p-ISSN: 1306-696x | e-ISSN: 1307-7945
Volume : 27 Supp : 1 Year : 2021

Quick Search




Turkish Journal of Trauma and Emergency Surgery - Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 27 (1)
Volume: 27  Issue: 1 - January 2021
EDITORIAL
1.Editorial
Mehmet Hamdi Kurtoğlu, Mehmet Eryılmaz, Mehmet Mahir Özmen
Page I

RESEARCH ARTICLE
2.Effects of polyurethane membrane on septic colon anastomosis and intra-abdominal adhesions
Gökhan Yılmaz, Yaşar Özdenkaya, Oğuzhan Karatepe, Yusuf Tanrıkulu, Gülçin Kamalı, Orhan Yalçın
PMID: 33394469  doi: 10.14744/tjtes.2020.41624  Pages 1 - 8
AMAÇ: Gastrointestinal sistem cerrahisinden sonra görülen anastomoz kaçağı ve adezyonlar hala önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Anastomoz kaçağı oranı %3–8 iken, kaçağa bağlı mortalite oranı %30’un üzerindedir. Karıniçi sepsis anastomoz kaçağının iyi bilinen bir nedenidir. Ayrıca, karıniçi adezyon hastane başvurularının ve morbidite ve mortalite ile ilişkili reoperasyonların önemli bir nedenidir. Bu çalışmada, bir poliüretan membranın anastomoz iyileşmesi ve karıniçi yapışıklıklar üzerine etkileri araştırıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma için dört gruba ayrılmış 32 Wistar Albino sıçan kullanıldı. Çekal ligasyon ve perforasyon oluşturulduktan sonra peritoneal refleksiyonun 2 cm yukarısından standart sol kolon rezeksiyonu ve anastomozu yapıldı. Kontrol gruplarına (1, 3) herhangi bir tedavi verilmedi. Deney grubunda (2, 4) ise kolon anastomozunun etrafına poliüretan membran sarıldı. Patlama basıncı, hidroksiprolin, IL-6 (interlökin 6), NO (nitrik oksit), TPA (doku plazminojen aktivatörü), TNF-α (Tümör nekroz faktörü alfa) seviyeleri ölçüldü ve relaparotomi sonrası anastomozun histopatolojik özellikleri analiz edildi. Ayrıca adezyon skorları ölçüldü.
BULGULAR: Üçüncü ve beşinci günler arasında sakrifiye edilen hayvanlar arasındaki ortalama patlama basıncı değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p=0.259, p=0.177). Tüm gruplar karşılaştırıldığında, hidroksiprolin, NO, IL-6 seviyeleri arasında anlamlı bir fark gözlenmedi (p=0.916, p=0.429, p=0.793, p=0.332, p=0.400, p=0.317). Bununla birlikte, grup 2 ve grup 4’te, TPA seviyeleri poliüretan membran tedavisi ile anlamlı olarak yüksekti (p=0.001, p=0.003) ve adezyon skorlarına göre istatistiksel olarak anlamlı bir fark vardı (p<0.035). Grup 2 ve grup 4, grup 1 ve grup 3’ten daha düşük adezyon skorlarına sahipti.
TARTIŞMA: Biz deneysel septik kolon anastomoz modelinde poliüretan membranın histopatolojik ve biyokimyasal iyileşme üzerinde pozitif veya negatif bir etkisi olmadığını bulduk. Ancak, poliüretan membranın anastomoz çevresine uygulanması intraabdominal adezyonları etkili bir şekilde azaltmaktadır.
BACKGROUND: Anastomotic leakages and adhesions after gastrointestinal tract surgery are still a significant cause of morbidity and mortality. The rate of anastomotic leakage is 3%–8%, whereas the mortality from leakage is over 30%. Intra-abdominal sepsis is a well-known cause of anastomotic leakage. In addition, intra-abdominal adhesion is a major cause of hospital admissions and reoperations and is associated with morbidity and mortality. In this study, we aimed to investigate the effects of a polyurethane membrane on anastomotic healing and intra-abdominal adhesions.
METHODS: This study used 32 Wistar albino rats divided into four groups. Standard resection of left colon 2 cm above the peritoneal reflection and colonic anastomosis were performed after causing abdominal sepsis through caecal ligation and perforation. The control groups (1 and 3) received no further treatment. The experimental groups (2 and 4) received the polyurethane membrane around the colonic anastomosis. Burst pressure, hydroxyproline, interleukin-6 (IL-6), nitric oxide (NO), tissue plasminogen activator (tPA), and tumor necrosis factor-alpha (TNF-α) levels were measured, and histopathological characteristics of the anastomosis were analyzed after re-laparotomy. Moreover, adhesion scores were measured.
RESULTS: No statistically significant differences were found in the mean burst pressure levels between sacrificed animals on days three and five (p=0.259, p=0.177). When all the groups were compared, no significant difference was observed in the hydroxyproline, NO, and IL-6 levels (p=0.916, p=0.429, p=0.793, p=0.332, p=0.400, p=0.317). However, in groups 2 and 4, the tPA levels were significantly increased by Opsite therapy (p=0.001, p=0.003), and a statistically significant difference was observed in the adhesion scores (p<0.035). Groups 2 and 4 had significantly lower adhesion scores than groups 1 and 3.
CONCLUSION: We found that Opsite therapy had no positive or negative effects on histopathological and biochemical healing in the experimental septic colon anastomosis model. However, the perianastomotic application of polyurethane membrane effectively decreased the intra-abdominal adhesions.

3.The effects of sildenafil and N-acetylcysteine the zone of stasis in burns
Meriç Emre Bostancı, Ceylan Hepokur, Erol Kisli
PMID: 33394467  doi: 10.14744/tjtes.2020.25679  Pages 9 - 16
AMAÇ: Yanık yarasının iyileşmesinde, yanıkta oluşan yaralanma zonları; hiperemi, staz, koagülasyon zonu büyük önem taşımaktadır. Yanığın patofizyolojisindeki gelişmeye bağlı olarak yanık ciltte oluşan yanık zonları bulunmuş ve tedavi buna göre daha da gelişmiştir. Bu zonlar; koagülasyon, staz ve hiperemi zonudur. Nekroz zonu tedavisi eksizyon ve kaybolan cildin greft olarak onarımıdır. Staz zonu eğer 24–48 saat içinde yanık tedavisi iyi yönetilirse tam olarak iyileşir. Aksi takdirde koagülasyon zonuna dahil olur. Hiperemi zonu zaten kendiliğinden iyileşebilen bir alandır. Staz zonunun kurtarılması yanık tedavisinde oldukça önem taşımaktadır. Yanık alanda oluşan hipermetabolizma sonucu ortaya çıkan aktif oksijen radikalleri staz zonunun koagulasyon zonuna dönüşümünü hızlandırdığı bilinmektedir. Bu deneysel çalışmanın amacı, yanık staz zonu üzerine sildenafil ve N-asetilsisteinin etkilerini incelemek ve yanıkta yara iyileşmesine katkısı olup olmadığını ortaya koymaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmada 200±20 gr ağırlığında Wistor Albino cinsi dört aylık 32 adet dişi sıçan kullanıldı. Sıçanlar dört gruba ayrıldı. Bu 24 sıçana anestezi altında Regas ve Ehrlich tarafından tanımlanan deneysel yanık modeli uygulandı. Grup 1; sham, Grup 2; intraperitoneal kontrol, Grup 3; sildenafil çalışma (günlük 10 mg/kg dozunda intraperitoneal 10 gün süreyle), Grup 4; N-asetilsistein çalışma (günlük 100 mg/kg dozunda intraperitoneal 10 gün süreyle) grupları olarak belirlendi. Malondialdehit, glutatyon peroksidaz, süperoksit dismutaz, katalaz düzeyleri için serum ve sitopatolojik çalışma için doku örnekleri alındı. Tüm sıçanlar deneyin 10. gününde sakrifiye edildi. Ödem, hiperemi, epitel dejenerasyonu, nekroz, iltihabi infiltrasyon ve fibrozis ölçümleri yapıldı.
BULGULAR: Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında tedavi edilen iki grupta doku hasar skoru düşük bulundu. MDA düzeyi; Grup 3 ve Grup 4’te, Grup 2’ye göre düşük, Grup 3’te Grup 4’e göre düşük bulundu. SOD, katalaz ve GPH-Px düzeyleri, Grup 3’te ve Grup 4’te Grup 2’ye göre yüksek, Grup 3’te, Grup 4’e göre yüksek bulundu.
TARTIŞMA: Çalışmamızın sonuçları, sıçanlarda oluşturulan deneysel yanık modelinde sildenafil ve N-asetilsisteinin oksidatif stres düzeyini azaltıcı, yara iyileşmesini arttırıcı olumlu etkileri olduğunu desteklemektedir. Bu konu üzerinde ileri deneysel çalışmalara ihtiyaç vardır.
BACKGROUND: In burn wound healing, zones of burn, namely zone of hyperemia, the zone of stasis, and zone of coagulation, have crucial importance. These zones have been identified based on the pathophysiology of the burn, and treatment of burn has been improved. The zone of necrosis is treated by excision and repair through grafting. Zone of stasis fully recovers in 24–48 h if the burn treatment is managed well. Otherwise, it may convert to a zone of coagulation. Hyperemia zone is a zone that recovers itself. Recovery of the zone of stasis is very critical in burn treatment. Active oxygen radicals produced due to the hypermetabolism due to burn wounds are known to speed to the process of the zone of stasis converting into the zone of coagulation. The present experimental study aims to evaluate the effects of sildenafil and N-acetylcysteine on the zone of stasis and to establish whether they had any contribution to wound healing in burns.
METHODS: In the present study, 32 four months old female Wistar Albino rats with 200±20 gr body weights were used. The rats were divided into four groups as the sham group (Group 1), the intraperitoneal group (Group 2), Sildenafil group (Group 3, intraperitoneal 10 mg/kg for 10 days), N-acetylcysteine (Group 4, intraperitoneal 100 mg/kg for 10 days). Tissue samples were collected for serum and cytopathology studies of the Malondialdehyde level, glutathione peroxidase, superoxide dismutase, and catalyze enzyme activity. All the rats were sacrificed on the 10th day of the tests edema, hyperemia, epithelial degeneration, necrosis, inflammatory infiltration and fibrosis measurements were made.
RESULTS: When compared with the controls, both of the treatment groups had lower tissue damage scores. MDA level was lower in Group 3 and 4 compared to Group 2 and lower in Group 3 compared to Group 4. SOD, catalase and GPH-Px levels were higher in Group 3 and Group 4 compared to Group 2 and higher in Group 3 compared to Group 4.
CONCLUSION: The results of our study conducted on an experimental burn model created by rats support that Sildenafil and N-acetylcysteine have positive effects, such as decreasing oxidative stress level and increasing wound healing in burns. Further experimental studies are required on this subject.

CLINICAL ARTICLE
4.Abdominal aortic aneurysm screening: A pilot study in Turkey
Mehmet Ali Koç, Omer Arda Cetinkaya, Evren Üstüner, A. Gülsen Ceyhun Peker, Mehmet Uungan, Uğur Bengisun
PMID: 33394483  doi: 10.14744/tjtes.2020.89342  Pages 17 - 21
AMAÇ: Bu çalışma 60 yaş ve üzeri Türk erkekleri arasında abdominal aort anevrizması (AAA) prevalansını ve bununla ilişkili faktörleri değerlendirmeyi amaçlamaktadır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ankara ilinin Keçiören ilçesinde bulunan 62 aile hekimliği aracılığıyla 60 yaş ve üzeri erkek bireyler çalışmaya davet edildi ve 239 gönüllü çalışmaya alındı. Gönüllüler B-mod ultrason ile tarandı. Dıştan dışa çapı 3 cm ve üzeri tespit edilen aort anevrizmatik kabul edildi. Ayrıca katılımcılar yaş, boy, ağırlık, bilinen hastalıklar ve risk faktörleri açısından da sorgulandı.
BULGULAR: On bir katılımcıda AAA tespit edildi (%4.6). Sigara içme öyküsü olanlarda AAA riskininin arttığı tespit edildi (Odds ratio: 12.75; CI %95, 1.2–134.3). Daha önce miyokart enfarktüsü geçirmiş olanlarda anevrizma oranının, geçirmemiş olanlara göre daha yüksek olduğu tespit edildi (p=0.007). Benzer bir şekilde, koroner anjiyo yapılma öyküsü olanlarda yapılmayanlarra göre anevrizma oranının daha fazla olduğu görüldü (sırasıyla %9.5 ve %1.9). Ayrıca aort çapları ile diyabet ve periferik arter hastalığı arasında negatif korelasyon olduğu görüldü.
TARTIŞMA: Abdominal aort anevrizması rüptüre olduğu zaman ölüm oranı yüksek fakat önlenebilir bir hastalıktır. AAA’yı önlemeye hastalığın toplumda görülme oranını araştırarak başlamak gereklidir. Sonuçlarımız literatür ile uyumlu bulunmuştur. Fakat çalışmamız bir pilot çalışma olarak tasarlanmıştır ve daha geniş katılımlı çalışmalara ihtiyaç vardır.
BACKGROUND: This study aims to evaluate the prevalence of abdominal aortic aneurysm (AAA) in Turkish men aged 60 years and older and the factors associated with AAA.
METHODS: Through sixty-two family health centers located in the Kecioren district of Ankara, 239 male volunteers of the target age were recruited for this pilot study. The volunteers were scanned using B-mode ultrasonography. An aorta of 3 cm or larger in outer to outer diameter was accepted as having AAA. The participants were screened for age, height, weight, known diseases and risk factors.
RESULTS: AAA was detected in 11 volunteers (4.6%). A history of smoking increased the risk of AAA (Odds ratio: 12.75; CI 95%, 1.2–134.3). The presence of an aneurysm with a history of myocardial infarction (MI) was statistically significant when compared to volunteers without a history of MI (p=0.007). Similarly, volunteers with a history of coronary angiography had a greater risk of an aneurysm than volunteers without (9.5% and 1.9%, respectively). Also, there was a negative correlation between diabetes, peripheral arterial disease, and aortic diameters.
CONCLUSION: Although AAA has high mortality rates when ruptured, it is a preventable disease. Therefore, it is necessary to know the prevalence of AAA in Turkey. Our findings were compatible with the literature. However, our study was performed as a pilot study, and there is a need for larger studies in our country.

