p-ISSN: 1306-696x | e-ISSN: 1307-7945
Volume : 28 Issue : 7 Year : 2022

Quick Search




SCImago Journal & Country Rank
Turkish Journal of Trauma and Emergency Surgery - Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 28 (7)
Volume: 28  Issue: 7 - July 2022
NONE
1.Frontmatters

Pages I - V

RESEARCH ARTICLE
2.Effects of Carvedilol on liver ischemia-reperfusion injury in rats
Mehmet Tolga Kafadar, Mehmet Ali Gök
PMID: 35775675  doi: 10.14744/tjtes.2021.57824  Pages 885 - 893
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, karvedilol’ün sıçanlarda karaciğer iskemi-reperfüzyon (I/R) hasarına karşı potansiyel koruyucu etkisini analiz etmektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Toplam 40 Wistar albino sıçan rastgele dört gruba ayrıldı (her biri n=10). Grup I’e (Sham/Kontrol grubu) sadece laparotomi, Grup II’ye (Karvedilol grubu) karvedilol uygulandı ve ardından laparotomi yapıldı, Grup III’e (I/R grubu) laparotomi uygulandı ve hepatik iskemi/reperfüzyon yapıldı ve Grup IV’e (I/R+Karvedilol grubuna) karvedilol uygulandı ve ardından laparotomi ve hepatik iskemi/reperfüzyon yapıldı. Ma-londialdehyde (MDA), glutatyon (GSH) and miyeloperoksidaz (MPO) analizi için kan örnekleri toplandı. Histopatolojik analiz için karaciğer kesitleri alındı ve hematoksilen-eozin ile boyandı. İmmünohistokimyasal analiz için tümör nekroz faktor-α (TNF-α) ve kaspaz-3 primer antikorları kullanıldı. BULGULAR: Serum GSH seviyeleri I/R+Karvedilol grubunda arttı. IR grubunda MPO aktivitesi önemli ölçüde artmıştır. I/R+Karvedilol grubunda serum MPO seviyeleri kontrol grubuna benzerdi. Histopatolojik bulgular, vena centralis’te azalmış dilatasyon ve tıkanıklık, I/R+Karvedilol grubunda korunmuş çekirdek yapısı ile hepatosit hücrelerinde rejeneratif değişiklikler gösterdi. I/R grubunda artmış piknoz ve apoptozlu hepatosit çekir-dekleri ve dilate vena centralis izlendi. Kontrol grubunda TNF-α, vena centralis çevresindeki makrofaj hücrelerinde pozitif reaksiyon gösterdi. I/R grubu hepatosit hücrelerinde TNF-α ekspresyonunda artış gözlendi. Hepatosit hücrelerinde Kaspaz-3’ün pozitif ekspresyonu ve I/R grubunda az sayıda endotel ve Kupffer hücre görüldü. Ancak I/R+Karvedilol grubunda hepatosit, endotelyal, kupffer hücrelerinde negatif Kaspaz-3 ekspresyonu görüldü.
TARTIŞMA: Karvedilol oksidatif stres sürecinin başlamasını, enflamasyon indüksiyonunu ve apoptotik ilerlemeyi önleyebilir.
BACKGROUND: The aim of this study was to analyze the potential protective effect of Carvedilol against liver ischemia-reperfusion (I/R) injury in rats.
METHODS: A total of 40 Wistar albino rats were randomly divided into four groups (n=10 each). Group I (Sham/Control group) underwent only laparotomy, Group II (Carvedilol group) was administered carvedilol and then underwent laparotomy, Group III (I/R group) underwent laparotomy and hepatic ischemia/reperfusion, and Group IV (I/R + Carvedilol group) was administered carvedilol and then underwent laparotomy and hepatic ischemia/reperfusion. Blood samples were collected for malondialdehyde, glutathione (GSH), and myeloperoxidase (MPO) analysis. Liver sections were obtained for histopathological analysis and stained with hematoxy-lin-eosin. Tumor necrosis factor-α (TNF-α) and Caspase-3 primary antibodies were used for the immunohistochemical analysis.
RESULTS: Serum GSH levels increased in the I/R + Carvedilol group. MPO activity was increased significantly in the IR group. In I/R + Carvedilol group, serum MPO levels were similar to the control group. Histopathological findings showed reduced dilatation and congestion in vena centralis, regenerative changes in hepatocyte cells with the protected nucleus structure in the I/R + Carvedilol group. Hepatocyte nuclei with increased pycnosis and apoptosis and the dilated vena centralis were observed in I/R group. In the control group, TNF-α showed a positive reaction in macrophage cells around vena centralis. An increase in TNF-α expression was observed in hepatocyte cells of I/R group. Positive expression of caspase-3 in hepatocyte cells and a small number of endothelial and Kupffer cells were seen in I/R group. However, negative caspase-3 expression was seen in hepatocyte, endothelial, and Kupffer cells in I/R + Carvedilol group.
CONCLUSION: Carvedilol may prevent initiation of oxidative stress process, inflammation induction and apoptotic progression.

CLINICAL ARTICLE
3.Management of uncomplicated acute appendicitis during the COVID-19 pandemic: Appendectomy or non-surgical treatment?
Ahmet Erdoğan, Ahmet Türkan
PMID: 35775671  doi: 10.14744/tjtes.2021.45944  Pages 894 - 899
AMAÇ: COVID-19 pandemi döneminde, unkomplike akut apandisit tanılı hastalarda, tıbbi tedavi ve appendektomi tedavisi karşılaştırılarak, hangi-sinin daha etkin bir tedavi yöntemi olduğunun ortaya konması amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmada, 15.03.2020 ile 31.08.2020 tarihleri arasında, unkomplike akut apandisit nedeni ile cerrahi veya nonoperatif yöntem ile tedavi edilen 80 hastanın verileri geriye dönük olarak incelendi. Hastaların demografik özellikleri, hastanede yatış süresi, fizik muayene ve radyolojik bulguları, laboratuvar değerleri, ameliyat edilenlerde komplikasyonlar kaydedildi. Hastalar, ameliyat edilenler ve nonoperatif tedavi edilenler şeklinde iki gruba ayrılarak karşılaştırıldı.
BULGULAR: Kırk hastaya apandisit nedeni ile medikal tedavi verildi, 40 hasta ise direk olarak apandisit nedeni ile ameliyat edildi. Tıbbi tedavi verilen hastalardan sekizi (%20) ikinci başvuruda opere edildi. Hastaların yatış süresi iki (1–3) gün, ortalama takip süresi 285.35±65.66 gün (min: 101-maks: 379) idi. Yapılan incelemede WBC değerinin ameliyat olan grupta anlamlı olarak yüksek olduğu görülürken (p=0.004), yatış süresinin tıbbi tedavi grubunda ameliyat grubuna göre daha yüksek olduğu tespit edildi (p<0.001). Hemen ameliyat edilenler ile ikinci başvuruda ameliyat edilenler ara-sında, ameliyat sonrası komplikasyonlar açısından istatistiksel olarak fark izlenmedi (p=1.000). Tıbbi tedavi sonrası ikinci başvuruda ameliyat olmayı belirleyen en önemli faktörler RDW değeri ve bilgisayarlı tomografide apendiks çapında artış olduğu tespit edildi (p<0.05).
TARTIŞMA: Çalışmada, unkomplike apandisit tanılı hastalara medikal tedavi başlanabileceği, daha sonraki takiplerinde nüks olsa bile, ikinci başvuru-da yapılan ameliyat ile komplikasyonların artmayacağı ortaya konmuştur.
BACKGROUND: This study aims to compare medical treatment and appendectomy in patients diagnosed with uncomplicated acute appendicitis during the COVID-19 pandemic.
METHODS: Retrospectively analyzed were the data of 80 patients who received medical or surgical treatment for uncomplicated acute appendicitis between March 15, 2020, and August 31, 2020. The demographic characteristics of the patients, length of hospital stay, physical examination and radiology findings, laboratory results, and any complications were recorded. Patients were divided into two groups depending on the mode of treatment, as surgical and non-surgical.
RESULTS: Forty patients were given medical treatment and 40 patients were directly operated on for appendicitis. Of the 40 patients who received medical treatment, 8 (20%) ended up requiring an operation due to recurrence. The mean duration of hospitalization was 2 days (range: 1–3), and the mean follow-up duration was 285.35±65.66 days (range: 101–379). The white blood cell count was significantly higher in the surgical group (p=0.004), and the length of hospital stay was longer in the non-surgical group (p<0.001). The prevalence of post-operative complications was similar for patients who underwent appendectomy directly on admission or after recurrence (p=1.000). Among the patients who received medical treatment, the most important predictors of requiring surgery were the red cell distribution width and increased appendix diameter in computed tomography (p<0.05).
CONCLUSION: Medical treatment is an effective alternative in patients with uncomplicated appendicitis. Even in the case of a recurrence in follow-up, surgery due to a potential recurrence is not associated with an increased rate of complication compared to direct surgery.

