78) erkek ve dördü (%22) kadın; ortalama yaş 73.4 (dağılım, 67–81 yıl). Hastaların 17’sinde (%94) 48–72 saat içerisinde akut kolesistit ile ilişkili semptomlar gerilemiş ve klinik olarak düzelmiştir. Perkütan kolesistostomi uygulamasının başarı oranı %100 olup herhangi bir komplikasyon gelişmemiştir. Üç (%16.6) hasta işlem sonrası yoğun bakımda entübe olarak izlenmekte iken COVID-19 ilişkili organize pnömoni ve sonrasında gelişen akut respiratuvar distres sendromu (ARDS) nedeniyle hayatını kaybetti. Hastaların 15’i (%83.4) elektif kolesistektomi planı yapılarak taburcu edildi.
TARTIŞMA: Dünya genelinde sıklığı giderek artan COVID-19 salgını özellikle 65 yaş üstü hastalarda ek komorbidit hastalıklardan dolayı ölümcül olabilmektedir. Bu hasta grubunda ATK tedavisinde PK, minimal invaziv ve lokal anestezi altında yapılabilir alternatif tedavi seçeneğidir. Ayrıca bu süreç yönetiminde PK elektif cerrahiye geçişte köprü görevi görebilir.
BACKGROUND: The purpose of the study was to review the efficacy, safety, and outcomes of percutaneous cholecystostomy (PC) in elderly patients with acute calculous cholecystitis (ACC), high comorbidity, and COVID-19.
METHODS: The hospital registry data were examined of patients aged >65 years who were diagnosed with ACC and COVID-19 between March 2020 and June 2020 and who underwent PC treatment in the interventional radiology unit.
RESULTS: A total of 18 patients were diagnosed with ACC and COVID-19, then underwent PC. The patients comprised 14 (78%) males and 4 (22%) females with an average age of 73.4 years (range, 67–81 years). In 17 (94%) patients, symptoms associated with acute cholecystitis decreased within 48–72 h of the PC treatment and a clinical improvement was determined. The success rate of PC was 100% and no complications. In 3 (16.6%) patients followed up with intubation in intensive care after the procedure, mortality developed due to COVID-19-associated pneumonia and subsequent acute respiratory distress syndrome, and 15 (83.4%) patients were discharged with an elective cholecystectomy plan.
CONCLUSION: COVID-19 infection can be fatal especially in patients over 65 years of age due to additional comorbidities. PC treatment, which can be performed under local anesthesia as a minimally invasive procedure, is an alternative treatment option in this patient group. PC can also act as a bridge in transition to elective surgery in this process management.

6.
Travmada Sonografi ile Odaklanmış Değerlendirme (FAST) eğitiminde ultrason simülatörlerinin rolü
Role of ultrasound simulators in the training for Focused Assessment with Sonography for Trauma (FAST)
Selim Değirmenci, Hasan Kara, Seyit Ali Kayış, Ahmet Ak
PMID: 33884603  doi: 10.14744/tjtes.2020.73626  Sayfalar 303 - 309
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, bir üniversite hastanesi acil servisindeki sağlık çalışanlarına FAST eğitimi verilmesinde ultrason simülatörlerinin etkinliği incelenmesidir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma, Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Tıp Kliniği’nde çalışan acil tıp asistanı, stajyer doktor ve paramedikler üzerinde ileriye yönelik olarak yapıldı. Katılımcılara SonoSim® USG simülatörü ile teorik ve pratik FAST eğitimi verildi. Eğitim tamamlandıktan sonra tüm katılımcılara sırayla simülatör içeriğinde yer alan önceden seçilmiş beş hasta senaryosu için FAST uygulaması, her bir hasta için ideal tanısal pencereyi bulması ve tanıyı söylenmesi istenmiştir.
BULGULAR: Çalışmamıza, herbiri 20 kişiden oluşan acil tıp asistanları, stajyer doktorlar ve paramedik gruplarının yer aldığı 60 katılımcı alındı. Asistan doktorlar için doğru görüntüyü elde etme oranı %99.5, doğru tanı koyma oranı %94 olarak hesaplandı. Stajyer doktorlar için doğru görüntüyü elde etme oranı %98.5, doğru tanı koyma oranı %88 olarak, paramedikler için ise doğru görüntüyü elde etme oranı %98, doğru tanı koyma oranı %81.5 olarak hesaplandı.
TARTIŞMA: Kursiyerlerin teorik bilgi düzeyinin simülatörde doğru görüntüyü elde etme becerilerini etkilemediği görülmüştür. Ancak eğitime katılan kursiyerlerin teorik bilgi düzeyleriyle, simülatörde FAST uygulayarak doğru tanı koyma becerilerinin doğru orantılı olarak etkilendiği görülmüştür. Bu çalışma, kısa bir teorik eğitim ve arkasından yapılacak simülatör eşliğinde pratik eğitimle sağlık çalışanlarının FAST konusunda yeterlilik sağlayabileceklerini göstermiştir.
BACKGROUND: The present study aims to investigate the efficacy of ultrasound simulators in the training of the health staff working in the emergency department of a university hospital on Focused Assessment with Sonography for Trauma (FAST).
METHODS: This study was conducted on emergency medicine residents, medical interns and paramedics of the emergency department of Selçuk University Medical Faculty, prospectively. The participants were given theoretical and practical training on FAST using the SonoSim® USG simulator. At the end of the training, all participants were requested to perform FAST for the pre-selected scenarios for five patients to find the ideal diagnostic window for each patient and declare the diagnosis.
RESULTS: This study included 60 participants, including emergency medicine residents, medical interns and paramedics, each having 20 members. The rate of obtaining the correct image was 99.5%, and the rate of diagnosing correctly was 94% among resident physicians. For interns, these rates were 98.5% and 88%, respectively. For paramedics, the rates were 98% and 81.5%, respectively.
CONCLUSION: It was observed that the theoretical knowledge level of the trainees did not affect the ability to obtain a correct image in the simulator. However, the skills of the trainees for correctly diagnosing via FAST were directly proportional to their theoretical knowledge levels. Our findings suggest that a short theoretical training followed by a simulator-guided practice would easily provide a sufficiency for FAST for the health workers.