5.Comparative analysis of the management of acute appendicitis between the normal period and COVID-19 pandemic
Serhat Meriç, Talar Vartanoglu Aktokmakyan, Merve Tokocin, Yunus Emre Aktimur, Nadir Adnan Hacım, Osman Bilgin Gülcicek
PMID: 33394473  doi: 10.14744/tjtes.2020.46487  Pages 22 - 25
AMAÇ: Bilindiği üzere akut apandisit, en sık acil abdominal cerrahi nedenidir. COVID-19 pandemisinin akut apandisit ve cerrahi tedavisi üzerindeki etkilerini değerlendirmek amacıyla yapılan çalışmalar kısıtlıdır ve yeterli bilgi mevcut değildir. Mevcut karşılaştırmalı çalışma, COVID-19 pandemisi sırasında ve geçen yıl aynı periyodu kapsayan dönemde apendektomi ameliyatı geçiren hastaların apendektomi sonuçlarını ve enfeksiyon kontrolünü bildirmeyi amaçlamaktadır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Gerçekleştirilen geriye dönük gözlemsel çalışma, karşılaştırmalı olarak 13.03.19–13.05.19 ve 13.03.20–13.05.20 tarihleri arasında akut apandisit nedeniyle ameliyat edilen hastalar üzerinde gerçekleştirildi.
BULGULAR: Çalışmaya 150 hasta (2019’da 110 hasta; 2020’de 40 hasta [COVID-19 pandemi sırasında]) dahil edildi ve hastalar sırasıyla Grup A (Normal dönem) ve Grup B (Pandemi dönemi) olarak isimlendirildi. Ortalama yaş, ortalama VKİ ve ortalama kalış süresi arasında anlamlı bir fark olmadığı için istatistiksel olarak kıyaslanabilir gruplar olarak değerlendirildi. Grup A ve Grup B komorbiditeleri arasında anlamlı fark gözlendi (p=0.033). Grup A ve Grup B’nin laboratuvar değerleri ve radyolojik bulguları arasında anlamlı bir fark yoktu. Grup A ile Grup B’nin perforasyon sayısı arasında anlamlı fark tespit edildi (p=0.029). Grup A ve Grup B’nin yoğun bakım ihtiyacı ile laparoskopiden konvansiyonel apendektomiye geçiş sayıları arasında anlamlı bir fark yoktu.
TARTIŞMA: Çalışmamızda da görüldüğü üzere, hastaneye geç başvuru, komplike olgulara neden olmuş ve zaten sıkıntılı bir dönem olan pandemi sürecinde, akut apandisit yönetimini daha da zorlaştırmıştır. COVID-19 salgını sırasında, acil cerrahide uygulanan ilkeler hem şüpheli hem de doğrulanmış COVID-19 olgularına uygulanmalıdır.
BACKGROUND: Acute appendicitis is the most common abdominal surgical emergency. There is no adequate information to evaluate the effects of the COVID-19 pandemic on acute appendicitis and its surgical management. The present comparative study reports successful appendectomy and infection control in patients with appendicitis during the COVID-19 pandemic and last year covering the same period.
METHODS: This retrospective observational study was conducted in acute appendicitis-treated patients from 13.03.19 to 13.05.19 and from 13.03.20 to 13.05.20, respectively.
RESULTS: This study included 150 patients (110 patients in 2019; 40 patients in 2020 (during COVID-19 pandemic)). The patients were named as Group A (Normal period) and Group B (Pandemic period), respectively. The groups were comparable as there was no significant difference between the mean age, mean BMI, and mean length of stay. There is a significant difference between the comorbidities of Group A and Group B (p=0.033). There was no significant difference between the laboratory and radiological findings of Group A and Group B. There was a significant difference between the perforation number of Group A and Group B (p=0.029). There was no significant difference between the needs of ICU and conversion from laparoscopic to conventional appendectomy of Group A and Group B.
CONCLUSION: The findings obtained in this study suggest that late admission to the hospital caused complicated cases and made acute appendicitis management more difficult during the pandemic period, which was already a troubling period. During the COVID-19 pandemic, the principles applied to emergency surgery for infected patients should be applied to both suspected and confirmed cases.

6.The efficacy of hemogram parameters in the differential diagnosis of renal colic and acute appendicitis in the emergency department
Ahmet Sönmez, Akkan Avcı, Gökben Sönmez, Müge Gülen, Selen Acehan, Begüm Şeyda Avcı, Adnan Kuvvetli, Salim Satar
PMID: 33394474  doi: 10.14744/tjtes.2020.69091  Pages 26 - 33
AMAÇ: Acil serviste akut apandisit ile renal kolik’in ayırıcı tanısında WBC, PLR ve NLR değerlerinin etkinliğini araştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurulu’nun onayı alındıktan sonra başlandı. Hastane otomasyon ve arşiv sisteminde dosya verilerine tam olarak ulaşılan toplam 440 hasta çalışmaya dahil edildi.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 440 hastanın %59.5’i erkek (n=262), %40.5’i (n=202) ise kadındı. Hastaların yaş ortalaması 37.74±13.39/yıl idi. Hastaların patolojik tanısına göre, 207 hastanın akut apandisitle uyumlu olduğu tespit edildi. Hematolojik parametrelerin ayırıcı tanıda kullanım etkinliği ROC analizi ile incelendiğinde en güçlü tahmin etme özelliğine nötrofil/lenfosit oranının (NLR) sahip olduğu saptandı (AUC, 0.716, SS=0.024, %95 GA 0.668–0.764). NLR’den sonra ikinci sırada platelet/lenfosit oranının (PLR) ayırıcı tanıda güçlü tahmin edici olduğu saptandı (AUC, 0.608, SS=0.027, %95 GA 0.555–0.661).
TARTIŞMA: Akut apandisit ve renal kolik akut abdominal ağrı ile acil servise sıklıkla başvurmaktadır. Akut apandisitli hastalar cerrahi yöntemler ile tedavi edilirken, renal kolikli hastalarda akut dönemde tıbbi tedavi uygulanmaktadır. Bu iki hasta grubunun ayırıcı tanısının net olarak yapılması önem arz etmektedir. PLR ve NLR değerlerinin ayırıcı tanının net olarak yapılamadığı durumlarda kullanılabileceğini düşünmekteyiz.
BACKGROUND: To investigate the efficacy of WBC, PLR and NLR for use in the differential diagnosis of acute appendicitis and renal colic in the emergency department.
METHODS: This study was conducted after consent was received from the Cukurova University Medicine Faculty Noninvasive Clinical Research Ethics Committee. In this study, 440 patients for whom file data could be accessed in the hospital automation and archive system who were admitted to the hospital with abdominal pain were included.
RESULTS: Of the 440 patients included in this study, 59.5% were male and 40.5% were female. The average age of the patients was 37.74±13.39 years. According to the pathological diagnosis, 207 patients were diagnosed with acute appendicitis. When the efficacy of differential diagnosis using hematological parameters was examined with ROC analysis, the neutrophil/lymphocyte ratio (NLR) value had the strongest predictive ability (AUC, 0.716, SS=0.024, 95% GA 0.668–0.764). After NLR, the platelet/lymphocyte ratio (PLR) value was the second-best concerning predictive ability for differential diagnosis (AUC, 0.608 SS=0.027, 95%, GA 0.555–0.661).
CONCLUSION: Patients with acute appendicitis and renal colic often present to the emergency department with abdominal pain. While patients with acute appendicitis are usually treated with surgical methods, medical treatment is used for renal colic in the acute period. The differential diagnosis of these two patient groups is important. We believe that the PLR and NLR values can be used when an exact differential diagnosis cannot be made.

7.Clinical approach to patients admitted to the emergency room due to acute cholecystitis during the COVID-19 pandemic and percutaneous cholecystostomy experience
Hüseyin Çiyiltepe, Gülşah Yıldırım, Mehmet Mahir Fersahoğlu, M.timuçin Aydın, Yetkin Özcabı, Nuriye Esen Bulut, İksan Taşdelen, Ayşe Tuba Fersahoğlu, Zühal Demirhan Yananlı, İbrahim Aydın, Birol Ağca, Hakkı Muammer Karakaş, Umit Akyüz, Kemal Memisoğlu
PMID: 33394479  doi: 10.14744/tjtes.2020.80083  Pages 34 - 42
AMAÇ: Akut kolesistit (AC), safra kesesi taşlarının yaygın bir komplikasyonu olup acil servis başvurularının önemli bir bölümünü oluşturur ve kolesistektomi tek kesin tedavi yöntemidir. Erken dönem kolesistektominin bildirilmiş birçok avantajı mevcuttur. COVID-19 pandemi sürecinde yapılan operasyonlar ile ilişki morbidite ve mortalite artmıştır. Biz bu çalışmada pandemi sürecinde acil serviste AC tanısı konulan hastalara genel klinik yaklaşımımızı ve perkütan kolesistostomi deneyimini sunmayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: 11 Mart 2020 ile 31 Mayıs 2020 tarihleri arasında hastanemiz acil servisine AC nedeniyle başvuran 72 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar ayaktan tedavi edilen (Grup 1), yatırılarak tedavi edilen (Grup 2) ve perkütan kolesistostomi ile tedavi edilen (Grup 3) olmak üzere üç gruba ayrıldı. Bu üç grubun demografik ve klinik özellikleri karşılaştırıldı.
BULGULAR: Grup 1’de 36 (%50), Grup 2’de 25 (%34,7) ve Grup 3’te 11 hasta (%15.3) vardı. Hastaların demografik özellikleri birbirine benzerdi. Grup 3’teki hastaların acil servise başvuru anındaki CRP ve WBC değerleri diğer iki gruba göre belirgin yüksekti. Ayrıca Grup 3’teki hastalarda safra kesesi duvarı daha kalın, kese boyutu daha büyük saptandı. Hastalara ortanca 3.5 günde perkütan kolesistostomi takıldığını ve yatış gününün Grup 2’deki hastalara kıyasla daha uzun olduğunu saptadık (sırasıyla, 3.9 gün ve 9.2 gün, p=0.00). Taburculuk sonrası yeniden yatış oranları birbirine benzerdi. Ayaktan takip yapılan Grup 1’deki hastaların hiçbirinde yatış gerekmedi. Yetmiş iki hastanın tamamında cerrahi gerektiren acil bir durum ortaya çıkmadı ve mortalite izlenmedi.
TARTIŞMA: Birçok yayın ilk yatış anında düşük morbidite ile laparoskopik kolesistektomi yapılabileceğini vurgulasa da, AC COVID-19 pandemisi ve buna benzer acil durumlarda elektif cerrahiye ertelenebilecek bir klinik durumdur. Bu amaçla perkütan kolesistostomi efektif kullanılmalı ve gerekirse endikasyonlar genişletilmelidir (Daha genç hastalar, CCI veya ASA daha düşük hastalar gibi). Bu yaklaşım ile hem hastayı hem de operasyonu gerçekleştirecek sağlık ekibini COVID-19 riskinden koruyabiliriz.
BACKGROUND: Acute cholecystitis (AC), a common complication of gallstones, is responsible for a significant part of emergency applications, and cholecystectomy is the only definitive treatment method for AC. Early cholecystectomy has many reported advantages. Operation-related morbidity and mortality have increased during the COVID-19 pandemic. In this study, our aim is to present our general clinical approach to patients who were diagnosed with AC during the pandemic and our percutaneous cholecystostomy experience during this period.
METHODS: This study included 72 patients who were presented to our hospital’s emergency room between March 11 and May 31, 2020, with AC. Patients were divided into three groups based on their treatment: outpatients (Group 1), inpatients (Group 2) and patients undergoing percutaneous cholecystostomy (Group 3). These three groups were compared by their demographic and clinical characteristics.
RESULTS: There were 36 (50%) patients in Group 1, 25 (34.7%) patients in Group 2, and 11 (15.3%) patients in Group 3. The demographic characteristics of the patients were similar. The CRP and WBC levels of the patients in Group 3 were significantly higher compared to the other groups. Moreover, the wall of the gallbladder was thicker and the size of the gallbladder was larger in Group 3. Patients had percutaneous cholecystostomy at the median of 3.5 days and the length of hospital stay was longer compared to Group 2 (3.9 days versus 9.2 days, p=0.00). The rate of re-hospitalization after discharge was similar in Group 2 and Group 3, but none of the patients in Group 1 required hospitalization. None of 72 patients developed an emergency condition requiring surgery, and there was no death.
CONCLUSION: Although many publications emphasize that laparoscopic cholecystectomy (LC) can be performed with low morbidity at the first admission in acute cholecystitis, it is a clinical condition that can be delayed in the COVID-19 pandemic and other similar emergencies. Thus, percutaneous cholecystostomy should be effectively employed, and its indications should be extended if necessary (e.g., younger patients, patients with lower CCI or ASA). This approach may enable us to protect both patients and healthcare professionals that perform the operation from the risk of COVID-19.

