p-ISSN: 1306-696x | e-ISSN: 1307-7945
Volume : 14 Issue : 1 Year : 2024

Quick Search




SCImago Journal & Country Rank
Turkish Journal of Trauma and Emergency Surgery - Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 14 (1)
Volume: 14  Issue: 1 - January 2008
1.
Editörden
Korhan Taviloğlu
Page 0
Abstract |Full Text PDF

2.Status of trauma and acute care surgery in the United States
Andrew B. Peitzman
PMID: 18306059  Pages 1 - 4
Acil cerrahi gelişmekte olan bir alandır. Ögeleri, Amerikan Travma Cerrahisi Derneği tarafından tanımlandığı şekilde travma, cerrahi yoğun bakım ve acil cerrahidir. The Institute of Medicine (Tıp Enstitüsü) kaynaklı yeni yayınlarda bildirildiği gibi, Birleşik Devletler’de acil alanında çalışan cerrahi uzmanlarının sayıca azalması, acil bölümlerin aşırı kalabalıklaşması ve hasta kapasitesinin karşılanamaması durumları kriz derecesine ulaşmıştır. The Institute of Medicine cerrahi uzmanların çalıştığı ve travma sistemlerine benzeyen bölgesel merkezler önermiştir. Cerrahların acil cerrahi alanında eğitim almaları işgücü sorununa bir oranda çözüm olacaktır.
Acute Care Surgery (ACS) is an evolving specialty. The components, as defined by the American Association for the Surgery of Trauma are trauma, surgical critical care and emergency surgery. As documented by the recent reports from the Institute of Medicine, the shortage of surgical specialists who make themselves available for emergency care in the United States, the overcrowding of emergency departments and lack of surge capacity are reaching crisis conditions. The Institute of Medicine has recommended the development of regional centers of surgical specialists, analogous to trauma systems. The training of surgeons in ACS will address the manpower issue to some degree.

3.Current status and future options for trauma and emergency surgery in Europe
Ari Leppaniemi
PMID: 18306060  Pages 5 - 9
Halen, Avrupa’da uygulanmakta olan travma cerrahisi bakımından büyük farklar bulunmakta, travma dışı cerrahideyse düzenlemeler yapılmaktadır. Ortopedik travma cerrahisini esas alan travma sistemi, Orta Avrupa ülkelerinde daha yaygın görünürken, İskandinavya, Baltık Ülkeleri, Birleşik Krallık ile Akdeniz ülkelerinde daha az karşılaşılmaktadır. Travma cerrahisine yönelik özgün eğitim, daha üst düzey travma sisteminin gelişmişliğiyle korelasyon göstermektedir. Gerek yaralanma gerekse akut hastalık sürecine bağlı oluşan acil hastalıkların tedavisinde yer alan çok sayıda ortak özellik, bu iki disiplinin multidisipliner ekip liderliği ve karar alma becerileri ile acil yaşam ve acil ekstremite kurtarma cerrahisinde yeterliliği amaçlayan, acil cerrahi servislerin bölgeselleştirilmesine ve genel cerrahi temelli eğitime dayanan tek bir organizasyonel ve eğitimsel kuruma entegre edilmesini destekleyecektir.
Currently, there is great variation in the way trauma and non-trauma emergency surgery is organized in Europe. Trauma system development based on orthopedic trauma surgery seems to be more advanced in the central European countries and less developed in Scandinavia, The Baltic States, United Kingdom and the Mediterranean countries. Specific training for trauma surgery correlates with higher level of trauma system development. Multiple common features in the management of a surgical emergency, whether caused by injury or acute disease process, would favor the integration of these two disciplines into a single organizational and educational entity based on regionalization of emergency surgical services and general surgery-based education aiming for multidisciplinary team leadership and decision making skills, and surgical competence in acute life- and limb-saving surgery.

4.Current status and future options for trauma and emergency surgery in Turkey
Korhan Taviloğlu, Cemalettin Ertekin
PMID: 18306061  Pages 10 - 13
Türkiye’de travma sonrasında yaralanmaların, trafik kazaları ve deprem gibi doğal afetler ve terör gibi kitlesel afetler sonrasında artması beklenmektedir. Ulusal Travma ve Acil Cerrahi Derneği alanındaki olguların yönetimi, yılda dört kez Ulusal Travma ve Acil Cerrahi Dergisi’nin yayınlanması, düzenli olarak Travma kurslarının ve kongrelerin düzenlenmesi gibi eğitsel görevler üstlenmektedir. Mevcut durumda bakımı Genel Cerrahi Uzmanları’nın üzerinde olan, Travma ve Acil Cerrahi’nin yan dal eğitimi şeklini alması için yoğun çabalar göstermektedir. Travma olgularında nonoperatif yaklaşım bu alanda görev yapan travma cerrahlarının vaka yükünü azaltmaktadır. Biz Travma ve Acil Cerrahi eğitimi içinde travma, acil cerrahi, boşlukların travmasının olması gerektiğine inanıyoruz.
The number of trauma victims in Turkey is expected to increase as a consequence of the increasing vehicular traffic, potential for earthquakes, and risk of terrorist attacks. The Turkish Association for Trauma and Emergency Surgery monitors trauma cases, publishes a quarterly journal, organizes trauma courses and seminars for various health personnel nationwide. It is also extending efforts to improve in-hospital care by establishing trauma and emergency surgery fellowships and trauma and emergency surgery centers nationwide, which is run by General Surgeons currently. Turkey faces the same dilemma as the rest of the developed world regarding the future of trauma surgeons in the current era of nonoperative trauma management. We suggest that the field of trauma and emergency surgery be redefined to include emergency general surgery and cavitary trauma.