4.Impact of the COVID-19 pandemic on emergency general surgery outcomes: A single-center retrospective cohort study
Süleyman Utku Çelik, Emin Lapsekili, Ümit Alakuş
PMID: 35775682  doi: 10.14744/tjtes.2021.89287  Pages 900 - 910
AMAÇ: COVID-19 salgını sağlık sistemini öngörülemeyecek düzeyde etkilemektedir. Kısıtlamalar ve önlemler, acil servislere hasta kabullerinin hacmi ve niteliği üzerinde önemli etkilere yol açmıştır. Bu çalışmada, önceki yıla göre, pandeminin genel cerrahi servisine kabul edilen acil vakaların sayısında değişikliğe ve daha kötü hasta sonuçlarına neden olacağı varsayımında bulunduk.
GEREÇ VE YÖNTEM: Pandeminin ilk altı ayında ve 2019 yılının aynı döneminde acil genel cerrahi başvurularının geriye dönük analizi yapıldı. Demog-rafik bilgiler, laboratuvar değerlendirmeleri, tanı, tedavi stratejileri ve ameliyat sonrası hasta sonuçları analiz edildi.
BULGULAR: Altı aylık iki dönem sürecinde 761 hasta genel cerrahi servisine kabul edildi (sırasıyla, 392 ve 369). Bu sonuç, hasta kabullerinde %5.9’luk bir azalma olduğunu gösterdi. Ancak pandeminin ilk iki ayında acil genel cerrahi başvurularında sırasıyla %37.1 ve %43.7 azalma görüldü. İki dönem karşılaştırıldığında, demografik özellikler, laboratuvar sonuçları, acil cerrahi hastalıkların insidansı, tedavi stratejileri ve hastanede kalış süreleri açısından önemli bir fark saptanmadı. Akut apandisit, kolesistit ve bağırsak tıkanıklığı pandemide en sık görülen üç acil cerrahi durumdu. Bununla birlikte, her acil cerrahi durum ayrı ayrı değerlendirildiğinde de dönemler arasında hasta sonuçları açısından anlamlı bir fark saptanmadı. TARTIŞMA: Pandeminin, genel cerrahi başvurularını iki aylık önemli bir azalmanın ardından artan bir eğilim sergileyerek dalgalı bir modelle etkilediği görülmektedir. Bu bulgular, hastaların başvurularında bir gecikme olduğunu düşündürse de endişelerin aksine, iki dönem arasında hasta sonuçları açısından bir fark yoktur. Bu çalışma, bu tür olağandışı koşullarda acil cerrahi durumlar için yönetim stratejilerine bir bakış açısı sağlamaktadır.
BACKGROUND: The COVID-19 pandemic has affected the health-care system unpredictably. Restrictions and precautions have had a significant impact on the volume and nature of admissions in emergency services. In this study, we hypothesized that the pandemic would result in a change in the number of emergencies admitted to the general surgery inpatient service and a worse patient outcome compared to the previous year.
METHODS: A retrospective analysis of emergency general surgical admissions during the first 6 months of the pandemic and the same period in 2019 was conducted. Demographics, laboratory assessments, diagnosis, treatment strategies, and postoperative out-comes were analyzed.
RESULTS: 761 patients were admitted to the general surgery service during two 6-month periods (392 vs. 369, respectively). This represented a 5.9% reduction in admissions. However, in the first 2 months of the pandemic, the number of emergency general surgical admissions decreased by 37.1% and 43.7%, respectively. Comparison of periods demonstrated no significant differences in demograph-ics, laboratory values, incidence of emergencies, treatment strategies, and hospital stay. Acute appendicitis, cholecystitis, and bowel obstruction were the three most common surgical emergencies in the pandemic. However, there was no significant difference in outcomes between the periods when each surgical emergency was evaluated separately.
CONCLUSION: Pandemic appears to affect general surgical admissions with a fluctuating pattern, an increasing trend following a sig-nificant 2-month decrease. These findings suggest that patients presented with a delayed presentation; however, contrary to concerns, there was no difference in patient outcomes between the two periods. This study provides a perspective in management strategies for surgical emergencies in such unusual conditions.

5.Impact of COVID-19 pandemic on hand injuries
Melekber Çavuş Özkan, Ömer Saraç, Mehmet Deniz Kesimer, Zeynep Akdeniz Doğan, Fatma Nihal Durmus Kocaaslan, Bulent Sacak
PMID: 35775678  doi: 10.14744/tjtes.2021.75100  Pages 911 - 919
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, COVID-19 pandemisinde acil serviste değerlendirilen el travması geçirmiş hastaların etiyolojik faktörlerinde bir önceki yılın aynı dönemine göre değişiklik olup olmadığı, tedavi kararlarının etkilenip etkilenmediği ve hastaneye başvuran hastalarda başvuru sonrası ilk 14 gün COVID-19 enfeksiyonu geçirme oranlarının saptanmasıdır.
GEREÇ VE YÖNTEM: On beş Mart–30 Nisan 2020 tarihleri arasında acil servise 229 el travması başvurmuştur. Kontrol grubu olarak alınan bir önceki yılın aynı döneminde (15 Mart–30 Nisan 2019) acil servise 439 el yaralanması başvurmuştur. Her iki grup arasında yaş, cinsiyet, travma nedeni, tedavi seçimi açısından kıyaslama yapılmış ve pandemi boyunca acil servise başvuru sonrası 14 gün içinde COVID-19 enfeksiyonu geçirme oranı hesaplanmıştır. BULGULAR: Pandemi dönemindeki hastalarda yaş ortalaması 32.30±15.63 yaş, kontrol grubunda ise 30.85±18.54 yaştır. Acil servise toplam baş-vuran hasta sayısının pandemi döneminde %52.6 oranında, el yaralanması şikayeti ile başvuran hasta sayısının %47.6 oranında azaldığı görülmektedir (p=0.0001). Evde meydana gelen yaralanmalarda artış olduğu ve cam kesisi ve kesivi/delici alet ile yaralanma oranlarının arttığı saptanmıştır. TARTIŞMA: COVID-19 pandemi döneminde uygulanan kısıtlamalar hem acil servise başvuran el travmalarını belirgin şekilde azaltmakta hem de yaralanma şeklini değiştirmektedir. Vatandaşların evde daha fazla zaman geçirmesi ile ev kazaların oranında artma ve buna bağlı olarak kesici delici alet ve cam kesilerinde artmalar meydana gelmektedir. Bu çalışma, mevcut ve gelecek dönemde yaşanabilecek pandemilerde acil serviste el yaralan-malarına yaklaşım konusunda yol gösterici olabileceği kanatindeyiz.
BACKGROUND: The aim of the study was to evaluate etiologies of hand injuries in emergency department (ED), to compare the etiologies of hand injuries at the time of this study with the previous year, to assess whether novel coronavirus-2019 (COVID-19) pandemic affected the treatment decisions, and to investigate the COVID-19 infection rate within the first 14 days after admission.
METHODS: A total of 229 patients admitted to ED with hand injury between March 15 and April 30, 2020, were included in the study. The control group consisted of 439 ED admissions with hand injury in the previous year (March 15–April 30, 2019). Data including age, sex, cause of trauma, treatment, and COVID-19 infection status within 14 days after ED admission were compared between groups.
RESULTS: The mean age was 32.30±15.63 years in the study group and 30.85±18.54 years in the control group. The number of patients consulted to the surgery department decreased by 52.6% and the number of patients admitted to ED with hand injuries de-creased by 47.6% during the pandemic, compared to the previous year (p=0.0001). The incidence of home accidents increased and the glass cuts and penetrating/perforating injuries were the most common causes during the pandemic most of which occurred at home.
CONCLUSION: The COVID-19 pandemic-mandated social restrictions led to a significant decrease in the number of ED admissions with hand injuries and the type of injuries. The incidence of home accidents increased with more time spent indoors. This study may be a useful guide for ED admissions of hand injury cases and management planning in the current and future pandemics.

6.Does COVID-19 increase the incidence of spontaneous rectus sheath hematoma?
Mehmet Özer, Serdar Gokay Terzioglu, Betül Keskinkılıç Yağız, Ahmet Gürer, Tolga Dinç, Ali Coskun
PMID: 35775687  doi: 10.14744/tjtes.2022.85681  Pages 920 - 926
AMAÇ: COVID-19 pandemisi Türkiye’yi Mart 2020’de etkilemeye başladı. Bu çalışmada, devam eden pandemi sırasında akut karın ağrısı ile başvu-ran COVID-19 hastalarında spontan rektus kılıf hematomunu (S-RSH) geriye dönük olarak araştırdık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Mart–Aralık 2020 tarihleri arasında S-RSH saptanan COVID-19 olgularının demografik özellikleri, laboratuvar bulguları, has-tanede kalış süreleri ve tedavi süreçleri kaydedildi. Hastaların rektus kılıf hematomu tanısı tüm batın bilgisayarlı tomografisi ile konuldu ve hastalar izleme alındı. Başvuru sırasında başlanan düşük molekül ağırlıklı heparin tedavisine izlemde de devam edildi.
BULGULAR: Akut karın ağrısı nedeniyle genel cerrahiye sevk edilen 220 COVID-19 hastasının 13’ünde S-RSH tespit edildi. Bu hastaların yaş ortala-ması 78±13 yıl, kadın erkek oranı 1.6 idi. Tamamı yoğun bakımda takip edilen üç hastaya mekanik ventilasyon desteği uygulandı. İki hasta tedavileri sırasında rektus kılıf hematomundan bağımsız nedenlerle öldü. Laboratuvar bulgularından aktive parsiyel tromboplastin zamanı (aPTT) değerleri normal aralıktan sapmadı. INR ile aPTT (p>0.01) arasında ilişki bulunmazken, INR ile interlökin-6 (IL-6) arasında anlamlı bir ilişki bulundu (p<0.002). Hiçbir hastada cerrahi veya endovasküler girişimsel radyoloji prosedürü gerekmedi.
TARTIŞMA: Literatürde akut karın ağrısı ile başvuran hastalarda S-RSH insidansı %1.8’dir. Ancak bizim çalışmamızda bu oran yaklaşık üç kat daha fazlaydı. Hastalarımızın normal INR ve aPTT değerleri, koagülopatinin çoğunlukla endotel hasarına sekonder olduğunu düşündürmektedir. Ek olarak, anlamlı derecede yüksek IL-6 değerleri (p<0.002), akut enflamatuvar süreçle birlikte vaskülit gelişimini de göstermektedir. S-RSH, daha yaygın olarak viral enfeksiyona bağlı vaskülit ve endotel hasarının yüksek ciddiyeti ile açıklanabilir.
BACKGROUND: The COVID-19 pandemic started to affect Turkey in March 2020. In this study, we retrospectively investigated spontaneous rectus sheath hematoma (S-RSH) in patients with COVID-19 presenting with acute abdominal pain during the ongoing pandemic.
METHODS: The demographic characteristics, laboratory findings, length of hospital stay, and treatment processes of COVID-19 cases with S-RSH detected between March and December 2020 were recorded. The rectus sheath hematoma diagnosis of the patients was made using abdominal computed tomography, and the patients were followed up. Low-molecular-weight heparin treatment, which was initiated upon admission, was continued during the follow-up.
RESULTS: S-RSH was detected in 13 out of 220 patients with COVID-19 who were referred to general surgery for consultation due to acute abdominal pain. The mean age of these patients was 78±13 years, and the female-to-male ratio was 1.6. Mechanical ven-tilation support was applied to three patients, all of whom were followed up in the intensive care unit. Two patients died for reasons independent of rectus sheath hematoma during their treatment. Among the laboratory findings, the activated partial thromboplastin time (aPTT) values did not deviate from the normal range. While there was no correlation between the international normalized ratio (INR) and aPTT (p>0.01), a significant correlation was found between INR and interleukin-6 (IL-6) (p<0.002). None of the patients required surgical or endovascular interventional radiology procedures.
CONCLUSION: In the literature, the incidence of S-RSH in patients presenting with acute abdominal pain is 1.8%. However, in our series, this rate was approximately 3 times higher. Our patients’ normal INR and aPTT values suggest that coagulopathy was mostly secondary to endothelial damage. In addition, the significantly higher IL-6 values (p<0.002) indicate the development of vasculitis along with the acute inflammatory process. S-RSH can be more commonly explained the high severity of vasculitis and endothelial damage due to viral infection.

