p-ISSN: 1306-696x | e-ISSN: 1307-7945
Volume : 18 Supp : 4 Year : 2021

Quick Search




SCImago Journal & Country Rank
Turkish Journal of Trauma and Emergency Surgery - Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 18 (4)
Volume: 18  Issue: 4 - July 2012
RESEARCH ARTICLE
1.Effects of hemoperitoneum on wound healing and fibrinolytic activity in colonic anastomosis
Neşet Köksal, Mehmet Ali Uzun, Ömer Faruk Özkan, Münire Kayahan, Osman Metin İpçioğlu, Yusuf Günerhan, Ersin Ergün, Pembegül Güneş
PMID: 23138992  doi: 10.5505/tjtes.2012.65289  Pages 283 - 288
BACKGROUND
We aimed to test whether hemoperitoneum has adverse effects on colonic anastomosis healing by increasing fibrinolytic activity.
METHODS
After colonic intersection and anastomosis, 20 Wistar Albino rats received intraabdominal injections of either 25 mg/kg blood (10, Group 1) or physiologic saline (10, Group 2). Anastomotic bursting pressures were measured after sacrifice on the fifth day. Following histopathological evaluation of the anastomotic line, hydroxyproline, tissue plasminogen activator (tPA), plasminogen activator inhibitor-1 (PAI-1), and tPA/PAI-1 complex levels were determined in the omentum, lung and anastomotic colon.
RESULTS
Mean anastomotic bursting pressures of Groups 1 and 2 were 224.5 mmHg and 254.4 mmHg (p=0.121), and mean hydroxyproline levels were 45.89 and 65.959 mg/g protein, respectively (p=0.257). Histopathology was insignificant. There was a significant difference between groups in omental tPA levels (0.962 ng/ml and 0.27 ng/ml, p=0.041), but not in PAI-1 and tPA/PAI-1. Anastomotic line and lung levels of tPA, PAI-1 and tPA/PAI-1 complex were not significantly different between groups. The relation between anastomotic line tPA level and bursting pressure was highly significant in Group 2 (r=0.778; p=0.008).
CONCLUSION
In this first study on the effect of hemoperitoneum on colonic anastomosis, we observed no significant effect on anastomotic healing or fibrinolytic activity, except in the omentum. Further studies with different blood volumes and assessment times are needed.
AMAÇ
Kolon anastomozlarında iyileşme ve fibrinolitik aktivite üzerine hemoperitoneumun etkisi araştırıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM
Wistar Albino cinsi 20 sıçanda, kolon kesilip anastomoz yapıldıktan sonra 10 sıçana (Grup 1) karın içine verici sıçanlardan alınan kan (25 ml/kg), 10 sıçana (Grup 2) ise serum fizyolojik verildi. Sıçanlar beşinci gün sakrifiye edilerek anastomoz patlama baçınçları ölçüldü. Anastomoz hattının histopatolojik değerlendirilmesi yapılarak, omentum, akciğer ve anastomoz hattında hidroksiprolin, doku plazminojen aktivatörü (tPA), plazminojen aktivatör inhibitörü-1 (PAI 1) ve tPA/PAI 1 kompleksi düzeyleri saptandı.
BULGULAR
Anastomoz patlama basıncı Grup 1’de 224,5 mmHg, Grup 2’de 254,4 mmHg idi (p=0,121). Hidroksiprolin değerleri Grup 1 ve Grup 2’de sırasıyla 45,89 ve 65,959 mg/gr protein olarak bulundu (p=0,257). Histopatolojik incelemede anlamlı farklılık saptanmadı. Omentum tPA değeri Grup 1’de 0,962 ng/ml, Grup 2’de 0,27 ng/ml olup, fark anlamlı idi (p=0,041). Omentum PAI 1 ve tPA/PAI 1 kompleksi değerleri, anastomoz ve akciğer dokuları tPA, PAI 1 ve tPA/PAI 1 kompleksi değerleri açısından gruplar arasındaki fark anlamlı değildi. Grup 2’de anastomoz hattı tPA değeri ile anastomoz patlama basıncı arasındaki ilişki yüksek düzeyde anlamlı idi (r=0,778; p=0,008).
SONUÇ
Kolon anastomozlarında hemoperitoneumun etkisini araştıran bu ilk çalışmada, anastomoz iyileşmesinde ve omentum haricinde fibrinolitik aktivitede anlamlı fark gözlenmedi. Farklı kan volümleri ve farklı değerlendirme zamanları ile yapılacak yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.