5.The therapeutic effect of normobaric oxygen in experimental peritonitis and the efficiency of rectal fever, WBC, CRP and procalcitonin in monitoring response of the therapy
Tayfun Yücel, Doğan Gönüllü, Salih Güçlü, Mustafa Şit, Rıza Adaleti, Seza Tetikkurt, Ali Özcan, Ferda Nihat Köksoy
PMID: 18306062  Pages 14 - 20
AMAÇ: Deneysel peritonitte, antibiyotik kullanımına normobarik oksijen (O2) eklenmesinin, tedavideki yeri ve bu tedaviye cevabın izlenmesinde, ateş, lökosit, C-reaktif protein (CRP) ve prokalsitoninin etkinliğinin araştırılması amaçlandı.
GEREÇ-YÖNTEM: Normal değerleri saptayan ön çalışmayı takiben gerçekleştirilen E. coli peritoniti deneyinde, “tedavisiz”, “normobarik O2 tedavisi”, “antibiyotik tedavisi”, “antibiyotik ve normobarik O2 tedavisi” olmak üzere dört grup oluşturuldu.
BULGULAR: Üçüncü ve dördüncü gün rektal ateşin ve kan lökosit değerinin düşmesi açısından grup 4’ün diğer gruplara üstünlük sağladığı gözlendi. Grup 4’de periton kültürü pozitifliği anlamlı derecede az bulunurken, patolojik incelemede kas inflamasyonu derecesi en düşük düzeyde bulundu. Kan CRP düzeyi tüm gruplarda anlamlı korelasyonlar gösteremedi. Kan prokalsitonin düzeyinde ise grup 4’de diğer gruplara göre anlamlı azalma saptandı. Üçüncü gün kan lökosit düzeyi arttıkça prokalsitonin ve CRP düzeyi arttı, beşinci gün ise kan lökosit düzeyi düşen gruplarda prokalsitonin düzeyi de düşerken, CRP değeri ile anlamlı bağlantı kurulamadı. SONUÇ: Deneysel olarak karıniçi sepsis tedavisinde, normobarik O2 tedavisinin antibiyotik tedavisi ile birlikte kullanılmasının, tedavinin başarısını artırabileceği ve sepsis şiddetinin takibinde, kan lökosit ile prokalsitonin düzeyinin CRP’ye göre daha değerli olabileceği kanısına varıldı.
BACKGROUND: It was investigated the effect of using normobaric oxygen (NO) in addition to antibiotherapy in experimental peritonitis and the changes of rectal fever (RF), WBC, CRP and procalcitonin levels were evaluated. METHODS: After the preliminary research of the normal values, rats were infected by E. coli intraperitoneally. Four groups were assigned into “no therapy”, “given NO”, “given antibiotic”, “given antibiotic + NO” groups.
RESULTS: The decline of RF and WBC levels on 3rd and 5th days was recorded in antibiotic + NO group versus the other groups. It was observed that group 4 was superior to the others. The positivity of periton cultures and the inflammation in the muscle were found to be less in antibiotic + NO group. No correlation was found between pathological and microbiological recovery and blood CRP level in all groups. But a significant decrease in blood procalcitonin level was determined in group 4 compared to the other groups. On day 3, procalcitonin and CRP levels increased with increasing WBC levels. On day 5, procalcitonin levels also decreased in groups with decreased WBC levels, but no significant correlation was found between CRP and WBC levels. CONCLUSION: It was concluded that using of NO in addition to antibiotherapy could increase the success rate of experimental intraabdominal sepsis therapy and blood procalcitonin and WBC levels could be more beneficial than CRP levels in monitoring of the severity of the sepsis.

6.The effects of phytoestrogens on fracture healing: experimental research in New Zealand white rabbits
Alpaslan Öztürk, Aysu Altıkardeşler İlman, Hüsniye Sağlam, Ulviye Yalçınkaya, Serkan Aykut, Semra Akgöz, Yüksel Özkan, Kemal Yanık, Bijen Kıvçak, Nazan Yalçın, Recai Mehmet Özdemir
PMID: 18306063  Pages 21 - 27
AMAÇ: Fitoöstrojenler bitkisel kaynaklı doğal moleküller olup kemik yapımını artırıcı ve kemik yerine kullanılabilme özellikleri vardır. Bu çalışmada, fitoöstrojenlerin tavşan kırık modelinde kırık iyileşmesi üzerine etkileri deneysel olarak araştırıldı. GEREÇ-YÖNTEM: Yirmi iki adet Yeni Zelanda beyaz tavşanı sağ tibia kırığı oluşturulduktan sonra randomize olarak iki gruba ayrıldı. Birinci gruba Vitex agnus-castus L.’den (Verbenaceae) çalışma öncesinde hazırlanan bitki ekstresi intramuskuler olarak enjekte edildi. İkinci grup kontrol grubu olarak seçildi. Kırık iyileşmesi haftalık olarak kan alkalen fosfataz düzeyi, direkt radyografi ve 99m-Tc MDP kemik sintigrafisi ile değerlendirildi. Üçüncü haftanın sonunda çalışma sonlandırıldı. Çalışma sonunda histopatolojik inceleme yapıldı. BULGULAR:
Yedinci günde yapılan direkt radyografik incelemede kırık iyileşme bulguları grup 1’de kontrol grubuna göre daha yüksek olarak bulundu (p<0,01). Yedinci günde yapılan 99m-Tc MDP kemik sintigrafisinde grup 1’de tutulum oranları kontrol grubuna göre daha fazla idi (p<0,05). Grup 1’de 14. ve 7. gün 99m-Tc MDP tutulum miktarları arasındaki fark kontrol grubuna göre daha fazla bulundu (p=0,04). Yirmi beşinci günde yapılan histopatolojik incelemede gruplar arasında anlamlı farklılık yoktu. Diğer değişkenler arasında farklılık saptanmadı. SONUÇ: Flavonoid enjeksiyonlarının Yeni Zelanda beyaz tavşanlarında kırık iyileşmesinin erken döneminde faydalı olduğu gösterildi. Farklı doz uygulamaları ve veriliş yöntemlerinin farklı deneysel çalışmalarla araştırılmasını önermekteyiz.
BACKGROUND: Phytoestrogens are plant-derived natural molecules having some bone forming and bone substituting effects. In the present study, the role of phytoestrogens on bone healing was investigated in a rabbit fracture model. METHODS: Twenty-two New Zealand white rabbits with right tibia fracture were divided into two groups randomly. The plant derived extract of Vitex agnus-castus L. (Verbenaceae) prepared before the study was administered intramuscularly in group 1 and group 2 was chosen as control. Fracture healing was monitored in weekly basis with blood alkaline phosphatase level, radiographs of extremities and 99m-Tc MDP bone scintigraphy. The study was finished at the end of the 3rd week. The extremities including tibial fractures were collected for histological examination. RESULTS: Radiographic evidence of fracture healing obtained on postoperative day seven was superior in group 1 than control group (p<0.01). The 99m-Tc MDP bone scintigraphy uptake ratios on postoperative seventh day showed higher uptake in group 1 than in group 2 (p<0.05). The differences of scintigraphic uptakes in fractured tibias calculated on postoperative seventh day and postoperative 14th in group 1 were higher than group 2 (p=0.04). The histopathologic evaluation performed after sacrification of all rabbits on postoperative 25th day showed no significant difference between both groups. No statistical difference was determined related to the other variables. CONCLUSION: Flavonoids affected positively the early periods of fracture healing mechanism in New Zealand white rabbits. We suggest further studies with phytoestrogens to determine the effects of various dosages and administration ways.