7.Prognostic value of lactate to hematocrit ratio score in patients with severe thoracoabdominal trauma
Bülent Demir, Muhammed İkbal Şaşmaz, Ekim Saglam Gurmen, Adnan Bilge
PMID: 35775673  doi: 10.14744/tjtes.2021.51189  Pages 927 - 932
AMAÇ: Travmaya bağlı ölümlerin önemli bir kısmı ilk saatlerde olup, hızlı tanı ve yeterli resüsitasyon mortalitenin önlenmesinde büyük önem taşı-maktadır. Bu çalışmada, ciddi torakoabdominal travmalı hastalarda lactate-to-hematocrite ratio (LHR) skorunun mortaliteyi öngörmedeki rolünü değerlendirmeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu geriye dönük, kesitsel çalışmamızda 1 Ocak 2016–31 Aralık 2019 tarihleri arasında acil servise çoklu travma nedeniyle başvuran hastaları değerlendirdik. Çalışmaya alınan ciddi torakoabdominal travmalı hastaların kan gazı analiz değerlerini ve LHR skorunu ölçtük ve LHR skorunun mortaliteyi öngörmedeki etkinliğini araştırdık.
BULGULAR: Ciddi torakoabdominal travmalı 106 hasta çalışmaya alındı. Hastaların 30 günlük mortalite oranı %42.5 (n=45) idi. Hastaların 30 gün-lük mortaliteye göre ölenlerle kurtulanlar arası başlangıç hematokrit, laktat, baz açığı ve LHR skoru istatistiksel olarak farklıydı. LHR skoru kestirim değeri, ROC eğrisi üzerinde 0.187 olarak alındığında %77.8 duyarlılık, %90.2 özgüllüğe sahipti.
TARTIŞMA: Ciddi torakoabdominal travmalı hastalarda LHR skoru mortaliteyi öngörmede yüksek duyarlılık ve özgülleğe sahip etkili bir parametredir.
BACKGROUND: Significant portion of trauma-related deaths occur in the 1st h; therefore, rapid diagnosis and adequate resuscita-tion in trauma patients are essential preventing mortality. In this study, we aimed to evaluate the role of lactate-to-hematocrite ratio (LHR) score for predicting mortality in patients with severe thoracoabdominal trauma.
METHODS: In this retrospective, cross-sectional study, we evaluated patients who applied to the emergency room between January 1, 2016, and December 31, 2019, due to multiple trauma. We measured the blood gas analysis values and LHR score of patients with severe thoracoabdominal trauma included in the study and investigated the effectiveness of the LHR score in predicting mortality.
RESULTS: 106 patients with severe thoracoabdominal trauma were included in the study. The 30-day mortality rate of the patients was 42.5% (n=45). Considering the 30-day mortality rates, the initial hematocrit, lactate, base deficit, and LHR score were statistically different between patients who died and survived. When the cutoff value for the LHR score was taken as 0.187 on the ROC curve to distinguish mortality, the sensitivity was found to be 77.8%, specificity to be 90.2%.
CONCLUSION: LHR score is an effective parameter with high sensitivity and specificity in predicting mortality in patients with severe thoracoabdominal trauma.

8.Determinants of mortality and intensive care requirement in pediatric thoracoabdominal injuries
Fatma Akgül, Anıl Er, Aykut Çağlar, Emel Ulusoy, Hale Çitlenbik, Murat Duman, Durgül Yılmaz
PMID: 35775672  doi: 10.14744/tjtes.2021.48961  Pages 933 - 939
AMAÇ: Torakoabdominal travmalar çocuklarda kafa travmasını takiben en sık yaralanma nedenidir. Erken ve doğru müdahale mortalitenin azaltıl-ması için önemlidir. Bu çalışmada, torakoabdominal yaralanmalarda mortalite ve yoğun bakım ihtiyacı ile ilişkili faktörlerin belirlenmesi amaçlandı. GEREÇ VE YÖNTEM: Altı yıllık süre içinde üçüncü basamak bir hastanenin pediatrik acil servisine torakoabdominal yaralanma nedeniyle başvuran hastalar çalışmaya alındı. Demografik veriler, yaralanma mekanizmaları, klinik, laboratuvar ve görüntüleme bulguları, hastanede ve yoğun bakımda kalış süreleri, uygulanan invaziv girişimler, tıbbi tedaviler ve cerrahi müdahaleler, sağkalım sonuçları kaydedildi.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 136 hastanın ortanca yaşı dokuz yıl (ÇAA: 5–14) olup %72.8’i erkekti. Yaralanmaların büyük çoğunluğu künt travma sonucu gerçekleşmişti (%92.7). Pulmoner kontüzyon, pnömotoraks, dalak ve karaciğer yaralanmaları en sık saptanan tanılardı. Olguların yarısından fazlasında motorlu araç kazası sonucu yaralanma görüldü (%52.2). Hastanede ortanca yatış süresi beş gündü (ÇAA: 2–8); 21 hasta yoğun bakım ünitesinde tedavi edilmişti (%15.4). Çoklu yaralanma, pulmoner kontüzyon, pnömotoraks, düşük Glasgow Koma Skalası (GKS) skoru ve Pediatrik Travma Skoru olan hastalarda yoğun bakım ihtiyacı daha yüksek bulundu. (p<0.001). Dokuz olguda ölüm görüldü, bu hastaların sekizinde çoklu yaralanma saptandı. Pulmoner kontüzyon ve pnömotoraksı olan hastaların daha sık ölümle sonuçlandığı gözlendi (p=0.002; p=0.003). Pediatrik travma skoru ve GKS ölümle sonuçlanan olgularda daha düşük saptandı (p<0.001). Mortalite grubunda koagülasyon parametrelerinde uzama ve hiperglisemi daha fazla bulundu (p=0.005; p=0.004).
TARTIŞMA: Torakoabdominal yaralanmalar çocukluk çağında travmaya bağlı mortalitenin önemli bir nedenidir. Çoklu yaralanmalar, pulmoner kon-tüzyon, pnömotoraks, düşük GKS ve pediatrik travma skoru varlığı ciddi yaralanmalar açısından klinisyenler için uyarıcı olmalıdır.
BACKGROUND: Thoracoabdominal injuries (TAI) are an important cause of trauma-related morbidity in children. Early and correct intervention is essential to reduce mortality. We aimed to determine factors associated with mortality and the need for intensive care in TAI.
METHODS: The children admitted to the pediatric emergency department of a tertiary care hospital with TAI in a 6-year-period were enrolled. Demographic data; mechanism of injuries; clinical, laboratory and imaging findings; length of hospital and intensive care unit (ICU) stay; invasive procedures and medical treatments; surgical interventions; and survival outcomes were recorded.
RESULTS: The median age of the 136 children was 9 (IQR: 5–14) years and 72.8% were male. The vast majority of injuries were caused by blunt trauma (92.7%). Pulmonary contusion, pneumothorax, splenic, and liver injuries were the most common diagnoses. Motor vehicle accidents were seen in more than half of the cases (52.2%). The median length of hospital stay was 5 (IQR: 2–8) days; 21 patients were hospitalized in the ICU (15.4%). The need for intensive care was higher in patients with lower Glasgow Coma Scale (GCS) scores and lower Pediatric Trauma Scores (PTSs), in the presence of multiple injuries, pulmonary contusion, and pneumothorax (p<0.001). Mortality was seen in nine patients, eight of whom had multiple injuries. The mortality rate was higher in patients with pulmonary contusion and pneumothorax (p=0.002 and p=0.003, respectively). The PTS and GCS were found to be lower in patients who died in hospital (p<0.001). Prolongation of coagulation parameters and hyperglycemia was more common in the non-survivor group (p=0.005 and p=0.004, respectively).
CONCLUSION: Although thoracoabdominal trauma is not common in childhood, it is an important part of trauma-associated mortality. Multiple injuries, pulmonary contusion, pneumothorax, lower GCS, and PTSs can be a sign of serious injuries to which physicians must be alert.