CLINICAL ARTICLE
2.The relationship of trauma severity and mortality with cardiac enzymes and cytokines at multiple trauma patients
Ali Karakuş, Zeynep Kekeç, Ramazan Akçan, Gülşah Seydaoğlu
PMID: 23138993  doi: 10.5505/tjtes.2012.81488  Pages 289 - 295
AMAÇ
Çalışmamızda çeşitli travma şiddet ölçekleriyle zedelenme oranlarını belirlediğimiz çoklu travma hastalarında; bu şiddet oranlarının kalp etkilenimi üzerine etkilerini yardımcı tanı araçları ile birlikte değerlendirerek kıyaslamayı hedefledik.
GEREÇ VE YÖNTEM
İleriye dönük olarak planlanan bu çalışma, fakülte etik kurul onayı alındıktan sonra acil servise başvuran 15 yaşın üzerinde çoklu travmalı 100 hasta değerlendirilerek yapıldı. Hastalarda yaralanma şiddeti ölçeği (ISS), Glaskow koma skalası (GCK), revize edilmiş travma skoru (RTS) gibi travma şiddet ölçekleri kullanılarak travmanın şiddeti belirlendikten sonra, biyokimya ve radyolojik tanı araçlarından faydalanılarak kalp etkilenimi değerlendirildi.
BULGULAR
Çalışma süresince 100 hasta (78 erkek, 22 kadın; ortalama yaş 33; dağılım 15-70 yaş) değerlendirildi. Çoklu travma hastalarının 92’sinin (%92) künt travma, bunlardan da 77’sinin (%77) trafik kazası sonucu olduğu belirlendi. Hastaların %63’ünde çoğunluğu sinüs taşikardisi (%36) olan elektrokardiyogramda (EKG) bozukluğu bulgusu görüldü. Olguların 31’inde çoğunluğunu ventrikül işlev bozukluğunun (n=24) oluşturduğu anormal ekokardiyogram (EKO) bulguları saptandı. Travma şiddeti yüksek olan 19 olgunun 14’ü trafik kazası nedeniyle hayatını kaybetti. İki grup arasında travma skorları istatistiksel olarak anlamlıydı.
SONUÇ
Çoklu travma hastalarında kalp etkilenimini en iyi gösteren travma ölçeğinin ISS olduğu belirlendi. Yüksek travma şiddetine sahip çoklu travmalı hastalara, kalp etkilenimi olabileceği düşünülerek, kalp ritm bozukluğu ve hemodinamik bozukluk açısından kalp monitörizasyonu ve yakın takip yapılmalıdır.
BACKGROUND
In this study, we aimed to determine the effects of trauma severity on cardiac involvement through evaluating the trauma severity score together with diagnostic tests in multiple trauma patients. A trauma score was determined using various trauma severity scales.
METHODS
After obtaining the approval of the ethics committee of the faculty, this prospective study was performed through evaluating 100 multiple trauma patients, aged over 15 years, who applied to our Emergency Department (ED). After determining the trauma severity score using instruments such as the Injury Severity Score (ISS), Glasgow Coma Scale (GCS), and Revised Trauma Score (RTS), the cardiac condition was evaluated using biochemical and radiological diagnostic tests.
RESULTS
During the study period, 100 patients were evaluated (78 male, 22 female; mean age: 33.2±15.4; range 15 to 70 years). It was determined that 92 (92%) were blunt trauma cases, and 77 (77%) of them were due to traffic accidents. The majority of cases showed electrocardiogram (ECG) abnormalities (63%) and sinus tachycardia (36%). Abnormal echocardiogram (ECHO) findings, mostly accompanied by ventricular defects (n=24), were determined in 31 of the cases. Nineteen cases with high trauma severity score resulted in death, and 14 of all deaths were secondary to traffic accidents. Trauma scores were found to show a significant difference between the two groups.
CONCLUSION
The ISS trauma scale was determined to be the most effective in terms of indicating heart involvement in patients with multiple traumas. Close follow-up and cardiac monitoring should be applied to patients with high trauma severity scores considering possible cardiac rhythm changes and hemodynamic disturbances due to cardiac involvement.

3.Burn unit: colonization of burn wounds and local environment
Touria Essayagh, Alban Zohoun, Khalid Tourabi, Mohamed Amine Ennouhi, Abdellatif Boumaarouf, Hsain Ihrai, Sakina Elhamzaoui
PMID: 23138994  doi: 10.5505/tjtes.2012.26928  Pages 296 - 300
AMAÇ
Rabat’daki askeri hastanenin yanık ünitesine yatırılan hastalardan ve bunların çevrelerinden 1,5 yıllık bir süre içinde (Temmuz 2009-Şubat 2011) elde edilen patolojik materyalden izole edilen suşların direnç profiline ait karşılaştırmalı bir prospektif çalışmanın sonuçları sunuldu.
GEREÇ VE YÖNTEM
Bu çalışmada, yanıkları nedeniyle hastaneye yatırılan hastalara (40 erkek, 20 kadın; ort. yaş 38±14.8; dağılım, 2-80 yaş) ait 125 patolojik ürünle çalışıldı. Birinci periyot süresinde 86, ikinci periyot süresinde de 50 artıksız bakteriyel suş izole edildi.
BULGULAR
Baskın suşlar sırasıyla, Acinetobacter baumannii (%15,6), Pseudomonas aeruginosa (%13,8) ve Staphylococcus aureus (%11) oldu. İkinci periyot süresinde A. baumannii (%15,5), P. aeruginosa (%11,3) ve Klebsiella pneumoniae (% 8,5) suşlarının çok olduğunu saptandı. Yanıklı hastalardan elde edilen 104 çevresel örnekten 139 mikroorganizma izole edildi. Koagülaz-negatif stafilokok, iki çalışma periyodunda da en fazla görülen suş oldu (%69,2 ve %64,6).
SONUÇ
Bütün suşlar, test edilen değişik antibiyotiklere karşı hemen hemen özdeş duyarlılık göstermiştir.
BACKGROUND
We present the results of a comparative prospective study of the resistance profile of strains isolated from pathological material of patients hospitalized in the burn unit of the military hospital in Rabat and from their environment over a period of one and a half years (July 2009-February 2011).
METHODS
The study concerned 125 pathological products from patients (40 men, 20 women; mean age 38±14.8 years; range 2 to 80 years) hospitalized with burns. This allowed the isolation of 86 non-redundant bacterial strains during the first period and 50 during the second.
RESULTS
The dominant species were Acinetobacter baumannii (15.6%), followed by Pseudomonas aeruginosa (13.8%) and Staphylococcus aureus (11%). During the second period, we noted the abundance of A. baumannii (15.5%), followed by P. aeruginosa (11.3%) and Klebsiella pneumoniae (8.5%). Of the 104 environmental samples of burn patients, 139 microorganisms were isolated. Coagulase-negative staphylococcus was the most abundant strain in the two study periods (69.2% and 64.6%).
CONCLUSION
All species showed an almost identical sensitivity to the various antibiotics tested.