7.
Laparoskopik apendektomiye karşı mini-insizyon açık apendektomi: Bir kırsal hastane deneyimi
Mini-incision open appendectomy versus laparoscopic appendectomy: An experience in a rural hospital
Ozan Akıncı, Sangar M Faroq Abdulrahman Abdulrahman, Özlem Güngör
PMID: 33884604  doi: 10.14744/tjtes.2020.83023  Sayfalar 310 - 314
AMAÇ: Akut apandisit tedavisinde laparoskopik apendektominin (LA) yalnızca seçilmiş olgularda mı yoksa her olguda rutin olarak mı uygulanması gerektiği konusunda henüz fikir birliği yoktur. Özellikle laparoskopik ekipman kısıtlılığı olan kırsal bölge hastanelerinde LA’ya alternatif cerrahi tekniklerin geliştirilmesi önemlidir. Bu ileriye yönelik çalışma mini-insizyon açık apendektomi (MAA) ile laparoskopik apendektomi prosedürlerini karşılaştırmayı amaçlamaktadır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Temmuz 2018–Şubat 2020 tarihleri arasında tek cerrah tarafından akut apandisit nedeniyle ameliyat edilen ve vücut kitle indeksi (VKİ) <30 olan 102 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların 51’i MAA, 51’i ise LA tekniği ile ameliyat edildi. Hastalar hastanede yatış süresi, operasyon süresi, ameliyat sonrası ağrı, ameliyat sonrası morbidite ve maliyet açısından değerlendirildi.
BULGULAR: Operasyon süresi MAA grubunda LA grubuna göre daha kısa idi (p<0.001). Ameliyat sonrası 12. ve 24. saat VAS skorları MAA grubunda LA grubuna göre anlamlı derecede daha düşüktü (p<0.001). MAA grubundaki hastaların toplam hastane maliyeti LA grubundan anlamlı derecede daha düşüktü (p<0.001). Hastanede yatış süresi ve ameliyat sonrası enfeksiyöz komplikasyonlar açısından iki grup arasında anlamlı bir fark bulunmadı (sırasıyla, p=0.061 ve p>0.999).
TARTIŞMA: Mini-insizyon açık apendektomi akut apandisit tanılı, VKİ <30 olan hastalarda güvenilir bir yöntem olup operasyon süresi, ameliyat sonrası ağrı ve maliyet yönünden laparoskopik apendektomiden üstündür.
BACKGROUND: There is still no consensus about whether laparoscopic appendectomy should be performed in selected cases or routinely in all cases for treatment of acute appendicitis. Especially for rural hospitals with laparoscopic equipment shortages, it is critical to develop surgical methods alternative to LA. This prospective study aimed to compare mini-incision open appendectomy (MOA) and laparoscopic appendectomy (LA) procedures.
METHODS: A total of 102 patients who had been operated on by a single surgeon for acute appendicitis between July 2018 and February 2020 and whose body mass index (BMI) was <30 were included in this study. Fifty-one patients were operated on with MOA and 51 with LA technique. The patients were evaluated concerning operation time, postoperative pain, hospital stay, postoperative infectious complications and cost-effectiveness.
RESULTS: Operation time was shorter in the MOA group than LA group (p<0.001). VAS scores at postoperative 12th and 24th hours were significantly lower in the MOA group than those in the LA group (p<0.001). Total hospitalization costs were lower in the MOA group than those in the LA group (p<0.001). No significant difference was found between the two groups concerning length of hospital stay and postoperative infectious complications (p=0.061 and p>0.999, respectively).
CONCLUSION: Mini-incision open appendectomy is a reliable method in patients with acute appendicitis who have a BMI of <30 and it is superior to laparoscopic appendectomy concerning the operation time, postoperative pain and cost.

8.
Akut apandisit ön tanısı nedeniyle apendektomi yapılan hastaların demografik, klinik ve histopatolojik özelliklerinin değerlendirilmesi
Assessment of demographic, clinical and histopathological features of patients who underwent appendectomy due to a presumed diagnosis of acute appendicitis
Sami Akbulut, Zeynep Sener Bahçe, Tulin Öztaş, Serdar Gümüş, Nilgün Söğütçü, Hamdi Sakarya, Ali Fuat Kaan Gök, Yusuf Yağmur
PMID: 33884602  doi: 10.14744/tjtes.2020.73537  Sayfalar 315 - 324
AMAÇ: Akut apandisit (AAp) ön tanaısıyla apendektomi yapılan hastaların klinik, biyokimyasal ve histopatolojik özelliklerinin karşılaştırılmasıdır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2006 ve Mart 2014 tarihleri arasında AAp ön tanısıyla apendektomi yapılan 8206 hastanın demografik, biyokimyasal ve histopatolojik verileri geriye dönük olarak analiz edildi. Hastalar aşağıdaki özellikler yönünden karşılaştırıldı: Mevsimsel dağılım (sonbahar, kış, ilkbahar, yaz), çalışma günlerine göre dağılım (hafta sonu, hafta içi), histopatolojik bulgulara göre dağılım (AAp, Apendiks vermiformis [NAp]) ve histopatolojik alt gruplara göre dağılım (non-perfore AAp, perfore AAp vs NAp).