7.Selective laparoscopic adhesiolysis in the management of acute and chronic recurrent adhesive bowel obstruction
Kaya Sarıbeyoğlu, Salih Pekmezci, Uğur Korman, Ece Kol, Bilgi Baca, Semra Günay
PMID: 18306064  Pages 28 - 33
AMAÇ: Laparoskopik adezyolizis adezyonlara bağlı ameliyat sonrası ince bağırsak tıkanıklıklarının tedavisinde son dekadda popülarite kazanmıştır. Bu çalışmada, laparoskopinin bu alanda uygulanabilirliği, etkinliği ve güvenliğini araştırıldı ve selektif adezyolizisin ayrıntıları tartışıldı. GEREÇ-YÖNTEM: Bu çalışmaya yapışıklıklara bağlı, akut veya kronik tekrarlayan ince bağırsak tıkanıklığı nedeniyle laparoskopik tedavi görmüş hastalar dahil edildi. Hastalar belirli bir algoritmaya göre tedavi gördü. Konservatif tedavinin yetersiz kaldığı hastalar ameliyata alınarak sönük/şişkin bağırsak geçişinin olduğu bölgeye selektif laparoskopik adezyolizis uygulandı. Kronik tekrarlayan ataklar geçiren ve konservatif tedaviye yanıt vermiş hastalarda ameliyat öncesi enteroklizis uygulandı ve adezyolizis bu bulgular kılavuzluğunda yapıldı. Diğer tanıları dışlamak amacıyla tüm olgularda bilgisayarlı tomografi incelemesi yapıldı.
BULGULAR: Ocak 1998 - Haziran 2007 tarihleri arasında 31 hastaya (22 kadın, 9 erkek) laparoskopik adezyolizis yapıldı. Ortalama yaş 48 (aralık 20-80) idi. Enteroklizis kılavuzluğunda laparoskopik adezyolizis 19 hastada uygulandı. On iki hastaya akut tıkanıklık nedeniyle laparoskopik adezyolizis uygulandı. Enteroklizis, bu görüntüleme yönteminin uygulandığı hastaların tümünde patolojik yapışıklık veya bandı göstermeyi başardı. Komplikasyon ve açığa geçiş oranı %9,6 olarak gerçekleşti. Hastaların tümünde ameliyat sonrası dönemde oral alım tolere edildi. Enteroklizis kılavuzluğunda laparoskopik adezyolizis uygulanmış bir hastada ameliyat sonrası 34. günde konservatif tedaviye yanıt veren geçici subileus atağı oldu. Ortalama hastanede yatış süresi 4,1 gün (aralık: 2-7) olarak gerçekleşti. Hastalar takiplerinde semptomsuz seyretmektedir. SONUÇ: Ameliyat sonrası yapışıklıklara bağlı bağırsak tıkanıklarında laparoskopi uygulanabilir, güvenli ve etkin bir yöntemdir. Laparoskopi akut veya kronik olgularda olabildiğince selektif uygulanmalıdır. Enteroklizis, kronik tıkanıklıklarda selektif laparoskopi uygulanmasına olanak veren yararlı bir görüntüleme yöntemidir.
BACKGROUND: Laparoscopic adhesiolysis became popular in the last decade for the management of postoperative adhesive small bowel obstruction. This paper investigates the feasibility, effectiveness and safety of laparoscopy in this field; the details of a selective adhesolysis were discussed as well. METHODS: The patients who underwent laparoscopic management of acute or chronic recurrent adhesive bowel obstruction were included into the study. The patients were managed according to a specific algorithm. If the conservative management has failed, selective laparoscopic adhesiolysis to the transition zone of distended /collapsed bowel was performed. Patients, who were suffering from chronic recurrent obstruction attacks and those who tolerated oral intake, underwent preoperative enteroclysis studies and selective adhesiolysis was performed according to imaging findings. Computerized tomography was performed in all cases to exclude other diagnoses. RESULTS: Thirty-one patients (22 female, 9 male) underwent laparoscopic adhesiolysis from January 1998 to June 2007. The mean age was 48 (range: 20-80). Enteroclysis - guided laparoscopic adhesiolysis was performed in nineteen patients. Twelve patients underwent laparoscopic adhesiolysis for acute obstruction. Enteroclysis was able to demonstrate the pathological adhesion or band in all of the patents who underwent this imaging technique. Conversion and complication rates were 9.6%. The entire patients tolerated well oral intake postoperatively except one who had underwent enteroclysis-guided adhesiolysis; the patient presented with transient subileus on postoperative day 34 and responded well to conservative management. Mean hospital stay was 4.1 days (range: 2-7). The patients are free of symptoms on their follow-up.
CONCLUSION: Laparoscopy is feasible, safe and effective in postoperative adhesive disease. Laparoscopic adhesiolysis should be performed as selective as possible in acute and chronic cases. Enteroclysis is a helpful imaging modality for performing selective laparoscopic adhesiolysis in chronic obstruction.