8.Effective use of CT by surgeons in acute appendicitis diagnosis
Mehmet Mahir Fersahoğlu, Hüseyin Çiyiltepe, Anıl Ergin, Ayşe Tuba Fersahoğlu, Nuriye Esen Bulut, Ahmet Başak, Bora Karip, Birol Ağca
doi: 10.14744/tjtes.2020.13359  Pages 43 - 49
AMAÇ: Akut apandisit (AA), halen genel cerrahi acilleri arasındaki önemini korumaktadır ve bir insanın hayatında AA gelişme riski, erkeklerde %8.6 ve kadınlarda %6.7’dir. AA’nın klinik tanısı yaklaşık %20 yanlış pozitif ve yanlış negatiflik oranına sahiptir. Görüntüleme yöntemlerinden de bu alanda en çok ultrason (US) ve bilgisayarlı tomografiden (BT) faydalanılmıştır. Bu çalışmanın amacı AA tanısı amacıyla çekilen kesitsel görüntüleme incelemelerinin değerlendirmesinde hastayı muayene eden klinisyenin değerlendirme sonuçları ile radyoloji uzman değerlendirmesi arasındaki ilişkiyi saptamaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmada Ocak 2010 ile 2017 tarihleri arasında, Fatih Sultan Mehmet Eğitim ve Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği’nde apendektomi yapılan 1891 hastanın dosyası geriye dönük olarak incelendi. AA kliniği ile apendektomi yapılan ve BT sonuçlarında apendiks normal olarak rapor edilen hastaların dosyasından, hastanın acil servise başvurusundaki klinik muayene bulguları ile birlikte ilgili cerrahın BT değerlendirme sonuçları (AA ile uyumlu, normal apendiks veya apendiks görüntülenmedi) kayıt edildi.
BULGULAR: Akut apandisit şüphesiyle apendektomi yapılan 1891 hastanın 1478’ine tanı amacıyla BT çekildi ve 145’i radyoloji uzmanları tarafından normal olarak rapor edildi. Radyoloji uzmanları tarafından tamamı normal olarak rapor edilen bu BT sonuçlarının cerrahlar tarafından yapılan değerlendirmesinde 105’i (%72.4) AA ile uyumlu bulunurken, 18’i (%12.4) normal olarak değerlendirildi. Yirmi iki (%15.2) hastada cerrahlar tarafından apendiks vizüalize edilemedi. Patoloji sonucu lenfoid hiperplazi - fibröz obliterasyon gelen olguların %70.0’i; AA sonucu gelenlerin %73.8’i; Flegmenöz apandisit sonucu gelenlerin %75.6’sı ve gangranöz/perfore apandisit sonucu gelenlerin ise %64.0’ü genel cerrah tarafından yapılan BT değerlendirmesinde apandisit tanısı almıştır.
TARTIŞMA: Hastanın klinik değerlendirmesini yapan cerrah tarafından yorumlanan BT sonucunda tanısal doğruluk oranları belirgin bir şekilde artmaktadır. Genel cerrahi uzmanlık eğitimi sırasında abdominal kesitsel görüntüleme tekniklerini yorumlayabilme yetisi kazanılmasıyla birlikte doğru tanıya ulaşma şansı artacaktır.
BACKGROUND: Acute appendicitis (AA) still maintains its prominence among general surgical emergencies, and the risk of developing AA is 8.6% for men and 6.7% for women. The clinical diagnosis of acute appendicitis has a rate of approximately 20% false positive and false-negative. Ultrasound (US) and Computed Tomography (CT) are the imaging methods most utilized in this field. The present study aims to determine the relationship between the evaluation results of the clinician who examined the patient and the radiologist’s evaluation in the evaluation of cross-sectional imaging tests for the diagnosis of acute appendicitis.
METHODS: In this study, the records of 1891 patients who underwent an appendectomy in the General Surgery Clinic of Fatih Sultan Mehmet Training and Research Hospital between January 2010 and 2017 were reviewed retrospectively. From the file of the patients who underwent appendectomy with acute appendicitis and whose appendix was reported as normal in CT results, clinical examination findings of the patient in the emergency department and CT evaluation results of the relevant surgeon (Compatible with acute appendicitis, normal appendix or appendix could not be visualised) were recorded.
RESULTS: Of the 1891 patients, who underwent appendectomy on suspicion of acute appendicitis, 1478 had CT scans for diagnosis and 145 were reported as normal by radiologists. In the evaluations by surgeons of these CT results all reported as normal by radiologists, 105 (%) 72,4) were compatible with acute appendicitis, while 18 (12.4%) were considered normal. In 22 (15.2%) patients, appendix could not be the visualized by surgeons. 70.0% of the cases with Lymphoid hyperplasia - fibrous obliteration pathology result; 73.8% of the cases with acute appendicitis; 75.6% of those with phlegmonousappendicitis and 64.0% of those with gangrenous/perforated appendicitis were diagnosed as appendicitis by CT evaluation performed by a general surgeon.
CONCLUSION: Diagnostic accuracy rates increase significantly when the CT results are interpreted by the physician performing the clinical evaluation of the patient. The chance of reaching the correct diagnosis will increase with gaining the ability to interpret abdominal cross-sectional imaging techniques during general surgery specialty training.

9.Efficacy of bilirubin values in diagnosing acute appendicitis in patients with normal white blood cell count and predicting complicated appendicitis
Birkan Birben, Gökhan Akkurt, Tezcan Akın, Aziz Ahmet Surel, Mesut Tez
PMID: 33394484  doi: 10.14744/tjtes.2020.91441  Pages 50 - 54
AMAÇ: Akut apandisitin değerlendirilmesinde laboratuvar parametreleri önemli tanısal değere sahiptir. Bu çalışmanın amacı, lökosit değerleri normal referans aralığında olan hastalarda bilirubin değerlerinin akut ve komplike apandisiti ön görmedeki etkinliğini değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Lökosit değeri normal referans aralığında olan ve apendektomi yapılan 18 yaş ve üzeri 200 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri total ve direkt bilirubin ve C-reaktif protein değerleri incelendi. Hastalar patoloji sonucuna göre normal apendiks ve akut apandisit olarak ikiye ayrıldı. Akut apandisitlerde, basit apandisit ve komplike apandisit olarak sınıflandırıldı.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 200 hastanın 110’u (%55) kadın, 90’ı (%45) erkekti ve yaş ortanca değeri 37±16 yıl idi. Patoloji sonuçları 45’inde (%22.5) normal apendiks, geri kalanında ise akut apandisit olarak raporlandı. Akut apandisit tanısı alanların 141’inde (%91) basit apandisit ve 14’ünde (%9) komplike apandisit saptandı. Normal apendiks ve akut apandisit karşılaştırıldığında total ve direkt bilirubin seviyeleri akut apandisit tanısı alanlarda daha yüksek bulundu. Akut apandisiti ön görmede işlem karakteristik eğrisi analizinde total bilirubin ve direkt bilirubin’in eğri altında kalan alanı sırasıyla 0.597 ve 0.625 idi.
TARTIŞMA: Lökosit değerinin normal olduğu hastalarda yüksek bilirubin değerleri akut apandisit tanısını ön görmede faydalı olabileceği sonucuna varıldı.
BACKGROUND: Laboratory parameters have important diagnostic value in the evaluation of acute appendicitis. This study aimed to evaluate the efficacy of bilirubin values in predicting acute and complicated appendicitis in patients with leukocyte values in the normal reference range.
METHODS: This study included 200 patients aged 18 and over who underwent appendectomy with leukocyte values within the normal reference range. The demographic characteristics, total and direct bilirubin and C-reactive protein values of the patients were examined. According to the pathology results, the patients were divided into two groups as a normal appendix and acute appendicitis. Acute appendicitis was further classified as simple and complicated.
RESULTS: Of the 200 patients included in this study, 110 (55%) were female and 90 (45%) were male, and the mean age was 37±16 years. The pathology results were reported as normal in 45 (22.5%) and acute appendicitis in the remainder of the sample. Of those diagnosed with acute appendicitis, 141 (91%) had simple appendicitis and 14 (9%) had complicated appendicitis. When the normal appendix and acute appendicitis groups were compared, the total and direct bilirubin levels were higher in the patients diagnosed with acute appendicitis. According to the receiver operator characteristic curve analysis, the area under the curve values of total bilirubin and direct bilirubin for the prediction of acute appendicitis were 0.597 and 0.625, respectively.
CONCLUSION: In patients with normal leukocyte values, high bilirubin levels may be useful in predicting the diagnosis of acute appendicitis.

10.Comparative analysis of two different Turkish hospital reports on polytrauma patients with thoracic trauma
Sadık Yaldız, Cumhur Murat Tulay, Demet Yaldız, Ali Hızır Arpat, Abdulkerim Bayülgen, Mehmet Gökhan Pırzırenli, Cenk Balta
PMID: 33394480  doi: 10.14744/tjtes.2020.80195  Pages 55 - 60
AMAÇ: Çalışmanın amacı; biri Suriye sınırına yakın olan, ülkemizdeki iki farklı hastanenin travma birimlerinde, toraks travmalı politravma hastalarının yönetiminde ve sonuçlarında farklılık olup olmadığını değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2012–Ocak 2014 arasında, toraks travmalı politravma geçiren, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi’ndeki (MH) 348 olgu, Suriye sınırına yakın Şanlıurfa Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ndeki (ŞH) 917 olgu ile yaş, cinsiyet, yaralanma mekanizması, eşlik eden yaralanmalar, kısaltılmış yaralanma ölçeği (AIS), yaralanma ciddiyeti skoru (ISS), tedavi yöntemleri ve mortalite açısından geriye dönük olarak analiz edildi.
BULGULAR: ŞH olgularında; kesici delici alet yaralanmaları (MH; %9’a karşı ŞH; %17, p<0.05), ateşli silah yaralanmaları (MH; %5’e karşı ŞH; %18, p<0.05), ortalama ISS (MH; 30.2±8.4’e karşılık ŞH; 42.8±10.2, p<0.001) ve mortalite (MH; %2.6’ya karşı ŞH; %11.1, p<0.001) oranları daha yüksekti. ŞH olgularında en yüksek bileşen AIS karın (AIS karın= 4.8±0.7) olmakla birlikte, MH olgularında en yüksek bileşen AIS ekstremiteydi. (AIS ekstremite= 3.6±0.2).
TARTIŞMA: ŞH olgularındaki demografik özellikler, yaralanma mekanizmalarındaki farklılıklar ve yüksek mortalite, sınırlarımızdaki ihtilaf bölgesine yakın olmanın getirdiği cerrahi zorlukları göstermekte ve yansıtmaktadır. Ülkemizde biri Suriye sınırına yakın diğeri ise sınıra uzak iki hastanenin verileri, Suriye ihtilafının Türk sağlık sistemi üzerindeki etkisini vurgulamıştır.
BACKGROUND: The present study aims to assess whether there are any differences in the management and outcome of polytrauma patients with thoracic trauma in trauma units of two different hospitals in the same country; one hospital is near the Syrian border.
METHODS: A retrospective analysis (January 2012 to January 2014) of 348 polytrauma casualties with thoracic trauma from Manisa Celal Bayar University Hospital (MH) were compared according to age, gender, mechanism of injury, associated injuries, abbreviated injury scale (AIS), injury severity score (ISS), treatment modalities, and mortality with 917 patients of Şanlıurfa Training and Research Hospital (SH) registry (near the Syrian border).
RESULTS: Of the 348 patients in the MH, 230 (66%) and of the 917 patients in the SH, 697 (76%) were males (p<0.001). Mean age was 45.6±18.3 yrs in the MH group and 26.4±22.4 yrs in the SH group (p<0.001). The SH patients had a larger proportion of stab wounds (MH; 9% vs. SH; 17%, p<0.05), gunshot injuries (MH; 5% vs. SH; 18%, p<0.05), higher mean ISS (MH; 30.2±8.4 vs. SH; 42.8±10.2, p<0.001), and increased mortality (MH; 2.6% vs. SH; 11.1%, p<0.001). AISabdomen was the highest component in the SH registry (AISabdomen = 4.8±0.7), whereas AIS extremities were the highest component in the MH registry (AISextremities = 3.6±0.2).
CONCLUSION: Significantly different demographic features, mechanisms of injury, worse outcomes and higher mortality rates in SH demonstrate and reflect the surgical challenges depending on the combat environment. Two hospitals in Turkey, one seemingly adjacent to a war zone and another with the more standard civilian experience highlight the impact of the Syrian conflict on the Turkish healthcare system.