BULGULAR: Yaşları 16 ile 89 arasında değişen toplam 8206 hastanın 4763’ü (%58) erkekti. Sezonlara göre apendektomilerin dağılımı şöyleydi: Sonbahar (n=1959; %23.9), kış (n=2062; %25.1), ilkbahar (n=2061; %25.1) ve yaz (n=2124; %25.9). NAp oranı yaz mevsiminde diğer mevsimlere göre daha yüksekti. WBC ve nötrofil sayısı sonbahar ve kış mevsimlerinde diğer mevsimlere göre anlamlı olarak daha yüksekti. Çalışma günlerine göre apendektomilerin dağılımı şöyleydi: Hafta içi (n=6120; %74.6) ve hafta sonu (n=2086; %25.4). Hafta sonları WBC ve nötrofil seviyeleri hafta içi günlere göre anlamlı derecede yüksekti. Apendektomilerin histopatolojik gruplara göre dağılımı şöyleydi: AAp (n=7414; %90.3) ve NAp (n=792; %9.7). Apendektomilerin histopatolojik alt gruplara göre dağılımı şöyleydi: Non-perfore AAp (n=6966; %84.9), perfore AAp (n=448; %5.5) ve NAp (n=792; %9.7). Perfore ve perfore olmayan apandisit gruplarındaki WBC, nötrofil ve TBil düzeyleri NAp grubuna göre anlamlı derecede yüksekti. Perfore (%62.1) ve perfore olmayan AAp (%59.6) gruplarındaki hastaların çoğu erkeklerden oluşurken NAp (%58.1) grubundaki hastaların çoğu kadındı. Apendektomi spesimenlerinin 197’sinde (%2.4) parazitik enfeksiyonlar, fibroz obliterasyon, malign veya benign tümör gibi nadir görülen histopatolojik bulgular tespit edildi.
TARTIŞMA: Bu çalışma AAp hastalarında demografik özellikler, histopatolojik bulgular, mevsimler, haftanın günleri ve çalışma günleri arasında güçlü bir ilişki olduğunu göstermiştir.
BACKGROUND: To compare the clinical, biochemical, and histopathological features of patients who underwent appendectomy due to a presumed diagnosis of acute appendicitis (AAp).
METHODS: The demographic, biochemical and histopathological data of 8206 patients who underwent appendectomy for AAp between January 2006 and March 2014 were retrospectively analyzed in this study. Patients were compared regarding the following characteristics: disruption by season (autumn vs. winter vs. spring vs. summer), working days (weekdays vs. weekends), histopathological findings (AAp vs. normal appendix [NAp]) and histopathological subgroup (non-perforated AAp vs. perforated AAp vs. NAp).
RESULTS: Of the 8206 patients aged between 16 and 89 years, 4763 (58.0%) were male. Appendectomy distribution by season was as follows: autumn (n=1959; 23.9%), winter (n=2062; 25.1%), spring (n=2061; 25.1%) and summer (n=2124, 25.9%). NAp rates were higher in summer than those in other seasons. White blood cell (WBC) and neutrophil levels were significantly higher in autumn and winter compared with those in other seasons. In total, 6120 (74.6%) appendectomies occurred on weekdays and 2086 (25.4%) on weekends. WBC and neutrophil levels were significantly higher on weekends than those on weekdays. Appendectomy distribution by histopathological groups as follows: AAp (n=7414; 90.3%) and NAp (n=792; 9.7%). Appendectomy distribution by histopathological subgroups was as follows: non-perforated AAp (n=6966; 84.9%), perforated AAp (n=448; 5.5%), and NAp (n=792; 9.7%). WBC, neutrophil, and TBil levels in the non-perforated and perforated AAp groups were significantly higher than in the NAp group. While most of the patients with perforated AAp (62.1%) and non-perforated AAp (59.6%) were males, most of the patients with NAp (58.1%) were females.
CONCLUSION: This study suggests that a relationship exists between demographic features, histopathological findings of appendectomy specimens, seasons, days of the week, and working days in patients undergoing appendectomy.

9.
Akut divertikülitte enflamatuvar parametrelerin tanısal ve prognostik önemi: Geriye dönük kohort çalışması
Diagnostic and prognostic significance of inflammatory parameters in acute diverticulitis: A retrospective cohort study
Süleyman Kargın, Yusuf Tanrıkulu
PMID: 33884606  doi: 10.14744/tjtes.2020.92068  Sayfalar 325 - 330
AMAÇ: Akut divertikülit tanısı ve şiddetinin belirlenmesinde optimum biyokimyasal veya hematolojik belirteç henüz belirlenememiştir. Bu çalışmada, akut divertikülit tanısında ve hastalığın şiddetinde nötrofil-lenfosit oranı gibi hematolojik parametrelerin etkinliğinin karşılaştırılmasını amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Divertiküler hastalık tanısı alan 69 hasta (akut divertikülit ve divertiküloz alt grupları) ve kontrol grubunda 36 hasta çalışmaya dahil edildi. Tanı anında yapılan biyokimyasal analizler arasında beyaz küre sayısı, ortalama trombosit hacmi, nötrofil sayısı, trombosit sayısı ve C-reaktif protein değerleri çalışmaya alındı. Nötrofil-lenfosit oranı ve trombosit-lenfosit oranı hesaplandı. Akut divertikülit grubunda abdominal tomografi bulgularına dayalı Hinchey sınıflamasına göre dört gruba ayrıldı.
BULGULAR: Akut divertikülit ve divertikülozis gruplarındaki ortalama trombosit-lenfosit oranı, kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşüktü (p<0.05). Akut divertikülit ve divertikülozis ayrımında en iyi duyarlılık ve özgüllük değerleri nötrofil-lenfosit oranı 2.78 ve üzeri için kestirim (cut-off) değerinde %63.64 ve %72.22 ve trombosit-lenfosit oranı 87.46 ve üzeri için kestirim değerinde %30.30 ve %86.11 olarak bulundu. Akut divertikülit ve kontrol grubu ayrımında en iyi duyarlılık ve özgüllük değerleri, nötrofil-lenfosit oranı 11.55 ve üzeri kestirim değerinde sırasıyla %100 ve %0 iken trombosit-lenfosit oranı 12.28 ve üzeri kestirim değerinde ise sırasıyla %100 ve %100 olarak tespit edildi. Nötrofil-lenfosit oranı Hinchey evre 1’de evre 2 ve 3’e göre anlamlı derecede düşüktü (sırasıyla, p=0.003, p=0.006).
TARTIŞMA: Nötrofil-lenfosit oranı ve trombosit-lenfosit oranı gibi hematolojik parametreler divertiküloz ve divertikülitin ayırıcı tanısı ve divertikülitte prognozu belirlemek için yararlı biyomarker olarak kullanılabilir.