4.Cardiac monitoring in patients with electrocution injury
Meltem Akkaş, Hilal Hocagil, Ay Didem, Erbil Bülent, Kunt Mehmet Mahir, Özmen Mehmet Mahir
PMID: 23138995  doi: 10.5505/tjtes.2012.69158  Pages 301 - 305
AMAÇ
Elektrik çarpması kazasıyla yaralanan hastaların, monitörizasyon ve izlem için acil servise kabulü tartışmalıdır.
GEREÇ VE YÖNTEM
Son 20 yıl içinde, elektrik kazası nedeni ile erişkin acil servise başvuran 102 hastanın (86 erkek, 16 kadın; ort. yaş 29.5; dağılım 18-68 yaş) kayıtları değerlendirildi.
BULGULAR
Üçü düşük, altısı yüksek voltaj teması nedeniyle toplam dokuz olguda ölüm görüldü. Bir sepsis olgusu dışında, diğer olguların hepsinde ölüm, olayın hemen sonrasında gelişen erken ritim bozukluklarına bağlı idi. Yaşayan hastalarda izlenen EKG bulguları; 70’inde normal, 8’inde sinüs taşikardisi, üçünde sinüs bradikardisi, dördünde ST-T dalga değişiklikleri, birinde ventriküler ekstrasistol olup, yedi olguda EKG kayıtlarına ulaşılamadı. Olguların 72’si tekrarlayan EKG çekimleri ile izlendi. Yaşayan hastaların hiçbirinde medikal ya da elektriksel tedavi gerektirecek herhangi bir EKG değişikliği izlenmedi.
SONUÇ
Elektrik yaralanmalarına bağlı kardiyak ritim anomalileri genellikle olay anında görülür. Eğer hasta klinik olarak iyi, acil servise kabulünde normal EKG’ye sahip ise, gecikmiş ciddi bir ritim bozukluğu görülme olasılığı pek mümkün değildir.
BACKGROUND
The necessity of admitting patients exposed to electrocution injuries for monitoring and observation in the emergency department (ED) remains controversial.
METHODS
We evaluated the medical records of 102 patients (86 male, 16 female; median age 29.5; range 18 to 68 years) admitted to the adult ED with electrocution injuries over the past 20 years.
RESULTS
Only 9 deaths were reported: 3 as a result of contact with low-voltage electricity and 6 after contact with high-voltage electricity. With the exception of a case of sepsis, all deaths were related to early rhythm abnormalities immediately following the incident. The ECG findings of surviving patients in the study group were as follows: 70 normal, 8 sinus tachycardia, 3 sinus bradycardia, 4 ST-T wave changes, and 1 ventricular extrasystole. ECG recordings of 7 patients could not be found. 72 cases had been followed up with repeat ECG recordings. There were no observed ECG changes requiring any medical or electrical therapies in the surviving patients.
CONCLUSION
Cardiac rhythm abnormalities related to electrocution injuries are usually observed at the time of the incident. If the patient’s overall clinical condition is good and they have a normal ECG at the time of admission to the ED, the probability of observing any delayed serious dysrhythmia is unlikely.

5.A life-saving approach after thoracic trauma: Emergency room thoracotomy
Tevfik İlker Akçam, Kutsal Turhan, Ayşe Gül Ergönül, Emrah Oğuz, Alpaslan Çakan, Ufuk Çağırıcı
PMID: 23138996  doi: 10.5505/tjtes.2012.70194  Pages 306 - 310
AMAÇ
Bu çalışmada, toraks travması sonrası hastanemiz acil servisine (AS) getirilen ve yapılan girişim sırasında kalp ve/veya solunumu duran hastalarda, acil serviste uygulanan resüsitatif torakotominin endikasyonları, yöntemi ve sonuçları tartışıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM
Ocak 2004 ile Aralık 2010 tarihleri arasında toraks travması sonrası AS’de dokuz hastaya resüsitatif torakotomi uygulandı. Hasta verileri geriye dönük olarak incelendi.
BULGULAR
Dokuz hastaya AS koşullarında girişim yapıldı; beşi kesici delici alet yaralanması, ikisi trafik kazası, birer hasta yüksekten düşme ve ateşli silah yaralanması nedenliydi. Tüm hastalara sırtüstü pozisyonda anterolateral torakotomi uygulandı. Üç hastada akciğer parankimal laserasyonu, üç hastada kardiyak laserasyon, diğer iki hastada interkostal damarlar yaralanması ve bir hastada ise inen aortada laserasyon vardı. Etyolojisinde künt travma olan dört hasta kaybedildi, penetran travma nedeniyle resüsitatif torakotomi uygulanan beş hastanın üçü ortalama sekiz gün izlem sonrasında şifa ile taburcu edildi, diğer ikisi ameliyatta kaybedildi.
SONUÇ
AS koşullarında resüsitatif torakotomi uygulanan hastalar, travma sonrası şok halindedir, büyük oranda sıvı ve kan infüzyonu yapılmasına karşın hipotansiyonu kontrol altına alınamayan ve ameliyat salonuna nakil için vakit kaybına tahammülü olmayan hastalardır. Penetran travmalı hastaların sonuçları künt toraks travmalı hastalara göre daha iyidir.
BACKGROUND
In this article, the outcomes, indications and methods of emergency department service resuscitative thoracotomy in cardiac and/or respiratory arrest patients after thoracic trauma are discussed.
METHODS
Between January 2004 and December 2010, nine resuscitative thoracotomies were performed after thoracic trauma in the emergency department of our hospital. The records of the patients were evaluated retrospectively.
RESULTS
A total of nine patients underwent resuscitative thoracotomy: five stab wounds, two traffic accidents, one fall from height, and one gunshot wound. Anterolateral thoracotomy in supine position was performed in all. Three patients had lung parenchymal laceration, three patients had cardiac laceration, two patients had intercostal vessel injury, and one patient had descending aorta injury. None of the four patients with blunt trauma recovered. Three of five patients with penetrating trauma were discharged after an average of eight days of follow-up, whereas two of them were lost perioperatively.
CONCLUSION
Emergency room thoracotomy can be performed in thoracic trauma cases who are in shock and have unresponsive hypotension despite large volume fluid and blood replacement and no time for transportation to the operating room. The results are better in penetrating trauma patients than in blunt trauma.