11.A descriptive study of facial lacerations presenting to pediatric emergency in Turkey
Abbas Albayati, Burak Özkan, Atilla Eyüboğlu, Çağrı A Uysal, Nilgün M Ertaş
PMID: 33394475  doi: 10.14744/tjtes.2020.57879  Pages 61 - 66
AMAÇ: Yüz travması pediatrik çağında son derece yaygındır. Pediatrik acile sevk ve başvuruların önde gelen sebeplerin arasında düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı yüz kesileri ile pediatrik acile başvuran hastaların demografik özelliklerinin incelenmesidir.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2012 ile 2017 yılları arasında basit yüz laserasyonu ile Başkent Üniversitesi Hastanesi pediatrik acil servisine başvuran toplam 1160 hasta geriye dönük olarak incelendi. On sekiz yaşına kadar olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Tüm hastalara plastik ve rekonstrüktif cerrahi doktorları tarafından müdahele edildi. Ağız içi ve maksillofasiyal kırıkla ilişkili yüz kesileri olan hastalar çalışmaya alınmadı. Hastaların yaşı, cinsi, travmanın sebebi, laserasyonun konumu, travmanın zamanlaması ile ilgili bilgiler toplandı. Yaş Ulusal Çocuk Sağlığı ve İnsan Gelişimi Enistitüsü (NICHD) pediatrik terminolojisine göre beş gruba sınıflandırıldı: 0–12 ay (süt çocukluğu dönemi), 12 ay–2 yıl (oyun çocukluğu dönemi veya Toddler yaş grubu), 2–5 yıl (erken çocukluk), 6–11 yıl (orta çocukluk) ve 12–17 yıl (püberte). Her yaş grubuna şu analizler yapıldı: Olgu sayısı, erkek-kadın oranı, travmanın ve hastaneye başvurunun zamanlaması (örn. sabah, öğleden sonra, akşam, geç akşam ve gece), travmanın gerçekleştiği alan (örn. evde, okulda, spora salonunda... vs), mevsime göre insidans, travmanın türü (örn. düşme, kafayı sert bir objeye vurmak... vs) ve laserasyonun lokalizasyonu (alın, periorbital, yanak... vs).
BULGULAR: Bu çalışmaya toplam 1160 hasta alındı. Olguların sayısı ve oranları şöyledir: 0–12 ay (n=127, %10.9), 12–24 ay (n=113, %9.7), 3–5 yıl (n=385, %33.1), 6–11 yıl (n=403, %34.7) ve 12–17 yıl (n=132, %11.3). Çocukların ortalama yaşı 6.5 yıl (ortalık, 5 ay–17.9 yıl). Popülasyonun %35’i altı yaşından küçüktü. En yüksek insidans 6–11 yaş grubunda görüldü. Genel olarak erkek hastalar olguların çoğunluğunu oluşturmaktaydı (%59.31).
TARTIŞMA: Bu veriler yüz kesisi ile acil servisine başvuran hastalarla ilgili detaylı bir yorum ve gözlem sunmuştur. Bu çalışmalar Türkiye’deki yüz travması geçiren çocukların yüz kesilerinin tabiatı, oranı ve şiddetini azaltacak yaralanma önleme programlarında faydalıdır. Bu tür yaralanmalar ile ilgilenen plastik cerrah ve diğer sağlık personellerinin yaralanma önleme tavsiyelerinde bulunmaları çocukluk çağı yaralanma oranlarının azaltmasında yararlıdır.
BACKGROUND: Soft tissue trauma of the face is considered a leading cause of presentation and referral to the pediatric emergency department. The present study aims to evaluate the demographics properties of facial injuries presenting to the pediatric emergency.
METHODS: In this study, 1160 patients presented with a simple facial laceration to the pediatric emergency department of Başkent University were reviewed from 2011 to 2017. Patients up to 18 years of age were included. We evaluated demographics about patients’ age, sex, the cause of injury, the location of laceration and timing of the injury. Age was categorized according to the National Institute of Child Health and Human Development (NICHD) pediatric terminology into five groups as follows: 0–12 months, 12 months-2 years, 2–5 year, 6–11 year, and 12–18 years. The following analyses were performed to each age group: a number of cases, male to female predominance, timing of injury (e.g., early morning, afternoon, evening, late evening and at night), the place that the injury has occurred (e.g., at home, at school, in sport hall), the cause of injury (fall, hitting a hard subject, sports-related), the location of laceration (forehead, periorbital area, cheek, perioral area, nose, submental area) and the incidence according to the season.
RESULTS: Number and relative percentages of cases were as follows: 0–12 months (n=127, 10.9%), 12–24 months (n=113, 9.7%), 3–5 years (n=385, 33.1%), 6–11 years (n=403, 34.7%) and 12–17 years (n=132, 11.3%). The average age of children was 6.5 year (range, 5 month - 17.9 year). The age group 6–11 showed a higher incidence compared to other age groups (n=403, 34.7%). Fifty-three percent of the population was younger than six years and there was a male predominance in all age groups.
CONCLUSION: The demographic data provided in this study can be useful in trauma prevention programs which are effective in reducing the incidence, nature and severity of facial lacerations. Parents should be reminded of age-specific preventive measures in injury avoidance.

12.The effects of C-reactive protein/albumin ratio and hematologic parameters on predicting the prognosis for emergency surgical patients in intensive care
Pakize Özçiftci Yılmaz, Erkan Karacan
PMID: 33394472  doi: 10.14744/tjtes.2020.45758  Pages 67 - 72
AMAÇ: Acil cerrahi patolojilerin tanı ve tedavisinin saatler içinde yapılması gerekmekte olup, geç kalınan durumlarda hastanın prognozu daha da kötüye gidebilmektedir. Bu konuda kolay ve etkili belirteçlere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmadaki amacımız, yoğun bakıma yatan acil cerrahi hastalarında C-reaktif protein (CRP)/albümin oranı ve hematolojik parametrelerin prognozu ön görmede kullanılabilirliğini değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma yoğun bakımında takip edilen hastaların dosyalarının geriye dönük olarak taranması ile yapıldı. Acil cerrahi sonrası yatan hastalar ‘acil grubu’ olarak, elektif majör cerrahi sonrası yatan hastalar ‘kontrol grubu’ olarak alındı. Hastaların demografik özelliklerinin yanı sıra, yoğun bakımda yatış süreleri, mekanik ventilatör ihtiyacının olup olmadığı, yoğun bakıma yatıştan önce, ameliyat öncesi kan değerlerinden platelet/lenfosit (P/L), nötrofil/lenfosit (N/L), CRP/albümin değerleri kaydedilip her iki grubun değerleri istatistiksel olarak karşılaştırıldı.
BULGULAR: Çalışmaya toplam 341 hasta alındı, bunların 111’i acil (%32.6) (Grup 1), 230’u elektif (%67.4) (Grup 2) olgu idi. Acil ve elektif olgular karşılaştırıldığında, Grup 1’de ortalama CRP/albümin değeri 49.05 saptanırken, Grup 2’de 32.8 olarak saptanmıştır (p=0.001). N/L değerleri ise Grup 1’de 11.9, Grup 2’de 9.87 bulunmuştur (p=0.04). Diğer bir hematolojik parametre olan P/L değerlerine bakıldığında ise Grup 1’de 272.62 bulunurken, Grup 2’de 229.17 olarak saptanmıştır (p=0.03). Hastanede yatış günleri Grup 1’de ortalama 13.61 gün iken, Grup 2’de 12.43 gündür. CRP/albümin >40 olduğunda duyarlılığı %80.49, seçiciliği ise %67.22 olarak belirlenmiştir (p<0.001).
TARTIŞMA: CRP/albümin oranı cerrahi olguların aciliyetini belirlemede ve mortalitesi hakkında öngörüde bulunmada etkili bir belirteç olarak kullanılabilir.
BACKGROUND: Diagnosis and treatment of emergency surgical pathologies should be addressed within hours, and the prognosis of the patient may deteriorate further in cases of delay. Easy and effective markers are needed in this regard. Our aim in this study is to evaluate the CRP/albumin ratio and the usability of hematological parameters in predicting prognosis in emergency surgical patients in intensive care.
METHODS: This study was performed by retrospectively scanning the files of the patients who were followed up in the intensive care unit. Patients hospitalized after emergency surgery were taken as ‘emergency group’ and patients hospitalized after elective major surgery were taken as ‘control group’. In addition to the demographic characteristics of the patients, the length of hospitalization in the intensive care unit, whether there was a need for mechanical ventilation, platelet/lymphocyte (P/L), neutrophil/lymphocyte (N/L), C-reactive protein (CRP)/albumin values were recorded and the values of both groups were compared statistically.
RESULTS: In this study, 341 patients were included, of which 111 were emergency (32.6%) (Group 1), 230 were elective (67.4%) (Group 2) cases. When the emergency and elective cases were compared, the average CRP/albumin value was 49.05 in Group 1 and 32.8 in Group 2 (p=0.001). N/L values were 11.9 in Group 1 and 9.87 in Group 2 (p=0.04). When looking at another hematological parameter, P/L, it was found 272.62 in Group 1 and 229.17 in Group 2 (p=0.03). Hospitalization days were 13.61 days in Group 1, while 12.43 days in Group 2. When CRP/albumin >40, its sensitivity was determined as 80.49% and its selectivity as 67.22% (p<0.001).
CONCLUSION: The CRP/albumin ratio can be used as an effective marker in determining the urgency of surgical cases and predicting mortality.

13.The effects of traffic accidents on pregnancy: Is hospitalization necessary in every case?
Sunullah Soysal, Didem Soysal, Meral Çevik, Aslı Tuğçe Temurlenk, Arzu Denizbaşi, Tanju Pekin
PMID: 33394466  doi: 10.14744/tjtes.2020.25668  Pages 73 - 78
AMAÇ: Bu çalışmada trafik kazası geçirmiş gebelerde hastaneye yatışın gerekli olup olmadığını göstermek amaçlanmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: İstanbul Türkiye’deki bir hastanede 2012 ve 2018 yılları arasında trafik kazası geçirmiş hastalar çalışılarak, gebe hastaların kayıtları incelendi. Hastaların demografik ve obstetrik özellikleri, kaza türü, travma çeşidi, Glasgow koma skoru, hastaneye yatış endikasyonu, hastanın hastaneye yatış önerisine yanıtı ve kazanın obstetrik ve maternal sonuçları değerlendirildi.
BULGULAR: Toplamda çalışmaya 95 hasta dahil oldu. Elli hastaya hastaneye yatış önerildi, bu hastaların %58’i yatışı kabul etmedi. Yatışı kabul etmeyen hastaların hiçbirisinde komplikasyon gelişmedi. Hastaların yüzde 3.2’sinde preterm doğum, %3.2 fetal kayıp ve %5.3 plasenta dekolmanı görüldü. Bir anne (%1.1) trafik kazası sonucu oluşan çoklu travma nedeniyle kaybedildi. Gebelik haftasının artışıyla hastaneye yatış gerekliliği artarken, diğer parametrelerin hastaneye yatış üzerinde herhangi bir etkisi bulunmadı.
TARTIŞMA: Gebelik haftasının artmasıyla, trafik kazası geçirmiş gebelerin hastaneye yatış gereksinimleri artar. Hastaneyi yatışı kabul etmeyen minör travmalı gebelerde herhangi bir komplikasyon gelişmedi.
BACKGROUND: This study aimed to show whether it is necessary to hospitalize pregnant women who have been involved in traffic accidents.
METHODS: Patients at a hospital in Istanbul, Turkey, who underwent traffic accidents between 2012 and 2018 were studied, and pregnant patients’ files were evaluated. Demographic and obstetric features of patients, type of accident, type of trauma, Glasgow Coma Score, whether or not hospitalization were examined, the response of patients to hospitalization, and the obstetric and maternal results of accidents were assessed.
RESULTS: In the present study, 95 patients were included. Overall, hospitalization was recommended for 50 patients, but of these, 58% refused to be admitted. No patients who refused hospitalization had complications. Preterm labor was seen in 3.2% of patients, while 3.2% had a fetal loss and 5.3% had a placental abruption. Only one mother was lost (1.1%) due to sustaining multiple traumas in a traffic accident. Hospitalization was increasingly indicated with increasing gestational age, but other parameters had no effect on hospitalization.
CONCLUSION: The likelihood that hospitalization was recommended for pregnant women involved in traffic accidents increased with gestational age. Patients with minor trauma who refused hospitalization had no complications.