BACKGROUND: The optimum biochemical or hematological marker to determine diagnosis and severity of acute diverticulitis has not been established. We aimed to compare the utility of hematological parameters in the diagnosis and severity of acute diverticulitis.
METHODS: Sixty-nine patients in diverticular disease (acute diverticulitis and diverticulosis subgroups) and 36 patients in control group were included in the study. The biochemical analysis performed at the time of diagnosis included white blood cell, mean platelet volume, neutrophil count, platelet count (PLT), C-reactive protein, and calculation of neutrophil count/lymphocyte and PLT/lymphocyte ratios. Patients in the diverticulitis group were divided into four stages according to the Hinchey classification based on abdominal CT findings.
RESULTS: The mean platelet-lymphocyte ratio in the diverticulitis and diverticulosis groups was significantly lower than that in the control group (p<0.05). The best sensitivity and specificity values to distinguish acute diverticulitis and diverticulosis were 63.64% and 72.22% for the neutrophil-lymphocyte ratio (NLR) at a cutoff value of 2.78 and above and 30.30% and 86.11% for the platelet-lymphocyte ratio at a cutoff value of 87.46 and above. The diagnostic accuracy rates to distinguish between the diverticulitis and the control groups that the best sensitivity and specificity values were found to be NLR at a cutoff value of 11.55 and above and 100% and 100% for the platelet-lymphocyte ratio at a cutoff value of 12.28 and above. The NLR values were significantly lower in patients with Hinchey Stage 1 disease than those in patients with Stages 2 and 3 disease (respectively, p=0.003 and p=0.006).
CONCLUSION: NLR and platelet-lymphocyte ratio can serve as useful biomarkers for the differential diagnosis and severity in acute diverticulitis.

10.
İlkel teleferik (varangel) kazaları ile ilişkili ölümler: Geriye dönük otopsi çalışması
The primitive cable car (varangel) accident-related fatalities: A retrospective autopsy study
Hüseyin Çetin Ketenci, Yalçın Büyük
PMID: 33884598  doi: 10.14744/tjtes.2020.36485  Sayfalar 331 - 336
AMAÇ: İlkel teleferik, iki sabit nokta arasında; gerilmiş kalın bir ana tel üzerindeki makara vasıtasıyla, tele asılı haldeki bir kabinin başka bir tel ve motor yardımıyla hareket ettirilmesi prensibine dayanan basit düzeneğe verilen genel bir isimdir ve “varangel” olarak da bilinir. Bu geriye dönük otopsi çalışmasında, ilkel teleferik sistemlerinin kullanımı ile ilişkili ölüm mekanizmalarının ve nedenlerinin tartışılması amaçlanmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Geriye dönük arşiv çalışmasında; 2007–2016 yılları arasındaki 10 yıllık otopsi kayıtlarının analizi, ilkel teleferik kazasından kaynaklanan sekiz ölüm vakasını ortaya çıkarmıştır.
BULGULAR: İlkel teleferikle ilgili ölümlerin esas olarak künt travmalar (kabinin çarpması, yüksekten düşme) ve elektrik çarpması sonucunda oluştuğu saptanmıştır. Künt travmalar ve yüksekten düşmeler ilkel teleferik kabininden kaynaklanırken, elektrik çarpmaları; kabinin asıldığı kablolara temastan meydana gelmiştir.
TARTIŞMA: Çalışma ilkel teleferiklerle ilgili kazaların ölümle sonuçlanabileceğini göstermiştir. Kısıtlı bir bölgede, yaygın olarak kullanılan bu düzeneğin kullanım kurallarının ve periyodik takiplerinin, belirlenecek prosedürlerle kontrol altına alınması bu konudaki ölümlerin azaltılmasında fayda sağlayabilir.
BACKGROUND: The primitive cable car is the generic name given to the cable transportation settings driven between one or more steel cables is known as “varangel.” In this retrospective autopsy study, it was aimed to discuss the common injury patterns of the fatalities associated with the use of these primitive cable car systems.
METHODS: It is a retrospective archive-based study. The analysis of autopsy records of 10-year period between 2007 and 2016 revealed eight death cases resulting from the primitive cable car accident.
RESULTS: It was revealed that the primitive cable car-related deaths mainly occur because of blunt traumas (crash of cage, chit by the broken cables, and failing from height) and electric shock. The blunt traumas and failings from height occur because of contact with the cage of primitive cable car, whereas the electric shocks occur because of contact with cables, on which the cage is hung.
CONCLUSION: Primitive cable cars may be fatal and must be under official control.

11.
Farklı anatomik bölgelerdeki yanık kontraktürlerinin serbest anterolateral uyluk flebi ile rekonstrüksiyonu
Reconstruction of burn contractures with free anterolateral thigh flap in various anatomic sites
Zülfükar Ulaş Bali, Burak Özkan, Yavuz Keçeci, Nilgün Ertaş, Levent Yoleri
PMID: 33884605  doi: 10.14744/tjtes.2020.89195  Sayfalar 337 - 343
AMAÇ: Ekstremite hareketlerinde kısıtlamaya neden olan yanık kontraktürleri rekonstrükte edilmelidir. Ciddi kontraktür olgularında genellikle serbest mikrovasküler fleplere ihtiyaç vardır. İleri derecedeki kontraktürler için ideal serbest flep, büyük deri adasına ve uzun bir pediküle sahip olmalıdır. Bu özellikleri karşılayan anterolateral uyluk flebi (ALT flep) rekonstrüktif cerrahide çeşitli endikasyonlar için yaygın olarak kullanılmaktadır. Yanık kontraktüründe ALT flep kullanımı literatürdeki yanık ve aksiller kontraktürlerde tanımlanmıştır. Bu çalışmada, farklı anatomik kontraktür bölgelerinde serbest ALT flep kullanımı sunuldu.
GEREÇ VE YÖNTEM: Yaş ortalaması 36.6 olan 14 (12 erkek, 2 kadın) hastaya 15 serbest ALT flep uygulandı. Boyun, aksilla, popliteal, kübital bölge, plantar ayak ve eldeki yanık kontraktür defekti ALT flep ile rekonstrükte edildi.