8.Exocrine pancreas disfunction in severely traumatised patients and early enteral nutrition
Metin Senkal, Bülent Ceylan, Thomas Deska, Barbara Marpe, Bruno Geier
PMID: 18306065  Pages 34 - 39
AMAÇ: Majör travma sonrasında yoğun bakım servisinde yatan ve enteral yoldan beslenen hastalarda, pankreas ekzokrin salgılarında görülen değişiklikleri saptamaktır.
GEREÇ-YÖNTEM: Hastalar (n=18) yoğun bakım ünitesinde travma sonrası 24-36. saatlerde enteral yoldan beslenmeye başlanarak, sonuçlar ileriye dönük olarak değerlendirildi. Başlangıçta yüksek molekül ağırlıklı diyetler 20 ml/sa’den (1 kcal/mL) verildi ve bu miktar aşamalı olarak 80 ml/sa’ye kadar yükseltildi. Sonrasında bu hastalardaki enteral beslenme sonrası birinci ve ikinci fekal elastaz-1 seviyelerine bakıldı. İlk defekasyondan bir gram gaita örneği alınarak ELISA yöntemiyle fekal elastaz-1 seviyesi belirlendi. Fekal elastaz-1 normal değeri >200 mg/g olarak kabul edilirken, <100 mg/g olan değerler ciddi pankreas ekzokrin salgı bozukluğu olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Tüm hastalar sadece enteral yoldan beslendi ve beslenmeye bağlı gastrointestinal komplikasyonlara rastlanmadı. İlk labotaruvar değerlerinde hastaların %55,6’sında fekal elastaz-1 seviyelerinde orta ve yüksek oranda düşüş gözlendi. İkinci incelemelerde ise bu oranın %38,9 seviyelerine düştüğü görüldü (p<0,01). İlk incelemede ortalama fekal elastaz-1 seviyesi 268,4 mg/g (median 162,1 mg/g) iken, ikinci incelemede 333,8 mg/g (median 520,2 mg/g) olarak saptandı.
SONUÇ: Bu araştırmada, travma sonrası hastalarda ciddi oranda pankreas işlev bozukluğu olduğu, yüksek molekül ağırlıklı diyetle enteral yoldan beslemenin ise kayda değer bir iyileşme sağladığı görüldü. Travma sonrası, hastalarda pankreas ekzokrin enzim seviyelerinin düşüklüğünün nedene yönelik araştırmalarla ve bunun olumlu ya da olumsuz etkilerinin yapılacak diğer çalışmalarla desteklenmesi gerektiği kanısına varıldı.
BACKGROUND: We investigated exocrine pancreatic insufficiency in severely traumatised patients with enteral nutrition using the fecal elastase-1 concentration. METHODS: The fecal elastase-1 levels of critically ill patients after major trauma (n=18) were determined in a prospective study. Early enteral nutrition was started with a high molecular diet via a naso-duodenal tube, starting 24-36 hours after admission to the intensive care unit. Enteral feeding was administered continuously starting with 20 mL/h (1 kcal/mL) and advanced gradually to 80 mL/h in the next days. Stool samples from the first and second stool after beginning of the enteral nutrition were taken for determination of the fecal elastase-1. For elastase-1 analysis in a sandwich-type enzyme immunoassay (ELISA), a sample of approximately 1 g stool was taken from the first and second stool after beginning of the enteral nutrition. Elastase-1 concentration of >200 mg/g was considered as normal, whereas <100 mg/g elastase-1 was significantly low indicating a severe exocrine pancreas dysfunction. RESULTS: All patients were fed enterally without relevant feeding-associated complications and no diarrhoea occurred in any patient. In the initial stool passage, 55.6% of the patients had moderately or severely decreased elastase-1 concentrations. In the second stool passage, only 38.9% of the patients showed a decrease in the elastase-1 concentration (p<0.01). The average elastase-concentration in the first stool sample was 268.4 mg/g (median: 162.1 mg/g) and in the second sample 333.8 mg/g (median: 520.2 mg/g). CONCLUSION: The data of this study suggests that initial exocrine pancreas insufficiency may occur in severely traumatised and critically ill patients, which improves under early enteral nutrition with polymeric enteral diets. The clinical consequences of exocrine pancreatic dysfunction in the early posttraumatic situation have to be defined.