9.Predictive evaluation of SIRI, SII, PNI, and GPS in cholecystostomy application in patients with acute cholecystitis
İbrahim Ethem Cakcak, Osman Kula
PMID: 35775683  doi: 10.14744/tjtes.2022.90249  Pages 940 - 946
AMAÇ: Akut kolesistitli hastalarda ilk yatış esnasındaki SIRI (Systemic Inflammatory Response Index), SII (Systemic Inflammation Index), PNI (Prognostic Nutritional Index) ve GPS (Glasgow Prognostic Score) değerlerinin, akut kolesistitli hastlarda kolesistostomi uygulaması kararının veril-mesindeki klinik değerini araştırmak hedeflenmiştir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2018 ile Aralık 2020 tarihleri arasında Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde kolesistostomi uygulanmasından bağımsız olarak akut kolesistit tanısı almış olan 126 ardışık hastanın dosyaları retrospektif olarak değerlendirildi. Grup I kolesistostomi uygulanmış hastalardan, Grup II ise kolesistostomi uygulanmamış akut kolesistit tanılı hastalardaı içermektedir. Nötrofil/lenfosit oranı (NLR), trombosit/lenfosit oranı (PLR), lenfosit/monosit oranı (LMR), PNI, GPS ve SII değerleri her iki grup için de hesaplanmıştır.
BULGULAR: İki grup arasında SIRI, SII, PNI ve GPS değerleri arasında anlamlı fark (p<0.001) saptandı. Grup I’de SIRI, SII ve GPS değerlerinin Grup II ye göre daha yüksek olduğu görülürken, PNI değerinin is Grup I’de Grup II’ye göre daha düşük olduğu görülmüştür. Ayrıca NLR ve PLR değerleri de Grup I’de Grup II’ye göre belirgin şekilde yüksek saptanırken, LMR değeri ise Grup I’de Grup II’ye belirgin olarak düşük bulunmuştur. TARTIŞMA: Yaptığımız çalışmaya göre akut kolesistitin klinik şiddeti için NLR, PLR, SII, SIRI ve GPS değerleri pozitif prediktif faktör olarak, LMR ve PNI negatif prediktif faktör olarak değerlendirilmiştir. Dolayısıyla akut kolesistit tanılı bir hasta medikal tedavi için hastaneye yatırıldığında bakılacak olan NLR, PLR, LMR, SII, SIRI, GPS ve PNI değerleri yardımıyla hastanın erken dönemde kolesistostomi ihtiyacı olup olmayacağı saptanabilir.
BACKGROUND: The aims of this study were to investigate the clinical significance of systemic inflammatory response index (SIRI), systemic inflammation index (SII), prognostic nutritional index (PNI), and Glasgow prognostic score (GPS) in deciding whether to perform cholecystostomy when determining if cholecystostomy is the right choice for acute cholecystitis (AC) patients.
METHODS: Between January 2018 and December 2020, 126 consecutive patients with AC with and without cholecystostomy were retrospectively recruited from the Trakya University in Edirne, Turkey. Group I included AC patients with cholecystostomy and Group II included AC patients without cholecystostomy. The neutrophil/lymphocyte ratio (NLR), platelet/lymphocyte ratio (PLR), and lymphocyte/monocyte ratio (LMR) were calculated. The PNI and SII were calculated
RESULTS: There is significant difference between the two groups by the comparison of SIRI, SII, PNI, and GPS values (p<0.001). In Group I, SIRI, SII, and GPS values are higher than the Group II and PNI value in Group I is lower than the Group II. Furthermore, the NLR and PLR ratios in Group I are significantly higher than Group II, and the LMR ratio in Group I is significantly lower than Group II.
CONCLUSION: According to our study, we can say that NLR, PLR, SII, SIRI, and GPS are positive predictors and LMR and PNI are negative predictors for the severity of AC. Therefore, when we decide to treat AC medically, we may prefer the application of chole-cystostomy tube at the beginning of hospitalization by the help of evaluating NLR, PLR, LMR, SIRI, SII, GPS, and PNI values.

10.Serum cholecystokinin levels can be a predictive factor for difficult cholecystectomy: Decreased cholecystokinin receptor levels
Tonguç Utku Yılmaz, Fatma Ceyla Eraldemir, Çiğdem Vural, Saffet Çınar, Esra Acar, Serdar Caglayangil, Büşra Yaprak Bayrak, Nihat Zafer Utkan
PMID: 35775684  doi: 10.14744/tjtes.2022.96572  Pages 947 - 953
AMAÇ: Laparoskopik kolesistektomi (LK), genel cerrahinin sık yapılan ameliyatlarındandır. Olası komplikasyonlara karşı önlem almak için, zor kolesistektomiler belirlenmelidir. Kolesistokinin (CCK), safra kesesi boşalmasında rol oynayan önemli bir hormondur. Safra kesesinde bulunan kolesistokinin reseptörleri, CCK için temel hedeftir. Safra kesesinde fibrozis zor kolesistektomilerdeki en önemli sorundur. Bu çalışmanın amacı, zor kolesistektomi ile plazma kolesistokinin düzeyi arasındaki ilişkiyi incelemek ve olası mekanizmayı açıklamaya çalışmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Elektif laparoskopik kolesistektomi ameliyatına alınacak hastalar daha önceden belirlenen skorlama sistemine göre kolay, zor ve çok zor laparoskopik kolesistektomi olarak gruplandırıldı. Ameliyat öncesi safra kesesi boşalması ultrasonografi ile değerlendirildi. Serum CRP, tokluk serum CCK ve pankreas polipeptid düzeyleri operasyon öncesi ölçüldü. Operasyon süreleri, yapışıklık skorları ve ameliyattaki komplikasyon-lar incelendi. Doku CCK reseptör düzeyleri ve safra kesesi dokularında fibrozis düzeyleri belirlendi.
BULGULAR: Kolay, zor ve çok zor LK grupları sırasıyla 34, 28 ve 8 hastadan oluşuyordu. Safra kesesi boşalması kolay LK grubunda %60 iken çok zor LK grubundan %15 olarak belirlendi. Kolay LK grubunda (37.4 pg/ml) ortalama plazma CCK düzeyleri, zor LK grubu (58.6 pg/ml) ve çok zor LK grubuna (66.23 pg/ml) göre belirgin daha düşüktü. Doku CCK reseptör düzeyleri kolay, zor ve çok zor LK gruplarında sırasıyla 372.4, 178.3, and 144.1 ng/100 mg ölçüldü. Doku yapışıklık skoru ve operasyon süreleri çok zor LK grubunda belirgin daha fazla ölçüldü. Çok zor LK grubunda iki hastada (%25) açığa geçiş görüldü.
TARTIŞMA: Serum CCK düzeyi, LK zorluğu belirlemek için bir parameter olarak kullanılabilir. Zor LK’da artmış fibrozis ile birlikte azalmış CCK reseptör düzeyleri bu mekanima için muhtemel sebep olabilir.
BACKGROUND: Laparoscopic cholecystectomy (LC) is being performed frequently in general surgery practice. Estimation of difficult cholecystectomy is very important to take precautions against complications. Cholecystokinin (CCK) is an important enzyme for gall-bladder motility. CCK receptor is the target for CCK. Fibrosis and emptying problems of gallbladder are related with difficult cholecys-tectomies. We aimed to evaluate the association between plasma CCK and difficult cholecystectomy and try to explain the mechanism.
METHODS: Prospective cross-sectional study was conducted on a group of patients with cholelithiasis Patients who underwent elective cholecystectomy were classified into easy, difficult and very difficult preoperatively using LC difficulty scores. Pre-operative gallbladder empting ratios were measured by ultrasonography. Serum C-reactive protein, and postprandial serum CCK and pancreas polypeptide levels were measured before the operation. Operation data including operation times, adhesion scores, and complications were collected. Tissue CCK receptor levels and tissue fibrosis scores were obtained.
RESULTS: Easy, difficult, and very difficult LC (DLC) groups were consisted of 34, 28, and 8 patients, respectively. Gallbladder emp-tying was 60% in easy LC group, but 15% in very DLC group. Plasma CCK levels in easy group (37.4 pg/ml) were significantly lower than plasma CCK levels of difficult (58.6 pg/ml), and very difficult groups (66.23 pg/ml). Tissue CCK receptor levels of easy, difficult, and very difficult were 372.4, 178.3, and 144.1 ng/100 mg, respectively. Adhesion scores and fibrosis scores of very difficult group were significantly higher than other groups. Operation times were significantly longer in very difficult group. There were two conversions to open in very DLC group (25%).
CONCLUSION: CCK is a reliable parameter for determining the difficulty of LC. Decreased CCK receptor levels with fibrosis of gallbladder are the probably responsible mechanism.

11.The use of routine laboratory testing in acute trauma care: A retrospective analysis
Zar Popal, Tim Schepers, Peter van Schie, Georgios Giannakopoulos, Jens Halm
PMID: 35775666  doi: 10.14744/tjtes.2021.14826  Pages 954 - 959
AMAÇ: Dünya çapında 60’tan fazla ülkede, laboratuvar testlerinin travma resüsitasyonunda zorlu ve pahalı bir rolü vardır. Literatürde 1995’te, rutin laboratuvar testlerinin çoğu travma hastası için yararlı olmayabileceği zaten önerilmişti. Çalışmamız, bazı laboratuvar testlerine olan ihtiyacının yeniden gözden geçirilebileceğini varsaymaktadır. Bu çalışmanın amacı, travma hastası yönetiminde rutin laboratuvar testlerinde normal ve anormal parametreler arasındaki dağılım hakkında daha fazla bilgi oluşturmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu geriye dönük analiz, Seviye 1 travma merkezi olan Amsterdam UMC (AMC)’de gerçekleştirildi. Yaş, cinsiyet, Fiziksel Du-rum Sınıflandırma Sistemi (ASA), Yaralanma Şiddet Skoru (ISS), Glasgow Koma Ölçeği (GCS), yaralanma mekanizması (MOI), yüksek enerjili travma varlığı (HET) ve yaralanma türü (künt veya penetran) ile ilgili veriler elde edilmiştir. Laboratuvar parametreleri kapsamlı hematoloji ve pıhtılaşma testleri, arter kan gazı, böbrek ve karaciğer kan panellerini içermekteydi. Analitik olarak hastanın hayati durumuna, acil müdahale endikasyonuna ve hastane içi ölüm riskine odaklanıldı.
BULGULAR: Araştırmaya toplam 1287 hasta alındı. Stabil olmayan yaşamsal belirtileri olan veya acil müdahale gerektiren hastalarda çoğunlukla pO2, glukoz, D-dimer, kreatinin ve alkol değerlerinde anormallikler mevcuttu. Hastaların %80’inden fazlasında MCV, INR, fibrinojen ve amilaz değerleri elde edilmekle birlikte, sadece %9’dan azında ve spesifik hasta gruplarında anormal değerler görüldü.
TARTIŞMA: Travma hastalarında esas olarak anormal D-dimer, pO2, glukoz, kreatinin ve alkol değerleri görülmüştür. Buna karşılık, MCV, INR, ami-laz, fibrinojen ve trombosit değerleri sadece az sayıda travma hastasında anormal olarak gözlenmiştir. Bu bulgular, özellikle stabil yaşamsal belirtileri olan travma hastaları için laboratuvar testlerinin performansında yeniden değerlendirme ve daha fazla doğrulama önermektedir.
BACKGROUND: In more than 60 countries worldwide, laboratory testing plays a challenging and expensive role in trauma resus-citation. In 1995, the literature already suggested that routine laboratory testing may not be useful for most trauma patients. Our study hypothesized that still the need for some laboratory tests perhaps should be reconsidered. Therefore, the aim of this study was to create more insight in the distribution between normal and abnormal parameters for routine laboratory testing in trauma patient management.
METHODS: This retrospective analysis was performed at Amsterdam UMC, location AMC, an academic level 1 trauma center. Data concerning age, gender, American Society of Anesthesiologists (ASA) physical state classification system (ASA), Injury Severity Scores, Glasgow Coma Scales, mechanism of injury, presence of high-energy trauma, and type of injury (blunt or penetrating) were obtained. Laboratory parameters included comprehensive hematology, coagulation, arterial blood gas, kidney, and liver blood panels. Analytical focus was paid to the patient’s vital status, the indication for an emergency intervention, and the risk of in-hospital mortality.
RESULTS: A total of 1287 patients were included in the study. Patients with unstable vital signs or who required emergency inter-vention were most often dealing with abnormalities in pO2, glucose, D-dimer, creatinine, and alcohol values. Mean corpuscular volume (MCV), international normalized ratio (INR), fibrinogen, and amylase were obtained in more than 80% of the patients, but in specific patient groups only abnormal in less than 9%.
CONCLUSION: Trauma patients suffer mainly from abnormal values of D-dimer, pO2, glucose, creatinine, and alcohol. By contrast, MCV, INR, amylase, fibrinogen, and thrombocytes are regularly obtained as well, but only abnormal in a small amount of trauma patients. These findings suggest reconsiderations and more accuracy in the performance of laboratory testing, especially for trauma patients with stable vital signs.