BULGULAR: Tam flep kaybı ile karşılaşılmadı. Bir olguda distal flep nekrozu görüldü. Tüm hastalarda hareket açıklığında belirgin düzelme görüldü. Fizik tedavi eksikliği nedeniyle el fleksör kontraktürü olan bir hastada kontraktürde nüks görüldü.
TARTIŞMA: ALT flebi çeşitli anatomik kontraktür bölgelerinde güvenle kullanılabilir. Boyun, el ve ayakta daha iyi adaptasyon ve hacimli görünümün önlenmesi için flepin suprafasyal plandan kaldırılması tercih edilebilir.
BACKGROUND: Burn contractures that cause a restriction in extremity movements have to be reconstructed. Free microvascular flaps are generally needed in cases of severe contractures. The ideal free flap for severe contracture defects has to have a large skin island without bulk and a long pedicle for preventing recurrence and tension-free adaptation. Anterolateral thigh flap (ALT flap) that meets these features has widely been used for several indications in reconstructive surgery. Usage of ALT flap in burn contracture was described for burn and axillary contractures in literature. In this study, the usage of free ALT flaps in various anatomic contracture sites was reported.
METHODS: Fifteen free ALT flaps were performed in 14 (12 male, two female) patients with a mean age of 36.6. Burn contracture defects in neck, axilla, popliteal, cubital region, plantar foot and hand were reconstructed with ALT flap.
RESULTS: No total flap loss was encountered. Distal flap necrosis was seen in one case. All patients had significant improvement in a range of motions. Recurrence in contracture was seen in one patient with hand flexor contracture due to lack of physical treatment.
CONCLUSION: ALT flap can safely be used in various anatomic contracture sites. Suprafascial elevation of the flap can be preferred for better adaptation in the neck, hand and foot and prevention of bulky appearance.

12.
İnstabil intertrokanterik kırıklarda iki farklı proksimal femoral çivinin radyolojik parametreler açısından karşılaştırılması
Comparison of two different proximal femoral nails in instabil intertrochanteric fractures concerning radiological parameters
Gökhan Bülent Sever, Mehmet Cenk Cankuş, Burçin Karslı
PMID: 33884599  doi: 10.14744/tjtes.2020.41343  Sayfalar 344 - 350
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı instabil intertrokanterik kırığı olan 65 yaş üzeri mobil hastalarda kapalı redüksiyon ve proksimal femoral çivileme tedavisinde kullanılan iki farklı çiviyi radyolojik parametreler açısından karşılaştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Haziran 2013 ve Ağustos 2018 tarihleri arasında tek merkezde intertrokanterik kırık tanısı ile kapalı redüksiyon ve internal fiksasyon uygulanan ameliyat öncesi mobil olan 65 yaşı üzerinde 108 olgu çalışmaya dahil edildi. Olgular kullanılan proksimal femoral çiviye göre 2 gruba ayrıldı (Intertan (IT) ve Talon Distal Fix Nail/Lag Screw (TDFN)). Gruplar yaş, cinsiyet, komplikasyon oranları ve radyolojik parametrelerine (redüksiyon kalitesi, tip apex distance (TAD), Parker indeksi, kaynama zamanı, cut out oranı, varus kollapsı) göre karşılaştırıldı.
BULGULAR: Gruplar arasında yaş, cinsiyet, kaynama zamanı ve postoperatif ilk grafide ölçülen redüksiyon kalitesi, Parker indeksi, kollodiafizyal açı açısından fark yoktu. Postoperatif ilk grafide IT grubunda 12, TDFN grubunda 5 olguda TAD ölçümü 25 mm üzerindeydi. TAD ölçümünün yüksek olduğu hasta sayısının istatistiksel olarak IT grubunda fazla olmasına rağmen varus kollapsı ve cut out komplikasyonlarının TDFN çivisinde istatistiksel olarak fazla görüldüğü gözlendi. IT kullanılan grupta 4 olguda çivi bağımlı komplikasyona rastlandı. (3 olguda trokanter majör kırığı, 1 olguda distal vida yerinden femur kırığı) TDFN grubunda çivi dizaynına bağlı komplikasyona rastlanmadı.
TARTIŞMA: Varus kollapsı ve cut out komplikasyonlarını önlemekte ve radyolojik parametrelerin kırık kaynamasına kadar devamlılığını sağlamakta intertan çivisinin odi çivisine göre daha üstün olduğu saptandı. Bunun yanında intertan çivisi kullanılan hastalarda komplikasyon oranının daha yüksek olması bu çivinin handikapı olarak görüldü.
BACKGROUND: The aim of this study was to compare two different nail types (i.e., Intertan (IT) and Talon Distal Fix Nail / Lag Screw (TDFN)) used in the treatment of unstable intertrochanteric fractures in mobile patients over 65 years of age in terms of radiological parameters.
METHODS: Between June 2013 and August 2018, 106 patients over 65 years old who were operated with closed reduction and internal fixation for intertrochanteric fractures were included in this single-center study. Patients were divided into two groups based on the proximal femoral nail used: IT group and TDFN group. These two groups were compared in terms of age, sex, complication rates and radiological parameters (i.e., reduction quality, tip apex distance (TAD), Parker index, union time, cut-out rate, and varus collapse).
RESULTS: There were no differences between the groups in terms of age, sex, fracture union time as well as reduction quality measured on the first postoperative radiograph, Parker index, and collodiaphysial angle. In the first postoperative radiographs, TAD was higher than 25 mm in 12 patients in the IT group and in 5 patients in the TDFN group. Although the number of patients with high TAD was more than that of the IT group, varus collapse and the cut-out complications were higher in TDFN nail. In the IT group, nail-dependent complications emerged in 4 patients (trochanter major fracture in 3 cases, femoral fracture in distal screw in 1 case) while there was no complication in the TDFN group.
CONCLUSION: Intertan nail is superior to TDFN in preventing varus collapse and the cut-out complications as well as in maintaining of radiological parameters until fracture union. On the other hand, the higher complication rate is a disadvantage of this nail.