9.Injury or body fluid splash incidence rate during three months period in elective surgery procedures, at Dicle University Hospital, Diyarbakır, Turkey
Melikşah Ertem, Yasemin Dalar, Uğur Çevik, Hayrettin Şahin
PMID: 18306066  Pages 40 - 45
AMAÇ: Bu çalışmada elektif cerrahi işlemler sırasında oluşan sivri cisim yaralanmaları (SCY) ve kan ve organ sıvısı (KOS) sıçramalarının sıklığının irdelenmesi amaçlandı. Bu çalışmanın, yaralanma ve KOS sıçramalarını engelleme çalışmalarına yardımcı olabileceği düşünüldü. GEREÇ-YÖNTEM: Dicle Üniversitesi Hastanesinde üç ay boyunca tüm elektif ameliyatlar kayıt edildi, SCY ve KOS sıçramaları analiz edildi. SCY ya da KOS sıçraması olarak bildirilen hastane çalışanlarıyla daha detaylı olarak görüşüldü ve yaralanma nedenleri detaylandırılmaya çalışıldı. BULGULAR: Üç aylık sürede 1988 elektif ameliyat kayıt edildi. Bunların 111’inde (%5,6) SCY ve 145’inde (%7,3) KOS sıçraması bildirildi. Öğretim üyelerinde SCY insidansı 2,8 kişi-yıl olarak bulunurken, bu asistanlarda 5,6, hemşirelerde 6,3 ve diğer personelde 1,5 olarak saptandı. KOS sıçraması insidansı öğretim üyelerinde 14,5 kişi-yıl iken bu hız asistan ve hemşirelerde sırasıyla 6,9 ve 8,4 bulundu. Ameliyatın süresi, ameliyat başlama saati ve ameliyatta çalışan personel sayısı SCY oluşmasında etkili faktörler olduğu ve KOS sıçramasında da yine ameliyat süresi ve çalışan personel sayısının etkili olduğu saptandı. Çene cerrahisi ameliyatlarının %14,4’ünde, genel cerrahi ameliyatlarının %12,2’sinde, göğüs cerrahisinin %10,5’inde, beyin cerrahisinin %8,4’ünde SCY görüldü. Genel cerrahi ameliyatlarının %14,4’ünde, ürolojinin %13,5’inde, göğüs cerrahisinin %14’ünde, kalp damar cerrahisinin %14,7’sinde KOS sıçraması olduğu saptandı. En sık yaralanan organ işaret parmağı (%33,9) ve baş parmak (%31,4) oldu. SONUÇ: Diğer tüm tıbbi uygulamalarda olduğu gibi elektif cerrahi işlemlerde de SCY ve KOS sıçramaları yaygın bir sorun olduğu gösterilmiştir.
BACKGROUND: In this study we aimed to determine the prevalence of sharp injuries (SI) and blood and body fluid (BBF) splashes in health care workers during elective surgery procedures (ESP). This study would help to plan the preventive measures for injuries and BBF splashes. METHODS: All ESP were recorded during three months period and SI and BBF splashes were analyzed in Hospital of Dicle University. Hospital employees who reported SI or BBF splashes were interviewed about the types of devices causing injury and the circumstances of the injury. RESULTS: During three months period, 1988 ESPs were recorded. SIs were reported in 111 procedures (5.6%) and BBF splashes were in 145 (7.3%). Incidence rate of SI was 2.8 per person year in teaching staff, 5.6 in residents, 6.3 in nurses and 1.5 for other health care workers. Incidence rate of BBF splashes was 14.5 per person year in trainers, 6.9 in residents, 8.4 in nurses, respectively. Duration of ESP, start time of ESP and number of employed personnel in the ESP were the factors that significantly influenced SI incidence. Duration of ESP and total person worked in ESP was effective on BBF splashes. SI was occurred in 14.4 of mandibulofacial, 12.2% of general surgery, 10.5% of chest surgery and 8.4% of brain surgery ESP. BBF splashes occurred in 14.4% of general surgery’s, 13.5% of urology’s, 14% of chest surgery’s, 14.7% of cardiovascular surgery’s ESP. The most frequently injured tissue was index finger (33.9%) and the pollex finger (31.4%). CONCLUSION:
SIs and BBFs are important health risks for health professionals who are involved in surgery, as it is in all other medical practices. SI and BBF splashes should be monitored and preventive measures should be planned urgently.

10.The attitudes and behaviors of housewives in the prevention of domestic accidents and their first aid knowledge levels
Ersin Uskun, Faimana Alptekin, Mustafa Öztürk, Ahmet Nesimi Kişioğlu
PMID: 18306067  Pages 46 - 52
AMAÇ: Bu araştırma, ev hanımlarının ilkyardım bilgi düzeylerinin değerlendirilmesi, ev kazalarını önlemeye yönelik tutum ve davranışlarının belirlenmesi ve ilkyardım bilgi düzeylerinin ve ev kazalarını önlemeye yönelik tutum ve davranışların ilişkili olduğu faktörlerin incelenmesi amacıyla planlandı. GEREÇ-YÖNTEM: Kesitsel tipteki bu araştırmada, 180 hanede evin hanımlarına, sosyodemografik özellikleri sorgulayan bir anketin yanı sıra ilkyardım bilgi düzeylerini değerlendirmek üzere hazırlanmış bir test ve ev kazalarını önlemeye yönelik tutum ve davranış düzeyini belirlemek üzere hazırlanmış Likert tipi bir form yüz yüze görüşme tekniğiyle uygulandı. BULGULAR: Araştırma grubunun eğitim durumu arttıkça, ilkyardım bilgi puanı artmaktaydı. Çalışan hanımların ilkyardım bilgi puanı çalışmayanlardan yüksekti. Araştırma grubunun eğitim düzeyi arttıkça ve ekonomik düzeyi iyileştikçe tutum ve davranış puanı artmakta, yaş arttıkça azalmaktaydı. Evinde kaza meydana gelmemiş evlerin hanımlarının, önleyici tutum ve davranış puanı diğerlerinden yüksekti. SONUÇ: Bu araştırmada hem ilkyardım bilgi düzeyinin, hem de kazaları önlemeye yönelik olumlu tutum ve davranış geliştirmenin, ev hanımlarının eğitim düzeyine bağlı olduğu belirlendi. Toplumla ilgili pek çok sorunun çözümünde kadınların formal eğitim düzeyinin ve sosyal statüsünün artırılması önemlidir.
BACKGROUND: This research has been designed to to assess first aid knowledge levels of housewives, determine the attitudes and behaviors of housewives in the prevention of domestic accidents and examine factors related to first aid knowledge levels and attitudes and behaviors in prevention of domestic accidents. METHODS: In this cross-sectional type research, together with a query questioning sociodemographic characteristics, a test prepared to assess their first aid knowledge levels and a Likert-type form to determine their attitudes and behaviors levels in the prevention of domestic accidents have been applied to housewives of 180 household via face-to-face interview technique. RESULTS: First aid knowledge score increased with increasing levels of education of study population. First aid knowledge score of working women was higher than the unemployed ones. Attitude and behavior scores of the study population were increasing with increasing levels of education and economic status and were decreasing with increasing age. Preventative attitude and behavior score of women who had not experienced an accident at home was higher than the remaining. CONCLUSION: In this study, it has been determined that both first aid knowledge level and development of positive accident-preventative attitudes and behaviors were affected by the education levels. Increasing women’s formal education level and raising women’s social status are the keys in solving many social problems.