6.Is total-subtotal colectomy and primary anastomosis a good treatment alternative in malignant obstructive lesions of the left colon?
Kemal Arslan, Mehmet Ali Eryılmaz, Ahmet Okuş, Osman Doğru, Ömer Karahan, Hande Köksal
PMID: 23138997  doi: 10.5505/tjtes.2012.36418  Pages 311 - 316
AMAÇ
Bu çalışmada, sol kolonun tıkayıcı malign lezyonlarında total-subtotal kolektomi anostomoz ile diğer cerrahi tedavi yöntemleri karşılaştırıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM
Çalışmaya Konya Eğitim ve Araştırma Hastanesine 2004-2007 yılları arasında transvers kolon distalinde tıkanıklık bulguları ile başvuran ve cerrahi tedavi uygulanan hastalar dahil edildi. Hastalar cerrahi prosedüre göre üç gruba ayrıldı. Bunlar: Grup I: Hartmann prosedürü; Grup II: Rezeksiyon, anostomoz ve saptırıcı ileostomi; Grup III: Total veya subtotal kolektomi ve primer anastomoz. Hastaların dosyaları geriye dönük olarak incelendi.
BULGULAR
Altmış iki hastanın yaş ortalaması 64 (dağılım, 38-89 yaş) idi. Birinci grupta 15, ikinci grupta 21, üçüncü grupta 26 hasta vardı. Gruplar arasında yaş ortalamaları, cinsiyet, ASA skoru ve tümör evresi bakımından anlamlı fark yoktu. Çalışma grupları arasında ameliyat süresi ve ameliyat sonrası morbidite, mortalite ve beş yıllık sağkalım açısından anlamlı fark yoktu, ancak hastanede kalma süresi ve tedavi maliyetleri açısından Grup I ve Grup II’ye göre Grup III’de anlamlı olarak düşüktü.
SONUÇ
Deneyimli cerrahlar tarafından yapılan total-subtotal kolektomi ve primer anostomozun diğer bir veya iki aşmalı cerrahi prosedürlere göre daha iyi bir alternatiftir.
BACKGROUND
This study was designed in order to compare the effectiveness of subtotal-total colectomy with other surgical methods in the treatment of malignant obstructive lesions of the left colon.
METHODS
Patients admitting with symptoms of colonic obstruction and treated by emergency surgery in Konya Education and Research Hospital between 2004 and 2007 were enrolled. Patients were divided into three groups according to the surgical procedures (Group I: Hartmann procedure; Group II: resection + diverting ileostomy; Group III: total-subtotal colectomy). Related patient data were evaluated retrospectively.
RESULTS
The mean age of 62 patients was 64 (38-89) years. There were no significant differences between the groups with respect to gender, age, American Society of Anesthesiology scores, and tumor stages. There were no significant differences between the study groups in terms of operative duration, postoperative mortality, and five-year survival; however, the length of hospital stay and hospitalization costs were lower in Group III compared to the other groups.
CONCLUSION
We suggest that subtotal-total colectomy performed by experienced surgeons may be a good alternative to the other procedures.

7.The factors affecting the development of phthisis bulbi after penetrating eye injuries
Mesut Coşkun, Mustafa Ataş, Ali Akal, Özgür İlhan, Uğurcan Keskin, Esra Ayhan Tuzcu
PMID: 23138998  doi: 10.5505/tjtes.2012.02223  Pages 317 - 320
AMAÇ
Delici göz küresi yaralanmalarından sonra fitizis bulbi gelişimine etki eden faktörler araştırıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM
2000-2006 yılları arasında delici göz küresi yaralanması nedeni ile tedavisi ve takipleri yapılan 132 hastanın kayıtları derlenerek, bunlar arasından fitizis bulbi gelişen 8 olgunun kayıtları geriye dönük olarak incelendi. Olgular, yaralanmanın tipi, niteliği, anatomik yeri, eşlik eden ön/arka segment patolojileri ve fitizis bulbi gelişimi yönünden incelendi.
BULGULAR
Ortalama takip süreleri 2,06±1,47 (dağılım, 6 ay -5 yıl) olan 5 erkek, 3 kız toplam 8 fitizis bulbi gelişen olgunun yaş ortalaması 7,12±4,70 (dağılım, 2-16 yaş) idi. Fitizis bulbi olguların 3’ünde (%37,5) kapalı perforasyonu takiben gelişen endoftalmi nedeniyle, 3’ünde (%37,5) sklera gerisine uzanan zon 2-3 skleral perforasyon ve eşlik eden retina dekolmanı nedeniyle, 2 olguda (%25) da travmanın neden olduğu proliferatif vitreoretinopatiye bağlı gelişmişti. Ortalama fitizis bulbi gelişme süresi 5,5±2,13 (dağılım, 3-10 ay) idi.
SONUÇ
Delici göz küresi yaralanmalarından sonra, görme prognozu ve fitizis bulbi gelişimini etkileyen en önemli faktörlerin yaralanmanın büyüklüğü ve anatomik yeri, eşlik eden ön ve arka segment patolojileri ile travmaya ikincil endoftalmi gelişimi olduğunu düşünmekteyiz.
BACKGROUND
We aimed to investigate the factors affecting the development of phthisis bulbi after penetrating eye injuries.
METHODS
The medical records of 132 patients admitted to our clinic between 2000-2006 with the diagnosis of penetrating eye injury were collected. The records of the eight patients who developed phthisis bulbi were evaluated retrospectively. The aspects of anatomic localization, type of trauma, associated events, and development of phthisis bulbi were also investigated.
RESULTS
The mean age of the eight patients (5 males, 3 females) was 7.12±4.70 years (range: 2-16 years) and the mean follow-up time was 2.06±1.47 years (range: 6 months–5 years). Three of eight patients developed post-perforation endophthalmitis. Three patients had zone 2-3 scleral perforation and associated retinal detachment and the remaining two patients had proliferative vitreoretinopathy according to the trauma; all eight patients eventually developed phthisis bulbi. The mean time for the development of phthisis bulbi was 5.5±2.13 months (range: 3-10 months).
CONCLUSION
After penetrating eye injuries, visual prognosis and development of phthisis bulbi were affected significantly by the factors including anatomic localization, size of the injury, associated anterior or posterior segment pathologies, and endophthalmitis secondary to the trauma.