12.Laboratory markers used in the prediction of perforation in acute appendicitis
Mehmet Patmano, Durmuş Ali Çetin, Tufan Gümüş
PMID: 35775680  doi: 10.14744/tjtes.2021.83364  Pages 960 - 966
AMAÇ: Bu çalışmada, akut apandisit tanısında kullanılan laboratuvar belirteçlerin değerlendirmesini yapmak ve perfore akut apandisiti öngörmede kullanılabilecek parametreleri sunmayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Eylül 2018 ile Mart 2020 tarihleri arasında kliniğimizde apendektomi yapılan olgular geriye dönük olarak değerlendirildi. Ça-lışma kriterlerine uyan toplam 530 hasta çalışmaya alındı. Hastalar intraoperatif perforasyon varlığına göre iki gruba ayrıldı. Non-komplike apandisit hastaları Grup 1 ve perfore apandisit hastaları Grup 2 oluşturdu. Hastaların demografik, klinik ve laboratuvar özellikleri karşılaştırıldı. BULGULAR: Non-komplike hastalardan oluşan Grup 1’de hasta sayısı 443 (%83.6), perfore apandisit hastalarından oluşan Grup 2’de hasta sayısı 87 (%16.4) idi. Normal apandisit grubu hastaların ortalama yaşı 29.90±10.51 yıl, perfore apandisit grubu hastaların ortalama yaşı 36.32±14.58 yıl idi. Normal apandisit grubunda hastaların 257’si (%58) erkek, 186’sı (%42) kadın, perfore apandisit grubunda 38’i (%43.7) erkek, 49’u (%56.3) kadın idi. Perfore apandisit grubunda WBC değeri16.19±4.71 (p<0.001), CRP değeri 146.28±113.59 (p<0.001), total bilirubin değeri 0.71±0.36 (p<0.001), NLO perfore apandisit grubunda 10.85±6.25 (p<0.001) olarak bulundu.
TARTIŞMA: Akut apandisit hastalarına acil servislerde rutin bakılan hızlı ve kolay ulaşılabilir kan tetkikindeki belirteçlerle yapılan bu çalışma ile elde edilen WBC, total biluribin, CRP ve NLO değerlerinin perforasyonu öngörmede katkı sağlayabileceği kanaatindeyiz.
BACKGROUND: In this study, we aimed to evaluate the laboratory markers used in the diagnosis of acute appendicitis (AA) and present the parameters that can be used to predict acute perforated appendicitis.
METHODS: The cases who underwent an appendectomy in our clinic between September 2018 and March 2020 were evaluated retrospectively. A total of 530 patients who met the study criteria were included in the study. Patients were divided into two groups according to the presence of an intraoperative perforation. Non-complicated appendicitis patients formed Group-1, and perforated appendicitis patients formed Group-2. The demographic, clinical, and laboratory characteristics of the patients were compared.
RESULTS: The number of non-complicated patients in Group 1 was 443, while there were 87 (16.4%) patients in Group 2 who had perforated appendicitis. The mean age of the patients in the normal appendicitis group was 29.90±10.51 years, and the mean age of the patients in the perforated appendicitis group was 36.32±14.58 years. In the normal appendicitis group, 257 (58%) of the patients were male, 186 (42%) were female, while in the perforated appendicitis group, 38 (43.7%) were male, 49 (56.3%) were female. In the perfo-rated appendicitis group, white blood cell (WBC) value was 16.19±4.71 (p<0.001), C-reactive protein (CRP) value was 146.28±113.59 (p<0.001), total bilirubin value was 0.71±0.36 (p<0.001), and neutrophil-lymphocyte ratio (NLR) was 10.85±6.25 (p<0.001).
CONCLUSION: We believe that the WBC, total bilirubin, CRP, and NLR values obtained within this study, which is tested in the rapid and easily accessible blood tests in routine examinations that can contribute to the prediction of perforation.

13.Comparison of different risk stratification systems for prediction of acute pancreatitis severity in patients referred to the emergency department of a tertiary care hospital
Okan Bardakçı, Gökhan Akdur, Murat Das, Duygu Sıddıkoğlu, Okhan Akdur, Yavuz Beyazit
PMID: 35775674  doi: 10.14744/tjtes.2021.51892  Pages 967 - 973
AMAÇ: Erken evre akut pankreatitte (AP) prognoz ve şiddetin tahmini mortalite ve komplikasyon oranlarının azaltılması için önemlidir. Bu çalışma-nın amacı, AP’nin farklı klinik ve radyolojik skorlamaların öngörme yeteneğini değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2017 Aralık 2019 tarihleri arasında Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Hastanesi’ne kabul edilen AP tanılı 159 has-tanın klinik ve demografik verilerini geriye dönük olarak topladık. Akut pankreatit şiddeti için yatak başı indeks (BISAP) ve akut fizyoloji ve kronik sağlık değerlendirme II (APACHEII) kabulde, Ranson ve modifiye Glasgow Prognostik Skor (mGPS) puanları kabulden sonraki 48. saatte hesaplandı. Ayrıca modifiye CTSI her hastada hesaplandı. Eğri Altında Kalan Alan (AUC), Alıcı İşletim Karakteristiği (ROC) eğrilerinden optimal kesme değerleri kararlaştırılarak her skor sistemi için, şiddetli AP öngörme, pankreatik nekroz, hastanede kalma süreleri ve mortalite için hesaplandı. BULGULAR: mGPS ve APACHE II skorlarının başvuru anında şiddetli AP’nin tahmininde en iyi duyarlılık ve özgüllükle en yüksek AUC (sırasıyla 0.929 ve 0.823) değerine sahip olduğu tespit edilmiştir. Mortalitenin tahmininde BISAP [duyarlılık, özgüllük, NPD ve PPD sırasıyla: %75.0, %70.9, %98.2 ve %12.0 (AUC: 0.793)] ve APACHE II [duyarlılık, özgüllük, NPD ve PPD sırasıyla: %87.5, %86.1, %99.2 ve %25.0 (AUC: 0.840)]. TARTIŞMA: mGPS hastaların şiddetli AP geçirme olasılığının tahmininde BISAP skoru, APACHE II Ranson skoru ve mCTSI’ye kıyasla daha etkin bir skorlama sistemi olduğu savunulabilir.
BACKGROUND: Prognostic prediction and estimation of severity at early stages of acute pancreatitis (AP) are crucial to reduce the complication rates and mortality. The objective of the present study is to evaluate the predicting ability of different clinical and radiological scores in AP.
METHODS: We retrospectively collected demographic and clinical data from 159 patients diagnosed with AP admitted to Canakkale Onsekiz Mart University Hospital between January 2017 and December 2019. Bedside index for severity AP (BISAP), and acute phys-iology and chronic health evaluation II (APACHE II) score at admission, Ranson and modified Glasgow Prognostic Score (mGPS) score at 48 h after admission were calculated. Modified computed tomography severity index (CTSI) was also calculated for each patient. Area under the curve (AUC) was calculated for each scoring system for predicting severe AP, pancreatic necrosis, length of hospital stay, and mortality by determining optimal cutoff points from the (ROC) curves.
RESULTS: mGPS and APACHE II had the highest AUC (0.929 and 0.823, respectively) to predict severe AP on admission with the best specificity and sensitivity. In predicting mortality BISAP (with a sensitivity, specificity, negative predictive value (NPV), and positive predictive value (PPV) of 75.0%, 70.9%, 98.2%, and 12.0%, respectively, [AUC: 0.793]) and APACHE II (with a sensitivity, specificity, NPV and PPV of 87.5%, 86.1%, 99.2%, and 25.0%, respectively, [AUC: 0.840]).
CONCLUSION: mGPS can be a valuable tool in predicting the patients more likely to develop severe AP and maybe somewhat better than BISAP score, APACHE II Ranson score, and mCTSI.