14.Does tympanic membrane perforation have a protective effect on the inner ear in blast-injured patients?
Hamdi Taşlı, Mert Cemal Gökgöz, Volkan Kenan Çoban, Zaur Nagiyev, Ömer Karakoç
PMID: 33394482  doi: 10.14744/tjtes.2020.87639  Pages 79 - 84
AMAÇ: Blast etki ile gerçekleşen işitme kaybı, yaygın olarak el yapımı patlayıcı cihazların yüksek enerji patlamalarından kaynaklanan akustik travmadır ve işitme sistemi patlama hasarından etkilenebilir. Bu çalışmanın amacı, kulak zarı perforasyonunun (KZP) iç kulak üzerindeki blast yaralanmasına karşı koruyucu etkisini değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Blast yaralanması olan toplam 43 yetişkin hasta, her iki kulağındaki sağlam kulak zarı, tek taraflı KZP ve iki taraflı KZP olarak üç alt gruba ayrıldı. Her hastaya odyoloji bölümünde kemik iletimi dahil olmak üzere kapsamlı bir odyogram uygulandı.
BULGULAR: Toplam 43 (%100) erkekten oluşan hastaların yaş ortalaması 31.44±8.01 yaş (18–52 yıl) idi. İşitme kaybı tipi her kulak için ayrı ayrı değerlendirildiğinde, 31 (%36) sensörinöral, 26 (%30.2) yüksek frekanslı sensörinöral, 8 (%9.3) iletim tipi ve 21 (%24.4) mikst tip işitme kaybı gözlendi. Kırk üç hastanın 21’inde (%48.8) KZP izlendi. Bu hastalarda KZP dördünde (%9.3) sağ tarafta, yedisinde (%16.3) sol tarafta ve 10’unda (%23.3) iki taraflı idi. Akustik travma türü değerlendirildiğinde, el yapımı patlayıcı patlamasından 15 (%34.9), silah patlamasından 12 (%30.2), bomba yüklü araç patlamasından altı (%14), roket atışından üç (%7), havan patlamasından üç (%7), mayın patlamasından iki (%4.7) ve zırhlı araçta patlamaya maruz kalma travmasından iki (%4.7) hasta etkilenmişti.
TARTIŞMA: Blast yaralanmalı hastaların neredeyse tamamında, kulak zarı perfore olsun veya olmasın, işitme eşiklerinde anlamlı fark izlenmedi ve blast yaralanmasından kaynaklanan kulak zarı perforasyonunun iç kulak üzerinde koruyucu bir etkiye sahip olmadığı sonucuna varıldı.
BACKGROUND: Blast-induced hearing loss is an acoustic trauma commonly caused by high-energy explosions of improvised explosive devices, and the auditory system may be affected by blast damage. This study aims to evaluate the protective effect of tympanic membrane perforation (TMP) on the inner ear against blast injury.
METHODS: In this study, 43 adult patients who had suffered blast injury were divided into three subgroups: intact tympanic membranes in both ears, unilateral TMP, and bilateral TMP. Each patient underwent a comprehensive audiogram, including bone conduction, in the audiology department.
RESULTS: Evaluation was performed on 43 (100%) males with a mean age of 31.44±8.01 years (range, 18–52 years). When the type of hearing loss was evaluated separately for each ear, sensorineural hearing loss (SNHL) was observed in 31 (36%), high-frequency SNHL in 26 (30.2%), conductive hearing loss in eight (9.3%), and mixed type hearing loss in 21 (24.4%) ears. TMP was detected in 21 (48.8%) of 43 blast-injured patients, on the right side in four (9.3%) patients, on the left side in seven (16.3%), and bilateral in 10 (23.3%). When the type of acoustic trauma was evaluated, 15 (34.9%) patients were observed to have suffered from the explosion of an IED, 12 (30.2%) from weapon explosion, six (14%) were a vehicle bomb explosion, three (7%) were projectile missile explosion, three (7%) were mortar explosion, two (4.7%) were mine explosion, and two (4.7%) were exposed to the explosion in an armored vehicle (Table 1).
CONCLUSION: No significant difference was observed in the majority of the frequencies whether the tympanic membrane was perforated or not in the blast-injured patients and it was concluded that tympanic membrane perforation caused by blast injury had no protective effect on the inner ear.

15.Acute appendicitis in pregnancy
Yusuf Yavuz, Mustafa Sentürk, Tufan Gümüş, Mehmet Patmano
PMID: 33394465  doi: 10.14744/tjtes.2020.22792  Pages 85 - 88
AMAÇ: Akut apandisit gebelerde non-obstetrik akut karının en sık nedenidir. Bu çalışmada, acil servisimize karın ağrısı nedeniyle başvuran ve akut apandisit tanısı konulan hastalarımızı literatür eşliğinde inceledik.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2016–2019 yılları arasında Şanlıurfa Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servisine başvuran 17 adet gebe akut apandisit hastası elektronik kayıt ortamında geriye dönük olarak incelendi. Hastalarımız yaş, gebelik haftası, klinik durumları, yapılan operasyon, ultrasonografi sonuçları, patoloji sonuçları, ek hastalık durumları, laboratuvar sonuçları ve yatış süreleri yönünden değerlendirildi.
BULGULAR: Hastalarımızın yaş ortalaması 25.5 (18–41) idi. Başvuru anında 3 hasta birinci trimester (%17.6), 11 hasta ikinci trimester (%64.8), üç hasta da üçüncü trimesterde (%17.6) idi. Hastalarımızın hepsinde karın ağrısı şikayeti mevcuttu. Yapılan ultrasonografi incelemede 11 hastada akut apandisit saptanırken altı hastada apandisit izlenemedi. Miadı gelen İki tanesine apendektomi operasyonuyla eş olarak sezeryan işlemi de uygulandı. Hastalarımızın hastanede yatış süresi ortalama 2.9 (2–5) idi. Histopatolojik olarak opere olan hastalarımızın 13’ü (%86.7) akut apandisit tanısı almış idi. Ameliyat sonrası dönemde anne ve bebeklerde ek problem izlenmedi.
TARTIŞMA: Karın ağrısı ile acil servise başvuran gebe hastalarda akut apandisit non-obstetrik bir patoloji olarak göz önünde tutulmalıdır. Klinik seyir ve fizik muayene bakımından farklılıklar gösteren bu durum titiz ve multidisipliner bir yaklaşımla irdelenmesi anne ve bebek sağlığı açısından önem arz ettiği kanısındayız.
BACKGROUND: Acute appendicitis is the most common cause of non-obstetric acute abdomen in pregnant women. We examined the patients who were admitted to our emergency department with abdominal pain and diagnosed with acute appendicitis in the light of the literature.
METHODS: Seventeen pregnant patients with acute appendicitis who were admitted to the emergency department of Sanliurfa Training and Research Hospital between the years of 2016–2019 were retrospectively analyzed using an electronic recording system. Our patients were evaluated concerning age, gestational week, clinical status, the operation performed, ultrasonography results, pathology results, presence of additional diseases, laboratory results and hospital stay length.
RESULTS: The mean age of our patients was 25.5 (18–41) years. Three patients were in the first trimester (17.6%), 11 patients were in the second trimester (64.8%), and three patients were in the third trimester (17.6%) at the time of admission. All of our patients had abdominal pain. Acute appendicitis was detected in 11 patients, while it was not detected in six patients on the USG examination. Two patients having term delivery underwent caesarean section with concurrent appendectomy. The mean hospital stay length was 2.9 (2–5) days. Histopathologically, 13 (86.7%) of our operated patients were diagnosed with appendicitis. No additional problems were observed in the mothers and infants in the postoperative period.
CONCLUSION: Acute appendicitis should be considered as a non-obstetric pathology in pregnant patients admitted to the emergency department with abdominal pain. We think that it is important for both maternal and infant health to examine this condition, which shows differences concerning clinical course and physical examination, with a meticulous and multidisciplinary approach.

16.Percutaneous cholecystostomy instead of laparoscopy to treat acute cholecystitis during the COVID-19 pandemic period: single center experience
Erkan Somuncu, Yasin Kara, Mehmet Celal Kızılkaya, Emre Bozdağ, Zeynep Betül Yıldız, Cenk Özkan, Aziz Şener, Rıdvan Gökay, Mahmut Ozan Aydın, Mehmet Abdussamet Bozkurt, Ali Kocataş
PMID: 33394477  doi: 10.14744/tjtes.2020.69804  Pages 89 - 94
AMAÇ: Laparoskopik kolesistektomi (LC), cerrahi için uygun hastalarda akut kolesistit (AC) için kabul edilen standart tedavidir. Perkütan kolesistostomi (PC), yüksek riskli hastalar için cerrahi için kalıcı bir tedavi sağlayabilir veya cerrahi tedavi için bir köprü görevi görebilir. PC’yi COVID-19 pandemisinde değerlendirdik.
GEREÇ VE YÖNTEM: AC’li 50 hasta COVID-19 salgınının başlangıcından Haziran 2020’ye kadar kabul edildi. Pankreatit, kolanjit ve/veya eksik veriler çalışmadan çıkarıldı. Kalan 36 hastanın tümü kaydedildi ve tanımlayıcı istatistiksel analiz elde edildi. Hastalar üç gruba ayrıldı: PC (n=14); Sadece antibiyoterapi (OC) (n=14) ve LC (n=8) ile konservatif tedavi.
BULGULAR: Ortalama yaş 53 (dağılım: 26–78 yıl) idi. Kadın/erkek oranı 1.11’dir. PC geçen yıl aynı dönemde sekiz (%11) hastada, pandemik dönemde 14 (%39) hastada tercih edildi. Otuz altı hastanın dördü COVID-19 için pozitifti ve bunlardan biri PC grubunda idi. PC grubunda kardiyak arrest nedeniyle bir (% 7.1) mortalite vardı. Gruplar arasında hastanede kalış süresi istatistiksel olarak anlamlı değildi.
TARTIŞMA: Pandemi döneminde LC önerilmemektedir, bu nedenle PC AC tedavisinde etkili ve güvenli bir alternatif olabilir.
BACKGROUND: Laparoscopic cholecystectomy (LC) is the accepted standard treatment for acute cholecystitis (AC) in patients eligible for surgery. Percutaneous cholecystostomy (PC) can provide a permanent treatment for high-risk patients for surgery or act as a bridge for later surgical treatment. This study is an evaluation of the use of PC during the current coronavirus 2019 (COVID-19) pandemic at a single hospital.
METHODS: Fifty patients with AC were admitted as of the start of the COVID-19 pandemic in Turkey through June 2020. Patients with pancreatitis, cholangitis, and/or incomplete data were excluded from the study. Data of the remaining 36 patients included in the study were recorded and a descriptive statistical analysis was performed. The patients were divided into three groups: PC (n=14), only conservative treatment with antibiotherapy (OC) (n=14), and LC (n=8). The findings were compared with a group of 70 similar patients from the pre-pandemic period.
RESULTS: The mean age of the pandemic period patients was 53 years (range: 26–78 years). The female/male ratio was 1.11. PC was preferred in eight (11%) patients in the same period of the previous year, whereas 14 (39%) patients underwent PC in the pandemic period. Four of the 36 pandemic patients were positive for COVID-19, including one member of the PC group. There was one (7.1%) mortality in the pandemic-period PC group due to cardiac arrest. The length of hospital stay between the groups based on the type of treatment was not statistically significant.
CONCLUSION: LC is not recommended during the pandemic period; PC can be an effective and safe alternative for the treatment of AC.