8.Ocular trauma score in transferred fireworks-related ocular injuries: a case series
Yong Liu, Yi-fei Huang, Jing-jing Jiang, Ji-feng Yu, Yu-bo Gong, Xi-bin Zhou, Gai-ping Du, Qian-qian Xu
PMID: 23138999  doi: 10.5505/tjtes.2012.39000  Pages 321 - 327
AMAÇ
Bu çalışmada amacımız, taşınan havai fişekle ilgili oküler hasar özelliklerini gözden geçirmek ve bu yaralanmalar için oküler travma skorunun (OTS) prognostik değerini araştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM
Bu çalışmaya, 22 taşınan hasta (19 erkek, 3 kadın; ortalama yaş, 22.6±14.9 yaş) (25 göz) alındı. Coğrafya özellikleri, havai fişek tipleri, yaralanma durumu, terapötik prosedürler ve en iyi düzeltmiş görme keskinliği (BCVA) ile ilgili karakteristikleri içeren veriler geriye dönük değerlendirildi. Yaralanan bütün gözler, ilk inceleme sırasında OTS kullanılarak sınıflandırıldı.
BULGULAR
Yirmi göz (%80) OTS kategori 1, üç göz (%12) OTS kategori 2 ve iki göz (%8) OTS kategori 3 olarak değerlendirildi. Bütün olgular cerrahi tedavi aldı. Altı göz (%24) enükle idi, bunların dördünde (%16) son BCVA’larında bir düzelme oldu. OTS kategori 1 ile diğer iki OTS kategorisi arasında son BCVA’da istatistiksel olarak anlamlı bir düzelme oldu (p=0,016).
SONUÇ
Taşınan havai fişek ile ilişkili oküler yaralanma olguları, esas olarak genç erişkinler, erkekler ile aktif katılımcılarda oluşmuş ve hepsi de ciddi görme kaybı ve körlüğe maruz kalmıştır. OTS, taşınan havai fişek ile ilişkili oküler yaralanmaların durumunun sınıflandırılmasında ve prognozunun tahmin edilmesinde oldukça etkindir.
BACKGROUND
Our aim was to review the characteristics of transferred fireworks-related ocular damage and to evaluate the prognostic value of the ocular trauma score (OTS) for these injuries.
METHODS
This study included 22 transferred patients (19 male, 3 female; mean age 22.6±14.9 years) (25 eyes). The data were retrospectively reviewed, including the characteristics of the geography, types of fireworks, status of injuries, therapeutic procedures, and the best-corrected visual acuity (BCVA). All the injured eyes were classified using the OTS at the time of the initial examination.
RESULTS
Twenty eyes (80%) were in OTS category 1, three eyes (12%) were in OTS category 2, and two eyes (8%) were in OTS category 3. All cases received surgical therapy. Six eyes (24%) were enucleated, four (16%) of which achieved an improvement in their final BCVA. There was a statistically significant improvement in final BCVA between OTS category 1 and the other two OTS categories (p=0.016).
CONCLUSION
The aforementioned transferred fireworks-related ocular injury cases occurred mainly in young adults, men and active participants, all of which incurred serious vision loss and blindness. The OTS is quite effective for classifying the status and estimating the prognosis of transferred fireworks-related ocular injuries.

9.Normal çalışma saatleri dışında ortopedik travma cerrahisi için hazır mıyız? Retrospektif bir analiz
Dr Mansour A Al-saflan, Dr Mohammed Q Azam, Prof Mir Sadat-ali
PMID: 23139000  doi: 10.5505/tjtes.2012.82084  Pages 328 - 332
AMAÇ
Bu geriye dönük çalışma, femur ve tibia kırığına bağlı intramedüller çivileme (İMÇ) işlemi geçiren hastalarda elektif prosedüre karşı acil girişim sonuçlarında bir değişiklik olup olmadığını belirlemek amacıyla yapıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM
Tüm veriler, 1 Ocak 2004 ile 30 Haziran 2009 tarihleri arasında İMÇ gerektiren femur ve tibia kırığı olan erkek hastaların kaldığı ortopedi yatakhanelerinden toplandı. Toplanan veri, acil veya elektif prosedür şeklinde gerçekleştirilen cerrahiyi, cerrahinin süresini, karşılaşılan komplikasyonları ve kırığın kaynama durumunu içerdi.
BULGULAR
Tibia, fibula ve femur 431 kırık vardı. Femur kırığı ile ilgili ameliyat süresi, acil bir prosedür şeklinde gerçekleştirilmesi durumunda elektif prosedür olarak gerçekleştirilme durumuna göre anlamlı şekilde daha uzundu (191±79 ve 155±65 dk; p≤0.001, güven aralığı [GA] -19.54). Tibia kırığında ameliyat süresi 167.1±62 ve 69.2±35 dk bulundu (p<0.001, GA <-85.4). Enfeksiyon, ikincil cerrahi ve kaynama komplikasyonları, elektif cerrahiye göre acil prosedürlerde daha yaygındı.
SONUÇ
Cerrahi süresindeki artış nedeniyle acil cerrahide komplikasyonlar elektif cerrahiye göre daha yüksek bulunmuştur. Bu durum, acil prosedürler sırasında özel eğitimli ortopedik hasta bakım personeli ve ameliyathanenin bulunmamasına bağlanabilir. Hastanelerde acil kırık tespitleri ve tedavisi icin özel ortopedi travma alanları oluşturulması gerektiğine inanmaktayız.
BACKGROUND
This retrospective analysis was done to determine whether there is a change in outcomes of trauma patients undergoing intramedullary nailing (IMN) for femur and tibia fracture as an emergency versus elective procedure.
METHODS
Data were collected for all patients admitted to male orthopedic wards between 1 January 2004 and 30 June 2009 with femur and tibia fractures that required IMN. The data collected included surgery undertaken on as emergency or elective procedure, duration of surgery, complications encountered, and union status of fracture.
RESULTS
There were 431 fractures of the tibia, fibula and femur. Operating time for femur fracture as an emergency procedure was significantly greater than for elective surgery (191±79 versus 155±65 minutes; p≤0.001, confidence interval [CI] -19.54). For tibia fracture, operating times were 167.1±62 versus 69.2±35 minutes (p<0.001, CI <-85.4). Complications of infection, secondary surgery and of union were more common in emergency procedures than elective surgeries.
CONCLUSION
This study shows that complications are higher in emergency surgery than elective surgery due to the increase in the duration of surgery. This is attributed to the non-availability of dedicated trained orthopedic nursing staff and theater during emergency procedures. We believe that it is time to develop dedicated orthopedic trauma theaters in hospitals that treat emergency fracture fixations.