14.Effects of intraperitoneal bupivacaine injection in laparoscopic appendectomy in children on post-operative pain: A controlled randomized double-blinded study
Ergun Ergün, Anar Gurbanov, Gulnur Gollu, Ufuk Ates, Meltem Bingöl-koloğlu, Ahmet Çakmak, Özlem Selvi Can
PMID: 35775676  doi: 10.14744/tjtes.2021.68927  Pages 974 - 978
AMAÇ: Çalışmanın amacı, laparoskopik apendektomilerde intraperitoneal olarak uygulanan lokal anestetiklerin etkilerini belirlemektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Akut apandisit nedeniyle laparoskopik apendektomi yapılan hastalar çalışmaya alındı. Çocuklar iki gruba ayrıldı. Grup 1’de apendiks rezeksiyonu ve intraperitoneal reaktif sıvının aspirastiyonundan sonra apendektomi lojuna ve subdiyafragmatik bölgeye intraperitoneal bupivakain enjeksiyonu yapıldı. Grup 2’de ise bu bu uygulama yapılmadı. Çocuklar ameliyat sonrası 1., 6., 12. ve 24. saatlerde hemşire tarafından sorgulandı. Ağrı skorları (karın), karın duvarı kesi ağrısı, omuz ağrısı ve ilk analjezik ihtiyacı kaydedildi.
BULGULAR: Çalışmaya 120 çocuk katıldı. Ağrı skor değerleri ve kesi yeri ağrı değerleri açısından iki grup arasında anlamlı fark yoktu (p>0.05). 12. ve 24. saat omuz ağrısı değerleri Grup 1’de anlamlı olarak düşüktü (p<0.05). Grup 1’de analjezik ihtiyacı istatistiksel olarak anlamlı derecede düşüktü (p=0.007).
TARTIŞMA: Bupivakainin cerrahi bölgeye ve subdiyafragmatik bölgeye intraperitoneal olarak enjekte edilmesi, ameliyat sonrası omuz ağrısını ve ameliyat sonrası analjezik ihtiyacını azalttığı görülmektedir. Hasta sayısının artması ile daha anlamlı sonuçlar elde edilebilir.
BACKGROUND: The aim of this study is to determine the effects of local anesthetics administered intraperitoneally in laparoscopic appendectomy.
METHODS: Patients who underwent laparoscopic appendectomy due to acute appendicitis were enrolled in the study. The children were divided into two groups. Intraperitoneal bupivacaine injection to appendectomy site and subdiaphragmatic area was performed after resection of appendix and aspirastion of intraperitoneal reactive fluid in Group 1 while Group 2 did not receive this therapy. The children were questioned by a nurse at postoperative 1st, 6th, 12th, and 24th h. Pain scores (PS) (abdominal), abdominal wall incisional pain (IP), shoulder pain (SP), and first need for analgesics were recorded.
RESULTS: One hundred and twenty children were enrolled to the study. There was no significant difference in PS values and IP values between the two groups (p>0.05). SP values at 12th and 24th h were significantly lower in Group 1 (p<0.05). There was a statistically significant reduce in analgesic need in Group 1 (p=0.007).
CONCLUSION: Intraperitoneal bupivacaine instillation to surgery site and subdiaphragmatic area seems to reduce the SP post-opera-tive and also reduce post-operative analgesic need. More meaningful results can be obtained with an increase in the number of patients.

15.Are the immature granulocyte count and percentage important in continue medical treatment in acute appendicitis? A prospective, randomized, and controlled study
Mehmet Buğra Bozan, Fatih Mehmet Yazar, Ömer Faruk Boran, Özlem Güler, Ayşe Azak Bozan
PMID: 35775679  doi: 10.14744/tjtes.2021.76307  Pages 979 - 987
AMAÇ: Her ne kadar apendektomi akut apandisitte halen küratif tedavi olsa da, komplike olmamış olgularda tıbbi tedavi ön plana çıkmaktadır. Bu çalışmada immatür granülosit (IG) sayısı ve yüzdesinin komplike olmamış akut apandisitin tıbbi tedavisinin başarısındaki rolünün değerlendirilmesi amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Temmuz 2019 ile Nisan 2020 tarihleri arasında akut apandisit olguları ileriye yönelik olarak kayıt edildi. Hasta seçiminde top çekme kullanılarak hastalar tıbbi tedavi grubu (Grup M) ve apendektomi grubu (Grup A) olarak ikiye ayrıldı. Grup M, takibin 24. saatinde tıbbi tedavinin başarılı olduğu (Grup MR) ve olmadığı (Grup MF) olmak üzere iki alt gruba ayrıldı. Başvuru anındaki ve takibin 24. saatindeki IG sayısı ve yüzdesi, C-reaktif protein (CRP) düzeyleri, nötrofil lenfosit oranları ve beyaz küre değerlerindeki değişimler incelendi.
BULGULAR: Çalışmaya dahil olma kriterlerini karşılayan 64 hasta çalışmaya alınarak 31 hasta Grup A’da ve 33 hasta Grup M’de takip edildi. Alt grup incelemesinde Grup MF’de 11 hasta yer alırken Grup MR’de 22 hasta izlendi. Takibin 24. saatinde IG sayısı ve yüzdesi Grup MF’de diğer gruplara oranla yüksek izlendi (IG sayısı için: Grup A ile Grup MF, p=0.002; Grup A ile Grup MR, p=0.111; Grup MR ile Grup MF, p<0.001) (IG yüzdesi için: Grup A ile Grup MF, p=0.001; Grup A ile Grup MR, p=0.809; Grup MF ile Grup MR, p=0.001). Grup MR’de izlenen IG sayısı ve yüzdesindeki azalma IG sayısı ve yüzdesinin etkili olduğunu gösterdi [IG sayısı için: F(148.862)=61, p=<0.001, η2=0.707] [IG yüzdesi için: F(10.157)=0.252, p=<0.001, η2=0.504].
TARTIŞMA: IG sayısı ve yüzdesi komplike olmamış akut apandisit olgularında tıbbi tedavinin başarısını değerlendirmede etkilidir ve komplike olma-mış akut apandisit olgularında tıbbi tedavinin devam edilmesine yol göstermektedir.
BACKGROUND: Although appendectomy is still a curative therapy for acute appendicitis, medical treatment has come to the fore in uncomplicated cases. This study aimed to determine the importance of immature granulocyte (IG) count and percentage for the role of medical treatment success in uncomplicated acute appendicitis.
METHODS: Acute appendicitis cases were prospectively registered between July 2019 and April 2020. Using ball drawing, patients were divided into two groups as medical treatment (Group M) and undergo appendectomy (Group A). Group M was divided into two subgroups as those who responded to medical treatment medically responded (MR) and failed medical treatment (MF) within 24 h of follow-up. Changes in IG count and percentage, C-reactive protein levels, neutrophil-lymphocyte ratio, and white blood cell count between initial administration and 24th h of follow-up were examined.
RESULTS: Sixty-four patients who met the inclusion criteria were followed as 31 patients in Group A and 33 in Group M. At Sub-group MF 11 patients and Subgroup MR 22 patients were followed up. At the 24th h of the follow-up, the IG count and percentage were higher in the Group MF (for IG count: Between Group A and MF, p=0.002; between Group A and Group MR, p=0.111; and between Group MR and MF, p<0.001) (for IG percentage: Between Group A and MF, p=0.001; between Group A and MR, p=0.809; and between Group MF and MR, p=0.001). This decrease in the IG count and percentage suggests that the response to medical treatment was effective [for IG count: F (148.862) = 61, p≤0.001, η2=0.707] [for IG percentage: F (10.157) = 0.252, p≤0.001, η2=0.504].
CONCLUSION: IG count and percentage are effective for evaluating the success of medical treatment of uncomplicated acute ap-pendicitis and they guide in the decision to continue medical treatment of uncomplicated acute appendicitis.

16.Violence in emergency service: The situation of general surgeons in Turkey
Burak Güney, Caner Baysan, Semra Günay
PMID: 35775681  doi: 10.14744/tjtes.2021.89026  Pages 988 - 996
AMAÇ: Sağlıkta şiddet ne yazık ki her serviste olan ancak acil servislerde daha sık görülen bir halk sağlığı ve gelişmişlik sorunudur. Çalışmada, genel cerrahların acilde yaşadıkları şiddeti ve buna yönelik algılarını saptamayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Araştırmamız kesitsel tipte tasarlandı. Ülke genelinde Ağustos–Eylül 2019 döneminde Ulusal Travma ve Acil Cerrahi Derneği’nde kayıtlı 941 genel cerrahın e-postalarına 11 soru içeren anket gönderildi. Çevrimiçi yanıtlanan ankete katılım oranı %9.98 oldu. BULGULAR: Katılımcılardan herhangi bir şekilde şiddete maruz kalanlar ve şiddetle hiç karşılaşmamış olanlar sırasıyla %64.9 ve %16.0’dır. Ankete katılanların %10.6’sını oluşturan kadın cerrahlarda şiddete maruz kalma oranı %90.0’dır. Cerrahın karşılaştığı hasta sayısı arttıkça şiddete uğrama oranı da artmaktadır (p=0.014). Sözel şiddete uğrayanlar hukuki mercilere daha az başvurmaktadır (p=0.046). Mahkemeye başvuran bağlanan cer-rahlar kurumlarından dikkate değer derecede destek görememektedir. Ankete katılanlar, şiddete başvuranların etkin cezalar alması ve uğrayanların da güçlü bir şekilde desteklenmesi gerektiğini bildirdiler.
TARTIŞMA: Acil serviste şiddete maruz kalan uzmanlar arasında genel cerrahlar da yer almaktadır. Cerrahların şiddete maruz kalma riskinin artması iş yükü ile ilişkilidir. Mahkeme aşamasına taşınan sözlü şiddet, fiziksel şiddete göre daha az görülmektedir. Yasal düzenlemelerle güçlendirilmiş ciddi yaptırımların çözüm için atılacak ilk adım olması uygun olacaktır.
BACKGROUND: Violence in healthcare in public health is a problem about socio-economic and personal development that is un-fortunately seen in every service but more frequently in emergency departments. In our study, we aimed to determine the violence experiences of general surgeons in the emergency room and their perceptions about it.
METHODS: The study is designed in a cross-sectional type. We sent a survey containing 11 questions to the e-mails of 941 general surgeons registered in the National Trauma and Emergency Surgery Association in August–September 2019. The rate of participation to the online survey was 9.98%.
RESULTS: The participants who have been subjected to violence in anyway and who have never encountered violence were 64.9% and 16.0%, respectively. Female surgeons composed 10.6% of the participants and their rate of exposure to violence was 90.0%. When the number of patients accepted by the surgeon increased, the rate of being exposed to violence rose (p=0.014). Those who’re ex-posed to verbal violence applied to courts less frequently (p=0.046). The surgeons whose had to applied to courts could not receive remarkable support from their institutions. The participants stated that who’re source of violence should get effective punishments and victims should be strongly supported.
CONCLUSION: The specialists exposed to violence in the emergency room include general surgeons. Increase of the risk of ex-posure to violence for surgeons correlates workload. Verbal violence moved to the court stage has observed less frequently than the physical. It would be appropriate to take serious sanctions strengthened by legal regulations as the first step toward a solution.