13.
Torasik aortaya en yakın ve travmaya en fazla maruz kalan 12. torasik vertebranın morfometrik çalışması
Morphometric study on the 12th thoracic vertebrae which is most frequently exposed to trauma and the closest vertebra to thoracic aorta
Mehmet Fatih Korkmaz, Hüseyin Özevren
PMID: 33884593  doi: 10.14744/tjtes.2020.16794  Sayfalar 351 - 355
AMAÇ: Korpusun anterior korteksinin perforasyon riskinin ve önlenebilir büyük vasküler zedelenmelerin azaltılması amacıyla 12. torakal vertebra seviyesinde sol kord uzunluğu, sol pedikül uzunluğu ve uygun vida uzunluğunun cinsiyetler arası farklılıklarını tanımlamak.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmada 25 yaşından büyük (25–40 yıl), spinal travma bulgusu olmayan 60 hastanın (30 erkek, 30 kadın) T12 vertebra pediküllerinin torakal aksiyel kemik pencere BT görüntüsü alınarak morfometrik verileri analiz edildi.
BULGULAR: T12 sol kord uzunlukları erkek (38.17±2.54 mm) ve kadınlarda (36.62±2.27 mm) karşılaştırılarak, istatistiksel anlamlı bir fark bulunmuştur (p=0.016). Sol kord uzunluğu (37.40±2.51) (32–44 mm) ile yaş (31.93±3.91) (25–40 yıl) arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark ve orta derecede korelasyon görülmüştür (p=0.002, r=0.401). Sol kord uzunlukları (37.40±2.51) (32–44 mm) ile sol pedikül uzunlukları (12.12±1.34) (10.0–15.80 mm) arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık ve orta düzeyde korelasyon saptanmıştır (p=0.001, r=0.577).
TARTIŞMA: Sol pedikül ve sol kord uzunluğu ile yaş ve cinsiyet arasında anlamlı farklılıklar ve ilişkiler mevcuttur. Elde edilen bilgiler implant boyutu ve intraoperatif T12 vertebra pedikülünün yönelimi için bir yol gösterici olarak kullanılabilir.
BACKGROUND: To describe gender-related differences in the length of the left chord and pedicle at the level of 12th thoracic vertebrae and appropriate length of the screw to be applied so as to decrease the perforation risk of anterior cortex of the corpus and preventable injury of major vascular vessels.
METHODS: Axial bone window computed tomography images of T12 vertebral pedicles of 60 patients (30 males and 30 females, age >25 years) without any sign of spinal trauma were obtained and morphometric data were analyzed.
RESULTS: Mean ages of the female (n=30) and male (n=30) patients were 32.17±4.24 and 31.70±3.60 years, respectively. The left chord lengths of T12 of the male (38.17±2.54 mm) and female (36.62±2.27 mm) patients were compared and a statistically significant difference was found between these two measurements (p=0.016). A statistically significant difference between the length of the left chord (37.40±2.51) (range, 32–44 mm) and age (31.93±3.91) (range, 25–40 years) and also a moderate degree of correlation were observed (p=0.002), (r=0.401). A statistically significant difference and a moderate degree of correlation were found between the lengths of the left chords (37.40±2.51; range, 32–44 mm) and the left pedicles (12.12±1.34; range, 10.0–15.80 mm) (p=0.001), (r=0.577).
CONCLUSION: Significant differences and correlations exist between the left pedicle and the left chord in male and female patients and patients with different ages. The data obtained can be used as a guide to determine the implant size and intraoperative management of T12 vertebral pedicle.

14.
Tendinöz çekiç parmak yaralanmalarının tedavisinde kullanılan dört farklı immobilizasyon yönteminin karşılaştırılması
Comparison of four different immobilization methods in the treatment of tendinous mallet finger injury
Safiye Özkan, Ömer Berköz
PMID: 33884607  doi: 10.14744/tjtes.2021.35469  Sayfalar 356 - 361
AMAÇ: Kapalı tendinöz çekiç parmak yaralanmalarının konservatif olarak tedavi edilmesi gerektiğine dair fikir birliği olmasına rağmen, kullanılacak en iyi immobilizasyon yöntemi net olarak belirlenmemiştir ve literatürdeki mevcut veriler kesin bir sonuca varmamaktadır. Bu çalışmanın amacı, tendinöz çekiç parmak yaralanmasının konservatif tedavisinde kullanılan dört farklı immobilizasyon yönteminin sonuçlarını karşılaştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Tendinöz çekiç parmak yaralanması olan 96 hasta, dört farklı immobilizasyon yöntemi ile (Stack ortez, termoplastik ortez, alüminyum ortez ve K-teli immobilizasyonu) tedavi edildi. Tedaviyi takiben hastalar distal interfalangeal eklem ekstansiyon kaybı, total aktif hareket, kavrama gücü ve Abouna ve Brown kriterleri ile değerlendirildi.
BULGULAR: Sekiz ve 12. haftalarda ekstansiyon kaybı ve total aktif hareket değerlerinde, dört farklı immobilizasyon yöntemi arasında anlamlı fark bulunmadı. Kavrama gücü değerlendirmesine göre, Stack ortez grubunda 12. haftada K-teli ve alüminyum ortez gruplarına göre anlamlı derecede daha iyi sonuçlar elde edildi, ancak fark termoplastik ortez grubuna göre anlamlı değildi.
TARTIŞMA: Tendinöz çekiç parmak yaralanmasının tedavisinde kullanılan dört farklı immobilizasyon yöntemi arasında çoklu karşılaştırmalar yapan bu ilk çalışmada, gruplar arasında tespit edilen tek anlamlı fark, K-teli ve alüminyum ortez ile karşılaştırıldığında Stack ortez ile daha yüksek kavrama gücü elde edilmesi olmuştur.
BACKGROUND: Although there is consensus that closed tendinous mallet finger injuries should be treated conservatively, the best method of immobilization to be used is not clear and the existing data in the literature are not conclusive. The aim of this study is to compare the results of four different immobilization methods used in the conservative treatment of tendinous mallet finger injury.