11.The role of biological fixation with bridge plating for comminuted subtrochanteric fractures of the femur
Cemil Kayalı, Haluk Ağuş, Gürhan Zincircioğlu
PMID: 18306068  Pages 53 - 58
AMAÇ: Parçalı subtrokanterik kırıklar, yüksek enerjili yaralanma olmalarından dolayı cerrahi tedavi sonrası yüksek kaynamama ve kötü kaynama riski taşırlar. Biyolojik tespit yumuşak doku kanlanmasını korurken, bu komplikasyonları azaltmayı hedefler. Bu çalışmada amaç, parçalı subtrokanterik kırıklı olguların köprü plaklama sonrası geriye dönük olarak sonuçlarını değerlendirmektir. GEREÇ-YÖNTEM: 1996-2002 yılları arasında parçalı subtrokanterik kırıklı 10 olgu çalışmaya dahil edildi. Tüm olgular erkekti, ortalama yaş 46±15,2 yıl (dağılım 29-76) idi. AO/OTA sınıflamasına göre altı olguda C-3-1, dört olguda C-3-2 tip kırık mevcuttu. Tüm olgulara floroskopi kontrolünde biyolojik tespit kurallarına uygun köprü plaklama uygulandı. Son kontrolde Sander’s kriterleri için, ağrı, yürüme kapasitesi, fonksiyonel durum, hareket, günlük aktiveteler, radyolojik değerlendirme, kırık ve sağlam taraf femur boyun-cisim açıları ölçüldü. BULGULAR: Ortalama izleme süresi 62±20,9 aydı (dağılım 37-104). Kısmi yüklenme ortalama 3,3±1,1 ayda (dağılım 1,5-4,5), tam yüklenme ortalama 4,8±1 ayda (dağılım 3-6) önerildi. Sander’s kriterlerine göre sekiz çok iyi (%80), bir iyi (%10) ve bir kötü (%10) sonuç saptandı. Femur boyun-cisim açıları bakımından kırıklı ve sağlam taraflar arasında anlamlı fark saptanmadı. SONUÇ: Parçalı subtrokanterik femur kırıklarının tedavisinde, köprü plaklama ile uygulanan biyolojik tespitin alternatif bir yöntem olduğunu düşünüyoruz.
BACKGROUND: The surgical outcomes of comminuted subtrochanteric fractures result in high incidence of nonunion and malunion due to high energy trauma. Biological fixation offers decrease in these complications while preserving soft tissue vascularity. The aim of this study was to evaluate the results of patients treated with bridge plating for comminuted subtrochanteric femoral fractures retrospectively. METHODS: Ten patients with comminuted subtrochanteric femoral fractures between 1996 and 2002 were included into this study. All patients were male and mean age was 46±15.2 years (range: 29-76 years). Six patients had C-3-1 and four patients had C-3-2 type fractures according to AO/OTA classification. Bridge plating under fluoroscopy control, according to biological fixation principles was carried out on all patients. Pain, walking capacity, functionality, motion, daily activities, radiological assessment for Sander’s criteria and shaft-neck angles of both fractured and the other sides were recorded for statistical analysis, at the last follow-up. RESULTS: Mean follow-up period was 62±20.9 months (range: 37-104 months). Partial and full weight-bearing were recommended at an average period of 3.3±1.1 (range: 1.5-4.5 months) and 4,8±1 months (range: 3-6 months) respectively (range: 3-6 months). There were eight excellent (80%), one good (10%) and one poor (10%) results according to Sanders’ criteria. There was no statistically significant difference between the healthy and fractured sides with respect to femoral shaft-neck angles. CONCLUSION: We have concluded that biological fixation applied with bridge plating offered an alternative method in the treatment of comminuted subtrochanteric femoral fractures.

12.Craniocerebral civilian gunshot wounds: one hospital’s experience
Aykut Karasu, Tufan Cansever, Pulat Akın Sabancı, Talat Kırış, Murat İmer, Emre Oran, Altay Sencer, Faruk Ünal
PMID: 18306069  Pages 59 - 64
AMAÇ: Bu çalışmada, hastanemizin Acil Cerrahi ve Travmatoloji Kliniği’nde 1997-2006 yılları arasında kranyoserebral ateşli silah yaralanmaları nedeniyle tedavi edilen sivil olgularda sonuçlarımızı belirleyen faktörler saptanarak, klinik deneyimlerimiz doğrultusunda sonuçlar ve cerrahi strateji gözden geçirildi. GEREÇ-YÖNTEM: Ateşli silahla kranyoserebral yaralanma nedeniyle tedavi edilen 82 sivil olguda (74 erkek, 8 kadın) klinik ve radyolojik bulgular geriye dönük olarak kaydedildi. Nörolojik ve fiziksel incelemeleri, kranyal bilgisayarlı tomografi (KBT) bulguları, yaralanma şekilleri, tedavi yöntemleri, prognoz, komplikasyon, morbidite ve mortalite oranları incelendi. BULGULAR: Hastaların 74’ü (%90) erkekti ve yaş ortalaması 29,2 idi. Hastaneye kabul sırasındaki geliş nörolojik muayeneleri incelendiğinde Glasgow Koma Skalası (GKS) değerlerinin sırasıyla; hastaların 35’inde 3-5, 9’unda 6-8, 19’unda 9-12, 19’unda 13-15 arasında olduğu saptandı. Radyolojik inceleme bulguları sonucunda en sık, subdural hematom, intraserebral hematom, çoklu kontüzyonlar, çökme kırığı, subaraknoidal kanama saptandı. Toplam 51 hastada ameliyat ve debridman yapıldı. Kırk bir olgu kaybedildi. Toplam mortalite oranı 82 hastada %50 olarak belirlendi. SONUÇ: Ateşli silahla kranyal yaralanma olgularında mortalite yüksektir. Hastaneye geliş muayenelerinde GKS 8’in üzerinde ve tek hemisferi ilgilendiren yaralanması olan olgularda prognoz daha iyidir. Tüm hastalarda debridman yapılmasının, intrakranyal kitle etkisi saptanan hastalarda erken cerrahinin faydalı olduğu sonucuna varıldı.
BACKGROUND: In this study we have discussed the factors that affect our surgical results according to our experience on patients who were admitted to our hospital’s Emergency Surgery Department for civilian craniocerebral gunshot wounds between 1997 and 2006.
METHODS: The clinical and radiological findings of 82 patients (74 males, 8 females) who were treated for civilian craniocerebral gunshot wounds were retrospectively recorded. Neurological and physical examination, cranial computerized tomography (CCT) findings, trauma types, treatment modalities, prognosis, complications, morbidity and mortality rates were analyzed. RESULTS: Seventy-four (90%) of the patients were male, the mean age was 29.2 year. The Glasgow Coma Scores (GCS) during admission were as following respectively: 3-5 in 35 patients, 6-8 in 9 patients, 9-12 in 19 patients and 13-15 in 19 patients. According to their radiological findings, most commonly subdural hematoma, intracerebral hematoma, multiple contusion, depressed fracture and subarachnoidal hematoma were encountered. Operation or debridement was performed in 51 patients totally. Forty-one patients died and the mortality rate of 82 patients was calculated as 50%. CONCLUSION: The mortality rate of craniocerebral gunshot wound is high. The patients with GCS higher than 8 and with unihemispheric lesions during admission have better prognosis. We concluded that all patients must undergo debridement and the patients that have mass effect must be operated as soon as possible.