17.Measuring the shape and dimensions of normal the bony structures in the craniovertebral junction from computed tomography images of the pediatric age group
Mustafa Kaya, Davut Ceylan, Tibet Kaçıra, Emrah Keskin, Yıldıray Çelenk, Ezel Yaltırık Bilgin, Özlem Kıtıki Kaçıra
PMID: 35775670  doi: 10.14744/tjtes.2022.45610  Pages 997 - 1007
AMAÇ: Bu çalışma, pediatrik yaş grubunun bilgisayarlı tomografi (BT) görüntülerinden kraniyovertebral bileşkedeki kemikli yapıların morfometrik referans değerlerini belirleyerek literatüre katkıda bulunmayı amaçlamaktadır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmada, 2016–2020 yılları arasında yaşları 3–15 arasında değişen, 151 basit travmalı çocuk hastanın servikal BT’leri değerlendirildi. Tüm BT incelemelerinde 32-kesitli bir BT kullanılarak, kafa tabanı ve C1-C2 bileşkesinin görüntüleri değerlendirildi. Bu görüntülerden Wachenheim clivus kanal açısı (WKA), Welcher bazal açısı (WBA), kraniyoservikal tilt açısı (KST), Power oranı (PO), Atlantodens intervali (ADI), McRae Line (MRL), McRae - Dens mesafesi, Bazion-Dens aralığı (BDA), Bazion-aksis aralığı (BAA), Atlantooksipital mesafe (AOM) olmak üzere toplam 10 ölçüm elde edildi.
BULGULAR: Cinsiyet grupları karşılaştırıldığında MRL (p=0.011) ve AOM (p<0.001) ölçümleri erkeklerde anlamlı olarak yüksek bulundu. McRae-Dens mesafesi, BDA ve AOM 3–9 yaş arası hastalarda anlamlı olarak daha yüksekti (sırasıyla, p=0005, p=0.003, p<0.001) ve BAA (p=0.001) anlamlı olarak 10–15 yaşındaki hastalarda daha yüksekti. McRae - Dens mesafesi (p=0.119) odontoid apeksinde terminal kemikçik olan ve olmayan hastalar arasında benzerdi. Ancak terminal kemiği olmayan hastalarda BDA anlamlı olarak daha yüksekti (p=0.048). WKA, WBA, KST ve PO dışın-daki tüm parametreler, hasta yaşı ile istatistiksel olarak anlamlı şekilde ilişkiliydi (sırasıyla, p=0.21, p=0.13, p=0.70, p=0.99).
TARTIŞMA: Bu çalışmada, pediatrik yaş grubunun BT görüntülerinden kraniyovertebral bileşkedeki kemik yapılarının morfometrik referans değer-leri belirlendi.
BACKGROUND: The aim of this study is to contribute to the literature by determining the morphometric reference values of the bony structures in the craniovertebral junction (CVJ) from computer tomography (CT) images of the pediatric age group.
METHODS: In this study, CT’s of 151 simple trauma patients aged between 3 and 15 years between 2016 and 2020 were evaluated. All CT examinations were performed using a 32-slice CT and included images of the skull base and C1-C2 junction. A total of 10 measurements were obtained from these images, including Wachenheim clivus canal angle (WCA), Welcher basal angle (WBA), Cran-iocervical tilt angle (CCT), power ratio (PR), Atlantodens interval, McRae Line (MRL), McRae - Dens distance, basion-dens interval (BDI), basion-axis interval (BAI), and atlantooccipital measurement (AOM).
RESULTS: In comparison between gender groups, MRL (p=0.011) and AOM (p<0.001) measurements were found to be significantly higher in males. McRae-Dens distance, BDI, and AOM were significantly higher in patients aged 3–9 years (respectively, p=0005, p=0.003, p<0.001), and BAI (p=0.001) was significantly higher in patients aged 10–15 years. The McRae - Dens distance (p=0.119) was similar between patients with and without terminal ossicle in odontoid apex. But BDI of patients without terminal ossicle was significantly higher (p=0.048). All parameters, except the WCA, WBA, CCT, and PR, were statistically significantly correlated with the patient age (respectively, p=0.21, p=0.13, p=0.70, p=0.99).
CONCLUSION: In this study, the morphometric reference values of the bone structures at the CVJ were determined from the CT images of the pediatric age group.

18.Comparison of effective factors in loss of reduction after locking plate-screw treatment in humerus proximal fractures
Levent Adıyeke, Ali Geçer, Oğuzhan Bulut
PMID: 35775667  doi: 10.14744/tjtes.2022.28742  Pages 1008 - 1015
AMAÇ: Proksimal humerus kırıklarında cerrahi tespit sonrası redüksiyon kaybı meydana gelebilmektedir. Bu çalışmada, kilitli plak ile tedavi edilen olgularda redüksiyon kaybında etkili faktörler ve redüksiyon kaybı derecesi ile ilişkisi analiz edildi.
GEREÇ VE YÖNTEM: Deplase proksimal humerus kırığı nedeniyle kilitli plak ile cerrahi tedavi uygulanan ve takiplerde redüksiyon kaybı meydana gelen 48 olgu çalışmaya alındı. Hastalar redüksiyon kaybı derecelerine göre iki gruba ayrıldı. Erken ve geç dönem baş boyun açısı, baş yükseklik kaybı, medial destek deplasman miktarı, vida penetrasyonu, implant-vida oranı, greft kullanımı, medial destek kalkar vida uygulanımı, kaynama gecikmesi/kaynamama, artroz ve AVN bulguları incelendi.
BULGULAR: Erken dönem baş-boyun açısı Grup I (n=27) hastalarda ortalama 133°±9.9 (118°–141°), baş-plak uç nokta arası mesafe 8.08±2.8 mm, medial destek kırık fragman arası deplasman 1.19±0.9 mm iken geç dönem baş-boyun açısı ortalama 120°±11.8 (106°–136°), baş-plak uç nokta arası mesafe 5.6±3.2 mm, medial destek kırık fragman arası deplasman 2.79±1.9 mm olarak bulundu. Grup II (n=21) hastalarda erken dö-nem baş-boyun açısı ortalama 131±11.2 (114°–143°), baş-plak uç nokta arası mesafe 11.5±3.1 mm, medial destek kırık fragman arası deplasman 1.69±1.8 mm iken geç dönem baş-boyu açısı ortalama 112°±13.1 (98°–120°), baş-plak uç nokta arası mesafe 6.3±3.3 mm, medial destek kırık fragman arası deplasman 6.79±1.9 mm olarak bulundu. Medial yer değiştirme miktarı ile NSA (p=0.0313) ve HHH’deki (p=0.0272) değişiklikler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki görülürken gruplar arasında kullanılan vida oranları, kırık tipi ve yaş ile anlamlı ilişki görülmedi. TARTIŞMA: Proksimal humerus kırıklarında kilitli plak ile cerrahi tedavi sonrası redüksiyon kaybında birçok faktör etkili olmaktadır. Özellikle medial bölge desteğinin sağlanması ameliyat sonrası dönemde redüksiyon devamlılığı için önemli olup medial deplasman miktarı ile baş-boyun açısı ve baş yükseklik değerleri arasında ilişki olduğu görülmüştür.
BACKGROUND: In proximal humerus fractures, loss of reduction can occur following surgical fixation. The factors that affect loss of reduction in cases treated with locking plates as well as their relationship with the degree of loss of reduction were investigated in this study.
METHODS: The study included 48 patients who underwent surgical treatment with a locking plate for a displaced proximal humerus fracture and experienced loss of reduction during follow-up. According to the degree of reduction loss, patients were divided into two groups as low grade and severe loss of reduction. The following parameters were investigated: Head-neck angle, loss of head height, degree of medial support displacement, screw penetration, implant-to-screw ratio, graft use, calcar screw application for medial sup-port, delayed union/nonunion, arthrosis, and avascular necrosis findings.
RESULTS: In the early period, in Group I (n=27) and Group II (n=21) patients, the mean head-neck angle was 133°±9.9° (118°–141°) and 131°±11.2° (114°–143°), the distance between the head-plate end points was 8.08±2.8 mm and 11.5±3.1 mm, and the displace-ment between the medial support fracture fragment was 1.19±0.9 mm and 1.69±1.8 mm, respectively. Furthermore, in the late period, the mean head-neck angle was 120°±11.8° (106°–136°) and 112°±13.1° (98°–120°), the distance between the head-plate end points was 5.6±3.2 mm and 6.3±3.3 mm, and the displacement between the medial support fracture fragment was 2.79±1.9 mm and was 6.79±1.9 mm in Group I and Group II patients, respectively. While there was a significant relationship between the amount of medial displacement and changes in neck-shaft angle (p=0.0313) and humeral head height (p=0.0272), there was no significant relationship between the groups in terms of screw ratios, fracture type, and age.
CONCLUSION: Many factors influence loss of reduction in proximal humerus fractures after surgical treatment with a locking plate. Supporting the medial region is particularly critical for maintaining reduction in the post-operative period. Furthermore, a relationship was revealed between the amount of medial displacement and the values of head-neck angle and head height.