METHODS: Ninety-six patients with tendinous mallet finger injury were treated with four different immobilization methods (stack orthosis, thermoplastic orthosis, aluminum orthosis, and Kirschner wire [K-wire] immobilization). The patients then were assessed with distal interphalangeal joint extensor lag, total active motion (TAM), grip strength, and Abouna and Brown Criteria.
RESULTS: No significant difference was found between four immobilization methods in extensor lag and TAM at the 8th and 12th weeks. According to grip strength assessment, stack orthosis group was found to have significantly better results than the K-wire and aluminum orthosis groups at 12 weeks, while the difference was not significant versus the thermoplastic orthosis group.
CONCLUSION: In this first study making multiple comparisons between four immobilization methods used in the treatment of tendinous mallet finger injury, the only significant difference detected between the groups was the superior grip strength with stack orthosis compared with K-wire immobilization and aluminum orthosis.

OLGU SUNUMU
15.
Çoklu safra yolu travması olan hastaların tedavisinde portoenterostominin yeri: Olgu serisi ve literatürün gözden geçirilmesi
The role of portoenterostomy in the treatment of patients with multiple bile duct trauma: Case series and review of the literature
Osman Nuri Dilek, Feyyaz Güngör, Halis Bağ, Turan Acar, Arif Atay
PMID: 33884601  doi: 10.14744/tjtes.2020.64859  Sayfalar 362 - 368
AMAÇ: Benign patolojiler veya majör safra yolu yaralanması sonucu ortayan çıkan çoklu safra yolunun yaralandığı olgularda hepatikojejunostominin güvenle yapılması zor ve kompleks bir işlemdir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Burada, benign hiler patolojiler nedeniyle yapılan agressif diseksiyonlar sonucunda ve laparoskopik kolesistektomiler sırasında majör safra yolu yaralanması gelişen olgularda uyguladığımız portoenterostomi (PE) olgularımızı literatür verileri ışığında tartışmayı amaçladık. Travmatize olmuş ve birleştirilemeyen üç veya daha fazla safra kanalı varlığında PE tekniğini uyguladık. Asendan kolanjit riskini azaltmak amacıyla klasik Roux-N-Y tipi hepatikojejunostomi tekniğini uyguladık. Anastomozun arka ve ön duvarını yaparken, ropeway (teleferik sistemi) tekniğiyle, tek-tek (separe) 6–8 dikiş kullanarak ve düğümü dışarıda bağlayarak işlem tamamlandı. İnce safra kanalları (>2 mm) içerisine ince-uzun silikon stentler konularak jejunuma uzatıldı.
BULGULAR: 2015–2019 yılları arasında altı hastamızda PE uygulandı. Hastaların beşi erkek, biri kadın olup yaş ortalaması 70.33 idi. Safra yolu travması gelişen dört olgumuzdan ikisinde hepatikojejunostomi yapıldığı, ancak gelişen striktürler sonucu endoskopik ve cerrahi revizyon yapıldığı ve stentlerle safra akımının düzeltilmeye çalışıldığı saptandı. Bu iki olgumuzda agressif hiler diseksiyon sonucu ortaya çıkan multiple safra kanallarına PE uygulandı. Diğer iki olguda ise majör yaralanma sonucu ortaya çıkan çok sayıda safra kanalı (Strasberg-Bismuth-E4) nedeniyle PE yapılmıştır. Mirizzi sendromu (Tip 4) nedeniyle yapılan agressif hiler diseksiyonlar sonucunda ortaya çıkan çoklu safra kanalları için iki olguda da PE yapılmıştır. Hastalarımızın ortalama izlem süresi 20.1 aydır (11–37 ay).
TARTIŞMA: Portoenterostomi işlemi çok sayıda safra yolunun ortaya çıktığı ve hepatikojejunostominin yetersiz kalacağı durumlarda, kurtarıcı bir işlem olarak uygulanabilir. PE işlemi özellikle benign hiler patolojilerde, majör safra yolu travmaları, yoğun fibrozis ve enflamasyonun olduğu durumlarda, frajil doku ve ince kanalların olduğu durumlarda uygulanabilir. PE işlemi hepatobiliyer cerrahi konusunda deneyimli cerrahların olduğu merkezlerde uygulanmalıdır. Bununla beraber, PE etkinliğini saptayabilmek için çok merkezli, daha geniş ve daha uzun süreli takibi yapılan çalışmalara ihtiyaç vardır.
BACKGROUND: Hepaticojejunostomy is a challenging and complex procedure to be administered with the confidence, in conditions which contain a large number of bile duct damaged by benign pathologies or major bile duct trauma.
METHODS: Here, our clinical series of portoenterostomy (PE), in which we applied in patients who had aggressive hilar dissection for hilar benign biliary pathologies and major bile duct traumas during laparoscopic cholecystectomies were discussed in the light of the literature. The PE procedure was performed in the presence of three or more bile ducts that could not be merged. The classic Roux-en-Y style hepaticojejunostomy was performed to prevent postoperative ascending cholangitis. The ropeway system was used when sewing. 6-8 stitches were laid on the back or anterior wall and the sutures were tied on the outside. Thin-long silicone stents placed in the small diameter (2 mm) bile ducts coinciding with the anastomosis line were extended into the jejunum.
RESULTS: This study included six patients who underwent PE between 2015–2019. Five of the cases were male and one was female and the mean age was 70.33 years. Hepaticojejunostomy was performed in two of the four cases with biliary trauma, but the endoscopic and surgical revision was performed due to developing strictures and bile flow was corrected with stents. In these two cases coming from the external center, PE was applied to multiple bile ducts resulting from aggressive hilar dissection. In two patients who developed major biliary tract trauma (Strasberg-Bismuth-E4) at our hospital underwent PE in the same session. In the other two cases, PE was performed due to a large number of bile ducts caused by benign pathology-related complications (Mirizzi syndrome, Type 4). The mean follow-up period for six patients was 20.1 months (range 11 to 37 months).