10.Management of inhalation injury and respiratory complications in Burns Intensive Care Unit
Afife Ayla Kabalak, Ahmet Çınar Yastı
PMID: 23139001  doi: 10.5505/tjtes.2012.09735  Pages 333 - 338
AMAÇ
İnhalasyon yaralanması yüksek mortalite oranlarına sahiptir ve belirgin kalıcı pulmoner fonksiyon bozukluğu riski taşımaktadır. İnhalasyon yaralanması ve sonuçları, klinik yönetiminde ana rol oynayan solunum terapistlerine, hemşirelere ve doktorlara ciddi zorluklar oluşturur. Çalışmamızda inhalasyon yaralanmalı hasta serimizdeki klinik tecrübelerimizi ve noninvazif mekanik ventilatör (NIMV) desteğinin rolünü bildirmeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM
Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Yanık Yoğun Bakım Ünitesi’nde Mart 2009 - Mart 2011 yılları arasında yatarak tedavi alan hastalardan inhalasyon hasarı nedeniyle solunum desteğine ihtiyaç duyanlar çalışmaya alındı.
BULGULAR
Bu hastaların 37’sinde inhalasyon yaralanması vardı, mortalite oranı %13,5 olarak bulundu, hastaların 16’sında zorunlu entübasyon uygulanırken (altı hastada ilk 6 saatte ve 10 hastada klinik seyir sürecinde) diğer hastalara sadece (%67,8) NIMV desteği uygulandı.
SONUÇ
NIMV desteğinin uygun modlarda uygulanması, inhalasyon yaralanmalı olgularda invaziv yöntemlerin gerekliliğini azaltmaktadır. NIMV desteğinin inhalasyon yaralanmalı yanık hastalarında uygulanmasını önermekteyiz.
BACKGROUND
Inhalation injury has high mortality and carries a significant risk of permanent pulmonary dysfunction. Inhalation injury and its consequences impose difficulties for the respiratory therapists, nurses and doctors who play a central role in its clinical management. In this study, we aimed to report our clinical experience and the role of non-invasive mechanic ventilatory (NIMV) support in a series of inhalation-injured patients.
METHODS
Patients hospitalized at Ankara Numune Training and Research Hospital’s Burns Intensive Care Unit between March 2009 and March 2011 was reviewed, and patients with required respiratory support due to inhalation injury were included in the study.
RESULTS
Among the patients, 37 had inhalation injury, and their mortality was 13.5%. Of the 37 patients, 16 had mandatory intubation (6 in the first 6 hours and 10 in the clinical course); however, others (67.8%) had only NIMV support.
CONCLUSION
Application of NIMV support with proper modes decreases the need for invasive procedures in inhalation-injured patients. Based on our results, we propose the application of NIMV support in inhalation-injured burn patients.

11.The impact of Ramadan on peptic ulcer perforation
Ali Kağan Gökakın, Atilla Kurt, Mustafa Atabey, Ayhan Koyuncu, Ömer Topçu, Cengiz Aydın, Metin Şen, Gündüz Akgöl
PMID: 23139002  doi: 10.5505/tjtes.2012.61257  Pages 339 - 343
AMAÇ
Medikal tedavi peptik ülser perforasyon (PÜP) oranlarının azalmasında önemli bir rol oynamıştır. Bu çalışmada, Ramazan ayının PÜP üzerine olan etkisi değerlendirildi.
GEREÇ VE YÖNTEM
PÜP nedeniyle 1999-2009 yılları arasında ameliyat edilen 229 hastanın dosyaları geriye dönük olarak analiz edildi. Hastalar iki gruba ayrıldı. Grup I (n=188) Ramazan ayı dışında ameliyat edilen hastalar, Grup II (n=41) Ramazan ayında, müslümanların oruç tutma döneminde ameliyat edilen hastalar. Grup II’deki hastalar oruç tutma sürelerine göre de değerlendirildi.
BULGULAR
Grup başına düşen ameliyat sayısı Grup II’de daha fazla idi (p<0.05). Bu farkın oluşmasında predispozan faktörler, antiülser ilaç kullanımı ve demografik özelliklerin rolü olmadığı saptandı. Oruç tutma süresinin perforasyon üzerine küçük bir etkisi olabileceği görüldü.
SONUÇ
Bu çalışmanın verileri Ramazan orucunun günde 12 saatten daha fazla sürdüğü dönemlerde PÜP’nin rölatif olarak daha fazla görüldüğünü göstermektedir. Predispozan faktörü olan hastaların oruç kararı öncesi bilgilendirilmesi gerektiği kanısındayız.
BACKGROUND
Medical treatment has played an important role in the reduction of peptic ulcer perforation (PUP). The goal of this study was to evaluate the effect of fasting on PUP.
METHODS
A retrospective analysis of 229 patients who were operated due to PUP between 1999-2009 was made. Patients were divided into two groups. Group I (n=188) included the patients who were operated in other periods of the year, while Group II (n=41) included the patients who were operated during Ramadan, the Muslim period of fasting. Patients in Group II were analyzed in terms of duration of fasting.
RESULTS
The increase in surgeries per group was higher in Group II than Group I (p<0.05). Predisposing factors, anti-ulcer drug usage and demographic variables were seen to have no role in this difference. Duration of fasting may have a minimal effect on the perforation.
CONCLUSION
The results of this study demonstrate that PUP is detected as relatively higher during Ramadan among those who are fasting for more than 12 hours daily. We suggest that people with predisposing factors should be informed before making a decision to fast.