17.Thoracic complications from retained abdominal gallstones after laparoscopic cholecystectomy: is it always mandatory a thoracic approach?
Gennaro Perrone, Mario Giuffrida, Antonio Tarasconi, Elena Bonati, Fausto Catena
PMID: 33394462  doi: 10.14744/tjtes.2020.07280  Pages 95 - 103
AMAÇ: Kalan safra taşlarından kaynaklanan torasik komplikasyonlar oldukça nadirdir; insidansları %0.08 ile %0.3 arasında değişmektedir. Bu komplikasyonların tanı ve tedavisi, nadir görülen prezentasyonları ve torasik yaklaşımın tartışmalı rolü nedeniyle zordur. Literatürde bildirilen tüm olguları içeren bu yazı, bu nadir duruma dair en iyi uygulamayı tartışmayı amaçlamaktadır.
GEREÇ VE YÖNTEM: PubMed, Medline, Embase, ScienceDirect kullanılarak, Ocak 1993’ten Mayıs 2019’a kadar makaleler için kapsamlı bir literatür taraması yapıldı. Taramada şu tıbbi konu başlıkları (MeSH (Medical Subject Headings)) kullanıldı: “kolelitoptizi”, “torasik”, “safra taşları” “kalmış”, “dökülmüş”. Laparoskopik kolesistektomi sonrası kalan safra taşlarından kaynaklanan torasik komplikasyonları olan tüm vakalar ekstrapole edilmiştir.
BULGULAR: Çalışmaya 24 hasta dahil edildi. En yaygın semptomlar ateş, hemoptizi ve litoptiziydi. Semptomlar laparoskopik kolesistektomi sonrası ortalama 9.8±14.2 ay (1 hafta ile 60 ay arası) sonra ortaya çıktı. On dört hastada (%58.4) gecikmiş tanı saptandı. Sadece dört hasta tek başına antibiyotik tedavisi ile başarılı bir şekilde tedavi edildi (%16.7); 20 hasta ise cerrahi veya girişimsel radyolojiye ihtiyaç duydu (%83.3). Yedi hasta (%29.2) abdominal yaklaşımla başarıyla tedavi edildi. On hastada (%41.6) sağ akciğer dekortikasyonu ve pulmoner kama rezeksiyonu gerekti.
TARTIŞMA: Klinisyenler, tanısal gecikmeyi önlemek için, tekrarlayan sağ taraflı plevral/akciğer rahatsızlıkları olan tüm hastalarda, kolelitiyazis ile ilişkili hastalıklar için önceki kolesistektomi hakkında her zaman bilgi almak zorundadır. Arttırılmış yaklaşım uygulanmalıdır: ampirik antimikrobiyal tedavi ve ardından mikrobiyolojik veriler elde edilir edilmez hedefe yönelik tedavi; daha sonrasında yapılan abdominal cerrahi hastaların yaklaşık %30’unda etkiliyken, geri kalan hastalarda torasik bir yaklaşım gerekir.
BACKGROUND: Thoracic complications from retained abdominal gallstones are quite rare and the incidence rate ranges between 0.08% and 0.3%. Diagnosis and treatment of these complications are challenging due to the uncommon presentations and the debated role of the thoracic approach. This review of all cases reported in literature aims to discuss the best practice of this rare condition.
METHODS: A comprehensive literature search was performed for articles from January 1993 to May 2019 using PubMed, MEDLINE, Embase, ScienceDirect. The following mesh-words were used: “cholelithopthysis”, “thoracic”, “gallstones” “retained”, and “spilled”. All cases of thoracic complications from retained gallstones after laparoscopic cholecystectomy were extrapolated.
RESULTS: Twenty-four patients were included in this study. The most common symptoms were fever, hemoptysis and lithoptysis. Symptoms after laparoscopic cholecystectomy were presented after a mean time of 9.8±14.2 months (range from one week to 60 months). Delayed diagnosis was found in fourteen patients (58.4.%). Only four subjects were treated successfully with antibiotic therapy alone (16.7%), whereas 20 patients needed surgery or interventional radiology (83.3%). Seven patients (29.2%) were successfully managed with an abdominal approach. Three patients were managed using thoracentesis, thoracoscopic-thoracotomic drainage (12.5%). Right lung decortication and pulmonary wedge resections were necessary for ten patients (41.6%).
CONCLUSION: Clinicians always must inquire about the previous cholecystectomy for cholelithiasis related diseases in all patients suffering from recurrent right-sided pleural/lung affections, to improve diagnostic delay. The escalated approach must be performed: empirical antimicrobial therapy followed by targeted therapy as soon as microbiological data are available; afterwards, abdominal surgery is effective in approximately 30% of patients while the remaining patients have to be submitted to a thoracic approach.

18.Metaphyseal vs. diaphyseal fixed-stem hemiarthroplasty in treating unstable intertrochanteric fractures in elderly patients
Evren Karaali, Osman Çiloğlu
PMID: 33394460  doi: 10.14744/tjtes.2020.09990  Pages 104 - 108
AMAÇ: Kalça hemiartroplastisi (HA) için metafizyel ile diyafizyel ve kısa sap ile uzun sap gibi çeşitli cerrahi teknikler tanımlanmıştır. Bu çalışmanın amacı, yaşlı hastalarda stabil olmayan intertrokanterik kırıkların tedavisinde metafizyel sabit kısa saplı ile diyafizyel sabit uzun saplı HA sonuçlarını karşılaştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma geriye dönük olarak yapıldı ve instabil intertrokanterik kırığı olan ve HA ameliyatı geçiren 65 yaş üzerinde olan 129 hastayı içeriyordu. Sonuçların ölçümü iki yıllık Harris kalça skoru ve Parker ve Palmer’ın hareketlilik skoru idi; komorbiditeler ve mortalite oranları karşılaştırıldı.
BULGULAR: Ortalama operasyon süresi ve tam ağırlık taşıma süresi grup B’de anlamlı olarak daha kısaydı (her ikisi için p<0.05). Harris kalça skorlarına gelince, B grubu üçüncü ay değerlendirmesi için daha iyi sonuçlar gösterdi (p=0.006). Ancak iki yıllık değerlendirmeler benzerdi (p=0.067). Ayrıca, B grubunda iki yıllık değerlendirmede daha yüksek Parker ve Palmer hareketlilik skorları elde edildi (p<0.001). Protez dislokasyonu, kortikal porozis ve çökme sıklığı grup A’da daha yüksekti (herkes için p<0.05).
TARTIŞMA: Diyafiz sabit uzun saplı HA, metafiz sabit kısa saplı HA’dan daha üstün görünmektedir, çünkü birincisi daha iyi fonksiyonel skorlar, erken mobilizasyon ve düşük komplikasyon oranları ile ilişkilidir.
BACKGROUND: Various surgical techniques have been defined for hip hemiarthroplasty (HA), including metaphyseal vs. diaphyseal and short stem vs. long stem. The present study aims to compare outcomes of metaphyseal fixed short-stem vs. diaphyseal fixed long-stem HA in treating unstable intertrochanteric fractures in elderly patients.
METHODS: This study was conducted retrospectively and included 129 patients ≥65 years of age, having unstable intertrochanteric fractures and undergoing HA. Outcome measures were the 2-year Harris hip score and the mobility score of Parker and Palmer; comorbidities as well as mortality rates of the groups were compared.
RESULTS: Mean operation time and median full weight-bearing time were significantly shorter in group B (p<0.05 for both). As for the Harris hip scores, group B showed better outcomes for the third-month evaluation (p=0.006). However, 2-year assessments were similar (p=0.067). In addition, higher Parker and Palmer mobility scores were obtained in group B at the 2-year assessment (p<0.001). The frequencies of prosthetic dislocation, cortical porosis and subsidence were higher in group A (p<0.05 for all).
CONCLUSION: The findings obtained in this study suggest that diaphyseal fixed long-stem HA seems to be superior to the metaphyseal fixed short-stem HA because the former is related to better functional scores, earlier mobilization, and lower complication rates.

19.Surgical management of displaced adolescent Tillaux Fractures with the mini-open technique
Muhammet Salih Ayas, Ahmet Köse, Eşref Terzi, Recep Dincer, Murat Topal, Erdem Yunus Uymur, Ali Şahin
PMID: 33394471  doi: 10.14744/tjtes.2020.44609  Pages 109 - 114
AMAÇ: Tillaux-Chaput kırıkların optimal tedavisi tartışmalıdır. Bu çalışma ile, mini-açık cerrahi ile tedavi edilen olgularımızın sonuçları (açık redüksiyon ve internal fiksasyon); etkililik ve komplikasyonlar açısından, diğer prosedürleri (açık, perkütan ve artroskopi destekli) literatür verileri ile karşılaştırmak ve de birincil tedavinin mini açık cerrahi olup olmadığı sorusuna bir cevap aramaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2014–2017 yılları arasında tedavi edilen 30 Tillaux-Chaput kırığı olgusunun 22’sine mini açık cerrahi prosedür ile açık redüksiyon ve internal fiksasyon uygulandı. Kırıkların hepsi bir adet kanüllü vida ile tespit edildi. Hastalar geriye dönük olarak yaş, cinsiyet, yön, operasyon süresi, komplikasyonlar ve AOFAS skoru incelendi. Fonksiyonel sonuçları yaralanma zamanından 12 ay sonra istatistiksel olarak değerlendirildi. Takipler; klinik muayene, elde edilen görüntüleme sonuçları ve AOFAS skoru ile yapıldı.
BULGULAR: Hastaların, 14’ü (%63.6) erkek ve sekizi (%36.4) kadındı. Hastaların yaş ortalaması 13.8 idi. Ortalama ameliyat süresi 21 dakika idi. Tüm kırıklarda ortalama 14 haftada kaynama elde edildi. Olguların hiçbirinde komplikasyon görülmedi. Ortalama takip süresi 24.7 aydı. Ameliyat öncesi ortalama AOFAS skoru 53.3 puandı, ameliyat sonrası AOFAS skoru 93.6 puandı. Bu veriler arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı. Son takipte AOFAS skoru tüm olgular için mükemmeldi.
TARTIŞMA: Literatürde belirtilenin aksine mini açık cerrahi prosedürün birçok avantajı mevcuttur. Cerrahi süre kısadır. Sinir yaralanma riski çok düşüktür. Bu çalışma Tillaux-Chaput kırıklarının tedavisinin mini açık cerrahi prosedür ile güvenilir ve etkili bir şekilde yapılabileceğini göstermektedir. Başarılı sonuçlar için mini-açık cerrahi, tam anatomik redüksiyon ve internal fiksasyon öneriyoruz.
BACKGROUND: There is no consensus on the optimal treatment of Tillaux-Chaput fractures. The results of our cases treated with mini-open surgery (open reduction and internal fixation) concerning efficacy and complications, we aim to compare other procedures (open, percutaneous, and arthroscopy-assisted) with the literature data and to look for an answer to the question of whether the primary treatment can be mini-open surgery.
METHODS: Between the years 2014 and 2017, 22 of 30 patients with Tillaux-Chaput fractures were treated using mini-open surgery, open reduction and internal fixation with one cannulated screw. These cases were retrospectively examined concerning age, sex, side, surgery duration, complications, and American Orthopedic Foot and Ankle Score (AOFAS). Functional results were statistically evaluated 12 months after the injury. Follow-up included a clinical examination, imaging and AOFAS.
RESULTS: Of the patients, 14 were male (63.6%) and eight were female (36.4%). The mean age of the patients was 13.8 years. The mean surgery duration was 21 minutes. All fractures healed after an average of 14 weeks. No complications were observed in any of the cases. The mean follow-up time was 24.7 months. The mean preoperative AOFAS score was 53.3 and the mean postoperative AOFAS score was 93.6, which was a statistically significant difference. At the last follow-up, the AOFAS score was perfect for all cases.
CONCLUSION: Contrary to what is stated in the literature, the mini-open surgical procedure has many advantages. The operation is very short and the risk of nerve injury is very low. This study showed that Tillaux-Chaput fractures could be safely and efficiently treated with mini-open surgery. We recommend mini-open surgery, complete anatomical reduction, and internal fixation for successful results.