CONCLUSION: Portoenterostomy can be performed as a salvage procedure in cases where multiple biliary tracts occur and hepaticojejunostomy is inadequate. PE can be safely used in selected cases that had benign pathologies, major bile duct trauma, in the presence of intense fibrosis, inflammation, very thin bile ducts and more fragile tissues in the liver hilum. PE should be performed in centers with surgeons experienced in hepatobiliary surgery. However, to better understand the efficacy of PE, large multicentric clinical series and patient follow-up are required.

16.
Pediatrik hastada diz osteokondral kırığının geç fiksasyonu
Delayed osteochondral fracture fixation of the knee in a pediatric patient
Enes Sarı, Barış Polat, Deniz Aydın, Mehmet Yalçınozan, Kaan Erler
PMID: 33884600  doi: 10.14744/tjtes.2020.59056  Sayfalar 369 - 373
Pediatrik hasta grubunda diz eklemindeki osteokondral kırık sıklığı kesin olarak bilinmemektedir. Fragman fiksasyonu akut olgularda ideal tedavi yöntemi olarak kabul edilse de, ihmal edilmiş ve/veya geç tanı konmuş olgulardaki geç fiksasyon sonuçlarına ait bilgi son derece kısıtlıdır. Bu yazının amacı, pediatrik bir olguda lateral femoral kondildeki geç tanı konulmuş büyük bir osteokondral kırığın fiksasyon sonuçlarını bildirmektir.
The frequency of osteochondral fractures in the knee joint in the pediatric population is not clearly known. Although fragment fixation is generally considered to be the ideal treatment method in acute injuries, the data of the results of late fixation in neglected and/or late-diagnosed cases are very limited. In this paper, we report our findings regarding the fixation of a delayed large osteochondral fracture in lateral femoral condyle in a pediatric patient.

17.
Araç lastiği patlaması sonrası nadir bir pnömomediastinum olgusu
A rare case of pneumomediastinum after blown tire
Onur Tezel, Doğan Özen
PMID: 33884590  doi: 10.14744/tjtes.2021.01901  Sayfalar 374 - 376
Yüz bölgesinde görülen cilt altı amfizem, oral ve maksillofasiyal travmatik yaralanmanın iyi bilinen bir sonucudur. Bazı nadir durumlarda, cilt altı hava koleksiyonu retrofaringeal ve paralatero-servikal boşluklara yayılabilir ve mediastene ulaşabilir. Elli beş yaşında erkek, kamyon lastiğini değiştirmeye çalıştığı sırada lastiğin patlaması ile oluşan yaralanma sonrası acil servise getirildi. Göğüs radyografisinde şüpheli pnömomediastinum ve pnömotoraks tespit edildi. Boyun ve toraks bilgisayarlı tomografi taraması ile torasik duvar boyunca mediastene uzanan yaygın cerrahi amfizemi tespit edildi. Hasta ameliyat sonrası göğüs cerrahisi bölümünde izlendi ve konservatif yöntemlerle tedavi edildi. Hastaneden taburcu olduktan sonra klinik takibinde herhangi bir komplikasyon tespit edilmedi. Sonuç olarak, oral veya maksillofasiyal travma sonrası pnömomediastinum gelişimi nadirdir. Bununla birlikte, gelişebilecek ölümcül komplikasyonlar göz önüne alındığında, klinisyenler ayırıcı tanıda pnömomediastinumu akılda tutmalıdır.
Subcutaneous facial emphysema is a well-known consequence of oral and maxillofacial traumatic injury. In some rare cases, the subcutaneous air collection could spread through the retropharyngeal and paralatero-cervical spaces, reaching the mediastinum. A 55-year-old man was presented to the emergency room after a blast injury caused by a blown truck tire while trying to change tires. The chest radiograph demonstrated suspected pneumomediastinum or pneumothorax. A computed tomography scan of the neck and thorax revealed widespread surgical emphysema along the thoracic wall, extending through the mediastinum. The patient was monitored in the Thoracic Surgery Department after surgery and managed with conservative methods. He had no complications on clinical follow-up following hospital discharge. The development of pneumomediastinum after oral or maxillofacial trauma is rare. Nevertheless, given the mortal complications that may develop, clinicians should keep pneumomediastinum in mind in the differential diagnosis.

18.
Koroziv asit madde içimi sonrası olan trakeal stenozda yaklaşım: Olgu sunumu
Management of tracheal stenosis after corrosive acid ingestion: A case report
Hıdır Esme, Hasan Doğan
PMID: 33884594  doi: 10.14744/tjtes.2020.21805  Sayfalar 377 - 379
Sindirim sisteminin koroziv madde ile yaralanması iyi bilinen klinik bir tablo olmakla beraber, kritik olarak hayatı tehdit eden hava yolu hasarı açık bir şekilde dökümante edilmemiştir. Koroziv asit madde içilmesi ile ortaya çıkan trakeal stenoz çok nadirdir. Biz, isimsiz şişede saklanan asidik temizleme ajanının, kaza ile içilmesinden üç hafta sonra acil kliniğine başvuran dört yaşındaki kız çocuğu olgusunu rapor ettik. Rijit bronkoskopi stenoz varlığını gösterdi. Olgu tekrarlayıcı dilatasyon, trakeal yaralanmanın onarılması ve geçici poliüretan ile kaplı nitinol stentin yerleştirilmesiyle tedavi edildi. Sunduğumuz olguda olduğu gibi dikkatli ve doğru stentin yerleşirilmesi, anlamlı ve hayat kurtarıcı hava yolu iyleşmesi sağlayabilir.
Although corrosive injury of the digestive tract is a well-known clinical entity, damages of the airway and a critically life-threatening condition, have not been clearly documented. Tracheal stenosis is very rare associated with corrosive acid ingestion. We report the case of a 4-year-old girl child who presented to the emergency department three weeks after accidentally drinking an acidic cleaning agent stored in an unlabeled bottle. Rigid bronchoscopy was administered to observe the stenosis. She was treated by serial dilation, repair of tracheal laceration, and placement of a temporary polyurethane-coated nitinol stent. Careful and accurate stent placement may provide significant and life-saving airway improvement as observed in the presenting pediatric case.