CASE REPORTS
12.Surgical treatment of a case with rapidly growing mass lesion after trauma: on the left forearm arteriovenous malformation
Süreyya Talay, Bilgehan Erkut, Mehmet Esref Kabalar
PMID: 23139003  doi: 10.5505/tjtes.2012.87059  Pages 344 - 346
Biz bu olguda, travma sonrası yüksek flow paternine sahip bir vasküler malformasyon olgusunu sunduk. Cerrahi sonrası hastada histopatolojik olarak arteriyovenöz malformasyon tanısı kondu. Bizim düşüncemize göre vücudun herhangi bir yerinde travma sonrası gelişen progresif olarak gelişme gösteren vasküler malformasyonlarda acil ve hızlı bir cerrahi uygulanması gereklidir.
In this case, we report a vascular malformation with high flow pattern complicated with trauma. A postoperative histopathology examination confirmed an arterio-venous malformation in specimens of surgical excision material. In our opinion, posttraumatic progression of a vascular malformation is an emergency and requires an urgent evaluation with surgery at any localization of the body.

13.Cerebral infarction caused by traumatic carotid artery dissection
Ayşegül Bayır, Demet Aydoğdu Kıreşi, Ali Söylemez, Osman Demirci
PMID: 23139004  doi: 10.5505/tjtes.2012.66900  Pages 347 - 350
Travmatik karotid arter diseksiyonu eğer erken tanı konulup tedavi edilmezse kalıcı nörolojik defisit ve %40’lara varan ölüm oranı yaratabilen ciddi bir sorundur. Bu yazıda, travmatik karotid arter diseksiyonu tanısı geç dönemde konan 21 yaşında kadın hasta sunuldu. Kabulde çekilen beyin bilgisayarlı tomografisinde (BT) iskemik enfarkt bulguları yok iken, bilinci açıldıktan sonra yedinci gün sol hemiplejisi fark edildiğinde çekilen ikinci beyin BT’sinde enfarktüs bulguları saptandı. Hasta acil servise kabul edildi. Kesin tanı, arteriyel Doppler ultrasonografi, serebral manyetik rezonans görüntüleme (MRG), difüzyon MRG ve MR anjiyografi ile konuldu. Hastada kalıcı nörolojik hasar geliştiği ve anjiyografi bulgularına göre evre IV olduğu için invaziv tedavi düşünülmedi. Hasta fizyoterapi tavsiye edilerek bir hafta içinde taburcu edildi. Tanısal yöntemlerdeki gelişmelere rağmen travmatik karotid arter diseksiyonunun tanısı bu olguda olduğu gibi halen atlanmakta veya gecikmektedir. Erken tanı kalıcı nörolojik hasarı önleyebilir ya da hafifletebilir. Bununla birlikte erken tanı için en önemli faktörler uygun radyolojik incelemeyi yönlendirecek anamnez, ayrıntılı fiziksel inceleme ve yüksek klinik şüphedir.
Traumatic carotid artery dissection, if not diagnosed and treated early, is a serious problem with permanent neurological deficit and a high mortality rate of up to 40%. We present a case with delayed diagnosis of traumatic carotid artery dissection in a 21-year-old female. While there were no ischemic infarct findings on the admission cerebral computerized tomography (CT), such findings were observed on two cerebral CTs taken because of the left hemiplegia noticed seven days later when the patient regained consciousness. The patient was referred to our emergency service, and definitive diagnosis was achieved with arterial Doppler ultrasonography, cerebral magnetic resonance imaging (MRI), diffusion MRI, and MR angiography. We did not consider invasive treatment since the neurological damage was permanent and dissection grade was IV according to angiography findings. The case was discharged within a week and physiotherapy was advised. Despite the advances in diagnostic methods, diagnosis of traumatic carotid artery dissection is still missed or delayed, as in the case presented here. Early diagnosis can ameliorate permanent neurological damage or even prevent it. However, the vital factors for early diagnosis are the obtained anamnesis leading to appropriate radiological examinations, detailed physical examination and high clinical suspicion.

14.Ileus due to Meckel’s diverticulum: case reports
Selim Sözen, Ömer Topuz, Mustafa Tükenmez, Ömer Fazıl Bilgin, Yunus Dönder
PMID: 23139005  doi: 10.5505/tjtes.2012.06887  Pages 351 - 354
Meckel divertikülü ince bağırsağın en sık rastlanan doğumsal anomalisi olup genel nüfusta %1-3 oranında görülür. Erişkinlerde en sık görülen komplikasyonu bağırsak tıkanıklığıdır. Ameliyat öncesi tanının sıklıkla mümkün olmaması ve ameliyatta gecikilmesi ciddi sorunlara neden olabilir. Bu yazıda, Meckel divertikülü nedeniyle bağırsak tıkanıklığı olan hastaların tanısı ve tedavi yönetimi sunuldu.
Meckel’s diverticulum is the most common congenital anomaly of the small intestine, with an estimated incidence of approximately 1-3% in the general population. Intestinal obstruction is the most common complication in adult patients. Since accurate diagnosis before the operation is difficult, decision for surgery is delayed, and serious problems may be encountered. Here in, we present the diagnosis and management of our patients with intestinal obstruction due to Meckel’s diverticulum.