20.Diagnostic accuracy of Fresno-Quebec Rules and risk factors for an associated fracture in patients presenting to the emergency department with anterior shoulder dislocation: A retrospective study
Vahide Aslıhan Durak, Teoman Atıcı
PMID: 33394468  doi: 10.14744/tjtes.2020.29402  Pages 115 - 121
AMAÇ: Acil servise başvuran hastalarda en sık görülen omuz yaralanması anterior omuz çıkığıdır. Bu yaralanmaların %25’e kadarında eşlik eden kırık görülebilmektedir. Genel yaklaşım, redüksiyon öncesi ve sonrasında röntgen çekilmesidir. Radyasyon maruziyetini ve tedavide gecikmeleri en aza indirmek için, hangi hastaların redüksiyon öncesi radyografiye ihtiyaç duyacağını belirlemek üzere Fresno-Quebec Kuralları (FQK) tanımlanmıştır. Bu çalışmada, Fresno-Quebec algoritmasında kullanılan klinik belirteçlerin eşlik eden kırığı ortaya koymadaki etkinliğini incelemeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Omuz çıkığı şüphesi ile acil serviste değerlendirilmiş hastaların dosyaları FQK’na göre geriye dönük olarak gözden geçirildi. FQK’nın eşlik eden kırığı belirlemedeki duyarlılık, özgüllük, pozitif ve negatif öngörü değerleri incelendi.
BULGULAR: Seksen dokuz (%65.9) erkek ve 46 (%34.1) kadın hasta çalışmaya alındı. Hastaların ortalama yaşı 46 (16–89) idi. Doksan dokuz (%73.3) hasta ilk kez omuz çıkığı geçirirken, 36 (%26.7) hastada tekrarlayan çıkık mevcuttu. Tekrarlayan çıkığı olan hastaların yarısı (18 olgu) atravmatik çıkıktı. Kalan 18 hastada da tekrarlayan çıkık öyküsü olmakla beraber son başvurularında travmatik neden ve dört tanesinde de kırıklı-çıkık mevcuttu. FQK’nın kırıklı-çıkıkları belirlemede %1000 duyarlılığı olduğu bulundu. Tekrarlayan fakat travma sonrası gelişmiş çıkıklarda yaralanma mekanizmasının şiddetinin belirleyici olmadığı görüldü. Tekrarlayan fakat travmaya bağlı çıkığı olan hastaların dört tanesinde eşlik eden kırık mevcutken, bu dört olgunun sadece bir tanesi yüksek enerjili yaralanma sonucu meydana gelmişti.
TARTIŞMA: FQK anterior omuz çıkığı sebebi ile acil servise başvuran hastalarda eşlik eden kırığı belirlemede %100 duyarlılığa sahiptir. Kullanması ve hatırlaması kolay parametrelere dayanmaktadır. Bu kuralları kullanarak, gereksiz radyografileri %30 oranında azaltmak, maliyeti ve radyasyon maruziyetini düşürmek mümkündür.
BACKGROUND: Anterior shoulder dislocation is the most common shoulder injury in patients presenting to the emergency department (ED). Up to 25% of these injuries are fracture-dislocations. In general, the standard approach is to obtain plain radiographs before and after reduction. Fresno-Quebec Rules (FQR) are described to identify the patients who require an x-ray before reduction to reduce radiation exposure and delays in treatment. We aimed to evaluate the efficacy of clinical predictors used in the Fresno-Quebec algorithm for detecting a shoulder fracture-dislocation.
METHODS: Records of patients who presented to the Emergency Department with presumed shoulder dislocation were retrieved and retrospectively analyzed according to “Fresno-Quebec Rule (FQR)”. Sensitivity, specificity, and predictive values of FQR for detecting associated injuries were calculated.
RESULTS: Eighty-nine (65.9%) men and 46 (34.1%) women were included. The mean age of patients was 46 years (16–89). Ninety-nine (73.3%) of the cases had their shoulder dislocated for the first time, whereas 36 (26.7%) patients had a recurrent dislocation. Fifty percent of the patients (18 cases) with recurrent dislocation presented with an atraumatic episode. The remaining 18 patients with a history of recurrent dislocations had their shoulder dislocated as a result of trauma, and four (22%) of them had fracture-dislocation. Using the Fresno-Quebec rules yielded 100% specificity for the diagnosis of fracture-dislocation. The severity of the injury mechanism was not predictive in traumatic but recurrent dislocations. Only one of four patients with a fracture-dislocation in the traumatic recurrent dislocation group had high energy trauma.
CONCLUSION: FQR has 100% sensitivity in detecting fracture-dislocations in patients admitted to ED with anterior shoulder dislocation. It utilizes simple parameters that are easy to use and recall. Using these rules, 30% of unnecessary radiographs can be avoided, saving time and money and reducing radiation exposure in anterior dislocations.

21.Impaction of the polylactic membrane or hydrofiber with silver dressings on the interleukin-6, tumor necrosis factor-α, transforming growth factor-b3 levels in the blood and tissues of pediatric patients with burns
Mehmet Demircan, Kubilay Gürünlüoğlu, Harika Gözde Gözükara Bağ, Alper Koçbıyık, Mehmet Gül, Nuray Üremiş, Semir Gül, Semra Gürünlüoğlu, Yusuf Türköz, Aytaç Taşçı
PMID: 33394485  doi: 10.14744/tjtes.2020.30483  Pages 122 - 131
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, yanmış çocuklarda iki farklı yanık sargısının (gümüşlü hidrofiber [HFAg] ve polilaktik membran [PLM]), yanık sonrası gelişen enflamasyonun şiddetini gösteren önemli biyo belirteçler olan interlökin-6 (IL-6), tümör nekroz faktörü-alfa (TNF-α) ile yanık yara iyileşmesinde önemli rol oynayan dönüştürücü büyüme faktörü-b3’nın (TGF-b3) kanda ve dokuda tedavi sürecindeki değişim açısından incelenmesidir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Toplam vücut yüzey alanının %25–50'si ikinci derece kısmi kalınlıkta haşlanma yanıkları olan 1–16 yaş arası çocuklar, iki tedavi grubu çalışmaya dahil edildi. Gruplardan belirli aralıklarla PLM ile ve HFAg ile pansuman yapılan hastalardan 21 günlük tedavi döneminde 3–7–14–21. günlerde kan ve doku örnekleri alındı. Sağlıklı çocuklardan bir defa kan ve deri doku örneği alınarak kontrol grubu oluşturuldu. Gruplardan alınan kan ve doku örneklerinde IL-6, TNF-α, TGF-b3 düzeylerine bakıldı. Sonuçlar ististiksel olarak analiz edidi.
BULGULAR: PLM grubunda IL-6 ve TNF-α seviyeleri, HFAg grubundan daha erken normal düzeye ulaştı. PLM grubunda, TGF-b3 seviyeleri diğer gruplara göre daha uzun süre yüksek kaldı.
TARTIŞMA: Bu çalışmada, PLM'nin hem sistemik hem de yanık dokusunda enflamasyonu daha erken kontrol ettiğini bulduk. Ayrıca, PLM'nin, kanda ve yanık dokusunda hipertrofik skar gelişimini engelleyen TGF-b3 seviyesini artırdığını da bulduk.
BACKGROUND: We aimed to evaluate the effects of two different burn dressings, hydrofiber with a silver (HFAg) and polylactic membrane (PLM), on altering the levels of important biomarkers Interleukin-6 (IL-6), Tumor necrosis factor-α (TNF-α), Transforming growth factor-β3 (TGF-β3) in blood and burnt tissue in children with second-degree burns.
METHODS: Children between the ages of one to 16 years, with 25–50% second-degree partial-thickness burns of the total body surface area were included in this study. Patients in the PLM group were dressed with PLM in a typical way according to the manual. The HFAg group was dressed with HFAg and a sterile cover. During and at the end of the 21-day treatment, blood and skin tissue samples were taken from the two burn and control groups. IL-6, TNF-α, and TGF-β β3 levels were evaluated in blood and tissue samples from all groups, and the results were analyzed statistically.
RESULTS: In the PLM group, IL-6 and TNF-α levels decreased early days in both serum and tissue samples to reach normal ranges compared with the HFAg group. In the PLM group, TGF-β3 levels were elevated than in other groups for two weeks.
CONCLUSION: In this study, we found that PLM controls inflammation earlier in both systemic and burn tissue. We also found that PLM increased the level of TGF-β3, which may be associated with the prevention of the development of hypertrophic scar in the burn wound, in the blood and burn tissue during this study.

22.Factors predicting severity level, progression and recurrence risk of acute left colonic diverticulitis in Turkey: A multicenter study
Julide Sağıroğlu, Damla Beyazadam, Ali Fuat Kaan Gök, Hasan Ökmen, Adnan Özpek, Süleyman Atalay, Handan Ankaralı, Özgür Ekinci, Acar Aren, Yavuz Kurt, Gürhan Baş, Cemalettin Ertekin
PMID: 33394481  doi: 10.14744/tjtes.2020.81839  Pages 132 - 138
MAÇ: Akut sol kolon divertiküliti (ASKD) klinikte lokalize divertikülitten perforasyon ve fekal divertikülite varan geniş bir yelpazede görülebilir; tedavi hastalığın şiddetine göre konservatif yöntemlerden acil cerrahiye kadar değişkenlik gösterebilir. Akut sol kolon divertikülitinin ameliyatsız tedavisini takiben görülebilen nüksüne neden olan risk faktörleri hala tartışmalıdır. Bu çalışmada, cerrahi tedavi gerektiren hastaların uygun zamanda belirlenmesine yönelik olarak ASKD şiddet, progresyon ve nüksünü belirleyici faktörlerin tanımlanmasını amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamız çok merkezli ve ileriye yönelik olarak gerçekleştirildi. Kiliniğimizde aralık 2017–Haziran 2019 tarihleri arasında klinik, laboratuvar ve görüntüleme yöntemleriyle ASKD tanısı konularak yatışlı tedavisi yapılan (n=144) 18 yaş üzeri hastalar çalışmaya dahil edildi, 18 yaş ve daha genç, gebe veya emziren, önceden tanısı konulmuş Crohn, ülseratif kolon hastalığı, kolo-rektal ve/veya anal kanalda malign tümörü mevcut fakat ameliyat edilmemiş hastalar çalışmadan dışlandı. Hastaların yatış esnasındaki laboratuvar parametreleri, Modifiye Hinchey Skoru (MHS), klinik özellikleri, demografi, beslenme, sigara ve alkol alışkanlıkları, vücut kütle indeksleri (VKİ), önceki divertikülit atakları, mevcut kronik hastalıklarının yanısıra taburculuktan itibaren 18 ay içindeki divertikülit nüksleri kaydedildi.
BULGULAR: Sigara içme alışkanlığı önceden divertikülit atağı geçirmiş (p=0.04) veya acil cerrahiye alınmış (p=0.04) hastalarda anlamlı olarak daha fazla görüldü. Nüksetme, MHS 1b ve 2 de, 0 ve 1a’dan anlamlı olarak yüksekti (p=0.03). Acil cerrahi girişim yapılan hastalar incelendiğinde 50 yaş üzeri hastaların, daha genç hastalardan anlamlı olarak fazla olduğu görüldü (p=0.049). Yatış esnasında bulantı, ateş, solunum sayısı, prokalsitonin, total bilirubin ve direkt bilirubin seviyeleri MHS 4 olan hastalarda, diğer hastalara göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu (sırasıyla, p=0.03, 0.049, 0.02, 0.001, 0.002, 0.001). Nüksetme, sigara içme alışkanlığı, önceden ASKD öyküsü, düşük VKİ ve pandivertikülit mevcudiyeti olan hastalarda diğer hastalara göre yüksekti.
TARTIŞMA: Laboratuvar parametreleri, VKİ, yaş, klinik özellikler, önceden geçirilen divertikülit öyküsü ve sigara kullanımı, ASKD’nin şiddet ve seyri hakkında belirleyicidir. Önceden en az bir ASKD atağı geçirmiş olan MHS 1b-2 hastalarda sigara alışkanlığı ve düşük VKİ mevcudiyeti ASKD nüksüne yatkınlık oluşturmaktadır. Kontrol kolonoskopi sonuçları nüksetme olasılığı hakkında yönlendiricidir.
BACKGROUND: Acute left colonic diverticulitis (ALCD) ranges from localized diverticulitis to perforation and fecal peritonitis, and treatment varies from conservative management to emergency surgery. The risk factors for recurrence following nonoperative management of ALCD is still controversial. We aimed to define the factors predicting severity level, progression and recurrence risk of ALCD to timely select patients requiring surgery.
METHODS: This is a multicenter study where patients were included on accrual. Patients in our clinic between December 2017 and June 2019 with ALCD above 18 years of age were included (n=144) in this study, while 18 years and younger, pregnant or nursing mothers, those with Crohn’s disease, ulcerative colitis, colorectal and/or anal cancer were excluded from this study. Laboratory parameters, Modified Hinchey Scores, clinical features, demographics, diet, smoking, alcohol consumption, body mass index, previous diverticulitis episodes, chronic diseases of patients with ALCD, as well as recurrences within 18 months after discharge were evaluated.
RESULTS: The findings showed that smoking was more common in patients with previous episodes (p=0.04) and patients who underwent emergency surgery (p=0.04). Recurrence was higher in Modified Hinchey 1b and 2 (p=0.03) than 0 and 1a. Patients who were older than 50y had a higher propensity to undergo emergency surgery than the patients younger than 50y (p=0.049). Nausea, fever, respiratory rate, procalcitonin, total bilirubin and direct bilirubin levels were higher in patients with Modified Hinchey 4 (p=0.03, 0.049, 0.02, 0.001, 0.002, 0.001, respectively). Recurrence was higher in patients with a smoking history, previous ALCD episodes, lower body mass index and pandiverticulitis.
CONCLUSION: Laboratory parameters, body mass index, age, clinical features, previous episodes of diverticulitis and smoking may predict the severity and progression of ALCD. Smoking and having low BMI seem to be precursors of ALCD recurrence, especially when the patient with MHS 1b or 2 had at least one previous episode of ALCD. Control colonoscopy results are predictive of recurrence.