CASE REPORTS
19.Infectious aortitis from pyogenic spondylitis and psoas abscess: Case report
Kwang Yul Jung, Hosub Chung
PMID: 35775686  doi: 10.14744/tjtes.2022.12925  Pages 1016 - 1019
Enfeksiyöz aortitin çeşitli nedenleri vardır; esas olarak anevrizma ile kendini gösterir ve cerrahi girişim olmaz ise ölümcüldür. Bu olgu sunumu, ateş ve sırt ağrısı gelişen ve başlangıçta enfeksiyöz aortit tanısı konan ve tanısı kontrastlı bilgisayarlı tomografi (BT) ile doğrulanan 89 yaşında bir kadın hastayı tanımlamaktadır. Başvuru sırasında BT ile görülemeyen ve pozitron emisyon tomografisi (PET) ile doğrulanan piyojenik spondilit ve psoas apsesi, enfeksiyöz aortit nedeni olarak tanımlandı. Perkütan drenaj ve intravenöz antibiyotik tedavisi sonrası hasta cerrahi müdahale yapılmadan iyilik hali ile taburcu edildi. Bu olgu sunumu, enfeksiyöz aortit nedenini belirlemede PET’nin kritik rolünü vurgulamakta ve antibiyotiklerle ardışık tedavinin ve zamanında radyolojik görüntülemenin etkinliğini göstermektedir.
Infectious aortitis has various causes, presents mainly with an aneurysm, and is fatal without surgical intervention. This case report describes an 89-year-old woman who developed fever and back pain which initially diagnosed infectious aortitis confirmed through contrast-enhanced computed tomography (CT). Pyogenic spondylitis and psoas abscess, which were not visible through CT at admis-sion, were identified as the cause of infectious aortitis confirmed through positron emission tomography (PET). After percutaneous drainage and intravenous antibiotics, the patient was discharged in good condition and without surgical intervention. This case report emphasizes the critical role of PET in identifying the cause of infectious aortitis and demonstrates the effectiveness of successive treat-ment with antibiotics and timely radiologic intervention.

20.Delayed presentation of gluteal compartment syndrome presenting with peroneal palsy secondary to superior gluteal artery pseudoaneurysm following ballistic injury
Ahmet Burak Bilekli, Nisa Selin Kılınç, Çağrı Neyişci, Yusuf Erdem, Doğan Bek
PMID: 35775677  doi: 10.14744/tjtes.2020.72066  Pages 1020 - 1026
Süperior gluteal arter hasarına ve psödoanevrizma oluşumuna sekonder gluteal kompartman sendromu çok nadir görülen bir durumdur. Meydana geldiğinde, genellikle erken hipovolemik değişikliklere neden olan, akut ve hayatı tehdit edici bir kanama ile kendini gösterir. Literatürde travma son-rası gluteal kompartman sendromunun gecikmiş sunumu nadiren tanımlanmıştır ve bu olgularda genellikle siyatik sinir felci, hemodinamik instabilite, azalmış hemoglobin düzeyleri, artan kalça ağrısı ve gluteal bölgede gelişen büyük bir hematom bulguları bildirilmiştir. Bu yazıda, tanı ve tedavide yaklaşık 20 günlük bir gecikmeyle merkezimize normal hemodinamik bulgular ve siyatik sinirin peroneal bölümünün lezyonu ile başvuran, ateşli silah yaralanması sonrası gelişen süperior gluteal arter psödoanevrizmasına ikincil bir gluteal kompartman sendromu olgusu sunulmaktadır. Semptomların başlamasından yaklaşık 13 gün sonra hastaya acil anjiyografik embolizasyon ve fasyotomi uygulanmıştır. Hasta cerrahi sonrası ek nörolojik hasar yaşamadan hızlı bir iyileşme süreci yaşamış ve bölgesel yara ile ilgili komplikasyonlar veya herhangi bir sistemik komplikasyon görülmemiştir. Bu olgu sunumu, bu nadir durumun erken tanı ve tedavisinin önemini vurgulamaktadır.
Gluteal compartment syndrome (CS) secondary to the superior gluteal artery (SGA) injury and pseudoaneurysm formation is a very rare condition. When it does occur, it usually manifests with acute and life-threatening hemorrhage resulting in early hypov-olemic changes. Delayed presentation of the gluteal CS (GCS) after trauma has been described in the literature seldom and these cases were demonstrated with sciatic nerve palsy, hemodynamic instability, decreased hemoglobin levels, increasing buttock pain, and a large gluteal hematoma. In this report, we present a case of GCS presenting with the palsy of the peroneal division of the sciatic nerve secondary to SGA pseudoaneurysm following ballistic injury, with a delay of nearly 20 days in diagnosis and treatment with normal hemodynamic findings. The patient required emergent angiographic embolization and then fasciotomy which were approx-imately 13 days after the onset of the symptoms. The patient made a positive recovery with no further neurologic deterioration and none local wound or systemic complications. This case emphasizes the importance of early diagnosis and treatment of this rare condition.

21.Use of Sengstaken–Blakemore tube in a different indication: A case report
Emin Tunç Demir, Mehmet Çuhadar
PMID: 35775668  doi: 10.14744/tjtes.2020.36155  Pages 1027 - 1030
Trakeostomi günümüz yoğun bakımlarında sıklıkla uygulanan bir işlem haline gelmiştir. Bazı trakeostomi komplikasyonları hayatı tehdit eden durumlara neden olabilmektedir. Burada, açık cerrahi trakeostomi ilişkili nadir bir komplikasyon olan posterior trakeal membran laserasyonun yol açtığı trakea-özefagal fistülün genişleyerek tek pasaj haline geldiği, bir olgu sunuldu. Bu hastada konvansiyonel girişimler ile bir sonuç alınamadı, daha önce litaratürde rastlanılmayan Sengstaken-Blackmore tüpü uygulanması ile komplikasyonların önüne geçilebildiği gösterildi.
Tracheostomy has become a common procedure in today’s intensive care units. On the other hand, tracheostomy has some life-threat-ening complications. In here, we presented that an interesting case of a tracheaesophageal fistula, rare complication of surgical trache-ostomy, caused by posterior tracheal membrane laceration than has progressed to form a single passage. This passage progressively led both air trapping in gastrointestinal tract due to required mechanical ventilatory support and reflux of gastrointestinal content into tracheobronchial tree. Conventional measures were not beneficial, nor immediate surgical repair was feasible due to unstable condition of the patient. Then, a Sengstaken–Blackmore tube was introduced and overwhelmed the condition.

22.Uncommon presentation of Meckel’s diverticulum in a child with decompensated hypovolemic shock
Nihan Şık, Aslıhan Uzun, Ali Öztürk, Efil Aydın, Osman Zeki Karakuş, Murat Duman, Durgül Yılmaz
PMID: 35775669  doi: 10.14744/tjtes.2020.39887  Pages 1031 - 1034
Meckel divertikülü (MD), gastrointestinal sistemin en yaygın doğumsal anomalisidir ve nonspesifik semptom ve bulgularla ortaya çıkabilen, intestinal obstrüksiyon, gastrointestinal kanama veya perforasyonlu/perforasyonsuz enflamasyon gibi ciddi komplikasyonlara neden olabilir. Acil servisimize genel durumu kötü olup, dekompanse hipovolemik şok belirtileri ile kabul edilen 2.5 yaşında bir erkek çocuğu olgusunu sunuyoruz. Bu olgu, ameli-yathanede, MD’nin iki komplikasyonunun çok nadir bir kombinasyonu olan intestinal volvulus ve internal herni ile sonuçlanmıştır.
Meckel’s diverticulum (MD) is the most common congenital anomaly of the gastrointestinal tract and may cause serious complications such as intestinal obstruction, gastrointestinal hemorrhage, or inflammation with/without perforation, which can present with non-spe-cific symptoms and signs. We report on the case of a 2.5-year-old boy admitted to our emergency department in poor condition, with compatible signs of decompensated hypovolemic shock. This case finally resulted in intestinal volvulus and internal hernia, a very rare combination of two complications of MD, as determined in the operating room.

23.Gastric perforation: An unusual complication after esophageal intubation
Ozan Akıncı, Özlem Akıncı
PMID: 35775685  doi: 10.14744/tjtes.2022.08395  Pages 1035 - 1037
Yanlışlıkla yapılan özofagus entübasyonuna sekonder gastrik perforasyon oldukça nadir görülen mortal bir komplikasyondur ve literatürde yalnızca birkaç olgu raporlanmıştır. Erken tanı ve hızlı cerrahi müdahale bu ölümcül komplikasyonun yönetiminde önemlidir. Bu olgu sunumunda akut hipoksemi nedeniyle yoğun bakım ünitesinde entübasyon uygulanan ve sonrasında gastrik perforasyon gelişen sıradışı bir olgu ile ilgili deneyimimizi sunduk.
Gastric perforation secondary to accidental esophageal intubation is a very rare mortal complication with only a few cases reported in the literature. In the management of this fatal complication, the early diagnosis and rapid surgical intervention are critical. In this case report, we present our experience with an unusual case, who required intubation in the intensive care unit due to acute hypoxemia and subsequently developed gastric perforation.

24.Wohlfahrtiimonas chitiniclastica-related soft-tissue infection and osteomyelitis: A rare case report
Mustafa Onur Karaca, Merve Gürler, Meltem Afacan, Mustafa Mert Terzi, Ebru Evren, Güle Çınar Aydın, Alper Tekeli, Mahmut Kalem, Zeynep Ceren Karahan
PMID: 35775665  doi: 10.14744/tjtes.2022.01409  Pages 1038 - 1041
Wohlfahrtiimonas chitiniclastica, ilk olarak parazitik bir sinek olan Wohlfahrtia magnifica’dan izole edilen nadir bir patojendir. Nadir görülen ancak yeni ortaya çıkan bir insan patojenidir ve yalnızca Avrupa ve Güney Amerika’da rapor edilmiştir. Bugüne kadar farklı coğrafi konumlardan kaynaklanan zoonotik bir patojen olduğu bildirilmiştir. Türkiye’de osteomiyelitten muzdarip bir hasta olan mevcut olgu, bu ülkedeki bu patojenin ilk olgusudur ve şimdiye kadar W. chitiniclastica ile ilişkili osteomiyelit ile ilgili herhangi bir rapor mevcut değildir. Ortaya çıkan bu insan patojenlerine ilişkin klinik farkındalık, bulaşıcı hastalıkları kontrol etmek için oldukça önemlidir.
Wohlfahrtiimonas chitiniclastica is a rare pathogen that was first isolated from Wohlfahrtia magnifica, a parasitic fly. It is an uncommon, but an emerging human pathogen reported only in Europe and South America. Until today, it has been reported to be a zoonotic pathogen originating from different geographic locations. The present case, a patient suffering from osteomyelitis in Turkey, represents the first report of this pathogen in this country and so far no reports of related osteomyelitis associated with W. chitiniclastica is available. Clin-ical awareness of these emerging human pathogens is crucial for controlling infectious diseases.