13.Deaths from electrical current injuries in Bursa city of Turkey
Nursel Türkmen, Bülent Eren, Recep Fedakar, Dilek Durak
PMID: 18306070  Pages 65 - 69
AMAÇ: Elektrik enerjisi geçen yüzyılın ortalarından itibaren hızla artan oranda kullanılmaktadır. Buna bağlı olarak endüstrileşme ve evlerde elektrik enerjisinin kullanımı sonucu elektrik akımı ile meydana gelen kazalar ve ölümler görülmeye başlamıştır. Çalışmamızda bu tür olgulara adli tıbbi yaklaşım biçimi ve gerekli öneriler sunuldu.
GEREÇ-YÖNTEM: Bursa ilinde 1996-2003 yılları arasında adli otopsisi yapılan ve elektrik akımına bağlı hayatını kaybeden 63 olgu (59 erkek, 4 kadın; ort. yaş 32,5±12,7; dağılım 5-62) çalışma kapsamına alındı. Bu olguların demografik özellikleri, ölüm orijini, olay yeri, elektriğin vücuttaki giriş ve çıkış lezyonlarının yeri incelendi. BULGULAR: Olgular en sık 30-39 yaş grubunda olup %93,7’si erkek idi. Olguların %63,5’inde olay iş kazasıydı. Ölümlerin en çok yaz aylarında meydana geldiği saptandı. Literatürde nadirde olsa intihar ve cinayet olguları bildirilmiştir, ancak olguların tümünde orijin kaza idi. SONUÇ: Elektriğe bağlı ölümlerde otopsiyi yapacak olan hekime ölüm yeri hakkında ayrıntılı bilgi verilmelidir. Elektriğe bağlı kazaların önlenmesi için alt yapı sorunlarının çözümlenmesi, eğitimle birlikte güvenlik önlemlerinin alınması ve uygulanması gerekmektedir.
BACKGROUND: Electrical energy has gained wide acceptance since the middle of 20th century. Rapid progress of industrialization and widespread utilization of electrical appliances lead to many electrical accidents and deaths. Aim of our study was to analyze such injuries with a forensic perspective and to draw conclusions. METHODS: Sixty-three death cases (59 males, 4 females; mean age 32.5±12.7; range 5 to 62 years) due to electrical current injury that underwent forensic autopsy between the years of 1996-2003 in Bursa city of Turkey were included into the study. Demographic features, origin of death, scene of the injury, localization of entry and exit lesions were examined.
RESULTS: The cases were most common in between 30-39 years of age and 93.7% were male. Sixty-three point five percent of the deaths were occupational accidents. Deaths occured usually in summer. Although homicidal and suicidal cases were rare in the literature, all of our cases were accidental in origin. CONCLUSION: The physician who performs autopsy should be thoroughly informed about the place of death due to electrocution. It is necessary to solve infra-structural problems, increase security measures and provide training about prevention of electrical injuries.

14.Delayed 31st day traumatic hemothorax on acenocoumarol for aortic valve replacement
Konstantinos X Siafakas, Efthimios D Avgerinos, Alexandros Papalampros, Theodossios Perdikides
PMID: 18306071  Pages 70 - 72
Aortik kapak replasmanı sonrasında asenokumarol kullanan 48 yaşında bir erkek, son 24 saat içinde sol torasik bölgede ağrı, ilerleyici dispne ve giderek kötüleşen tarzda halsizlik gelişmesi nedeniyle acil servise başvurdu. Hastada, 31 gün önce düşme nedeniyle sol kaburgalarında kırıklar gelişmişti ve 15 gün önce çekilen toraks grafisinde hemopnömotoraks bulunmuyordu. Hastaneye yatırılma sırasında çekilen göğüs filmi sol plevral efüzyon bulunduğunu ortaya koyarken, hastanın periferik kan hematokrit değeri %28 ve INR değeri de 3,57 idi. Plazma transfüzyonundan sonra hastanın INR değeri ikiye düştü, ancak beş saat sonra kan hematokrit değeri %22,6 seviyesine indi. Hemotoraks, bir göğüs tüpü yoluyla drene edildi ve daha sonra da kan transfüzyonu gerçekleştirildi. Asenokumarol geç hemotoraksı başlatan faktör olmayabilir, ancak kanamanın artmasından sorumlu tutulabilir. Antikoagülan alan ve kaburga kırığı bulunan bütün hastaların, travma sonrası 4. haftaya kadar yakın bir gözetimde tutulması önerilir.
A 48-year-old man, on acenocoumarol due to past aortic valve replacement, was referred to our emergency department for left thoracic pain, progressive dyspnea and fatigue gradually worsening over the past 24 hours. Thirty-one days ago he had suffered from left rib fractures due to a fall, while 15 days ago his regular follow-up chest X-ray was negative for hemopneumothorax. On admission, chest X-ray revealed left pleural effusion, while his peripheral blood hematocrit was 28% and the INR 3.57. Following plasma transfusion his INR recovered to two, but five hours later his blood hematocrit dropped to 22.6%. The hemothorax was then drained by a chest tube and followed by blood transfusion. Acenocoumarol might not have been the initiating factor of delayed hemothorax, but could be blamed for the exacerbation of bleeding. It is recommended that all patients with rib fractures, receiving anticoagulants should have a close surveillance until the 4th week post-injury.