23.Is combined topical-local anesthesia technique adequate for visual internal urethrotomy in the treatment of traumatic posterior urethral strictures and prostatic urethral stenoses?
Kubilay Sarıkaya, Cagri Senocak, Fahri Erkan Sadioglu, Ömer Faruk Bozkurt
PMID: 33394478  doi: 10.14744/tjtes.2020.84426  Pages 139 - 145
AMAÇ: Travmatik posterior segment üretral darlıkların ve prostatik üretral stenozların tedavisinde visual internal üretrotomi (VIU) için spinal anestezi (SA) ile %2 lidokainli intraüretral topikal instilasyon+vizüel intraüretral lokal anestezi (T+LIA) kombinasyonunun etkinliğini karşılaştırmak.
GEREÇ VE YÖNTEM: Kliniğimizde Ekim 2018 ve Ocak 2020 tarihleri arasında travmaya ikincil gelişen posterior segment üretral darlık ve prostatik üretral stenoz nedeniyle VIU operasyonu yaptığımız toplam 178 hastanın sonuçları geriye dönük olarak incelendi. Hastalar uygulanan anestezi tipine göre kombine T+LIA (n=146, %82.08) grubu ve SA (n= 32, %17.97) grubu olarak iki gruba ayrıldı. Hastaların ameliyat öncesi klinik verileri ve ameliyat sonrası sonuçları incelenerek gruplar arasında karşılaştırıldı.
BULGULAR: Hastaların ortalama yaşı 67.99±10.87 yıl ve ortalama takip süreleri 5.32±3.27 aydı. T+LIA grubundaki hastaların median yaşının SA grubuna göre anlamlı olarak yüksek olduğu görüldü (p=0.033). Gruplar arasında ameliyat öncesi Q-max değeri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0.931). Benzer şekilde, ameliyat sonrası dönemde hastaların Q-max değerlerinde düzelme oranının gruplar arasında benzer düzeyde olduğu görüldü (p=0.572). Ameliyat öncesi komplikasyon varlığı ve nüks oranları da gruplar arasında benzer bulundu (sırasıyla, p=0.879, p=0.904).
TARTIŞMA: Travmatik posterior segment üretral darlıkların ve prostatik üretral stenozların tedavisinde VIU için T+LIA anestezisi spinal anestezi ile kıyaslandığında yüksek başarı oranı ve kabul edilebilir komplikasyon oranı ile güvenle uygulanabilir ve etkin bir yöntemdir.
BACKGROUND: To compare the effectiveness of spinal anesthesia (SA) and the combination of intraurethral topical instillation of 2% lidocaine + intraurethral local visual injection anesthesia (T + LIA) for visual internal urethrotomy (VIU) in the treatment of traumatic posterior urethral strictures and prostatic urethral stenoses.
METHODS: In this study, the results of 178 patients who underwent visual internal urethrotomy for posterior urethral strictures and prostatic urethral stenoses secondary to trauma in our clinic between October 2018 and January 2020 were analyzed retrospectively. Patients were divided into two groups as combined T + LIA (n=146, 82.08%) group and SA (n=32, 17.97%) group according to the type of anesthesia used. The preoperative clinical data and postoperative results of the patients were analyzed and compared between the groups.
RESULTS: The mean age of the patients was 67.99±10.87 years and the mean follow-up was 5.32±3.27 months. The median age of the patients in the T + LIA group was significantly higher than that of the patients in the SA group (p=0.033). There was no statistically significant difference between the groups regarding preoperative Q-max value (p=0.931). Similarly, the rate of postoperative improvement in the Q-max values of the patients was similar between the groups (p=0.572). The presence of postoperative complications and recurrence rates were similar between the groups (p=0.879 and p=0.904, respectively).
CONCLUSION: Compared to spinal anesthesia, T + LIA anesthesia is a safe and effective technique for visual internal urethrotomy in treating traumatic posterior urethral strictures and prostatic urethral stenoses, with a high rate of success and acceptable rate of complications.

CASE SERIES
24.Over-the-scope clip application for severe gastrointestinal bleeding, leak, or perforation: A single-center experience
Ali Kocataş, Erkan Somuncu, Mehmet Abdussamet Bozkurt
PMID: 33394464  doi: 10.14744/tjtes.2020.15719  Pages 146 - 150
AMAÇ: Kapsam dışı klips (OTSC) cihazları artık endoskopistler tarafından gastrointestinal kanama, perforasyon veya sızıntı için yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı, bu tekniğin terapötik başarı oranını incelemekti.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma tek merkezli ve geriye dönük olarak yapıldı. Çalışmaya gastrointestinal kanaması, sızıntısı veya perforasyonu olan toplam 23 hasta alındı. Prosedür deneyimli endoskopist tarafından gerçekleştirildi.
BULGULAR: Üst gastrointestinal sistem defekti olan hastaların altısında perforasyon, bir olguda anastomoz kaçağı vardı. Sekiz hastada alt gastrointestinal kanalda perforasyon vardı ve iki olgu anastomoz kaçağı vardı. Sadece altı hastada kanama tespit edildi ve tümü üst gastrointestinal kanama idi. Anastomoz sızıntıları, perforasyonlar ve kanama OTSC ve ek prosedürlerle tedavi edildi. Tek başına OTSC kırpmanın başarı oranı %56.5 iken, ek terapötik prosedürlerle (klemp, stent, skleroterapi) başarı oranı %86.9’du. Kanama, perforasyon ve anastomoz kaçağı kategorilerine göre yapılan analizler, klip uygulamasının kanamadaki başarı oranının perforasyon veya anastomoz kaçağına göre anlamlı derecede yüksek olduğunu ortaya koydu (p=0.002). Hastanede ortalama kalış süresi beş gündü (min-maks: 2–30 gün). OTSC prosedürü ile ilişkili herhangi bir komplikasyon yoktu.
TARTIŞMA: OTSC, gastrointestinal kanama, perforasyon veya anastomoz sızıntısının yönetimi için güvenli ve etkili bir yöntemdir.
BACKGROUND: Over-the-scope clip (OTSC) devices are now widely used by endoscopists for gastrointestinal bleeding, perforation, or leakage. The present study aims to examine the therapeutic success rate of this technique.
METHODS: This was a single-center, retrospective study. In this study, 23 patients with gastrointestinal bleeding, leakage, or perforation were included. The procedure was performed by an experienced endoscopist.
RESULTS: Of the patients with an upper gastrointestinal tract defect, six had a perforation and there was one case of anastomosis leakage. Eight patients had a perforation in the lower gastrointestinal tract, and there were two cases of anastomosis leakage. Bleeding was detected in only six patients and all of them were upper gastrointestinal bleeding. Anastomosis leaks, perforations, and bleeding were treated with OTSC and additional procedures. The success rate of OTSC clipping alone was 56.5%. However, the success rate was 86.9% with additional therapeutic procedures (clamp, stent, sclerotherapy). Analysis according to categories of bleeding, perforation, and anastomosis leak revealed that the success rate of the clip application in bleeding was significantly higher than that of perforation or anastomosis leak (p=0.002). The median length of stay in the hospital was five days (min-max: 2–30 days). There were no complications associated with the OTSC procedure.
CONCLUSION: OTSC is a safe and effective method for the management of gastrointestinal bleeding, perforation, or anastomosis leak.

CASE REPORTS
25.Retroperitoneal extensive free air bubbles due to decompression illness
Hakan Abdullah Özgül, Ahmet Peker, Işıl Başara Akın, Canan Altay, Mustafa Seçil
PMID: 33394470  doi: 10.14744/tjtes.2019.43436  Pages 151 - 153
Dekompresyon hastalığı (DKH), ortama basıncındaki hızlı düşüşe bağlı ortaya çıkan hava kabarcıklarının neden olduğu nadir bir durumdur. Bu hava kabarcıkları hem fiziksel hem de kimyasal etkiler göstererek, semptomsuz klinik prezentasyondan ölüme dek geniş bir spektrumda bulgulara neden olabilir. Literatürde DKH ile ilişkili olarak; bilinç değişiklikleri, kas-iskelet sisteminde ve karında şiddetli ağrı, solunum sıkıntısı ve cilt değişiklikleri tariflenmiştir. DKH tanısını koymak zordur ancak tanıda öykü ve fizik muayene yol göstericidir. Radyolojik değerlendirme, DKH tanılı hastalarda olası komplikasyonları belirlemek ve karın içi serbest hava kabarcıklarına yol açan diğer akut patolojileri dışlamak için yararlıdır. DKH tanısı konan hastaların bilgisayarlı tomografi (BT) görüntülerinde, portal venöz sistem, iliak ve mezenterik venler, vena kava inferior (VCI) ve serebral ve spinal arterlerde hava kabarcıkları daha önce tariflenmiştir. Bu yazıda, abdominal BT’de belirgin olan karın içi serbest hava kabarcıkları görülen iki DKH olgusunun klinik ve BT bulguları sunuldu.
Decompression illness (DCI) is a rare condition caused by air bubbles that arise because of a rapid decrease in ambient pressure. These air bubbles exert both physical and chemical effects associated with a range of findings from asymptomatic clinical presentation to death. In the literature, changes in consciousness, severe musculoskeletal and abdominal pain, respiratory distress, and skin changes have been described. The diagnosis of DCI is difficult, but anamnesis and physical examination are helpful. Radiologic evaluation is useful for determining possible complications in patients with severe disease and excluding other acute pathologies. In computed tomography (CT) images of patients diagnosed with DCI, air bubbles in the portal venous system, iliac and mesenteric veins, the vena cava inferior (VCI), and the cerebral and spinal arteries have been described before. Herein, we present the clinical and CT findings of two cases of DCI with extensive intra-abdominal free bubbles evident on abdominal CT.

26.Acute abdomen due to torsion of the wandering spleen: A rare clinical presentation
Mehmet Tolga Kafadar, Yildiray Daduk, Murat Karakoç
doi: 10.14744/tjtes.2020.00734  Pages 154 - 156
Gezici dalak, asıcı bağlarının yokluğu veya gevşekliği nedeniyle dalağın normal anatomik lokalizasyonunda olmaması şeklinde tanımlanmıştır. Doğuştan ve edinsel faktörler etiyolojide rol oynamaktadır. Nadir görülen bir durumdur ve torsiyon veya enfarktüs gibi hayatı tehdit eden komplikasyonlara yol açabilir. Nadiren hastalar akut karın tablosu ile de acile başvurabilirler. Kronik karın ağrısı veya karıniçi kitle ile prezente olabilir. Klinik tanısı genellikle zor olduğu için, radyolojik incelemeler tanıda oldukça önemli yer tutar. Bu yazıda, akut karın tablosu ile başvuran ve acil şartlarda laparoskopik splenektomi uyguladığımız, 24 yaşında gezici dalak torsiyonu olgusu sunuldu.
Wandering spleen is defined as the spleen that is not in its normal anatomic position due to the absence or laxity of suspensory ligaments. Congenital and acquired factors play a role in its etiology. It is a rare condition and may cause life-threatening complications as torsion or infarction. Rarely, patients may present to the emergency department with an acute abdomen. They may also present with chronic abdominal pain or intraabdominal mass. Given that its clinical diagnosis is difficult to make, radiological studies have an important role for an accurate diagnosis. In this paper, we presented a 24-year-old patient with torsion of a wandering spleen who presented with an acute abdomen and underwent laparoscopic splenectomy under urgent conditions.

27.Posttraumatic pseudoaneurysm of the superficial temporal artery: After paintball game
Ismail Kakillioğlu, Ali Fuat Tekin, Ömer Faruk Ünal, Afife Uğuz
PMID: 33394476  doi: 10.14744/tjtes.2020.64947  Pages 157 - 159
Yirmi yaşında bir erkek, sağ temporal bölgede ağrısız ancak kozmetik bir problem oluştuğu için şişlikten yakındı. Yüzeyel temporal arterin psödoanevrizması çok nadirdir. Genellikle temporal bölgeye künt travma sonrası ortaya çıkar ve izleyen 2–6 hafta boyunca ağrısız, preauriküler, pulsatil bir kitle şeklinde ortaya çıkar. Teşhis sadece fizik muayene ve ultrason ile konur. Lokal anestezi altında yapılan ameliyat çok etkili bir tedavi yöntemidir.
A 20-year-old man suffered from a swelling with a painless but cosmetic problem in the right temporal region. Pseudoaneurysm of the superficial temporal artery is rare. It typically occurs after blunt trauma to the temporal region and presents as a painless, preauricular and pulsatile mass during the following 2–6 weeks. The diagnosis is made simply by physical examination and ultrasound. Surgery under local anesthesia is a very effective treatment.