15.Bilateral asymmetric traumatic hip dislocation with bilateral acetabular fracture: case report
Ercan Olcay, Oktay Adanır, Erdem Özden, Alican Barış
PMID: 23139006  doi: 10.5505/tjtes.2012.04317  Pages 355 - 357
İki taraflı travmatik kalça çıkığı nadir görülen bir durumdur. Her iki kalçanın aynı zamanda öne ve arkaya çıkığı daha da nadirdir. Bu yazıda, 28 yaşındaki bir erkek hastada iki taraflı asimetrik kalça çıkığı ile birlikte görülen iki taraflı asetabulum kırığı sunuldu.
Bilateral traumatic hip dislocation is a very rare condition. Simultaneous anterior and posterior traumatic dislocation of both hips is even more unusual. A case report of a bilateral asymmetrical hip joint dislocation with bilateral acetabular fracture in a 28-year-old man is presented.

16.Perforation of Meckel’s diverticulum by a button battery: Report of two cases
Bülent Hayri Özokutan, Haluk Ceylan, Sefa Yapıcı, Sedat Sımsık
PMID: 23139007  doi: 10.5505/tjtes.2012.48742  Pages 358 - 360
Yutulan düğme pilin neden olduğu Meckel divertikülü perforasyonu oldukça nadirdir ve literatürde günümüze kadar yalnızca iki olgu bildirilmiştir. Bu yazıda, okul öncesi çağdaki iki çocukta kazayla yutulan düğme pilin yol açtığı Meckel divertikülü perforasyonu sunuldu. Düğme pil yutan çocuklarda gelişebilecek bu nadir komplikasyon akılda tutulmalı, olguların klinik, radyolojik ve laboratuvar bulguları dikkatle izlenmelidir.
Ingested button battery perforation of Meckel’s diverticulum is extremely rare, with only two reported cases in the recent literature. Two additional preschool children who accidentally swallowed an alkaline button battery and developed a perforated Meckel’s diverticulum are reported. Surgeons should be aware of this rare complication. Careful clinical, radiologic and laboratory monitoring of children who ingest a button battery is advisable.

17.Subcutaneous emphysema and pneumomediastinum complicating a dental procedure
İsa Döngel, Mehmet Bayram, İsmail Önder Uysal, Güven Sadi Sunam
PMID: 23139008  doi: 10.5505/tjtes.2012.26817  Pages 361 - 363
Servikofasyal amfizem ve pnömomediasten dental girişimlerden sonra nadiren gelişen komplikasyonlardır ve yüksek hızlı hava türbinli dental matkap kullanımı ile ilişkilidir. Yaşamı tehdit etme potansiyeli olan bir durum olsa da olguların büyük çoğunluğunda kendini sınırlar ve tehlike oluşturmaz. Bu yazıda sağ alt ikinci molar diş çekimi sonrasında gözle görülür cilt altı amfizemi, pnömomediasten ve parsiyel pnömotoraks gelişen hasta sunuldu. Diş hekimleri ve hekimler dental işlemi takiben ani dispne gelişmesini daha çok kullanılan anesteziklere karşı alerjik reaksiyona bağlama eğilimindedirler. Diş hekimleri ve hekimler dental işlem sonrası alerjik reaksiyonu taklit eden cilt altı amfizemine bağlı servikofasyal bölgede yumuşak dokuda şişme olabileceği konusunda dikkatli olmalıdırlar.
Cervicofacial emphysema and pneumomediastinum are rarely observed complications of dental interventions. The complications are associated with the use of a high-speed air-turbine dental drill. It is a potentially life-threatening condition, but the majority of cases are self-limiting and benign. We describe a patient with remarkable subcutaneous emphysema, pneumomediastinum, and partial pneumothorax after right second mandibular molar extraction. Dentists and physicians more often attribute the rapid onset of dyspnea in patients after a dental procedure to an allergic reaction to the anesthesia used during the procedure. Dentists and physicians should be aware that soft tissue emphysema can cause acute swelling of the cervicofacial region after dental procedures, which may mimic an allergic reaction.

18.Late-onset spinal accessory nerve palsy after traffic accident: case report
Tamer Tekin, Tolga Ege
PMID: 23139009  doi: 10.5505/tjtes.2012.67674  Pages 364 - 366
Spinal aksesuvar sinir, trapezius ve sternokleidomastoid kaslarının ana motor inervasyonunu sağlar. Spinal aksesuvar sinir yaralanmalarının en sık nedeni, iyatrojenik olarak arka boyun üçgeninde yapılan cerrahi girişimlerdir. Buna ek olarak ise juguler foramendeki kırıklar, kafa tabanı tümörleri, travmalar da neden olabilir. Klinik olarak trapezius kasındaki kuvvetsizlik, omuz kuşağında düşme ve skapulanın aşağı ve dışa rotasyonuyla kanatlı skapulaya yol açar. Otuz sekiz yaşında erkek hasta, öyküsünde araç içi trafik kazasından iki yıl kadar sonra sol kol ve omuzda ağrı, kuvvetsizlik, skapulada deviyasyon yakınmaları nedeni ile merkezimize başvurdu. Yapılan elektromiyelografi (EMG) incelemesinde sol aksesuvar parsiyel sinir lezyonu tanısı kondu ve takip önerildi. Cerrahi tedavi yapılabilecek olan süreci geçirmesi nedeni ile konservatif tedavi önerildi. Bu yazıda, trafik kazasını takiben iki yıl sonra aksesuvar sinir lezyonu gelişen bir erkek olgu sunuldu. Trafik kazası sonrası aksesuvar sinir lezyonu son derece nadirdir.
An injury to the spinal accessory nerve is mostly reported after surgical procedures performed in the posterior triangle of the neck. In addition, it may be caused by fractures in the jugular foramina, traumas or skull base tumors. Clinically, paralysis of the trapezius muscle leads to weakness, downward rotation of the scapulae and falling down of the shoulder girdle. A 38- year-old male with left shoulder pain, scapular deviation and weakness in the left upper extremity, whose symptoms developed over a two-year period following a traffic accident, is presented herein. In the electromyography (EMG) study, partial spinal accessory nerve palsy was detected. The patient was treated conservatively for the nerve palsy since the time elapsed rendered surgical intervention inappropriate. We report a case in which spinal accessory nerve palsy developed two years after a traffic accident. Accessory nerve injury following a traffic accident is very uncommon.