15.Fat embolism syndrome after lower extremity replantation associated with tibia fracture: Case report
Burçak Tümürdem, Defne Öncel, Murat Topalan, Şükrü Körpınar, Şamil Aktaş
PMID: 18306072  Pages 73 - 75
Ampute sol ayak için gerçekleştirilen replantasyon ameliyatı sonrası yağ embolisi sendromu düşünülen olgu sunuldu. Ameliyat sonrası pulmoner ve serebral fonksiyon bozuklukları gelişen, majör ekstremite amputasyonuyla birlikte tibia kırığı olan olguda arteriyel hipoksemiyi destekleyecek herhangi bir patoloji saptanmaması bu tanımızı güçlendirmektedir.
We report a patient who was diagnosed as fat embolism syndrome after replantation surgery of left amputated foot. This diagnosis was based on the presence of a long bone fracture with an amputation of a major extremity, supported by the signs of pulmonary and cerebral dysfunction and confirmed by the demonstration of arterial hypoxemia in the absence of other disorders.

16.Spinal accessory nerve palsy following gunshot injury: a case report
Serdar Kabataş, Yusuf Bayrak, Erdinç Civelek, Salih Murat İmer, Tanju Kemal Hepgül
PMID: 18306073  Pages 76 - 78
Spinal aksesuar sinir yaralanmaları seyrek görülür ve çoğunlukla iyatrojeniktir. Ağrı, aynı taraf omuzun kaldırılmasında güçlük ve kol abdüksiyonunda skapular kanatlanma, en sıklıkla görülen klinik bulgulardır. Ender rastlanan bir olgu olması nedeniyle, 20 yaşında, ateşli silaha bağlı penetran yaralanma sonrasında spinal aksesuar sinir palsili bir erkek olgu sunuldu. Yaralanmadan üç ay sonra, sol kolunu omuz hizasına kadar abdüksiyona getirdiğinde ağrı ve harekette kısıtlılıktan şikayetçiydi. Fiziksel incelemesinde sol trapez kası erimiş ve omuzu düşmüş şekildeydi. Nörolojik incelemede sol trapez ve sternokleidomastoid kaslarının motor fonksiyonları 3/5 idi; boyun, omuz ve kolda yaygın dizestezi vardı. Mermi, klavikulanın üzerinden girip, trapez kasından çıkmıştı. Radyolojik incelemeler normaldi fakat elektromiyelografi’de (EMG) nöropatik değişiklikler saptandı. Cerrahi eksplorasyonda sinirin trasesi boyunca doğal seyirini izlediği görüldü ve dekompresyon amaçlı eksternal nörolizis yapıldı. Ameliyat sonrası sorunsuz geçti. Dizestezi ilerleyen günlerde kayboldu. Fizik tedavi de uygulanan hastanın üç ay sonraki kontrol muayenesinde motor fonksiyonlar 4/5 idi ve EMG’de sol spinal aksesuar sinirde iyileşme saptandı.
Injuries to the spinal accessory nerve are rare and mostly iatrogenic. Pain, impaired ability to raise the ipsilateral shoulder, and scapular winging on abduction of the arm are the most frequently noted clinical manifestations. As a seldom case, a 20 year-old male with spinal accessory nerve palsy after penetrating trauma by gunshot was reported. Three months after the injury, he was complaining about left arm pain in abduction to shoulder level and a decreased range of movement. On physical examination, wasting of the left trapezium with loss of nuchal ridge and drooping of the shoulder were found. On neurological examination of the left trapezius and sternomastoid muscles, motor function were 3/5 and wide dysesthesia on the neck, shoulder and arm was present. The bullet entered just above the clavicle and exited from trapezium. Radiological studies were normal, where electromyography (EMG) showed neuropathic changes. Surgical exploration showed the intact nerve lying on its natural course and we performed external neurolysis for decompression. The postoperative period was uneventful. Dysesthesia has diminished slowly. He was transferred to physical rehabilitation unit. In his clinical control after 3 months he had no dysesthesia and neurological examination of the left trapezius and sternomastoid muscles motor function were 4/5. EMG showed recovery in the left spinal accessory nerve.

17.Endovascular treatment of left carotid artery to left subclavian vein AV fistula due to stab injury: case report
Fürüzan Numan, Harun Arbatlı, Murat Arpaz, Oğuz Yılmaz, Naci Erciyes Yağan, Bingür Sönmez
PMID: 18306074  Pages 79 - 81
Boyundaki penetran yaralanmalar, bu anatomik bölgede yer alan birçok vital yapı nedeniyle yüksek morbidite ve mortaliteye sahiptir. Bu olgu sunumunda sol supraklaviküler bölgedeki bıçaklanma sonrası gelişen sol ana karotis ve sol subklaviyan ven arasındaki AV fistülün endovasküler tedavisi anlatıldı.
Penetrating injuries to the neck have high morbidity and mortality rates because of the multiple vital structures present within this anatomic region. Endovascular treatment of an AV fistula of left common carotid artery and left subclavian vein subsequent to stab injury of the left supraclavicular region is presented in this case report.

18.
Duyuru

Pages 82 - 86
Abstract |Full Text PDF

LETTER
19.Letters to the Editor - UTD-320420 (Published Online)
Sami Karapolat
Page 87
Abstract |Full Text PDF